Ankara Klasikleri

Bu aralar kimi keyif ve kimi ailesel sebeplerle sık sık Ankara’ya gitmeye başladım, önümüzdeki aylarda da devam edecek gibi duruyor bu durum. Pardus zamanı hemen her hafta bir Ankara seferim vardı ve o aralar doğup büyüdüğüm bu şehirden nefret etmeye başlamıştım. Şehrin köyleşmesi (hayır, İstanbul “megaköy” değil, İstanbul bir kasaba, zihniyet açısından), yağmalanması, pis iş ilişkileri, … tüm bunların yansıdığı yeni mekanlar… tiksinir hale gelmiştim. Son birkaç gidişimde bu durum değişmeye başladı. Gidiş gelişlerimde gençliğimde (80’ler ve 90’lar diyelim kısaca) müdavimi olduğum, uğramaktan keyif aldığım ve benim gözümde Ankara’nın simgesi haline gelmiş mekanları kontrol etmeye başladım son seferlerde. Hala yerlerinde duruyorlar mı, tanıdık simalar var mı, eski çizgi ve düzeylerini koruyorlar mı… Bu yazıda bu mekanlardan bahsedeceğim; yaşıtlarım ve eski Ankaralılar için anılar, gençler için enteresan adresler…

Baştan söyleyeyim: Ben bir yemek ve meyhane insanıyım, listem de mideye hitap ediyor. Barları, kitapçıları, müzik dükkanlarını, parkları ve pavyonları başkası yazsın 🙂 Başlayalım…

Önce kebapçılar:

Kebap 49: Ankara’da en iyi pide buradaydı, hala burada. Eskiden Tunalı’daydı, sonra yeni yerine geldi. Buraya da alıştık. Kıymalı yiyeceksiniz burada, tek porsiyon bile doyurucudur.

Hacı Arif Bey: 90’ların başlarında Tunus eğri büdük bir mekanda başladı, sonra rahmetli Demirel’in evinin karşısına, Güniz sokağa taşındı. Akvaryumlarını hiçbir zaman anlayamadık, ne yapalım kendileri seviyorlar herhalde. Bir ara su kaplumbağaları da vardı, yakınlarda görmedim. “Kebapçı müziği” dediğimiz klasik gitar ile sanat musikisi icrasının mucidi bunlardır. Herşeyleri güzeldir, özellikle Ali Nazikleri, çatlayıncaya kadar yiyin. Benim nazım geçiyor eskilerden olduğumdan Erdoğan sağolsun, Adana’dan Halep işi yaptırıyorum, gerçi bol sumak koymayı öğrenemediler bir türlü.

Düveroğlu: Gaziantep… lahmacun… ke’ap… baklava… Her gelişimde biraz daha büyüyor, yakında yan apartmana geçecek. Önce bir lahmacun alın, sonra da Adana… Havuç dilimi varsa kaçırmayın!

Ciğer 52: Aslı Emek 8. caddede Yıldız bloklarının yanında; bir tane de Balgat’ta var, o da fena sayılmaz. “Mahalle” isteyeceksiniz, ciğer, şiş ve Adana… hem de “ma’alle getir bana abi” diyerek isteyin ki yabancı olmadığınızı anlasınlar. Daha geçen gittim, tam notumu veremedim, bir daha uğrayacağım. Tatlıyı yarım porsiyon söyleyin…

Sevgili Yaşar’ın Edessa’sı ve sonrasında İsis’i vardı Emek’te; Bilkent takımı ile basket maçı izlemeye giderdik, Yaşar bizi görünce bir kasa ayranı çıkarırdı masanın başına… İskender’de Uludağ efsaneydi her zaman, Hacı Bey’in yeri salaştı, ama bence İskender’i daha güzeldi. SASS (Selim Amca’nın Sofra Salonu) epey dolandı Ankara’da; önce Ayrancı, sonra Siteler, sonra GİMAT mıydı; standart menüsü harikaydı, ama zor başa çıkılırdı.  Tandır Siteler’de ve elle yenirdi…

Büfeler, daha doğrusu büfe:

Vitamin: Cadde civarı için Barış Büfe ne ise, Tunalı için de Vitamin odur. Ben  hep sosisli yerim; normal zamanda bir, açsam iki. Bir de dev meyve suyu, oh mis! Abiler bile aynı, kendini evinde hissediyorsun. Yanına bir tane çakması açılmış, kanmayın… İş arkadaşlarımı götürdüm, babamı götürdüm, kızımı götürdüm… herkesi götürüyorum buraya ben!

Ankara’ya ilk hamburger Memo ile gelmişti sanırım. Soysal pasajının orada el kadar yer. Yağlı kağıtta patates kızartmasını orada gördük. Yine oralarda adını anımsayamadığım (Sandviç imiş, sevgili Hakan Arıtürk söyledi), az sosyetik, bir geniş büfe vardı. Tost makinesinde ısıtılmış sandviç ekmeğine döner koyardı, az Rus salatası, turşu… Mükemmeldi. Annem severdi, az sosyetik olduğundan olsa gerek. Akman’ın bozası vardı sonra ve yazları da limonatası…

Birahaneler:

Kıtır: Bira, kokoreç, midye dolma/tava… meraklısına kumpir… bir bira daha, bir bira daha… Erdinger fıçı var artık, ondan şaşmıyorum. Ama personel çok kötü, herkes kendi dalgasında. Yine de gidilir, her seferinde, gidiyorum 🙂

James Cook: Bu mekan listeme çok yeni girdi, Pardus zamanlarında. Ankara seyahatlerini çekilir kılan yerdi. Evet, Kıtır’ın müzikleri de iyidir, ama Blues ve klasik rock için James Cook’a geleceksiniz. Bir seferinde çok ateşli bir Pardus / TÜBİTAK tartışmasına dalmıştık, kafayı kaldırdık bi baktık, tüm ekip bizim masanın etrafına toplanmış bizi seyrediyorlar; saat 1 buçuk olmuş, çocuklar gitmek için bizim gitmemizi bekliyorlarmış. Başka bir seferde çocuk kimbilir kaçıncı mısır sepetini getirdiğinde “artık getirme” demek zorunda kaldık, oğlan “abi n’olcak bunlar bizden” deyince, “ulan  sen getirdikçe biz yiyoruz, patlayacağız yakında” yanıtını aldı. Epeydir uğramadım, güzel yerdi, hala öyledir inşalla…

Piknik (ya da Net Piknik): Burası babamın gençliğinde şimdi İzmir caddesi üst geçidinin olduğu civarda, daha çok mesaiden çıkan memurlara hitap eden bir yermiş. Biz Sakarya’daki yerini tanıdık, özellikle de yazları terasını. Sosis-patates tabağı efsaneydi, hayır kızartma değil, haşlama gibi, salçalı sos içerisinde, içinde defne yaprakları ve az kara biber ile. Bira içilirdi Piknik’te… Hala duruyormuş, bir ara gideyim.

Cambo vardı, Asıl yeri Tunalı’nın girişinde, daha bize uygunu Necatibey caddesinde. Fen Lisesi servisi öncesi ya da Cumartesileri toplanınca hamburger, patates kızartması, bira… Sonra banker olup batmıştı, efsaneyi de birlikte götürerek…

Meyhanelere geçelim:

Körfez (ya da yeni adı ile Kumsal): Eskiden Fransız Kültür’ün arkasındaki müstakil evdeydi. Ağır abiler giderdi. Gerçi daha ağır abiler (siyasiler ve gazeteciler) yan taraftaki Vaşington’a giderdi, ama Körfez de bize göre ağır idi. Yazın ön bahçede yer bulabilmek mucize olurdu. Kışları hamsili mısır ekmeği ve hamsi kuşu… Sonra Sakarya’da bir yere taşınıp Kumsal adını aldılar, orayı hiç sevemedim. Şimdi Nene Hatun’a geçmişler, burası güzel… Osman abi var başlarında, tanıdık simalar yine… Öğlen rakısına gittim ben, sessiz ve sakin, akşamları kalabalık oluyormuş…

Adana Sofrası: Buraya gitmeyeli yıllar oldu. İzmir caddesinde gerçek bir ocakbaşı. Doluysa bodrum katı az klastrofobik, ama iş görür. İki kişi gitmişseniz ve kışsa kesinlikle ocakbaşı! Ocakçı ile muhabbet kurun, öbür masadakilere gidenlerden seçip söyleyin, kaburgası harikaydı, küp gibi rakı içiliyor. Duyduğuma göre daha sosyetik taraflara şubeleri açılmış, büyük ihtimal büyüsü kaçmıştır, kim bilir?

Göksu: Bu da nispeten yeni keşiflerden. Sanırım Vaşington Sakarya’dan çıkıp Kale’ye giderken ortaklardan biri de Esat’a gelmiş (ya da tamamen uyduruyorum bunu). Dev bir bina, binlerce kat, ortada koca bir atriumsal boşluk, en alt katta bir kuyruklu piyano. Şatafatlı dekorasyon, ağır mobilyalar… Az da mavi-mor ışıklandırılsa tam Tayvan umumhanesi olacak. Buna karşın Karadeniz yemekleri için şaşmaz adres. Turşu kavurması benimkine yaklaşıyor, sarması sevgili eski kayınvalideminkini andırıyor… Güzel rakı içiliyor. Öte tarafta da kalantor AKP güruhu cemaat toplantılarını yapıyorlar, kapı önünde bolca siyah ve kırmızı plaka, şoförler… Hayli çapraz bi yer 😛

Kumsal: Huysuz Mehmet Tekmen’in yeri. Eskiden de sık gidilemezdi, çünkü popo kadar yer, şak diye dolardı. Öğleden sonrası rakısı için iyiyidi ama. Pek çok enteresan mezenin Ankara’ya giriş yeri. Bir ara gideyim de bakayım Mehmet Tekmen yaşlanınca daha da huysuzlaşmış mı? Ben genelde cins kişilerle anlaşırım, ama Mehmet bey ile uyuşamadık bir türlü…

İlk meyhane rakımı Tombiko diye bir meyhanede içmiştim, sene 80 sanırım, Yeni Sahne’nin (orası da berhava olmuş ne yazık 🙁 ) karşısında ufak bir yer. Çardağı vardı, pilav ve garnili şiş yemiştim. Tabii ki yıllar yıllar önce yok oldu. Tavukçu efsane idi, ben bir-iki kez gittim, o kadar beğenmemiştim. Solcu ve devrimcilerin uğrak yeri. Şimdi Çayyolu’na mı ne taşınmış, kalın hesaplar çakıyormuş. Solculuk ne alemde bilmiyorum. Çevre sokakta Subaşı diye bir ocakbaşı vardı, oranın ocakbaşı da güzeldi. Sabahattin Baba vardı, Tunalı’nın Kolej tarafındaki ara sokaklardan birinde, kızlar severdi, kalabalık sıkış tıkış bi yerdi, ben sevmezdim… Yine Çevre sokakta sonradan Lagos açılmıştı, Sakarya Canlı Balık’ın iyisi ve az tuzlusu…  Ne olmuştur ki şimdilerde?

Son olarak da işkembe:

Rumeli: Bilkent’te doktora yaparken şehirde gece yemeklerinin değişmez adresi idi. Beykoz paçası efsane… Çorbaları da öyle. Zerdeyi düzgün yapabilen az sayıda yerden biri. Geçen gün uğradım, ve ne yazık ki bitmiş. Çorbası eh, kelle ve kokoreç zar zor yeniyor, zerde yok, aşure diye getirdikleri şey ve üzerindeki yanık ve bayat fındık… Zamanınızı harcamayın, anılarınızda kalsın Rumeli…

İçki ardı ya da normal vakitte gittiğimiz bir ASPAVA vardı, Allah Saadet Para Aşk Versin Amin 🙂 Gerçi Ankara Aspava doludur ama aslı Esat’ta, “hassas bölgler”in arkasındadır. Önce sarmısaklı cacık, ardından soslu döner dürüm (İstanbul’un kaşarlı döner dürümleri halt etmiş!)… Çay geldiğinde garsonlar paketi uzatır birer de cıgara ikram ederlerdi. Gecenin 4’ünde sıra beklenirdi dakikalarca, karşısındaki mekan sinek avlarken…

Atladıklarımı siz ekleyin, yorum bırakarak. Ankara’ya gelip gittikçe buralara da uğrayalım yeni mekanlarla birlikte. Anılarımızı tazeleyelim; 10’lu, 20’li yaşlarımıza dönelim… 40’lı, 50’li yaşlarımızdan geriye bakıp muhasebe yapalım. Şansımız yaver gider, anımsadıklarımızdan memnun kalırsak birer duble daha koyalım, My Way’i söyleyip birer puro yakalım; beğenmezsek yine bir duble koyalım, Gençliğe Veda’yı söyleyip birer cigara tellendirelim…

Şehirlileşmek – Medenileşmek – Muasırlaşmak

Ankara’dayım. “Yüksek Hızlı” diye sunulan, aslında muasır medeniyette normal trenlerin hızıyla giden (400 km mesafeyi 4 saatte gidiyor) bir trenle geldim. Eskişehir garının yarım inşaatının bu treni kullandığım son 10 ayda ve 3. geçişimde hala tek bir çivi çakılmadan durduğunu gözleyerek geldim; ama konumuz bu değil. Ankara’nın, Cumhuriyet dönemi simge binalarından biri olup çarpık işletmecilik ve belediyecilik uygulamaları sonucu bir ilçe otogarı sakilliğine bürünen, garında inerek geldim; ama konumuz bu da değil. Gar önündeki taksicilerin kısa mesafelere (emin değilim, ama beklentileri havaalanı oluyor genelde) burun kıvırmak ve hatta ters laf etmek gibi bir tavırları olacağını (ne gerçek manada esnaflığa, ne de hizmet sektörüne uymuyor; ama memlekette herşey “uysa da, uymasa da” mantığında işliyor) düşündüğüm için ve havanın hoş bir serinlikte olmasından cesaret alarak bir miktar yürümeye karar verdim; sonuçta Gar’dan Bahçeli’ye kadar (sanırım 3 küsur km) yürüdüm…

Tandoğan meydanına gelince… durun burada geniş bir parantez açalım… meydan adını Nevzat Tandoğan‘dan alır, 1929-46 yılları arasında Ankara belediye başkanı, valisi, CHP il başkanı… Bunun yanında o zamanların meşhur Ankara cinayetinin baş aktörlerinden. Kesin bilgi bulamadım, ama büyük olasılıkla büyük bir faşizm taraftarı (görev yıllarından hareketle), kimisine göre bir despot, kimisine göre aslında o kadar da kötü bir adam değil. Genel olarak yaşam hikayesine bakınca o meydanın adının ölümünden sonra neredeyse 70 yıl Tandoğan kalması büyük ayıp. Bu ayıptan kurtaranın da şehrin görüp göreceği en aşağılık belediye başkanı olması da ayıbın katmeri…

Evet, Tandoğan meydanına gelince doğrudan Dögol (De Gaulle, bir de Dögol deyince sevgili Ferhan Şensoy‘u anmadan geçmeyelim) caddesinden gitmek yerine Anıttepe’de arka sokaklardan dolaşmak geçti içimden, o tarafa yöneldim. Burası eskiden Mebusevleri diye anılan mevki. Sanırsam Anıtkabir yapılırken buralarda da zamanın milletvekillerine evler yapılmış. Anıtkabir demişken, öte yanındaki Yücetepe mahallesinin bir ilginçliği var: Mahalledeki sokak isimleri “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” lafından hareketle Ordular, İlk, Hedef, Akdeniz (Caddesi), İleri ve en ortada da Ata olması.  Bana sorarsanız iyi birşey değil, savaşı, askeri, militarizmi çağrıştırıyor. Bu sokaklarda büyüyen 7-8 yaşındaki erkek çocuklarına sokakların hikayesini anlatmalar, çocukların büyük taarruzculuk oynaması, felan geliyor gözümün önüne. Ben barış taraftarı ve anti-militarist bir insanım; bu isimler bana ters geliyor. Ama öte yandan da tarihi bir işaret koca mahalle.1950 Türkiye’sinde “Yeter, söz milletindir”, ya da mesela Amerika’da “We the people” nasıl simge laflarsa bu da öyle. Zamanında bu lafa gönderme yaparak koca bir mahalle kurulmuşsa bu isimleri (eğer gerçekten birilerini tahkir etmiyorsa, bir nefret suçu içermiyorsa, vb) tutmakta o kadar da büyük bir sakınca yok. Biraz önce adını andığımız o aşağılık belediye başkanı buraların da adını değiştirir mi, bir dönemle rövanşist hesaplaşmanın parçası olarak, göreceğiz.

Oysa, mesela iki hafta önce epey bir dolaştığımız Almanya kırsalında görüp de hoşuma giden Schumacherstrasse herhalde 400 yıldır o isimle, aynen bizim Müneccimbaşı sokak gibi (bu büyük olasılıkla daha 200 yıllık bir geçmişe sahiptir). Şehirlerimizdeki sokak isimleri bir politik gösteri alanı olmamalı bence, Stalin dönemini yaşadı bu dünya ve bence çok da yarar sağlamadı. Evet, konumuza geliyoruz… Şehirli olmak… Fransızcadan aldığım sözcük ile burjuvazi, ya da öz-Türkçecilerin çabalama deyimi ile kentsoyluluk. Bizde burjuva olmak iyi birşey değildir; hem kasabalı cehaleti, hem de solcu entelijansı tarafından bakıldığında. Oysa dünyada burjuva olmak iyi birşeydir, çünkü medeniyetin temeli şehirdir. Bizim hıyarlar medeniyet = din olarak algılıyorlar ya da algılatmaya çalışıyorlar; oysa Medine zaten şehir demek, Medine şehrinin asıl adı Medine-i Münevvere yani aydınlanmış şehir; yetmez gibi medeni de şehirli demek; yani medeni olmak için önce şehirli olmak gerekiyor. Uzmanı düzeltsin, ama sanki Muhammed’in hicret ettiği Mekke’de kalmayıp Medine’ye geri dönüşünün altında da bu yatıyor gibi bir his var, medeniyet kurmak / medeni olmak için aydınlanmış bir şehirle işe başlamak son derece manalı. Öte yandan Atatürk medeni olmak yerine bir medeniyet kurmayı deneme yoluna gidiyor, Ankara gibi bir kasabayı şehir haline getirmeye çalışıyor. Hangisi daha akıllıca, hangisinin sonucu daha başarılı, çok su kaldırır bu tartışma; girmeyelim…

Neyse, dönelim biz Mebusevleri’ne… Akdeniz caddesinden uzaklaşıp mahalleye girince bir anda dünya değişiyor. Koca çınar ağaçları ortasında / gölgesinde / altında yürümeye başlıyorsunuz. Anıtkabir 1953 yılında yapılmış olduğuna göre, bu mahalle de 5 sene sonra inşa edilmeye başlansa 50 yılın üzerinde ağaçlar, sanki daha da yaşlı… Belediyelerimizin çok sevdiği o saçma ve zalimce budamadan nasibini almamış ağaçlar, şehirli ve medeni bir görüntü veriyorlar, sanki ağaçların oluşturduğu bir koridorda yürüyoruz. Bu ağaçların kardeşine Kızılay civarında Bulvar’da ve eski başbakanlık çevresinde de rastlarız, özellikle sonbahar sonlarında soğuk bozkır akşamlarında dökülmüş kuru yapraklarını çıtırdatarak yürümenin keyfine doyum olmaz, hele de başımızda şarap dumanları tütüyorsa…

Sokaktaki apartmanlar sanırım genelde 80’lerin eseri. Bir kısmı yapılırken o zamanlar daha 20-30 yaşında olması muhtemel ağaçlardan kurban verilenler olmuş, apartman önü boşluklarından belli. Çünkü 80’ler ve 90’lar artık sokaklarımızın top peşinde koşan çocuklardan alınıp hususi otomobillere devredildiği zamanlar, apartmanların önünde / arkasında / yanında otopark olması gerekiyor; ağaçlar geçişe engel. İşte bizim medenileş(eme)me hikayemizden bir enstantane daha: Şehrin dokusunu açgözlüğümüze kurban etmekte bir beis görmememiz… İstanbul’da özellikle Demokrat Parti, sonrasında Özal-Dalan ve nihayet AKP döneminde şahlanan yıkımlar. Medenileşiyoruz diyerek medeniyeti yok ettiğimiz hücum hareketleri. Ankara zaten baştan medeni olmadığı için şehrin kuruluş geçmişi pek kısa, hepi topu 90 yıl. Ama bu kadar kısa zamanda bile dudak ısırtacak yıkım ve vandallık hareketleri. Yine Almanya’ya döneceğim, çok taze olduğu için: Elin adamı / kadını bizden kat kat zengin olduğu halde 2-500 yıllık evde oturuyor, sıkıntı etmiyor; biz ise 30 yıllık evimizde rahat edemiyor, kar hırsından başka bir motifi olmayan müteahhitlere verip çatır çutur yıktırıyoruz. Bana “ama deprem” felan demeyin, ana konunun bu olmadığını gayet iyi biliyoruz. Burjuva olamamış burjuvazimiz bundan 50 yıl önce de babaları ve dedelerinin köşk ve konaklarını aynı güruha teslim edip apartmanlaştırmıştı. Bağdat Caddesi’nde kaç tane köşk kaldı şimdilerde? Çatalçeşme’de bir tane, Vakko, Feneryolu’ndaki Dünya Göz, onu da sayarsak… Yahu bu memleket Maksim gazinosunu yıktı, Caddebostan Maksim’i de süper bakkal yaptı; o gazinoların salonlarında hala dolaşan hoş sedalara ihanettir yahu! Neticede bizim “burjuvazi” burjuva olamamış…

Evet, Mebusevleri’nde ağaçlar duruyor, apartmanlar da o kadar rahatsız edici değil. Çankaya belediyesi 3 adımda bir sağa – sola ve yukarıya afişler asıp “buraların asfaltını ve kaldırımlarını biz yaptık” diye ilan etmiş, kaldırımlar zaten belediye reklamı gibi. Belediyeciliğimiz bu seviyede; büyükşehir ile ilçe tepişiyor, büyükşehir sokağı yapmıyor, ilçe yapıyor, ama o da görüntü kirliliği ile gözümüze sokarak ilan ediyor. Ulan sen belediyesin, işin bu, yapacaksın tabi… Sen yapmana rağmen ben şaşırıp gidip öbürüne oy verirsem hata etmiş olurum, ama o zaman da hizmet gelmez, hatamı anlarım,, bir sonraki seçimde sana oy veririm, 50 bilemedin 70 yılda yoluna girer herşey. Sizin kayıkçı kavganıza meze oluyor güzelim sokak…

Derken sokağın ortasında ap-acayip bir bina çıkıyor ortaya. “Mimari”si ile göze batıyor. İsmail Çelik mi ne bir inşaat şirketinin merkez binası. Tam manası ile at şeysine konmuş bir kelebek… Bakınca zaten memlekette inşaat, yani medenileşme işinin kime emanet olduğunu görüyorsun. Hadi, bu öküz böyle bir proje çizdirdi, çünkü hem cahil ve hem de cesur (kasaba demiş miydim?), belediye nasıl izin verir böyle birşeyin buraya dikilmesine? Bunu düşünürken beynim ağrıyor yahu, çizimi / maketi gören imar müdürünün tekmeyle o masayı devirmesi gerekir. E, tabi şehirli ve medeni olursa öyle yapar, ama biz oradan çok uzağız, di mi…

Arada tek tük asıl mimarisini görebiliyoruz sokağın, iki katlı genişçe (ben Bahçeli çocuğuyum, özellikle Emek tarafındaki sıra evlerin nasıl bakla oda evler olduğunu bilirim, o evleri görecek kadar da tevellütüm var) müstakil evler. Bir tanesinin önünden geçerken tacize kayacak şekilde içeri bakıyorum, cam önünde ufak bir masa, iki koltuk, masada bir kahve kupası… Belli ki daha yeni kalkılmış kahve keyfinden. Ama fincan değil de kupa olduğuna göre görmüş geçirmiş bir beyefendiden çok orta yaş ve hatta genç bir hanımefendi söz konusu olan (evet, garajdaki 1 serisi BMW de yardımcı oldu bu tahmine… cinsiyetler tümüyle atmasyon, anlam yüklemeyelim). Evet, demek ki medeni olunca böyle de yaşanabiliyormuş, di mi… Bu sefer yıllar önce Berlin’de katıldığım toplantı mekanından otelime yürürken geçtiğim Kurfurstendamm civarı sokaklar geliyor aklıma, geçenlere “bakın evlerimizin içi de böyle, böyle basit ve fakat medeni bir hayat yaşıyoruz” dercesine çekilmemiş perdeler, büyük şehirde de medeni olunabileceğinin on-yüz-bin kanıtı…

Böyle böyle sokak bitiyor, sağa dönüp banknot matbaasının karşısından yine Dögol’e, oradan Bahçeli’ye… Yazı da burada bitiyor, arkasını siz tamamlayın, fırsatınız olursa gidin bir dolaşın mahalleyi; fırsatınız yoksa kendi çevrenizde böyle bir mahalle bulun, orayı dolaşın; kentsel dönüşüme kurban gitmeden dolaşın. Oralarda çok değil, 30-40-50 yıl önce yaşanan hayatları düşünün, o zamanın şehrini ve belki o zaman var olan medeniyeti. Sonra çökün bir bahçe duvarına, ağlayın; köksüzlüğümüze, vandallığımıza, kasabalılığımıza ve açgözlüğümüze ağlayın…

Ha, neden hiç fotoğraf yok yazıda diyeceksiniz, tam durup sırt çantamdan fotoğraf makinemi çıkaracağım sırada bunu yaparsam anın büyüsünü bozacağımı düşündüm ve gördüklerimi kendime sakladım. Bir de o iğrenç belediye afişleri ve bir de yol boyu park etmiş otomobiller…

Datça’da bir Hafta

Tatilden döneli bir haftayı geçti, ama oturup günlüğüme kayıt düşmeye vaktim olmadı. Üşengeçlik diyelim, ama biraz daha bekletirsem unutmaya başlayacağım olan biteni! Zorladım kendimi ve resimleri yükleyip geçtim klavyenin başına.

“Tatil”in bu sene imkansız bir kelime olduğunu düşünüyorduk, eşimin izin alma imkansızlığından hareketle. Ama Perşembe günü rüzgar tersten esti, izin alındı ve plan yapılma zorunluluğu doğdu. Cuma-Pazar arası çok yakın arkadaşlarımız (“baldız ve bacanak”) İrlanda’dan geliyorlardı, tekila partisi, mangal sefası, şu-bu, Pazartesi’ye kadar kıpırdamamız mümkün olamazdı. O zaman yalnızca altı günlük bir tatil planlayabilirdik. Ben yıllardır aklımızdan geçen Datça için kullandım oyumu. Eşim ise yolun uzunluğundan dolayı olumsuz bakıyordu, daha yakın bir yere gidelim istiyordu. Ben ısrar ettim ve internette hızlı bir arama sonrasında Akgün Akova’nın “Datça’da kalınacak en güzel yer” olarak nitelediği Villa Carla‘da iki gecelik yer ayırtabildim.

Haftasonu rezil geçti. Büyük olasılıkla Cuma öğlen Uludağcılar ile yediğimiz Çöpçü’nün şişlerinden, geleneksel hale gelen gıda zehirlenmelerimden biri vuku buldu. Baldız ve bacanağı tam yarı yolda bıraktım, onlar eşim ile zaman geçirmeye çalışırken ben genelde yere paralel durumdaydım. Biraz da bu halden hareketle eşim Datça’dan iyiden iyiye vazgeçmeye niyetlendi; ama ben allem ve kallem yolları ile Bandırma’ya İDO bileti almak da dahil tüm gerekleri yerine getirebildim.

Pazartesi kendimi çok daha iyi hissediyordum ve yola çıktık. Deniz otobüsünde biraz çocuk parkına yakın olduğumuzdan yüksek desibelli seyahat etmek zorunda kaldık, ama dönüşe göre cennetti (bkz. aşağıda). Bandırma’dan sonrası ise sıradan bir yol günüydü. Bir tek Bornova’da otoyola dönüş ışıklarında arkadan gelen bir kamyonun hafifi üstümüze çıkma denemesi kayda değer. Araba şöyle hoplayıp öne fırladığında aynadan baktım ve yalnızca kırmızı gördüm. Sonra yavaş yavaş iki far, bir tampon ve diğer aksam ortaya çıktı da icadın bir kamyon olduğunu anlayabildim. Neyse ki oğlan usturuplu vurmuş, helalleştik ve yola devam ettik.

Yahu bu Ege bölgemiz çok enteresan, yol için aldığımız iki gıdım meyvayı yıkamadan yememek için (eşimin hijyen saplantısından sözetmiş miydim?) kilometrelerce yol kenarı suyu aradık durduk. Yok, yok, yok! Adamlar şöyle “geçen yolcu serinlesin, susuzluğunu gidersin, ölülerimize hayır dua etsin” diye düşünüp bir çeşme, musluk, yalak, . inşa etmemişler. Abartısız 200 km çeşme bakındık, sonunda bir benzin istasyonuna girip işimizi modern çağın gereklerine göre hallettik.

Datça’da -her zaman olduğu gibi- nahoş bir sürpriz bekliyordu bizi. Telefonda bana söylenen “deniz manzaralı 5 numaralı oda” geçen zamanla giriş katına inmiş ve 2 numaraya tenzil edilmişti. “Burası Türkiye” deyip sinemize çektik, ufak bir yemek, cumba yatak ve yol yorgunluğunun üzerimizden atılması.

Ertesi sabah otelin konum ve manzarasını görünce biraz keyiflendik.

Villa Carla

Villa Carla

Kahvaltı da keyfimizi ikiye katladı. İlk gün fazla dolaşmayıp dinlenmeyi tercih ettik, otelin altındaki koydan bir denize girdik, Datça’ya inip biraz sağı-solu dolaştık, Kargı koyuna gittik, ama pek beğenmedik, akşam da otelde Lütfü’nün ızgarasından dip mercanı yedik. Akdeniz balıkları o kadar lezzetli olmuyor, ama suçun çoğu bizde. Emek vermeyince tabii ki soğuk suların yağlı balıkları gibi olmaz yavrucaklar, bilenin elinde nasıl da bir şölene dönüşürler halbuki (bkz. aşağıda).

İkinci gün keşfe başladık ve Hayıtbükü’ne gittik. Burası çok daha eğlenceli ve hoş bir yerdi. Kötü bir fotoğrafını ekleyeyim:

Hayıtbükü

Özellikle şnorkelle sağa-sola bakınca hemen boy seviyesinde dahi deli gibi ilginç su yaşamı karşınıza çıkıyor. Eşimi zorla razı edip (“ben şnorkelle nefes alamam, istemem” itirazlarına kulak asmadan 😉 ona da maskeyi geçirdim, o da vuruldu. Ne yazık ki tek şnorkelimiz vardı, o nedenle sırayla keyfini çıkarabiliyorduk su altının, buddy olamıyorduk yani. Buddy olduğumuz zaman da Hayıtbükü’ndeki kadar eğlenceli bir sualtı yaşamı bulamayacaktık maalesef (bkz. aşağıda).

Akşam otele dönünce bizi ikinci bir nahoş sürpriz bekliyordu. Baştan rezervasyonumuz yalnızca iki günlük olduğundan ben zaten fena halde stres altındaydım. Eşim ise son derece sakin bir şekilde beklemede. Etraftaki insanların konuşmalarından kim çıkıyor-kim kalıyor konusunda fikir ve bilgi edinmeye çalışıyoruz sürekli. Neyse ki o gün tam üç oda boşalıyordu, biz de gönül rahatlığı ile “akşama üst kata taşınıyoruz değil mi?” diyip büklere uzandık. Akşam “maalesef sizi yine 2 numarada tutacağız” lafı ile irkildik ve biraz tavır koyduk. Sonunda onlar da yaptıklarının ayıbını anladılar, özellikle sevimli bell-boy/animateur Yücel’in de ısrarı ile manzaralı bir odaya geçebildik. Bakın bakalım kötü mü yapmışız:

Villa Carla - akşam

Villa Carla - mehtap

Villa Carla - tuluğ

Akşam tatilin gastronomik zirvelerinden biri olan Fevzi’nin Yeri‘ne gittik. Mezeler pek hoştu (özellikle çiğ balık, kogonosti, kapari), kalamar dolması harikaydı ve Fevzi usta çipurayı hakkını vererek pişirmişti. Keşke midelerimizi zorlayıp daha abartılı yeseydik diye hayıflanmadım değil, özellikle ikinci ziyaret planımız suya düşünce (bkz. aşağıda).

Üçüncü gün sıradan büklere devam ettik, Palamutbükü’ndeydik. İşte size sakin, tenha ve harika bir plaj, fıstık gibi bir deniz.

Palamutbükü

Eşime de biraz uyduruk olmakla birlikte bir maske-şnorkel aldığımızdan birlikte sualtına bakabiliyorduk. Ama Palamutbükü kumluk bir mekan olduğundan fazla bir zevat mevcut değildi. Bir deniz yıldızı ile biraz uğraştım, birkaç dil balığını izledik, o kadar. Öğlen yemeğimiz Nostalgia Cafe‘deydi. İşte size ikinci gastronomik zirve! Tazecik bahçeden koparılmış sebzeler, nefis yerel zeytinyağında pişirilmiş. Yeme de yanında yat. Sanırım abarttık, ama hakediyordu doğrusu.

Nostalgia Cafe

Akşama doğru bir Knidos ziyareti yaptık, Eski Datça’yı dolaştık, Palamutbükü’nde ilanlarını gördüğümüz Ada Yeme-İçme Dükkanı’nda hafif birşeyler atıştırdık ve Villa Carla’ya döndük.

Dört ve beşinci günler için benim planım yavaş yavaş dönüşe başlamaktı. Bunun için Akturda yer ayırtmıştım bile. Yolda önce Karaincir’e uğradık. Benim pek hoşuma gitmeyen, “yürü-yürü dizboyu” tipi anlamsız bir yerdi. Zaten güneşten korunmak için uygun bir düzenek de bulamadık. Eşimin birkaç gündür aşerdiği kızarmış patates de olmasa hayli kötü başlıyordu gün.

Karaincir

Aktur tam bir kabustu! Mezar odası gibi bir “otel” odası, kalabalık, sosyetik İstanbul tipleri (“oha filan oldum yani”ce konuşan boyalı saçlı kızlar :-). Eşim nefret etti, ben sesimi çıkaramadım, birbirimize kızdık-küstük, rezaletti!

Ertesi sabah pılıyı pırtıyı toplayıp geri döndük. Palamutbükü ve Nostalgia Cafe (bu kez meşhur kabak çiçeği dolması!) kürü ile kendimize gelebildik ancak.

Nostalgia Cafe - kabak çiçeği dolması

Akşama kalacak yerimiz yoktu, ama neyse ki Eski Datça’nın güzel pansiyonu Dede Pansiyon‘da o akşam için boş yer olduğunu anımsadım (Villa Carla’dan önceki tercih Dede Pansiyon’du, yola çıkmadan aamış ve hangi günler yerleri olduğunu öğrenmiştim), bir telefon ve rahatlama. Dönüşte Palamturbükü-Hayıtbükü arasındaki ufak koylardan birinde biraz daha denize girdik, şnorkelle dolaştık ve harika bir sualtı yaşamı ile karşılaştık. Böyle birkaç yer daha bulsam eşimi gelecek yıl scuba yapmaya razı edebileceğimi düşünüyorum, o da tam aksini iddia ediyor. Dede Pansiyon, Eski Datça’da bir Almancı amca ile eşinin emek-emek 20 yılda adam ettikleri bir mekan. Altı odasının altı ilginç ismi var, biz Chaplin‘de kaldık. Diğer odaların isimlerini merak edenler bir zahmet Datça’ya kadar uzasınlar 🙂 Bizim odanın tüm duvarlarında Charlie Chaplin resimleri olması yetmiyormuş gibi duş perdesi de Chaplin desenliydi 🙂 İlk kez cibinlikli bir yatakta uyumanın heyecan ve mutluluğunu da burada yaşadık.

Dede Pansiyon

Dede Pansiyon - Chaplin

Dede Pansiyon - Chaplin

Plan son akşam yemeğini yine Fevzi’nin yerinde almaktı. Ama bir yandan yeni doğmuş mehtabın görünüşü, diğer yandan barbunyaların duruşu kanımıza girdi; Küçük Ev’in terasına oturduk. Özel mezelerinden gemici ve mancıyı tattık, paşa mezesini Fevzi’de yediğimizden burada pas geçtik (acaba hata mı ettik?). Koca bir İngiliz grubu restorana ağırlığını koyduğundan (çalışanlar dışında tek Türk bizdik, çok ilginç) barbunyaların erken gelmesi, ızgara değil de tava oması (neyse ki hafif yapmışlardı), “mutfak yoğun olduğundan” rakının ikiz kardeşi beyaz peynir-kavun verememeleri gibi ufak tefek aksiliklere fazla kafayı takmadık. Çünkü bir gün erken de olsa eşimle beşinci evlilik yıldönümümüzü kutluyorduk 🙂 Tavsiyem, eğer mehtap varsa Küçük Ev’e gidin ve gastronomik beklentilerinizi sınırlayın; eğer damak tadı birinci plandaysa Fevzi’nin yerine gidin, ama masadakiler dışında bir görsel şölen beklemeyin. Son bir not: Olabildiğince sık Çınar Dondurma’ya uğrayın ve kahveli, portakallı ve kayısılıdan şaşmayın (eşim çeşitleri denemekten, özellikle kakaoludan yana fikir belirtecektir)!

Son gün dönüşe ayrılmıştı tabii ki. Yolu uzatmasına karşın İzmir’den Ayvalık tarafına yöneldik. Cunda adasında Taş Kahve’de Dede’nin Ayvalık tostunu yedik,

Taş Kahve

Has Ada’ya uğrayıp zeytinyağı stoğumuzu tazeledik. Doymadık, bir de Otantik’te Engin hanım’ın elinden papalina ile annesi hanımefendinin ayıkladığı istifne otu ve deniz börülcesi tıkındık. Sakızlı dondurmaya dokunmadık neyse ki 🙂

Tam Taş Kahve’deyken gezinin en ilginç olayı cereyan etti: Birdenbire, ve hiç uyarısız, İstklal Marşı çalmaya başladı! Cunda kordonunu doldurmuş vatandaşlar, Taş Kahve’nin içindeki yerli-turiz tüm vatandaşlar, Kahve’nin gölgesine sığınmış balıkçı amcalar, velhasılı maç seyreden bir grup genç-ihtiyar adalı hariç tüm vatandaş ayağa fırlayıp esas duruşa geçti.

korkma, sönmez...

Harbiden de marşın tümü çalındı, ve millet de esas duruş dinledi. Marş bitince de herkes uslu uslu işine, gücüne, aylaklığına döndü. 1984-Metropolis karışımı birşeydi, endişelendim 🙁

Neyse, “yolcu yolunda gerek” deyip devam ettik. Plan Balıkesir-Bursa-Yalova, oradan feribot ve İstanbul. Ama yorgunluk da geliyor yavaş yavaş. Susurluk Yörsan tesislerinde geleneksel dinlenme ve süt ürünü stoğu oluşturma molasında İDO’ya bir bilet bulduk da kurtulduk. Bu arada dört kişilik biletin iki kişilik kısmını satma konusunda eşimle Bandırma İDO sırasında biraz atışmadan edemedik, biletlerden birini sattık, biri bizde kaldı.

Dönüş biraz kabustu. Karşımızdaki teyzelerden biri ayakkabısı ya da terliği, her neyse, çıkarınca derin uykumdan uyandım. Biraz sonra eşimle gözgöze geldik ve beş dakika dahi dayanamadan ayaklandık. Tanrım, o ne koku! Bu nasıl bir icat?! Başka çare bulamayınca yolculuğun büyük kısmını (elimizde üç bilet olmasına karşın :-() merdivenlerde tüneyerek geçirdik, ama anı oldu.

Sonunda evim, güzel evim. Özlemiştik netekim.