Özgürlükİçin: “Pasifik’in İki Yakasından Üç İş Vakası”

Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisine Mayıs sayısında yayımlanan yazım:

Pasifik’in İki Yakasından Üç İş Vakası

Özgür yazılım üzerine kurulu iş modellerine ve iş pratiklerine eğilmeye devam ediyoruz. Bu ay değişik zamanlarda eğildiğimiz açıklık, paylaşımcı geliştirme modelleri, yönetişim ve iş modelleri kavramlarının hepsini içinde barındıran özgür yazılım / açık kaynak temelli üç iş vakasını karşılaştırmalı olarak irdeleyeceğiz: Google’ın cep telefonu ve giderek taşınabilir bilişim cihazı işletim sistemi ve geliştirme platformu Android, Tayvan’dan yalnızca meraklılarının duyduğu özgür ve hayli açık cep telefonu girişimi OpenMoko ve Intel’in taşınabilir internet cihazları için geliştirdiği Moblin.

İnorganik İnovasyon, Kontrollü Geliştirme ve Korumacı İş Modeli

Google, 2005 yılında cep telefonları için yazılımları üreten Android Inc. şirketini satın aldı. Oldukça parlak bir kurucular listesine sahip şirket Google bünyesinde Linux temelli bir mobil işletim sistemi ve geliştirme platformu oluşturmak için hayli kapalı kapılar ardında çalışmalara başladı. Tam olarak “inorganik inovasyon” denen, firmanın elindeki kaynaklarla değil, satınalmalar yoluyla yenilik yaratma yöntemine uygun şekilde…

2007 yılı sonlarında, yani satınalmadan iki yıldan fazla bir süre sonra, Google çok sayıda cihaz üreticisi, cep telefonu operatörü ve bilişim firması ile birlikte Open Handset Alliance girişimini kurduğunu ilan etti. OHA girişimi ilk ürünü olarak da Android cep telefonu platformunu duyuruyordu.

2008 yılı sonunda iki önemli gelişme yaşandı: Önce HTC’nin ilk Android temelli cep telefonu G1 piyasaya çıktı, sonra da Android Apache License ile özgür yazılım haline geldi. Ancak hala Android geliştirmesi hayli kontrollü (ve kimilerine göre aslında kapalı) bir şekilde geliştiriliyor. Öte yandan OHA’ya yeni katılımlar ile Android’in pazar geleceği hayli parlak görünüyor.

Özgür Yazılım, Özgür Donanım, Özgür Tasarım

OpenMoko kendini şöyle tanımlıyor: “Yaşama, tutkuya, işleve ve sade güzelliğe açık. Asla kapalı, mükemmel ya da bitmiş değil. Fikirlerinizle doldurulmayı bekleyen boş bir tekne…”, ya da Laozi’nin dizeleri ile: “Menfaat hep orada olandan gelir / Fayda ise olmayandan.”

Biraz idealist, biraz hayalperest bir “sörfçü” olan Sean Moss-Pultz’un projesine Tayvan’ın First International Computer (FIC) finansal destek vermiş. Önce OpenMoko Linux altında özgür bir cep telefonu platformu, sonrasında da Neo 1973 (yalnızca geliştiriciler için) ve Neo FreeRunner adıyla iki cep telefonu çıkmış ortaya. Yalnızca yazılım özgür değil, donanım ve hatta cihazın endüstriyel tasarım çizimleri dahi özgür; isteyen alsın, geliştirsin yaklaşımıyla kamuya açılmış.

Teknoloji meraklıları ve özgür yazılımcılar tarafından çok büyük bir sevinç ve ilgiyle karşılanan OpenMoko projesi, ne yazık ki, pazarda manalı bir varlık gösterememiş; yeni telefonları GTA03 geliştirmesinin iptal edildiğine dair bir haber çıktı pek yakınlarda.

Güçlü Firma ve Mantıklı Yönetişim

Intel, 2007 yazında Intel Atom işlemci ailesi ve bu ailenin geleceğinde önemli yer tutmasını beklediği mobil internet cihazları (MID – Mobile Internet Devices) için Linux temelli ve özgür yazılım Moblin projesini duyurdu. Intel’de kalabalık ve güçlü bir ekip tarafından yürütülen geliştirme süreci, Android’den farklı olarak, hayli açık yol aldı. Moblin, özellikle bir geliştirici camiası oluşturmaya önem verdi. Bunun sonucu olarak da başta diğer Linux dağıtımları olmak üzere pek çok özgür yazılım geliştiricisinden destek aldı.

Öyle ki, geçtiğimiz haftalarda Intel, Moblin’in yönetimini Linux Foundation’a devretti. Bu yönetişim hamlesi ile Moblin’in özgür yazılım geliştirme geleneklerine uygun bir şekilde açık ve paylaşımcı bir ortamda geliştirilmesi yönünde bir adım daha atılmış oldu. Intel, kontrollü inovasyon yerine açık geliştirme yolunu seçerek önemli bir stratejik karar verdi.

Hemen hemen aynı alanda üç proje, üç farklı yaklaşım… Hepsi özgür yazılım temelli, ama hepsi farklı iş modellerine sahip… Pazarın bu yaklaşımları nasıl değerlendireceğini önümüzdeki aylar ve yıllarda göreceğiz!

Yazılım ve Hukuk Konferansından İzlenimler

2 Mayıs günü üç günlük tatilin orta gününde yapılması pek de akıl karı olmayan bir iş yaptım, Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Hukuki Boyutuyla Bilgisayar Programları konferansına katıldım. Konferans, Bilgi Üniversitesi’nin Fikri Mülkiyet Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Bilişim ve Yazılım Eser Sahipleri Meslek Birliği tarafından düzenlenmişti ve son derece etkileyici bir programı vardı.

İlk oturum “Bilgisayar Programları ve Hukuki Koruma” başlığını taşıyordu ve genelde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çevresinde yapılanmıştı. Konunun duayenlerinden olduğunu anladığımız Prof. Mustafa Topaloğlu girişi yaptı. İlginç bir şekilde hukukçular yazılımı: Program akışı, algoritma, kaynak kodu ve arayüz olarak bileşenlerine ayırıyorlar. FSEK temelde kaynak kodu ve program akışına bir koruma getiriyor. Algoritma ile arayüz koruma altında değil. Topaloğlu bu durumdan “maalesef” diye bahsetti. Özellikle algoritmanın korunması gereğini anlayamadım. Topaloğlu FSEK’in şahsi kullanım için çoğaltma hükmünü de yedekleme amacı ile sınırladı ve hatta bunu da yasaklar bir yorum getirdi, ki bu daha da şaşırtıcı idi. Oturumun soru-yanıt kısmında bir avukatın lisans süresi dolmuş bir yazılımın yalnızca verilerin başka bir yazılıma aktarılması için kullanılması konusundaki sert olumsuz tavrı da kayda değerdi. Neyse ki özellikle meslek icra eden hukukçulardan bu yorumlara ciddi itirazlar geldi.

İlk oturumun ikinci konuşmacısı Yrd. Doç. Emre Gökyayla idi ve FSEK’e göre hak sahipliği konusunda konuştu. FSEK’in tüzel kişilerin eser sahibi olmasına müsaade etmediği görüşü benim için hayli çarpıcı idi. Gerçi bu görüş hem soru-yanıt bölümünde sorgulandı, hem de Gökyayla FSEK’in diğer hükümleri ile gerçek kişilerin sahipliğinin özellikle işçi-işveren ilişkisi ile “boş bir kabuk” haline geldiğini söyleyerek bu görüşün yalnızca temsili olarak algılanması gereğine işaret etti. Benim açımdan Gökyayla’nın konuşmasındaki bomba FSEK’in 10/son fıkrasının

“Birden fazla kimsenin iştiraki ile vücuda getirilen eser, ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa bir sözleşmede veya hizmet şartlarında veya eser meydana getirildiğinde yürürlükte olan herhangi bir yasada aksi öngörülmediği takdirde birlikte eser üzerindeki haklar eser sahiplerini bir araya getiren gerçek veya tüzel kişi tarafından kullanılır.”

ifadesi idi. Bu maddeyi lafzi olarak değerlendirdiğimizde şirket merkezli bir özgür yazılıma camianın katkısının, eğer bir sözleşme ile düzenlenmiyor ise, eser haklarının camiayı bir araya getiren tüzel kişi, yani şirket, tarafından kullanılacağı sonucuna varıyoruz. Doğal olarak bu “kullanım”ın sınırları tartışılır, ama hukukçuların yorumundan anladığım burada söz konusu olan sahip olmak dışında sahip olmanın getireceği tüm hakların kullanılması. Demek ki, FSEK’e göre, benim aylar ve yıllardır çığırtkanlığını yaptığım Pardus Geliştirici Sözleşmesi geliştiricilerimizin hakları açısından bir hukuki dipnotu değil, son derece önemli ve merkezi bir doküman. Sözleşme üzerindeki çalışmaları hızlandırmak gerekli…

İlk oturumun son konuşmacısı Yrd. Doç. Özgür Öztürk idi ve patent koruması konusuna değindi. Öztürk konuşmasını yazılım patentlerinin iyi ve gerekli olduğu varsayımına dayandırmıştı. ABD’deki mevcut durumu tasvip ve tercih ettiği açıktı. Buna karşın ABD’deki son gelişmelerden, örneğin Yüksek Mahkeme’nin eBay-MercExchange davasından ve Federal Temyiz Mahkemesi’nin Bilski kararından bahsetmedi. Dolayısıyla izleyenler ABD Patent ve Marka Tescili Ofisi’nin (UPSTO) yazılım patenti uygulamalarının da, hem de çok ciddi şekilde, eleştirilmeye başlandığı bilgisinden mahrum kaldılar. Avrupa Patent Ofisi’nin (EPO) G 3/08 havalesi ile ilgili gelişmeleri yakından takip edelim yine de…

İlk oturum sonunda hem kendime, hem de hukukçulara temel prensiplerle ilgili bir soru oluştu zihnimde: “Eser sahibinin yazılım ile ilgili haklarını neden koruyoruz?” İlk oturumun konuşmacıları net bir şekilde eser sahibinin çıkarı açısından yanıtlıyorlar bu soruyu. Benim bu yanıtla ilgili rekabet, inovasyon ve kamu yararı açısından endişeler taşıyorum. Neyse, derin bir mevzu…

İkinci oturum “Veritabanları ve Bilgisayar Programlarına İlişkin Sözleşmeler” başlığını taşıyordu ve özgür yazılım ile ilgili bir konuşma içerdiğinden benim için pek önemliydi. Oturumun ilk iki konuşmacısı Uğur Çolak veritabanlarının hukuki koruması ve Erdem Türkekul BİYESAM için hazırlamakta oldukları tip lisans ve bakım / destek sözleşmelerinden bahsettiler. Dr. Emre Bayamlıoğlu’nun konuşmasının başlığı ise “Açık Kaynak ve Kamusal Bilgi Alanı” idi.

Net bir şekilde söyleyeyim: Konuşma benim için tam anlamı ile bir hayal kırıklığı oldu. Bayamlıoğlu özgür yazılımı neredeyse Özgür Yazılım Vakfı (FSF) ile Açık Kaynak Girişimi (OSI) çekişmesine indirdi. İngilizce isimlerden hareketle doğru olmayan kimi saptamalarda bulundu. Dört özgürlükten ve FSF ile OSI’ın nasıl bu özgürlükler etrafında toplandığından bahsetmedi, özgürlük sözcüğünü hiç kullanmadı bile. Sahipli yazılımlara kimi zaman “ticari”, kimi zamanda “ücretli” diyerek olayı iyice çorbaya çevirdi. İzin veren (permissive) özgür yazılım lisanslarını “serbest açık kaynak” diyerek çorbayı iyice karıştırdı. İzin veren özgür yazılım lisanslarından yararlanan, ancak türev işleri kapalı ve sahipli tutan uygulamaları da özgür yazılım kapsamına soktu neredeyse. Hatta Microsoft’un işletim sistemleri için “bunlar da aslında serbest açık kaynak, çünkü herkes bu sistemler için geliştirme yapsın istiyorlar” diyerek düpedüz sap ile samanı karıştırdı. O kadar kötü bir konuşmaydı ki (sanırım benzer ya da daha ileri kötülükte 1 sunuşa şahit oldum şimdiye kadar) soru ya da yorumla düzeltilecek hali dahi yoktu.

Tamam, Groklaw kalibresinde bir performans beklemiyordum, ama hiç değilse maddi hataların olmadığı ya da daha az olduğu, eli yüzü düzgün bir sunuş istemek de mi çok fazla? Akademiyi eleştiriyorum, teknik alanda da, görüldüğü üzere hukuk alanında da: Neden özgür yazılım konusunda çalışmıyorlar? Hele de Pardus gibi özgür yazılımı Türkiye’deki momentumunu ciddi bir şekilde etkileyen bir proje varken ortalıkta…

Günün son oturumu “Bilgisayar Programlarına Yönelen İhlaller” başlığındaydı. Konferansın tek teknik konuşmacısı Rabun Koşar kaynak kodu ihlallerinin teknik olarak nasıl tespit edilebileceğini anlattı, özellikle MOSS uygulamasının bir gösterimini yaptı. Doç. Dr. Tekin Memiş aynı konuya hukuki açıdan yaklaştı. Memiş’in FSEK’in geneli ve uygulaması üzerinde yaptığı saptama ve yorumlar, kanımca, günün en önemli cevherleri idi. Daha önce farklı veçhelerden hikayesini dinlediğim BİLSA vakasının hukuki açıdan değerlendirmesini dinlemek ve Rekabet Kurulu’nun BİLSA kararından haberdar olmak ayrıca güzeldi.

Günü kapatan konuşma, bence günün en iyisi, İzmir Cumhuriyet Savcısı Nevhan Akyıldız’ın ihlallerin soruşturulması konusundaki sunumu idi. Son derece yanlış hazırlanmış sunum materyali ilk anda bir endişe doğurdu, ancak Akyıldız’ın net ve temiz konuşması, sunum malzemesini yalnızca yardımcı malzeme olarak kullanması, konuya hakimiyeti ve rahatlığı sunumu çok izlenir hale getirdi. İçerik olarak da son derece dolu ve sağlam idi konuşma. Türk hukuk sisteminin hukukçuların bilgilerini davaya yansıtmalarına izin vermemesine, mecburen, çoğu zaman Akyıldız kadar net bir vizyonu olmayan, bilirkişilerin kullanılmasına üzülmedim desem yalan olur. Büyük olasılıkla Nevhan Bey bir istisna, ama keşke bu istisnayı kuralı bozmadan daha iyi kullanabilsek.

Gelenek olduğu üzere konferansın programına uyulamadı ve bir saati aşkın bir gecikme oluştu. Eşim ve kızıma verdiğim sözü tutamamanın mahcubiyeti ile son soru-yanıtlar bitmeden Dolapdere’den ayrıldım…

Özgürlükİçin: “Atlantik’in İki Yakasında Özgür Yazılım İş Modelleri”

Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisinin Nisan sayısında yayımlanan yazım:

Atlantik’in İki Yakasında Özgür Yazılım İş Modelleri

Son aylarda özgür yazılımın ne olup ne olmadığına hep yazılım tarafından baktık, ki doğru olanı da buydu. Kim Richard Stallman’ın özgürlük manifestosuna, kaynak kodunun açılması ve yazılımın özgürleşmesi için verdiği mücadeleye bakıp da FSF’ye (Özgür Yazılım Vakfı) üye olmak istemez? Öte yandan özgür yazılımın hayatımıza girişi, çoğu zaman, Stallman’ın felsefi hatta ideolojik düsturları ile değil de kar amacı güden bir şirketin kar amacı güttüğü bir faaliyetiyle oluyor.

Hayatımızın gerçeği bu, fazlasıyla ticarileşmiş, kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz… Tam da bu nedenle birkaç yazı ile özgür yazılım üzerine kurulu iş modellerine eğilme gereği duydum.

Kazanç için mi, Değer için mi?

Özgür yazılım, iş ve iş modelleri kavramlarına girmeden, belki biraz da aceleyle, önemli bir coğrafi ayrıma dikkatinizi çekmek istiyorum: Özgür yazılım temelli iş modelleri ABD ile Avrupa arasında oldukça belirgin, kategorik bir farklılık gösteriyorlar. Bu farklılık aslında şu anda içinde olduğumuz küresel krize neden olan sosyal ve sosyo-antropolojik güdülere kadar giden bazı köklere sahip. Her kategorik genelleme gibi bunun da yanlışları vardır, ama ilk yaklaşım olarak kullanılabilecek bir ölçüt. Basitleştirerek anlatayım…

Atlantik’in ötesinde, “özgürlükler ülkesi” Amerika’da, insanların hayali “zengin olmak”, refah içerisinde ve hatta gereksinimlerinin çok ötesinde yaşamak. Bunun sonucu olarak girişimci gençlerin de kafasında tek bir hedef beliriyor: “Zengin olmak”. Nedir zengin olmanın yolları? Şirketi büyütüp dev bir şirkete (mesela Google’a ya da Microsoft’a) koca bir çek karşılığı satmak. Ya da başarılı bir iş modeli kurup bir girişim sermayedarını (yani VC, yani venture capitalist) şirkete büyükçe bir çek yazmaya ikna etmek. Ya da gerçekten boş bir alanda hızla büyümek (mesela FaceBook ya da twitter gibi) sonrasında da kullanıcı sayısını gelire dönüştürecek bir iş modeli bulmaya çalışmak. Ama sonuçta sürekli ve daima kazanç‘a odaklanmak. Şirketleri hep pazar değeri ile sıralamak…

Bu durum, doğal olarak, özgür yazılım iş modellerine de yansıyor. “Bir sonraki bir milyar dolarlık özgür yazılım şirketi hangisi olacak sizce?” sorusunu kimbilir kaç kez duydum ve okudum. Dolayısı ile özgür yazılım yaklaşımının hafif dışına taşan iş modelleri pek makbuller: Sahipli yazılımın başarılı iş modelini örnek almak, kodun bir kısmını açarken bir kısmını kapalı tutmak ve aynen eleştirdiğimiz sahipli yazılım şirketleri gibi kapalı/sahipli yazılımlar satarak gelir, hatta büyük gelir elde etmek. Yakın zamanlarda bu türden özgür yazılım iş modellerine yeni yeni isimler bulmak moda oldu: Önceleri “çift lisans”, şimdilerde “özgür çekirdek lisanslama”, …

Atlantik’in berisinde ise başrolde şirketlerden çok hükumetleri, kanun koyucuları, yerel yönetimleri görüyoruz. Evet, bunlar gerçek anlamda iş modeli oluşturucuları ve icracıları değiller. Sonuçta iş yine kar amacı güden şirketlerin kar amacı güttükleri faaliyetleri ile görülüyor. Ama, bu yönetim organları koydukları yasa ve kurallarla iş modellerini şekillendiriyorlar. Ve bunu yaparken de üretilen değer‘i ön plana çıkarıyorlar. Yerel ekonominin, Avrupa’da istihdamın gelişmesini temel hedef olarak belirliyorlar. Avrupa temelli ve özellikle Avrupa’da faaliyet gösteren özgür yazılım şirketleri daha çok hizmete, desteğe, katma değerli işlere yoğunlaşıyorlar. Şirketin bilançosu, hisse fiyatı, pazar değeri o kadar da ön plana çıkmıyor.

Dolayısı ile Avrupa’da özgür yazılım şirketleri yazılım satışından çok hizmet satışına odaklanıyorlar. Danışmanlık, çözüm, destek, katma değerli hizmetler alanlarına yoğunlaşıyorlar. Ürün odaklı Avrupa firmaları eninde sonunda Amerikan firmaları tarafından satın alınıyorlar, SuSE gibi, MySQL gibi…

Bizde Durum

Türkiye’de iş dünyası Amerika’ya, kamu da Avrupa’ya benzer bir şekilde yapılanır ve davranır. Bunların arasında kalan vatandaş da müthiş bir adaptasyon yeteneği ve esnekliğe erişir. Özgür yazılım üzerine kurulan işlerde de durum oldukça benzer. Özgür yazılım şirketleri, ki hemen hepsi KOBİ büyüklüğündedir, doğal olarak, kazanca odaklı ve büyüme hedefli iş planları yaparlar. Büyük şirketler özgür yazılımı hemen her zaman bir tasarruf aracı, nadir olarak da geliştirme maliyetlerini düşürücü bir unsur olarak görürler.

Kamu destekli Pardus projesi ise daha Avrupai bir şekilde oluşturulan değere ve katma değeri artıracak şekilde organize olmuş ekosisteme odaklanmış durumda. Daha da ötesi, özgür yazılım kullanımının Türkiye bilişim sektörüne küresel ölçekte rekabet edebilirliğin kapılarını açabileceğini düşünüyor Pardus. Bu nedenle özgür yazılım şirketleri arasında rekabetten çok işbirliği olmasına, bilginin (iş ile ilgili bilgi de dahil) olabildiğince serbest ve açık paylaşımına, kendi yürüttüğü projelerde de olabildiğince fazla çözüm ortağı kullanarak birlikte çalışma deneyiminin artmasına dikkat ediyor.

Özgürlükİçin: “Özgür Yazılım İçin Camia Yönetişimi”

Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisinin Mart sayısında yayımlanan yazım:

Özgür Yazılım için Camia Yönetişimi

Dönüp ve yeniden aynı konuya geliyoruz: “Camiası olmayan özgür yazılım eksiktir”. Özgür yazılımlarda programın kaynak kodu kadar ve daha önemli olanın üretim süreci, paylaşımcı geliştirme ve dolayısı ile camia desteği olduğunu da sık sık vurguluyoruz. Şimdi bu camianın ne olduğuna ve nasıl işlediğine eğilelim biraz…

Neden Yönetişim?

Öncelikle “camia” sözcüğüne yoğunlaşalım. TDK sözlüğü topluluk, zümre diyor; oradan da nitelikleri bakımından bir bütün oluşturan kimselerin hepsi tarifine varıyoruz. Nedir bu bütün oluşturacak nitelik? Bir özgür yazılım ürününü kullanmak, yaygınlaştırmaya çalışmak, test etmek, hatalarını bulmak, kodlarını geliştirmek vb. Böyle bakınca aslında içiçe pek çok camiadan söz ettiğimiz çıkıyor ortaya: Kullanıcılar camiası en geniş olanı; bunun içerisinde çeşit çeşit alt camialar var, ortada biryerlerde de geliştirici camiası. Özgür yazılım için bu alt camiaların teker teker ve ana camiasının bütün olarak pek çok önemi var. Bunlar olmayınca özgür yazılım da eksik oluyor.

Camiaların (genelde) birlikte hareket etmeleri de bütün oluşturma koşulunun bir parçası. Neticede ortak bir amaç, bu amacı gerçekleştirmek için üzerinde karar birliğine varılmış bir yöntem ve bu yöntemin hayata geçmiş hali olan bir süreçler bütünü olmalı. Zaten bunları yazdığımız anda da tüm bunların ortaya çıkışını, değişmesini, ortadan kalkmasını içine alan bir yönetişim, yani camia eliyle erkin kullanımı, modeli gereği söz konusu oluyor.

Kimi camialar geçici (ad hoc) yönetişim uygulamaları ile yetinebiliyorlar. Zaten ufak olan camiada karar almak ve uygulamak için bir sistematik gerekmiyor. Ama kimi hallerde kuralların baştan koyulması ve hassasiyetle uygulanması camianın sürdürülebilirliği ve özellikle bütün oluşturan niteliklerinin korunması için başlıbaşına bir gerek haline geliyor. Büyük özgür yazılım projeleri için durum böyle…

Erk Sahibi ve Camia

Böylesi özgür yazılım projeleri genelde camianın yazılı olmayan yönetişim modelleri ile yetin(e)miyor ve erk sahibi bir organ tanımlamak durumunda kalıyor. Linux çekirdeği için iş kolay, erk sahibi Linus Torvalds’ın kendisi; GNU araçları için de kapı gibi Özgür Yazılım Vakfı (FSF). Ama KDE için KDE eV diye (kar amacı gütmeyen) bir şirket var. GNOME için GNOME Vakfı, Mozilla ürünleri (Firefox, Thuınderbird, vb) için Mozilla Vakfı, apache için Apache Vakfı, vb.

Öte yandan aslen bir erk sahibi organ tarafından geliştirilmiş ya da geliştirilmeye başlanmış kimi özgür yazılım ürün ve projelerinde işler biraz daha karmaşık. MySQL AB’nin mysql’i, RedHat’in fedora’sı, Novell’in OpenSuSE’si, Sun’ın OpenOffice.org’u vb. Evet, bunlar da özgür yazılım ürünleri, evet, açık ve paylaşımcı süreçlerle geliştiriliyorlar, evet, isteyen her geliştirici bu ürünlere kod katkısında bulunuyor… Ama erk paylaşılmış durumda değil, şirketin elinde. Özgür yazılım modeli ile tam barışmayan bir model. Alın size lisansın halledemeyeceği bir problem…

İşte bu nedenledir ki özgür yazılım üreten şirketler camiaları için yönetişim modelleri oluşturmaya, ve bunu yaparken de camia ile birlikte çalışmaya çabalıyorlar. Kimi vakıf kurma yollunu deniyor, kimi meclisler oluşturuyor, kimisi camia yöneticileri eliyle nabız tutuyor. Bunu yaparken de, doğal olarak, erki az ya da çok camiası ile paylaşıyor. Bunu göze alamayan şirketler zaten özgür yazılım ürünü üretemiyorlar, ürünlerini açık ve özgür lisanslarla dağıtsalar dahi yaşatamıyorlar. Aynı şey camia ürünlerinde yanlış yönetişim modelleri kullanıldığında da söz konusu oluyor. Fazla merkezci modellere isyan eden camia ya yazılımı çatallıyor (forking) ya da ürüne ilgisini kaybediyor. Yine görüyoruz ki özgür yazılım geliştirmek (hiç!) kolay değil…

Özgürlükİçİn: “Özgür Yazılım Almak ve Geri Vermek”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin rahmetli Bilişim Dergisi için kaleme aldığım “Özgürlük İçin…” yazılarına resmi Pardus kullanıcıları camia sitesi Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisinde devam etmem yönünde bir teklif geldi sevgili Ali Işıngör’den. Ya da ben Ali’den rica ettim, tam anımsamıyorum şimdi… Neyse, artık oradayım.

e-derginin Şubat sayısında yayımlanan yazım:

Özgür Yazılım Almak ve Geri Vermek

Son aylardaki “reklamlar” serisine son verip yeniden özgür yazılımın tanımı ve özelliklerine dönüyoruz bu ay. Daha önce özgür yazılım için (ya da open source için) kaynak kodu yanında geliştirme sürecinin ve dolayısı ile camianın önemini vurgulamıştık. Bu kez kullanıcısı ile özgür yazılım ve kullanıcısı ile camia arasındaki ilişkiye yoğunlaşacağız.

Sınırlayıcı ve İzin Veren Lisanslar

Özgür yazılım bağlamında daha çok GPL (GNU Genel Kamu Lisansı) ya da benzer lisansa sahip yazılımları kastediyoruz. Bu lisansların en önemli özelliği yazılımın özgürlüğünü sağlamak için geliştiriciyi sınırlayan şartlarıdır. Bir kez sınırlayıcı (ya da copyleft) bir lisans ile özgürleştirilen bir kod, telif (copyright) sahibi dışında kimse tarafından “kapatılamaz”, yani sahipli (proprietary) bir yazılım haline getirilemez. Bu nedenle Linux çekirdeği, KDE masaüstü ortamı gibi pek çok kişinin telif hakkını paylaştığı özgür yazılımların kapatılması pratik olarak mümkün değildir.

Öte yandan izin veren (permissive) lisanslar ile böyle bir şart yoktur, yazılımı kullanan herhangi birisi kodu kapatıp sahiplenebilir. Bu tip kodlara en güzel örnek Unix benzeri işletim sistemi BSD ve BSD üzerine yapılanan ve büyük ticari başarı yakalayan Mac OS X işletim sistemidir. Ayrıca özgür yazılımın en önemli başarılarından biri olan Apache web sunucusu da böyle izin veren bir lisansa sahiptir.

Sınırlayıcı ve izin veren lisansların geliştirme süreçleri ve camia açısından en önemli farkı sınırlayıcı lisansa sahip bir yazılımdan türetilen yeni ürünlerin de açık kaynak kodlu olması, yani özgür yazılımı alıp değiştiren kullanıcının camiaya geri vermesi zorunluluğudur.

Geri Vermeden Özgür Yazılım (T)üretenler

Özgür yazılımın sürdürülebilirliğinin temel koşullarından biri, verimliliği ve üretkenliği üst düzeyde tutacak şekilde, dağıtık ve paylaşımcı geliştirme modeline dahil olacak yeterli sayı ve nitelikte geliştiriciyi cezbetmesidir. Sınırlayıcı lisanslar bu camia dışında kar amaçlı ve (bazen ve kısmen) kapalı kapılar ardında yapılan geliştirmelerin de kaynak koduna dahil edilmesini şart koşarlar ve yazılımın sürekli işlevsel ve kaliteli kalmasına, dolayısı ile geliştiriciler için bir çekim merkezi oluşturmasına vesile olurlar. İzin veren lisanslar için ise böyle bir geri verme kanalı tarif edilmemiştir, daha doğrusu geri vermek isteğe bağlıdır. Örneğin Apple BSD’nin temeline yaptığı değişiklik ve geliştirmeleri açarken Mac OS X’in kullanıcı yüzünü oluşturan katmanları kapalı tutmaktadır.

Özgür müşteri ilişkileri yönetim yazılımı SugarCRM ve özgür (ve “uyumlu”) ilişkisel veritabanı sistemi EnterpriseDB gibi yazılımlar ve bunları geliştiren firmalar telif haklarını ve izin veren lisansları (yasal olmakla birlikte) özgür yazılım camiasının hoş görmediği şekilde kullanmakla ve bir yerde özgür yazılım olmamakla ve hatta özgür yazılıma ihanet etmekle suçlanıyorlar aylardır ve neredeyse yıllardır. MySQL’in camia ve kurumsal sürümleri arasındaki farklılıklar ve çift lisanslama yöntemi de kimi özgür yazılım taraftarlarınca yoğun olarak eleştirilmekte. Bir diğer örnek de Google’ın Linux ve diğer pek çok özgür yazılımı gereksinimlerine göre uyarlaması ve bu sayede hizmetlerinde özellikle performans kazançları sağlaması, buna karşın yaptığı iyileştirmeleri camia ile paylaşmaması.

Görüldüğü üzere yalnızca lisans ve camia bir özgür yazılımın sürdürülebilirliği için yeterli değil. Kullanıcı ve (t)üreticilerin de katkısı gerekli ve önemli. Özgür yazılımın gücünü veren dağıtık ve katılımcı model ancak yeterince sayıda katkıcının camiaya dahil olma niyetleri var ise manalı oluyor. Özgür yazılım bağlamında üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir nokta, hem özgür yazılım camiaları ve hem de özgür yazılım (t)üreten ve kullanan firmalar tarafından…

Bilişim Dergisi: “Özgür Yazılım ile Katlanan Verimlilik”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi son sayısını Aralık 2008’de yayımlayarak yayım hayatına son verdi. Ekonomik krizin zayiatlarından bir tanesi, belki de bizim açımızdan önemli bir tanesi. Dile kolay 111 sayı…

Derginin son sayısında “Özgürlük İçin…” başlığı altında yayımlanan son yazım:

Özgür Yazılım ile Katlanan Verimlilik

Geçen yazımızda başladığımız “reklamlar” serisine devam ediyoruz. Özgür yazılımın üretkenliği artırma yönündeki katkısını irdelemiştik, bu kez de sıra verimlilikte. Çünkü geçtiğimiz günlerde Pardus 2008’in ilk güncelleme sürümü yayımlandı. Bu kez hayli nesnel bir ölçüm yöntemi kullanıyoruz. Pek çok özgür yazılım projesini internetten erişilebilir durumdaki kaynak kodlarını otomatik olarak tarayarak değerlendiren ohloh.net sitesinde Pardus projesi sayfasını temel kaynak olarak alıyoruz. Vurgulamamız gereken aşağıda verilen rakamların yalnızca Pardus projesi kapsamında oluşturulan katma değere ilişkin olduğu, ana kaynaktan (upstream) alınan on milyonlarca satır kod bunun dışında.

Bire On Verimlilik!

ohloh.net sitesinden alınan bilgilere göre Pardus projesine özgü olarak geliştirilen yazılımların kod ve belirtim satır sayısı 2.118.197‘ye ulaşmış durumda. Bu yazılım büyüklüğü sahipli yazılım geliştirme yöntemleri ile gerçekleştirilse idi 602 kişi-yıl‘lık bir işgücü gerektirecekti. Bu da Pardus projesinin teknik çalışmalarının başladığı 2004 Ekim ayından bu yana sürekli olarak 150 kişilik bir geliştirme ekibi istihdam edilmesi anlamına geliyor. Ortalama işgücü maliyetleri kullanıldığında bu ekibin maliyeti de 33.106.027 ABD Doları (yaklaşık 53 milyon YTL) olarak hesaplanmış.

Oysa Pardus projesi 2003 Eylül ayında 4 kişilik bir ekiple yola çıktı ve hemen hemen düzenli bir büyüme ile toplam 18 kişilik bir büyüklüğe ulaştı. Bu ekibin içerisinde yazılım geliştirme yanında proje yönetimi, grafik tasarım, proje geliştirme, proje destek, camia yönetimi ve sistem yönetimi gibi doğrudan değer yaratmayan kimi işlevlerde faaliyet gösteren kişiler de dahil. Bu hesaplama ile dahi Pardus projesinin toplam işgücü harcaması 2008 yılı sonu itibarı ile yalnızca 680 kişi-ay olacak. Bu düz hesaplama ile dahi Pardus projesinin sahipli yazılım geliştirmeye göre yaklaşık 10,6 kat daha verimli olduğunu söylemek mümkün.

Benzer kıyaslama ve bilimsel hesaplama yöntemleri ile çalışmalar Linux çekirdeğinin 1 milyar Avro ve Pardus gibi bir Linux dağıtımında kullanılan özgür yazılımların 10 milyar ABD Doları gibi yeniden üretilme maliyetleri olduğunu gösteriyor. Biraz daha karmaşık olsa dahi gerçek harcamalara bakıldığında buralarda da 5-10 gibi verimlilik çarpanları ile karşılaşmak mümkün. Dolayısı ile Pardus’un yarattığı “mucize” aslında tüm özgür yazılımlara yaygınlaştırılabilecek bir özellik.

Özgür Yazılım ile Mümkün…

Bu verimliliğin temelinde özgür yazılım geliştirme sistematiği yatıyor. Açık kaynak kodlu özgür bir yazılım olan Pardus’a dileyen herkes katkıda bulunabiliyor. ohloh.net sitesinden alınan bilgiye göre Pardus projesine şimdiye kadar 112 kişi katkıda bulunmuş. Bunların yalnızca 28’i halen ya da eski TÜBİTAK UEKAE çalışanı. Yani, TÜBİTAK UEKAE’nin istihdam ettiği her kişi için TÜBİTAK UEKAE dışından üç geliştirici projeye katkı vermiş.

Geliştiricisi çarpanına ek olarak projenin açık kaynak kodlu olarak yürütülmesi camiaya yeni katılan geliştirici adaylarının öğrenme sürecinin son derece hızlı gerçekleşmesini ve dolayısı ile daha hızla üretken hale gelmelerini sağlıyor. Geçen aylarda değindiğimiz camia katkısı burada da ön plana çıkıyor. Sahipli yazılım üretme sistematiği ile üretilip açık ya da özgür bir lisansla kaynak kodu açılan bir yazılım aslında bu verimlilik artışından yararlanamıyor, özellikle etkin bir kullanıcı ve geliştirici camiası oluşturulamazsa.

ohloh.net verilerine göre Pardus’a her ay katkıda bulunan geliştirici sayısı 40 civarında. Bu sayı 2005 yılı içerisinde yalnızca 10 imiş. Pardus projesinin hedefi bu sayıyı 2011 yılı sonunda 200’e çıkarmak. Bu amaçla çok yönlü bir dizi faaliyet başlatılmış durumda ve ilk meyvelerinin 2009 yılında alınmasını bekliyoruz. Artık Türkiye’de (ve dünyada) Pardus geliştirmek doğru ve cazip bir bilişim faaliyeti haline geliyor; hem bilişim sektörü firmaları ve hem de genç yazılımcılar için…

2008 Biterken, 2009 Başlarken

Her senenin sonunda biten senenin bir muhasebesini yapmak ve yeni başlayan için hedefler koymak iyi bir alışkanlık. Pardus projesi bağlamında ben de katılayım bu gidişata…

2008 yılı Pardus için pek çok ilke sahne oldu:

  • İlk Pardus ön-yüklü sistem satışını escort Bilgisayar yaptı. 2009 yılında yeni katılımlar bekliyoruz.
  • İlk kez Google Summe of Code programında yer aldık. Programa dahil olan 5 Linux dağıtımından biri idi Pardus. Yürüttüğümüz 5 projeden 4’ü başarı ile sonuçlandı. GSoC projelerinde görev alan genç arkadaşlara teşekkürler! Önümüzdeki senelerde GSoC’a abone olacağız…
  • İlk kez iki Pardus sürümünü aynı anda canlı tutmayı ve geliştirmeyi başardık. Pardus 2009 çalışmaları sevgili Onur kontrolünde son hız devam ediyor. Bu arada da Pardus 2008’in güncelleme sürümlerini çıkarıyoruz. Artık sürüm çıkarma işini öğrendik…
  • Kullanışlılık ve etkileşim tasarımı alanına girdik Pardus projesi olarak. Yıldız Teknik Üniversitesi İletişim Tasarımı Bölümü, İnteraktif Medya Tasarımı Ana Bilim Dalı (İMT) ile yaptığımız anlaşma gereğince sevgili Oğuzhan Özcan hoca ve arkadaşları danışmanımız oldular. 2009’da bu işbirliğini daha da genişletmek niyetindeyiz…
  • İlk kez TÜBİTAK UEKAE ekibi dışından bir arkadaşımızı bir sürümle ilgili kilit görevlerden birine getirdik. Sevgili Selim Ok, Pardus 2009 için Ürün Yöneticisi olarak görev yapıyor ve ürünün şekillenmesinde camianın talep ve önceliklerini çekirdek ekibe iletiyor. 2009’da bu yönde yeni gelişmeler olacak ve Pardus projesi geliştirici camiasını gittikçe daha fazla işin içine sokacak…
  • İlk logo programımız olan Pardus Göç Ortaklığı’nı duyurduk. Şimdiden üç göç ortağımız çeşitli kurumları Pardus ve özgür yazılıma göç ettirme yönünde çalışıyorlar. 2009 yılı için Pardus Göç Ortaklığı programının patlamasını bekliyorum, aklımdaki hedef sayıyı telaffuz etmeye dahi korkuyorum…
  • E-dükkan aracılığı ile Pardus ürünleri satımına başlandı. 2009 yılı içerisinde dükkanımız hem çeşitlenecek, hem de çok ilginç kampanyalar başlatacak.
  • Resmi forumumuz yayına girdi. Bir yıldan az bir sürede 6 bine yaklaşan kullanıcısı ve 25 bine yaklaşan mesaj sayısı ile Pardus kullanıcıları ve özgür yazılım camiasının toplanma yeri haline gelen forum için, başta sevgili Ali Işıngör, tüm artistanbul tayfasına ve camiamızdan foruma destek veren arkadaşlara kucak dolusu teşekkürler.
  • E-dergimiz yayın hayatına başladı. GErek görsel ve gerekse içerik açısından harika bir çalışma! Her ay 60 sayfayı aşan ve neredeyse 10 bin kişiye ulaşan mükemmel bir kaynak. Bir önceki maddedeki arkadaşlara bir alkış daha!
  • Resmi camia portalımız Özgürlük İçin bu yılın son günlerinde trafiği ile resmi sitemizi solladı. Özgürlük İçin’in dur-durak bilmez yükselişi 2009’da da devam edecek gibi görünüyor. artistanbul ve camiaya üçüncü alkış! 2009 yılı içerisinde resmi sitemiz yeni görünüm, içerik ve kavramsal yapısı ile artık daha çok (potansiyel ve mevcut) iş ortakları ve kurumsal kullanıcılara hizmet vermeye başlayacak.

Tabii devam eden işlerimiz de var:

  • Pek çok aksilik ve olumsuzluk arasında ciddi doğum sancıları ile yeni bir sürümümüz hayata geldi: Pardus 2008. Ve en azından abisi/ablası Pardus 2007 kadar başarılı oldu. Başta sürüm yöneticimiz sevgili Ekin olmak üzere tüm ekibe fedakarca ve kimi zaman insanüstü çabalarından dolayı kocaman bir tebrik!
  • Ekibimizden üç arkadaş (sevgili Gökmen, Gökçen ve Ozan) KDE geliştiricisi olurken sevgili Ozan kernel geliştiricileri arasına dahil oldu. İsimler değişse de ekibin bilgi ve yeteneğinin sürdürülebilir olduğunu gördük, sevindik. Tebrikler çocuklar!
  • Geliştirici seviyesinde ilk kez “milli” olduk. Sevgili Gökçen Linux Foundation Users’ Summit’e ve sevgili Pınar da GSoC Mentors’ Summit’e katıldı. 2009 yılında çekirdek ekip küresel etkinliklerde gittikçe daha fazla yer almaya başlayacak…
  • Ürünlerimizin küresel Linux ve özgür yazılım camiasında takdirle karşılanması devam etti. Pardus 2008 için Fransa’dan Filipinler’e pek çok portal, haber sitesi ve kişisel blog’da çok iyi şeyler yazıldı. Yazılmaya devam da edilecek…
  • İlk büyük kurumsal kullanıcımız Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Pardus sistemlerini canlı kullanıma başladı. Türkiye çapında 600’e yakın noktada 5 bine civarında kullanıcıyı kapsayan sistemde Pardus terminal sunucular (PTSP), Pardus çalıştıran ince istemciler, web, e-posta, dosya, vb sunucular mevcut. MSB projesi bize çok şey öğretti…
  • Staj programımız 2008’de de devam etti. Bu yıl 23 stajyere tanıtım filminden network-manager kodlamasına varan envai çeşit iş yaptırdık. Bir yandan ürünümüz güçlenir ve işlevselleşirken bir yandan da özgür yazılım geliştirici camiasına yeni üyeler kazandırdık. Staj programımıza devam…

2008’den diğer akılda kalanlar:

  • Meşhur OOXML format belirtimi ile ilgili ISO oylamasında TSE “Çekimser” oyu kullandı. 2007 sonbaharındaki oylamada “Evet” oyu verdiği anımsandığında ve son oylamada tüm dünyanın Microsoft akımına kapıldığı düşünüldüğünde önemli bir oy değişikliği. Bu değişiklikte Pardus projesinin katkısı olması bizim açımızdan sevindirici. Durumu iyi bir şekilde değerlendiren ve kararlarını dirayetle savunan TSE yönetimine tebrikler!
  • DPT Bilgi Toplumu Dairesi tarafından hazırlanan Birlikte Çalışabilirlik Rehberi’nin ikinci sürümünün taslağı kamuoyu görüşüne sunuldu. Tekelci uygulamaların ve hapsolma senaryolarının önüne geçmek için çabalarımız bu platformda da devam etti ve edecek…

Herkese güzel bir 2009 diliyorum!

Bilişim Dergisi: “Kriz Döneminde Özgür Yazılım”

Sanırım sevgili Görkem Çetin başlattı, ardından sevgili Bora Güngören ve sevgili Erhan Ekici katıldılar. Kanbersiz düğün olmaz misali ben de gireyim lafa. Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Kasım sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Kriz Döneminde Özgür Yazılım

Dünya ekonomisi son seksen yılın en büyük ekonomik krizine giriyor, hatta girdi. Özellikle ABD’de emlak kredileri sektöründe başlayıp ABD ve Avrupa’da bankacılık ve finans sektörlerine sıçrayarak büyüyen kriz, tüm sektörleri ve tüm dünyayı içine alacak gibi görünüyor. Kurumlar ve kişiler için sıkıntılı dönemler. Bu yazımızda kriz döneminde özgür yazılımın halini mercek altına alalım…

Kriz Zamanları İçe Dönmek ve Düşünmek için Birebir

Kriz dönemlerinde tüm ekonomik aktörler harcamalarını kısmak, maliyetlerini düşürmek ve müşterilerini korumak gibi temel yaşamsal tepkiler gösterirler. Ancak tecrübe gösteriyor ki, bu yaşamsal ve günlük tepkilerin yanında, durgunluk zamanları içe dönmek ve düşünmek için de kullanılıyor. Yarınları etkileyecek kimi girişimler tam da bu kriz zamanlarında ortaya çıkıyor. En çabuk akla gelenler insan kaynaklarının iyileştirilmesi, kalite sistem ve süreçlerinin gözden geçirilmesi ve organizasyonel yükün (overhead) düşürülmesi gibi önlem ve uygulamalar.

Bilişim sistemleri, reel sektör firmalarının ana iş kolları veya çekirdek rekabet alanları arasında değildir. Bu nedenle işleyen sisteme müdahale etmek, değişiklik yapmak çok tercih edilmez. Mevcut sistem işini yaptığı sürece “en iyi” sistemdir. Hele bilişim sistemlerinde kullanılan yazılımları üretim, dağıtım ve destek modelleri açısından değerlendirmek, bu modelin firmanın üretkenliği, verimliliği, esnekliği ve karlılığına etkilerini sorgulamak günlük operasyon sırasında akla dahi gelmez. İşlerin yavaşladığı, siparişlerin seyrekleştiği, kemerlerin sıkılmaya başladığı kriz dönemleri ise bunları gündeme almak için biçilmiş kaftan.

Mevcut kriz, özgür yazılımın kurumsal pazarda yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi açısından önemli bir zaman. Mevcut sahipli yazılım çözümlerini sorgulayacak, özgür yazılım çözümleri ile test ve pilot çalışmaları yürütecek, sonrasında da kapsamlı özgür yazılım göçlerine girişecek pek çok firma olacak. Bunun hem bu firmalar, hem de özgür yazılım geliştiren, “satan”, hizmetleri veren yazılım ve bilişim firmaları için önemli bir fırsat olduğu açık.

Hem Tasarruf, Hem İnovasyon

Özgür yazılım krizde ve sonrasında firmalara neler vadediyor? Doğal olarak öncelikle tasarruf. Bedava anlamındaki free (as in free beer) her zaman özgür yazılımın birinci cazibesi olmuştu, kriz döneminde çok daha fazla böyle olacak. Gözden kaçırılmaması gereken, göçün de kimi zaman dışkaynakla yürütülen, belirgin bir eğitim ihtiyacı yaratan ve uygulama aşamasında üretkenlik kaybına yol açan bir proje olduğu. Özgür yazılıma geçişte yapılan yatırımın geri dönüşü (Return on Investment – ROI) toplam sahip olma maliyetinin (Total Cost of Ownership – TCO) düşüşü ile, belli bir vadede sağlanıyor. Özgür yazılım firmalarının bu dönemde yapması gereken, özgür yazılıma göçü sıkı nakit ve pahalı kredi ortamında dahi cazip kılabilecek yaratıcı iş modelleri üretmek.

Özgür yazılımın ilk anda bilançoya yansımayan, yansıdığında da kaynağını çok ele vermeyen bir katkısı ise inovasyonun kolaylaşması, hızlanması ve ucuzlaması. Bu, bilişim firmaları için olduğu kadar reel sektör firmaları için de böyle. Özgür yazılımın teknoloji ve iş modeli getirdiği açıklık ve sayesinde bilişimle hiç ilişkisi olmayan firmalar bile daha yenilikçi olabilecek, 21. yüzyıla daha hızlı ayak uydurabilecekler. Özgür yazılım firmalarının ikinci yapması gereken de özgür yazılımın ilk bakışta göze çarpmayan, ama kriz dönemi içe dönme ve düşünme seanslarının temeline hitap eden bu özelliğini potansiyel müşterilerine doğru anlatmak.

Onun adı Özgür Yazılım!

Sevgili Bora Güngören’in, belli ki ağzı yanmış bir şekilde, web günlüğüne yazdığı bir yazı özgür yazılım ve kaynak kodu ile ilgili yıllardır söylediklerimi bir kez daha derli ve toplu bir şekilde kaleme almama vesile oldu. Bora’nın günlüğüne yorum olarak eklediğim metin şöyle:

Amerika’da Open Source terimi, biliyorsunuz, daha çok konuya ideolojik / ilkesel ya da pragmatik / pratik yaklaşımlar arasında bir anlaşamazlık yaşanması nedeniyle ortaya çıkmıştı. Doğru bir hareket olduğu da yıllar boyunca FSF’e ve Free Software’a burun kıvıran koca koca şirketlerin Open Source’u kucaklamasıyla anlaşıldı.Bir de Free’nin “as in beer” ve “as in freedom” karmaşası var tabii ki…

Avrupa’lıların kafası karıştığından FOSS ve FLOSS gibi bence manasız kısaltmalarla yaklaştılar olaya. Ama, örneğin, Brezilya’da Software Libre deniyor ve bir sıkıntı olmuyor. Tabii Brezilyalılar’ın özgürlük vurgusunu akılda tutmak lazım.

Neyse, sevgili Bora, olay kaynak kodu değil, açık kaynak kodu da değil. Bunun adı Özgür Yazılım. Özgür ise kaynak kodu açıktır ve daha pek çok şey. Ama kaynak kodunun açık olması tek başına hiçbir şey ifade etmez. Microsoft bile isteyen hukümetlere kaynak kodunu “gösteriyor”du. O kaynak kodunu alıp, derleyip, istersen değiştirerek yeniden derleyip, istersen değiştirilmiş haliyle yeniden dağıtamıyorsan kaynak kodu sana fazla birşey sağlamaz. Bir yazılım ya özgürdür, ya değildir.

Bu nedenle, lütfen, Türkçe’de manasız ve gereksiz olan açık kaynak lafını biz bari kullanmayalım. Open Source = Özgür Yazılım, FOSS / FLOSS = Özgür Yazılım. Bir yazılımın özgür olup olmamasını lisansı, lisansın özgür olup olmamasını da OSI (ya da isterseniz FSF) belirler. Her kaynak koduna ulaşabildiğiniz yazılıma özgür yazılım muamelesi yapmayın. Özgür yazılım kod ile ilgili değil, geliştirme ile ve dağıtım ile ilgili birşeydir. Kaynak kodu tam bir bonus olarak gelir…

Bilişim Dergisi: “Açık Kaynak Var, Açık Kaynak Var…”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Eylül sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Açık Kaynak Var, Açık Kaynak Var…

Bu yazıdan başlayarak birkaç yazımızda özgür yazılımı biraz daha ayrıntılı tanımlamaya çalışacağız. Dünyada artık altı ayda bir “özgür yazılım nedir?” (İngilizcesi ile “what is open source?”) tartışması yaşanıyor, biz de katkıda bulunalım bu süregiden tartışmaya…

Kaynak Kodunu Açmak Özgür Yazılım için Yeterli mi?

Özgür yazılımın dört şartını hızla anımsatalım: Kullanma, inceleme ve değiştirme, çoğaltma ve (değiştirerek) yeniden dağıtma. “İnceleme ve değiştirme” şartını yerine getirmenin tek yolu yazılımın kaynak koduna erişebilmek. “Yeniden dağıtma” şartı da dolaylı olarak açık kaynağa dayanıyor. Yani her özgür yazılım açık kaynak kodlu olmak zorunda. Ufak bir saptama: Bu önermenin tersi doğru değil, kaynak kodunun erişilebilir olması yazılımı özgür kılmıyor. Özellikle “yeniden dağıtma” şartı özgürlüğün oluşabilmesi için vazgeçilmez. Gerek Özgür Yazılım Vakfı (FSF – www.fsf.org) ve gerekse Açık Kaynak Girişimi (OSI – www.opensource.org) tarafından kabul gören bir özgür yazılım lisansı olabilmek için bu şartı sağlamak gerekiyor zaten.

Yalnızca Ürün Değil, Süreç de Önemli

Kaynak koduna geri dönelim: Evet, özgür yazılım için açık kaynak şart. Ve evet, yeniden dağıtımı sağladığınızda açık kaynaklı yazılımınız özgürleşiyor da. Ama kaynak koduna erişilebilen ve yeniden dağıtılabilen, yani formal olarak özgür yazılım sayılacak her yazılım ürününü aynı kategoride değerlendirmek mümkün değil. Örnek olarak zaman zaman rastladığımız bir uygulamayı vereyim: Bir kurum kendi kullanımı için bir yazılım sipariş ediyor bir şirkete ve kaynak kodunu ve dağıtım hakkını da talep ediyor ürün ile birlikte. Yazılım şirketi hesabını kitabını yapıyor, kurum da şirketin verdiği teklifi kabul ediyor. Şirket, sahipli yazılım geliştirme süreçlerini kullanarak, tümü kendi elemanları eliyle ve kapalı süreçlerle yazılımı oluşturuyor. Sonuçta çıkan ürünü, kaynak kodu ile birlikte kuruma teslim ediyor. Şimdi bu ürün özgür yazılım mı oldu?

Doğrudur, bu şekilde bir uygulama kurum açısından son derece avantajlı, kaynak koduna sahip olduğu için hapsolma tehlikesi hayli azalmış durumda. Yazılımın bakım ve tutumunu, gerekirse hata giderme ve iyileştirme işlerini üretici şirket dışında bir üçüncü partiye yaptırabilir ve hatta kendisi de yapabilir. Ayrıca yeni kullanım durumları için yeniden lisans almak gerekmiyor, istedikleri gibi kullanıyorlar yazılımlarını.

Buna karşın yazılım tümüyle sahipli yazılım geliştirme süreci ile geliştirilmiş. Meşhur “binlerce göz” testinden geçmemiş, tasarım ve gerçekleştirmesi tümüyle bağımsız zihinlerde değerlendirilip tartışılmamış, genel paylaşıma açılıp çok değişken şartlarda test edilmemiş … kısacası özgür yazılım geliştirme sürecinin özgüllüklerinden nasibini almamış, bildiğimiz bir kapalı kutu olarak üretilmiş teslim edilmiş.

“Camiası Olmayan Özgür Yazılım Eksiktir”*

Yazılım sahibi firma eğer özgür yazılımın özgüllüklerini kullanmak istiyorsa ürünü teslim aldığı andan itibaren bir camia oluşturmak zorunda. Hem geliştiricilerin, hem de kullanıcıların dikkatini çekmesi, ürünün geniş bir çerçevede kullanılmasını sağlaması, yazılımı daha iyi bir hale getirmeyi bağımsız geliştiriciler için ilginç ve iddialı bir iş haline getirmesi gerekiyor. Bunun için de hem yeni kullanıcıların yeni işlevsel beklentilerini yazılıma katmak (ya da katılmasına izin vermek), hem de geliştiricilerin ilgisini çekecek mimari ve teknoloji değişikliklerini yapmak (ya da yapılmasına izin vermek) zorunda.

İlk başta basit bir yazılım tedariki olarak düşünülen süreç birdenbire bir camia geliştirme macerasına dönüşüveriyor böylece. Diğer seçenek ise yazılımı aynen sahipli yazılım kullanır gibi kullanmak, kaynak koduna müdahaleyi de yalnızca iç (ya da dışkaynaklanmış) bakım ve tutum işleri ile sınırlı tutmak. Bu seçenekte toplam sahip olma maliyetinin sahipli yazılım alternatifinden daha düşük olacağını söylemek ise o kadar kolay değil…

İki temel sonuca varıyoruz böylece: Özgür yazılımın dağıtık ve paylaşımlı geliştirme ortamı en azından özgür lisansı kadar önemli. Öte yandan bir camiaya sahip olmayan, bir camia oluşturmadan geliştirilmiş “özgür” yazılımlar özgürlüğün pek çok özgüllüğünü kullanamıyorlar, ne yazık ki…

*Özgürlük İçin (www.ozgurlukicin.com) camiası emektarlarından Ali Işıngör’ün bir sözünden türetilmiştir.