Zangetsu’landım

Bakıyorum da üç yıla varan web günlüğü maceramda pek çok blog sitemi kullanmışım. Önce Zope-Plone üzerinde bir yazılım, sonra Movable Type, sonra WebPress, sonunda sevgili Barış Metin‘in Boşboğaz‘ı. Bir süredir göz diktiğim Zangetsu‘ya geçişi de iki günlük yoğun bir çalışma ile hemen hemen tamamladım. Başta geliştiricileri sevgili Çağlar Onur ve sevgili Bahadır Kandemir, bu geçiş sürecinde bana katlanan tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Artık bu mekan ve görünüşle karşınızda olacağım, RSS beslemesi için de bu adresi kullanmanız gerekecek artık…

Şimdi geçiş sürecinde yazamadığım yazılara girişmekte sıra…

Google’da İşler Nasıl Yürüyor?

Sevgili Gürersan‘ın gönderdiği ilginç bir blog girdisi: Good Agile, Bad Agile. Tümüyle ilginç bir yazı, tavsiye ederim. Ben buraya yalnızca Stevey’nin Google’da yazılım geliştirme işinin nasıl yürütüldüğüne dair gözlem listesini alıntılayayayım, gerisi için blog’un kendisine lütfen…

– there are managers, sort of, but most of them code at least half-time, making them more like tech leads.

– developers can switch teams and/or projects any time they want, no questions asked; just say the word and the movers will show up the next day to put you in your new office with your new team.

– Google has a philosophy of not ever telling developers what to work on, and they take it pretty seriously.

– developers are strongly encouraged to spend 20% of their time (and I mean their M-F, 8-5 time, not weekends or personal time) working on whatever they want, as long as it’s not their main project.

– there aren’t very many meetings. I’d say an average developer attends perhaps 3 meetings a week, including their 1:1 with their lead.

– it’s quiet. Engineers are quietly focused on their work, as individuals or sometimes in little groups or 2 to 5.

– there aren’t Gantt charts or date-task-owner spreadsheets or any other visible project-management artifacts in evidence, not that I’ve ever seen.

– even during the relatively rare crunch periods, people still go get lunch and dinner, which are (famously) always free and tasty, and they don’t work insane hours unless they want to.

Tek Yol …

Önümüzdeki hafta bir “erken tatil” operasyonu için yurtdışında olacağım. Oldum olası uzun tatillerden hoşlanmam, yazın ortasında üç haftalık koca bir boşluk anlamlı gelmez; ikinci hafta dönesim gelir. Ben de çözüm olarak tatilimi parçalara bölüyorum, her ne kadar iş yerimin tatil politikalarına tam uymasa da.

Neyse, dediğim gibi, yurtdışında olacağım. Bu da doğal olarak vize almamı gerekli kılıyor. Memleket dışına çıkmaya başladığım zamanlarda İtalya vizesiz kabul ediyordu Türk vatandaşlarını benim anımsadığım, sonrasında o da kalktı ve burnumuzu uzatsak izin almak zorunda kalıyoruz. Bir de pahalı vizeler, iki memlekete uğrayacağız, iki kişiyiz, pasaport uzatmalar, yurtdışı har(a)çları, vize ücretleri, … şimdiden zaten bir haftalık tatil parasını harcadık; ama daha havaalanına bile erişemedik.

Yine dağıtmayayım, vize işlemleri sırasında görüyoruz ki (ki bunu yıllardır görüyorduk zaten, yeni keşif değil) bizi adam yerine koyan yok pek. Ne kadar nazik de olsalar “onlar” patron, bizim İngiliz deyimi ile behave etmemiz, yani uslu durmamız gerekiyor. Vize işlemlerinde görev alan memleketim vatandaşları dahi bir üstünlük havasında… Buna mı deniyordu “manda”, yanlış mı anımsıyorum?

Böyle vize kuyruklarında itilip kakılmamak için güçlü olmalısınız, kişi olarak değil, ülke olarak güçlü olmalısınız. Bunun için de üretmeniz gerekli, özellikle bilgi üretmeniz. Teknoloji üreten, ayakları yere sağlam basan, bu sağlamlığı düzgün bir şekilde vatandaşları arasında paylaştıran ve bu vatandaşları insan yerine koyan herhangi bir ülkeye böyle vize, sıra, formalite, … işkenceleri çektiremezler. Çektirmeye kalksalar bile sakil durur. Ama siz size verilenle yetinir, üretmez, kazandığınızı da saçma sapan bir şekilde paylaşırsanız elin oğlu-kızı da, onların işinde çalışan kendi vatandaşların da sana büyüklük taslar.

İlk yurtdışına çıktığımdan bu yana 20 yıl oluyor neredeyse. Sorunlar ve çözümler hala aynı! Bakalım 20. yüzyılda kendi yarattığı ve empoze edilen sorunlarını çözmekte son derece başarısız olan Türkiye 21. yüzyılda bu konuda bir atılım gösterecek mi? Ümitliyim, gençlere güveniyorum…

Sonuçta, on günlüğüne yokum. Hem de cep telefonlarımdan birisi dışında herhangi bir elektronik alet taşımayacak şekilde yokum. Biliyorsunuz, fotoğraf işini Zenit’im ile halledeceğim. Dizüstüm ve Palm’ım ise evde kalacaklar. Geleceği teknolojide gördükten sonra böyle teknolojisiz bir tatil nasıl işleyecek bakalım, dönüşte anlatırım…

BTYK: Mini Bakanlar Kurulu

Başbakanımıza e-imza sertifikası (=akıllı kart) verilmesi münasebeti ile Ankara’dayım. Bu vesile ile ve biraz da katakulliye getirerek Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) toplantısına “gözlemci eleman” olarak katılmış dahi bulundum.

Önce e-imza ile ilgili kısımlar: Başbakan dosyasını açıp kartını inceledi, sanırım (ya da umarım) TC Kimlik No’sunu kontrol etti. Sonra “elektronik imza” başlıklı kitapçığımızı incelemeye başladı. Hatta bir ara toplantının geri kalanını unutup kitapçığa daldı. Kartı cebine mi attı (ki tercih ederim), yoksa dosyaya mı yerleştirdi göremedim. Ama dosyayı gayet düzgün bir şekilde toparlayıp diğer evrakları ile birlikte kişisel korumasına verdi toplantının sonunda. Artık Başbakanımızın elektronik imzası var…

Gelelim BTYK toplantısına: 1999 yılında o zaman ULAKBİM‘deki görevim nedeniyle bir BTYK’ya (bu sefer mevzuata uygun olarak 😉 katılmıştım. Son derece düz, soğuk ve anlamsız bir toplantı olarak kalmış aklımda. Bu kez hayli eğlenceli ve çekiciydi. Önce Başbakanımız bir konuşma yaptı ve Ar-Ge’nin önemine ve hükümetin bu önemi kavradığına değgin mesajlar verdi. Sonra TÜBİTAK Başkanı Nüket Yetiş bir önceki BTYK toplantısından (Mart 2005) bu yana gerçekleşen gelişmeleri özetledi. Başbakan başta olmak üzere tüm protokol dikkatle izledi sunuşu. Sonrasında Başbakanımız genel bir tartışma açtı, soru ve yorumları aldı. Bu bölüme son derece medeni ve demokratik bir ortam hakimdi. Öyle ki CHP temsilcisi Osman Coşkunoğlu’nun soruları hemen hemen tam ve anında yanıtlandı, Meclis’te yöneltse haftalar bekler yanıtını almak için. En sonda da karar tasarıları yansıtıldı ekrana, gelen yorum ve öneriler çerçevesinde bizzat Başbakan dikte etti yapılacak değişiklikleri.

Saat 10:00’da başlayan toplantı saat 12:30’a kadar sürdü. Sonrasında da yemeğe geçti katılımcılar, ben öğleden sonra toplantıma yetişmek için kaçmak zorunda kaldım. Ama herhalde en azından yarım saat daha kaldı Başbakanımız. Bilim ve teknoloji için üç saat, hiç fena değil. Daha birkaç gün önce uzay teknolojileri ve nanoteknoloji konularında brifing aldığını ve benzer zamanını ayırdığını düşünürsek. Ciddiyet diğer yandan toplantıya katılan Bakanlar Kurulu üyelerinden de belli oluyordu. Yanlış saymadıysam 12 Bakan (hemen hemen Bakanlar Kurulu’nun yarısı) katıldı toplantıya ve her biri de sonuna kadar kaldılar. Beş Bakanımız da söz alarak açıklamalarda bulundular ya da sorular yönelttiler.

Kısası, gösteriş ya da yasak savma için değil ciddiyet ve samimiyetle toplanmış bir yürütme erki gördüm bu sabah. Bilim ve teknoloji, Ar-Ge gibi geleceğimizle son derece ilintili konulara hükümetin bu derece önem vermesinden, ne diyeyim, mutluluk duydum. Tüm politik mülahazalardan ayrı olarak bu gözlemimi ve hissiyatımı sizlerle paylaşmak istedim, bence önemli bir nokta…

Avrasya’nın En Büyüğü: CeBİT 2005

Dün iş icabı CeBİT 2005‘teydim. E-imza ile ilgili olarak CNN Türk ekranlarında göründük, bazı

arkadaşlarla e-devlet ve e-ticareti konuştuk. Zamanın geri kalanında da normal bir vatandaş gibi fuarı gezeyim dedim, bakalım “Avrasya’nın en büyüğü” olarak tanıtılan fuar gerçekten denildiği gibi mi, yoksa yine Türk’ün Türk’e propagandasına mı denk geliyoruz…

Önce Nokia alanına gittim. 8800’ı aldım elime, evirdim, çevirdim ve vuruldum tek kelime ile. Evet, istediğim bu… Büyük değil, ağır değil, karmaşık değil, yalnızca telefon (hemen hemen). Kullanıcı arayüzünü standart System 60 görüntüsü yerine Siemens ya da Sony-Ericsson benzeri sırf resimli bir menü kullanmaları hoşuma gitmedi, ama o kadarı kadı kızında da olur. Para biriktirmem lazım, bir de eşimden harcama onayı almanın bir yolunu bulmam.

Nokia alanındaki sevimli kızlardan birine “770 var mı” diye sordum, tabii ki soran gözlerle karşılaştım. Kızcağız ekürisi olan (beyaz tişörtlü) bir oğlanı yakaladı. Aynı soruyu duyunca oğlan, tabii ki, “yok öyle bişi” tavrında hafif dalgaya girdi, ben de “İnternet tableti bu” diye bozdum çocuğu, ne yapayım. Çingene taklasının ortasında eli ayağına dolaşıp tepetaklak olmuş gibi süklüm bir vaziyette “bir dakika” deyip uzaklaştı. Bu sırada kız da “lacivert tişörtlülere sorsanız daha iyi, onlar Nokia’dan” dedi. Beyaz tişörtlü oğlanın sorumu ilettiği lacivert tişörtlünün kafa hareketine bakında 20 metreden durumu kavradım. 770’ün esamisini bile görmek olası olmayacaktı buralarda.

Ben de lacivertlinin yanına seyirttim, belki biraz daha teferruat alırım diye. Evet, bu arkadaş 770’in ne olduğunu biliyordu, ama, hayır, fuarda 770 yoktu ve olmayacaktı, hayır, Türkiye’de satılmayacaktı, hayır, kendisi de görmemişti. “Peki” dedim “Bluetooth kulaklık için durum ne?”, işte orada iş karıştı, Nokia’nın BT kulaklıkları tabii ki var, ama Türkiye’de satılmıyor, bulabildiklerim eskiden kalanlar olsa gerek, evet, yurtdışında var BT kulaklıklar, çok çeşitli modeller, ama model numarası vermek çok mümkün olmadı, hayır, fuar alanında BT kulaklık yok. Nokia alanından elim boş ayrıldım, “Avrasya’nın en büyüğü”nde hiç değilse bir tane denemelik 770 olsa gerekti 🙁

Yolda palm alanına denk geldim. Gen kız ve oğlanlar her biri ya elinde ya belinde bir treo telefon ile dingilder haldelerdi. Hey gidi hey, eski zamanlarda (palmturk günleri) bu alanlarda bizi tanıyanlar olurdu diye geçirdikten sonra ben de o tarafa yönlendim. Hayır, gerçek ve çalışan bir LifeDrive yoktu ellerinde, ama istersem maketi vardı, hayır, fuar boyunca gelmeyecekti LifeDrive, ama treo’ları vardı. İkinci gol, aylardır piyasada olan LifeDrive’dan bir tane bile getirememiş palm’ın Türkiye dağıtımcısı “Avrasya’nın en büyüğü”ne 🙁

Bir sonraki hedef Canon, daha doğrusu Erkayalar alanıydı. Bir tane 20D, bir tane de 300D vardı alanda. Ben asıl yeni ilan edilen ve ön gösterim sürümleri sınırlı olarak dağıtılan 5D ile ilgileniyordum. Tam çerçeve (35 mm) CMOS algılayıcısı ile göz kamaştıran bir cihaz, ileri amatör-profesyonel kesime hitap eden bu yavrucağın fiyatı 3.500 $ olarak ilan edildi. Ama birkaç yıla, ki o zamana herhalde bir sayısal SLR alma kararı vermiş durumda olurum, 1.000 $’ın altına inecektir. Neyse, tabii ki alet alanda bulunmuyordu, hatta görevlinin makineden haberdar olduğu yönündeki beyanı da boş gibi geldi bana. Ama üzülmemeliydim, Cumartesi günü bir tane 1Ds Mark II gelecekti alana, daha ne isteyeyim… Demek ki “Avrasya’nın en büyüğü”ne gelenlere 5D’yi göstermek çok da gerekli değilmiş 🙁

Dönüp Canon yazıcılara baktım, “sayısal fotoları evde basmak anlamlı mı” saikinden hareketle. Pixma Modelinin I3000, I4000 ve I5000 modelleri var, ama farklarını, özellikle ilk ikisinin farkını anlamak güç. Biraz önceki arkadaştan yardım istedim, o yazıcılara bakmıyormuş, oradan bir pehlivan fırladı “ben bakarım” diye, ki kameracı arkadaş bile şaşırdı bu işe. Beklenildiği üzere birader kırık bir lehçe ile 3000 ile 4000 arasında bir fark olmadığını, ikisinin de aynı işi yaptığını söyledi. O zaman neden iki model vardı, bu netekim ikimizi de aştı. Neyse ki TeknoSA dükkanında daha bilgili bir elemanla karşılaştım sonrasında da 4000’de fotoğraf baskısı için ayrı bir siyah mürekkep haznesi olduğunu öğrendim, büyük olasılıkla hız açısından da ufak da olsa bir fark vardır.

Evet, ilk gün ben normal vatandaşlık yaptım ve alet/cihaz peşinde koştum. Bugün saat 14:00’de CNN Türk’de bu sefer Pardus’u konuşacağız. Microsoft ve Linux International’dan katılımla. geri kalan zamanda herhalde yine normal vatandaşlık yaparım. İlginç birşeyler bulursam sizlerle paylaşırım…

O Bir.. O Bir.. O Bir Mucit!

İsmi Abdullah Çoban, Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde Profesör, aynı zamanda bir mucit. Cumartesi gecesi bir yandan bilgisayarımla uğraşır, bir yandan da televizyonda kanal hoplatırken akıllara seza program Ceviz Kabuğu‘nda rastladım kendisine. Fizikçi ve lazerci olduğu iddia edilen Şükran Can isimli bir hanımefendi ve ağabeyi ile birlikte ailenizin -komplo teorisi- sunucusu Hulki Bey’in konuğu olmuşlardı.

Efendim, iddiaya göre (programa ortasından daldığım için anlayabildiğim kadarını aktaracağım) Abdullah Hoca bir madde icat ediyor, bir çeşit katı karışım, ve bu maddeden ufak bir elektrik akımı geçirildiğinde madde aldığından kat kat fazla enerjiyi ısı halinde dışarıya veriyor. Bir çeşit Ali Cengiz oyunu.

Şükran Hanım’ın iddiasına göre, ki buna Abdullah hocam da katılıyor, elektrik akımı ile maddeye giren elektronlar “maddenin yapısının değişmesi” sonucu hafifliyorlar ve aradaki kütle farkı da “enerji olarak açığa çıkıyor”. Enerji “çekirdek bölgesi”nde değil de “elektron bölgesi”nde olduğu için de tehlikeli bir radyasyona neden olmuyor. Fasa fiso felan.

Şimdi ufak bir parantez açıp Abdullah Hoca’yı yakından tanıyalım: 1975’de İstanbul Üniversitesi’nden mezun olmuş, 1980’de Leeds Üniversitesi’nden doktorasını almış. 80’lerin sonunda bir Taylor ile, 90’ların başında ise üç Türk meslektaşı ile linyit ve kok konusunda uluslararası dergilerde yayınlar çıkarmış. Bu konulardaki bilgi birikimini kibritle tutuşan mangal kömürü geliştirmekte kullanmış, bu ürün piyasaya sürülmüş. Hatta programda söylediğine göre Erciyes Üniversitesi rektörü bile bu kömürden kullanıyormuş ve memnunmuş.

Abdullah Hoca biraz simyayı çağrıştıran işlerin peşinde gibi duruyor, kağıttan. ottan çöpten “benzin” ürettiğini iddia ediyor arada sırada. Ancak kendisi de bunun bir çeşit biyodizel olduğunu söylüyor ve hatta bunun dahi fabrikası kurulup seri üretimi başlamış, ya da başlayacakmış. Abdullah Hoca’nın yatırımcılardan yana biraz sıkıntısı var, icatlarını alıp fabrikasını kuruyorlarmış, ama anlaşılan Abdullah Hoca’ya bunun nemasını koklatmıyorlarmış. Hoca yine de memnun, o bir mucit, icadının kullanım bulması kendisinin nemalanması kadar ve hatta daha fazla önemli onun için.

Bir de bimisten ürettiği tuğla ve briket var Abdullah Hoca’nın. Bimis, volkanik patlamalarda açığa çıkan silisyum dioksit esaslı kapalı gözenekli bir malzemeymiş. Abdullah Hoca, bimisi çimento ile bağlamak yerine başka maddelerle (örneğin perlit) bağlamış tuğla ve briket yapmak için. Bu sayede hem çok daha hafif, hem nem yalıtımı daha yüksek ve hem de kendiliğinden renkli yapı malzemeleri elde edebilmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi bu icadı da yatırımcılar tarafından “değerlendirilmiş”.

Geri dönelim Ali Cengiz oyununa. Şükran Hanım ile ağabeyi anlaşıldığı kadarı ile kendi halinde bir lazer dükkanının sahipleri. Ama yüksek yerlerde tanıdıkları oluyor hep, MAM’da, askeriyede, Almanya’da, koca koca şirketlerde felan. Abdullah Hoca’nın son keşfini Can kardeşler “değerlendiriyor”lar şimdi. Yok “Oktay Sinanoğlu’nun zamanında ortaya attığı kuramın ispatı”ymış, yok “Almanya’da 23 milyon dolar vermişler de elinin tersiyle itmiş”miş, yok “radyoaktiviteye kalkan, asfalt donmasına çare, havadan elektrik üretimine birebir”miş, daha neler neler. Abdullah Hocam biraz sıkıştırılınca “ben bunlardan anlamam, maddeyi ben buldum, gerisini bilmem” diyor; Şükran Hanım sevgili Hulki Abi’nin de gaza getirmesi ile komplo teorilerini, vatan-millet-Sakarya hikayelerini ardı arkasına salvoluyor.

Bırakın Abdullah Hocam’ı, o bir mucit; böyle pis işlere bulaştırmayın. Ona destek olun tam tersine, buluşlarını insanlığın hizmetine sunsun; o mutluluğu bunda bulmuş, yoksa hamasette, komplo teorilerinde, incir çekirdeklerinde değil.

Biz eminiz Hocam, güzel bir şeyler buldun, tam ne olduğunu anlayamadık, ama güzel olduğuna eminiz. Çıkar o asalakları aradan, onlara ihtiyacın yok. İcatlarını araklayan Kayserili sanayiciler onlardan daha dürüst, sen yine onlara dön.

WordPress’im Artık Türkçe

Bu işe ben girişmiştim aylar önce, bir miktar da mesafe katetmiştim. Ama sonra işler durdu, ilerlemez oldu, ümidim tükendi. Neyse ki Uludağ projesi için Pardil isimli uygulamayı da geliştiren Bahadır Kandemir boş durmadı; WordPress’i Türkçe’ye kazandırdı. Artık web günlüğüm Türkçe! Ayrıca Türkçe demişken, Bugzilla‘mıza Türkçe konuşma yeteneği kazandıran Barış Özyurt‘u da anmadan geçmek olmaz.

Ayrıntılara buradan erişebilirsiniz.

Ellerine sağlık Bahadır, hiç içime sinmiyordu İngilizce İngilizce.

Yaşasın özgür yazılım, herkesin yazılımına, verisine, teknolojisine sahip olabilme özgürlüğü! O olmasa bekler dururduk birilerinin keyfi olsun da Türkçe dil paketi çıksın diye.

Tatilde ne kadar teknoloji?

Datça’ya giderken dizüstü bilgisayarı eşimin vetosuna takıldı. Ben Palm’ın klavyesini de vetoya dahil ettim. Bu şekilde yalnızca Palm’ım ve Nokia 6600 ile yollara koyuldum. Teknolojim yetti mi, arttı mı; bakın anlatayım.

6600 e-posta işlerimde hemen hemen eksiksiz işlev gördü. Yalnızca bir faks dosyasından iletilmiş TIFF dosyalarını açmakta sorun yaşadı. Bunun için Palm’ımda da bir program barındırmıyormuşum, üzüldüm. Gerçi önemli birşey değildi/miş, ama yine de hazırlıklı olmak gerekir.

E-posta yazmak için 6600 bulunabilecek en iyi cihaz değil, fazla uzun mesajlara uygun değil. Ama gayet işe yarar bir icat, inanın bana. Otelin, plajların fotoğraflarını çekip çekip tatil yapamayan arkadaşlarıma gönderdim, onlar da beni unutmadılar 🙂

6600 ile interneti gezerken artık sadece Opera kullanıyorum. Dizilişte ufak-tefek sorunları olmakla birlikte beni çok az yarı yolda bırakıyor. Ama flash dolu sitelere yapabileceği birşey yok (ya da ben bilmiyorum şimdilik). Arkadaşlar, flash kullanmayın, ya da otomatik olarak düşülen bir flashsız site de inşa edin!

Fotoğraf konusunda, herhalde her cep telefonu gibi, çamur üretme seviyesinde iş görüyor. Ama bu günlük için bu kadarı yetiyor (şimdilik). Sayısal fotoğraf makinesine geçmeyi daha birkaç yıl düşünmeyeceğim için hızlı durumlarda bununla idare edeceksiniz 🙂

Palm ile 6600’ın konuşamaması az da olsa sorun yarattı. Arada sırada Palm’ımı güncelleme ve bağlanma gereği duydum. Tabi hüsran! Acayip bir şekilde IR ile de bağlanamadım, belki bir ara araştırırım. Özellikle günlük gazeteleri/köşe yazılarını indirmenin bir yolunu bulsam iyi olacaktı. Ama bunu PC olmadan yapmak ta başından beri sorunlu olmuştu.

En büyük hatam klavyeyi götürmemekmiş. Hem günlüğümü sıcağı sıcağına tutabilme olanağını kaçırdım, hem de kitaplarla ilgili not tutma işini dönüşe erteledim. Eşim de klavyenin veto-dışı olduğunu söyledi, artık daha akıllı davranacağım.

Palm her zaman olduğu gibi en sıkı yardımcımdı. Para hesaplarını tutmada, benzin harcaması hesaplamada, ayın ve yıldızların pozisyonlarını bulmada, Onsuz işim hayli zor olurdu!

Tabi her iki cihazın da şarj edevatlarını taşımam gerekti. Arabayla gittiğimizden sorun değil, ama daha hafifi olmak gerektiğinde Palm için seyahat adaptörü şart; ama çok da pahalı 🙁

Blog’umu WordPress’e taşıdım

Epeyce zamandır dizüstümdeki blog’umu MovableType, ahaliye açık web günlüğümü de Barış Metin‘in blog yazılımı ile çalıştırıyordum. Bu hafta başından bu yana tümünü WordPress‘e taşıma çalışmaları yürüttüm, ve karşınızda yeni yüzü ile ET’s R’n’R gumbo!

MovableType’dan teknik açıdan bir rahatsızlığım yoktu, ama lisanslama yöntemini beğenmiyordum. GPL lisanslı bir blog yazılımı bulmaya epey zamandır uğraşıyordum. WordPress’i farketmem ilaç gibi geldi.

Taşıma biraz sorunlu oldu. WordPress’ten kaynaklanan sorunlar değil, aynı blog’un çeşit çeşit makinelerde çeşit çeşit kopyalarını tutmamın verdiği karmaşa. Bir gün civarında zaman harcadım envai çeşit problemleri çözmeye.

WordPress’in standart şablonunda nefret etmiştim. O nedenle birkaç haftadır bekliyordu transfer. Geliştiricilerden Alex King‘in sitesinde WordPress CSS Style Competition sayfasını bulunca o derdim de çözüldü. Şu anda Yeni Zellanda’dan Hadley Wickham’ın rubric şablonunu kullanıyorum, ama Zen ve passion-2 şablonları da hayli hoşuma gittiler. Bir ara kullanma fırsatı bulacağımı umuyorum.

Bir sorun blog’umun henüz Türkçe olmaması. WordPress po dosyaları üzerinde çalışıyorum. İnşallah yakında Türkçeleştirilmiş WordPress blog’cular camiasının emrine amade olacak.