Çaldım, Ama Sor Bakalım Neden Çaldım?

Bir arkadaşın web günlüğünde yazdığı bir yazıya açık bir yanıt olacak bu girdi. Serhat Ayan’ı sanırım 2007 yılından bu yana, Pardus’un basına tanıtımını yapma turlarımızdan başlayarak tanıyorum. Geçen zaman içinde seyrek de olsa görüştük, sonuncudan bu yana araya epey bir zaman girse de. Daha çok sosyal ağ aleminde karşılaştık. Serhat’in tknlj.com diye bir sitesi var, bir süredir buraya yazıyor. Kendine özgü bakış açısı, kenarda köşede kalmış önemli meselelere ışık tutması ve sıradışı çıkışları ile bilişim ve teknoloji dünyasında takip edilmesi gereken sitelerden biri. Neyse, Serhat geçenlerde 2014’te Bunları Çaldık  diye bir yazı yayımladı web günlüğünde. Serhat’in sözleri ile

Buradaki çalmaktan kasıt hırsızlıktır. Hırsızlık bizim ülke olarak çok yabancısı olduğumuz bir konu değildir. Bu yazı film ve dizi olarak 2014 yılında en çok korsan indirilen yayınları tanıtmaya yöneliktir.

Ben de kimi içeriği “korsan” indiriyorum, dolayısı ile alındım. Bu yaptığımın “hırsızlık” olduğunu da düşünmüyorum, dolayısı ile yanıt verme gereği hissettim.

share.php

Birkaç yıldır “hafifleme”ye taktım kafayı, fiziksel ortamlardan uzak durmaya, sayısal ve gittikçe daha fazla bulutta içerik edinmeye çalışıyorum. Kitaplar konusundaki durumumu ve sıkıntılarımı daha yeni yazdım; Türkiye’de e-kitabın makul bir geleceği olduğuna inancım hayli zayıf, buna karşın geleneksel / fiziksel kitabı terkettim. Yeni kitapları Amazon’dan ve idefixe’den alıyorum, Kindle Fire cihazımda okuyorum. 900 civarında CD’mi ve 200 civarında DVD’mi sayısal ortama geçirdim, ve fiziksel kopyalarını tutmuyorum artık. Müziklerimi Google Play Music’de tutuyorum, evdeki disk arşivime ek olarak. Yeni müzikleri MP3 olarak alıyorum, TTNet Müzik ve Turkcell Müzik üzerinden genelde. Yeni filmleri sayısal olarak almak mümkün olmadığından DVD olarak alıyor, sayısala aktarıyor (yalnız evdeki disk arşivimde, filmler için benzer bir bulut mecrası bulamadım henüz), sonra da DVD’den kurtuluyorum. TV dizileri için, özellikle klasiklerde (FriendsSeinfeldMarried with Children … gibi) de aynı yolu kullanıyorum. Özetle, belki çoğu korsan içerik kullanıcısından farklı olarak “yasal” yollardan erişebildiğim içeriği, bedelini ödeyerek (bu bedel konusu apayrı bir tartışma, bu yazıya konu değil) ediniyorum, ve yasanın gri bölgesinde kalmayı göze alarak mevcut korumasını kırarak özgürleştiriyor ve kişisel kullanımım için sayısal kopyasını çıkarıyorum.

Peki neden “çalmak” yolunu da seçiyorum? Anlatayım…

Tek sözcük: RTÜK

TV dizilerinin kimi (aklıma Game of Thrones geliyor mesela) Türkiye televizyonlarında da yayımlanıyor. Orada izleyebilirim. Ya da kimi dizilere digiturk Portal üzerinden erişebilirim. Ama bu yolu seçmiyorum, çalıyorum!

17678_422

Çünkü RTÜK’ün saçmasapan kuralları nedeniyle, dünyanın hemen hiçbir yerinde görünmeyen bir şekilde, sansürlenerek yayımlanıyor bu diziler. Parasını vererek abone olduğum, hava dalgaları yoluyla halka açık şekilde yayımlanmayan kontrollü mecralarda bile bu böyle. Benim neyi görüp neyi görmeyeceğime birileri karar veriyor. Evet, 2015 yılında dahi böyle oluyor… Ben de bunu kabul etmiyorum, etmeyeceğim de! Dizinin yönetmeni tarafından (tamam, diziyi sipariş eden yabancı TV kanalının kimi kuralları vb ile sınırlanmış bir çerçevede) benim izlemem için oluşturulmuş görüntü ve sesleri yönetmenin oluşturduğu şekilde izlemek istiyorum ve bunun tek yolu (eğer dizinin DVD’si çıkmamış ise) çalmak!

VCR’ı Hatırlayan?

Yine TV dizileri için bir çalma nedeni: Arşiv oluşturmak. Bu dizi kamuya açık hava dalgalarına geçmiş bir kere, bunu izleyebildiğim gibi kişisel kullanım için kaydetmem son derece yasaya uygun bir iş. Video kayıt cihazlarının piyasaya çıktığı zamanlarda, onyıllar önce bu hakkım dünyanın pek çok ülkesinde, hem de mahkeme kararları ile, teslim edildi.

JVC_VHS_ad_small

Artık VCR kalmadı. Evimdeki digiturk cihazı hem sahipli ve kapalı bir formatta (yani başka bir mecraya aktarmamı engelleyecek şekilde), hem de yalnızca sınırlı bir süre cihazımda kalacak şekilde kaydedebiliyor. Başka çarem yok, arşiv oluşturmak için çalıyorum. Pratiklik açısından bu içeriği “korsan” kaynaklardan indirmek ile başa çıkmak pek mümkün değil.

Her içerik de “korsan”da bulunmuyor, örneğin severek izlediğim Savaş Karakaş ve arkadaşlarının Sudaki İzler programı. Yapım ekibi ile bağlantıya geçmek ve arşivlerini sayısal olarak satın almayı (yalnızca kişisel kullanım için, bir iş planı yok, merak etmeyin 🙂 teklif etmek dahil her yolu denedim, ı-ıh olmadı… digiturk’teki düzensiz ve eksik arşivi kaydetmek tek çare kaldı. Mutsuzum 🙁

Evet, takıntılı bir insanım, arşiv benim için önemli ve buna çare bulmak zor…

Urfa’daki Oxford

Bazı TV dizileri Türkiye’ye gelmiyor, ya da benim ilgilendiğim zaman penceresinde yayımlanmıyor. Örneğin Danimarka politik draması Borgen. Şimdi ben bu diziyi nereden bulup izleyeyim? Sene olmuş 2015, küresel ağlar var, diziden haberdarım, iyi olduğunu biliyorum. Ama izle(ye)miyorum… Neden? Ya da Stephen Hawking ile Brave New World, bilim ve teknolojinin eriştiği ufukları görmek için birebir. Onu da izle(ye)meyeceğim… Neden? Kusura bakmayın, ben bu dizileri “çalarım”. Çalmayayım isteniyorsa bana makul bir erişim yolu gösterilsin!

sagan_cosmos_dvd

Filmler için de geçerli bu… The Blues Brothers mükemmel bir filmdir, müziği ile ve filmi ile. Bir zamanlar DVD’s bulunuyordu memlekette, ama baskısı tükendi. Artık yok… Ne yapayım? Ben “çalıyorum”, yeni baskısı çıkana kadar… Ya da ilk olarak digiturk’te bir kısmını izle(yebil)diğim Frequently Asked Questions About Time Travel. Aynı şekilde…

Ama bu yöntemi müzik için uygulamıyorum ha! Çünkü zaten beni idare eden bir koleksiyonum var; eksiklerimi de TTNet, Turkcell, … bir şekilde bulabiliyorum. En kötüsünden CD’sini alıp sayısallaştrmak DVD’ye göre çok daha mümkün… Daha yeni koca bir The Police külliyatı aldım. Mozaik’in Külliyat‘ı da çıktı, rahatladık 🙂 Ama mesela Çekirdek Sanat Evi Dinletileri tam serisi ya da bir kısmını bulsam, bakmam “çalarım”…

Rehabilitasyon Mümkün mü?

Evet, çalıyorum… Pişman mıyım? Hayır! Hatta e-kitabın imkansız hikayesinden biraz daha sıkılırsam kitapta da aynı yola girebileceğimi düşünüyorum… Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık‘ını ya da Ümit Kıvanç’ın Pan-İslamcının Macera Kılavuzu‘nu niye okuyamıyorum ben yahu?!? Yıl 2015. E-kitap diye bişey var… Şimdi “kitapta da aynı şeyi yap, fiziksel olarak satın al, sonra sayısallaştır (=korsanını indir), kitabı da yok et” diyenler çıkacaktır mutlaka. Birincisi “korsan” e-kitapların yayınevinden çıkacak özgün e-kitap kalitesinde olacağı konusunda ciddi şüphelerim var (Türkçe e-kitaplar için bu şüphe hayli boş, ama olsun, prensip olarak böyle bir şüphem var). Daha önemlisi DVD’ler için çok manalı bir “DVD’yi yok etme” yolum var, aynı yol kitaplar için pek işlemeyecektir. Son olarak da yayınevlerinin e-kitaba uzak durmasının cezalandırılması gereken bir tutum olduğunu düşünüyorum ve eğer bir gün “korsan” e-kitaba yönelirsem yayınevlerini cezalandırmak için onlara bu içerik için para vermemeyi daha yerinde buluyorum.

7452136106_d313bce747

Evdeki digiturk kutuma 65 TL civarında bi para veriyorum ayda, izlediğim şey yok denecek kadar az. Home TV (ki kızımla gözdemizdi) de şu anki saçmasalak haline geldikten sonra daha da azalacak. Bu kadar az bir servise bu kadar para vermeye ikna olmuş durumdayım. 6 ayda bir “yahu ben bunlara neden bu kadar para veriyorum?” deyip alternatif yolları gözden geçiriyorum ve her seferinde aboneliğe devam etme kararı veriyorum. Film ve TV yapımcıları da ilgilendiğim içeriğe erişmem için bir mecra oluştururlarsa benzer bir meblağı ve hatta makul bir düzeyde kaldığı sürece daha fazlasını vermeye hazırım. (“Hayır bir dizinin bir sezonuna 100 TL vermeye hazır değilim, genelde Amazon’dan 10 sezonu 50 $’a almayı tercih ediyorum”). Evet, Netflix, hulu vb şeyleri, ya da Google Play ya da Amazon hizmetlerin tarif ettiğimin farkındayım. Ve evet, Apple TV’nin buna yakın bir hizmet verdiğinden de haberdarım, ama Apple’ın iş yaklaşımı hoşuma gitmiyor ve eğer tek çıkar yol bu ise tercihim “çalmaya” devam etmek olacaktır. Ama şu ya da bu ya da o nedenle bu hizmetler Türkiye’de verilemiyorsa… Kusura bakmasın kimse, başka seçeneğimiz yok! (Ya da bu hizmetlere Türkiye’den erişmenin hileli yollarını bulup cari açığı artıracak şekilde devam edeceğim hayatıma)

Evet, geçen yazıdaki gibi Türkiye’nin sayısal dünyadan / sayısal ekonomiden kopuk bir memleket olması benim asıl derdim… Geri kalmışlık bu, neresinden bakarsanız bakın. Bir de bu açıdan bakın olaya 🙂

Küresel-Ulusal İkilemi

Biliyorsunuz, ilk halk karşısına çıktığı 2005 Şubatı’ndan bu yana Pardus’un göbek adı “Ulusal İşletim Sistemi”. Bu göbek adını pek çok platformda, hatta proje ekibinden arkadaşlara bile, defalarca açıklamam ve hatta savunmam gerekti geçen üç yıl boyunca. Sanırım en deerli toplu ve doyurucu açıklamam yine bu günlükte yer alan bir yazı oldu. Başka mecralarda da “ulusal”dan, “milliyetçilik”ten ne anladığımı yazdım-çizdim zamanında; meraklısı ya biliyordur, ya bulur okur. Ama son tahlilde bir “yurtsever” olduğum itiraf etmek durumundayım, mevcut konumum da bunu açıklıyor ya zaten…

Öte yandan da bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanan, ve bu bağlamdan hareketle de insanları ayıran her türlü betimlemeye (cinsiyet, ırk, din, millyet, …) karşı çıkan biriyim. Evet, “enternasyonalist” ve “globalist”im; her ikisi de çeşitli çekincelerle 😛

Doğal olarak bu iki cami arasında bi-namaz kalıyorum zaman zaman ve hatta sık sık. Küresel-ulusal ekseninde zihnim sünüp duruyor, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor…

Alın son günlerden iki haber:

İstanbul Belediyesi’nin şovunda 165 bin domino taşı bir fiske ile devrilerek Türkiye rekoru kırılmış. Ne güzel! Japonyalar’da, Hollandalar’da izlediğimiz o şovlar artık bize de geliyor; biz de daha büyük, daha çok, daha uzun domino taşı dizileri yapıp devirmeye başlayacağız artık. Dünya rekoru 4 milyonmuş, ne gam; her uzun yol bir adımla başlar, zamanı gelecektir milyonların da. İlk PiSi paketinin oluşturulduğu günü anımsıyor musunuz? Ama o da ne? Meğersem İstanbul’daki dominoları dizenler de Hollanda’dan gelmişler. Tasarım ithal, taşlar ithal, operasyon (en azından operasyonun yönetimi) ithal. Bizim katkımız olsa olsa “amelelik”, gösterilen yere gösterilen taşı koymak. Katma değeri düşük, kolaylıkla yeri doldurulabilir, rekabet gücü az… E, o zaman bunun neresi “Türkiye rekoru”? Sırf İstanbul’da oldu diye mi? Eh o zaman parasını bastırsalardı da 5 milyon taş dizdirselerdi, şanımız yürürdü…

Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) Osmanlı Hat Koleksiyonu Sevilla’da Real Alcazar Sarayı’nda sergilenmeye başlanmış. Rahmetli Sakıp Sabancı’nın dillere destan bir hat koleksiyonu vardı. Sağlığında SSM’yi kurup bu koleksiyon da dahil pek çok eser, bu arada oturmakta olduğu evi de müzeye bağışlayınca koleksiyon SSM Osmanlı Hat Koleksiyonu adını aldı. Sakıp Ağa’nın koleksiyonu iken tüm dünyayı gezen hatlar, bu bahar, bu kez yeni adı ile, yeniden yollara düştü ve önce Madrid’de, şimdi de Sevilla’da sergileniyor. Hem de, ironik bir şekilde, Kanuni Süleyman’ın Avrupa’daki baş rakibi Şarlken’in sarayında. Ne güzel! Küratörü bizden, eserleri bizden, sahibi de bizden… Ama bir bakıyoruz, o meşhur Alkazar Sarayı’nın en hususi odalarında koleksiyonun sunumunu tasarlayan mimari ofisi dışarıdan. Yahu, Türkiye’de ne tasarımcılar, ne mimarlar var, bu eserleri o mekana doğru bir şekilde yerleştirecek bir adem evladı bulamadınız mı? Tarihin derinliklerinden kaynayıp gelen bu eserlerin sunumunu da çağdaş bir Türkiye tasarımcısı yapıverse, kremayı da o koyuverseydi…

Bu durumlarda ulusalcı/milliyetçi/yurtsever damarım şaha kalkıyor, delleniyorum. Evet, bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanıyorum. Ama kendini bu memleket ile anmayı seçen, buraların vatandaşı olmuş arkadaşların üstünlüğüne ve sınırsız yaratıcılığına da inanıyorum, Hollandalı domino dizicilere ve memleketini bilmediğim mimarlara inandığım kadar. Bizim domüno dizicilerimiz ile bizim mimarlarımızın dünyanın dört bir köşesinde meslektaşları ile rekabet içerisinde olmaları gerektiğine de fena halde inanıyorum. Ama eğer biz domino dizicilerimize ve mimarlarımıza ilk adımı atma şansı vermezsek bu arkadaşların uzun yolculuklarına bir türlü başlayamayacaklarını da görüyorum. Pardus’un MSB’de masaüstü (ve kısmen sunucu) işletim sistemi olarak seçilmesi sürecini anımsıyorum ve bu arkadaşların duygu ve düşüncelerini anlayabiliyorum. Gerek İBB’nin, gerekse SSM’nin tedarik kararlarında memlekette yaratılacak katma değeri artırıcı, yurttaşların rekabet gücünü artırıcı yolları tercih etmeleri gerektiğini düşünüyorum. İBB’nin laleler konusunda yaptıklarına, SSM’nin de müze müdürü ve koleksiyon küratörü (aynı kişiler) seçimine baktığımda aslında onların da bu kaygılara pek de yabancı olmadıklarını düşünüyorum. Biraz daha fazlasını istiyorum…

“The mother of all demos”

Bundan yaklaşık 39 yıl önce, 9 Aralık 1968’de, Douglas Engelbart, San Francisco Kongre Merkezi’nde Sonbahar Bilgisayar Toplu Konferansı’nda (Fall Joint Computer Conference-FJCC) 90 dakikalık bir sunum yaptı. Doug Engelbart o sırada Stanford Üniversitesi’nin Stanford Araştırma Enstitüsü’nde (Stanford Research Institue-SRI) Çoğaltma Araştırmaları Merkezi (Augmentation Research Center-ARC) kurucu yöneticisi pozisyonunda. ARC’de Doug ile birlikte 17 araştırmacı çalışıyor ve en önemli buluşları devrimsel Çevrimiçi Sistem (oNLine System-NLS), yani bir anlamda dünyanın ilk kişisel bilgisayarı; ilk PC. NLS, Doug’ın 1962’den bu yana üzerinde çalıştığı proje, bir nevi beyin çocuğu. Sunum da NLS’nin ilk halka açılışı… 1000 civarında bilgisayar bilimcisi izliyor sunumu. 90 dakika kadar sürüyor. Pek heyecanlı bir alkış, hatta ayakta alkış ile karşılanıyor. Doug bir kez daha sahneye çıkıp izleyenleri selamlamak durumunda kalıyor, adeta bir bis gibi. Ertesi günlerde gazeteler bu sunumdan bahsediyorlar, koca koca kehanetler eşliğinde…

http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8734787622017763097&hl=enSunumda koca bir ekip görev alıyor, bir kısmı Kongre Merkezi’nde, bir kısmı Menlo Park’ta SRI’da. Arada tek yönlü video, çift yönlü ses ve veri bağlantısı mevcut. Bunlar şimdi bize pek olağanmış gibi geliyor, ama zamanında, 40 yıl önce, hayli ileri teknolojiler gerektiriyor. Veri bağlantısı için iki tane özel imalat yüksek hızlı mikrodalga linki kullanılıyor, yüksek hız da 1200 baud, yani saniyede 1200 karakter kapasiteli. İki kiralık telefon hattı ile ses bağlantısı sağlanıyor. Doug’ın sağ kolu, ARC’nin teknik direktörü Bill English (ki aşağıda görülen ilk farenin mucidi de kendisidir) mikrofonundan Doug’a, Kongre Merkezi’ndeki kameramanlara ve Menlo Park’taki araştırmacılara direktifler gönderip duruyor. NASA’dan ödünç alınmış bir projeksyion cihazı (o zamanlar bunlar da pek nadir, teknolojisi neredeyse ayrı bir yazı konusu) ile 7 metre yüksekliğinde dev bir görüntü önünde konuşuyor Doug; Chuck Tracker isimli bir bilgisayar tasarımcısının deyimi ile “her iki eliyle şimşekle cebelleşiyor”. Sunumun planlamasını yapan ise (daha sonra Whole Earth Catalog ile tüm dünyanın tanıyacağı) Stewart Brand, ki sunumun tekno-mistik havasını sağlayan da o. Sunum, 1994’de Stephen Levy tarafından “tüm sunumların en babası” olarak nitelendiriliyor; yazımızın başlığı da oradan.

50’lerin sonu, 60’ların başında Stanford’da bilgisayar bilimi üzerinde çalışmalar iki koldan yürüyor: Birkaç yıl içerisinde yapay zekaya ulaşılacağını düşünen ve bu nedenle teknolojik problemlerle fazla ilgilenmemeyi seçen Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı (Stanford Artificial Intelligence Laboratory-SAIL) ve minyatürleştirme, zaman-paylaşımlı sistemler gibi daha teknolojik problemlere yoğunlaşan SRI. Engelbart SRI’ya 1957’de katılıyor ve ilk olarak manyetik mantık devreleri üzerinde çalışıyor. Ama on yıla yakın bir süredir aklında başka bir şey var: İnsan zekasını çoğaltacak bir makine. Bu fikrin temeli meşhur Vannevar Bush‘un (hani ilk kez “küresel köy” diyen Vannevar Bush) meşhur “Düşündükçe” makalesine (As We May Think), makalede tarif edilen hafıza genişletici memex‘e dayanıyor. Bu 1945 makalesidir ki hipermetin, kişisel bilgisayar, internet, web, konuşma tanıma, çevrimiçi ansiklopediler gibi pek çok teknolojinin tarifini barındırır. Doug bu makaleyi 1948’de Vietnam’da cephe gerisinde askerliğini yaparken birliğinin kütüphanesinde okuyor ve bağlanıyor. SRI’ya giden yolda aklında hep Memex var… Nihayet 1962’de “İnsan Zekasını Çoğaltmak: Bir Kavramsal Çerçeve” (AUGMENTING HUMAN INTELLECT: A Conceptual Framework) raporunu yayınlıyor. Enteresan bir ayrıntı ister misiniz? Raporu askeriye destekleyip finanse ediyor 🙂 Sonrasında ARC kuruluyor, ilk elemanlar alınmaya başlanıyor, bir bilgisayar ayarlanıyor, olaylar gelişiyor…

Peki tüm sunumların en babasına bu unvanı kazandıran sırf orkestrasyonunun iyi yapılması, çarpıcı sunum teknikleri kullanılması felan mı? Hayır, asıl numara NLS’de. Bu NLS ve üzerinde çalışan sistemdir ki hipermetin bağlantılar, nesne adresleme ve dinamik dosya bağlama, fare (evet, bildiğimiz fare, ilki sol tarafta Doug’ın elinde görünüyor), ızgara taramalı ve bit haritalanmış video ekranlar, enformasyon görselleştirme, pencere sistemi (hani şu Windows), sunum programları, çevrimiçi grup çalışması, … pek çok dünya-dışı denebilecek yeni teknolojiyi barındırır. Bu NLS’dir ki Doug Engelbart’a iki eliyle şimşekle cebelleşme gücü ve yeteneği verir. Bu NLS’dir ki aradan neredeyse 40 yıl geçmişken benim bu yazıyı yazarken, sizin okurken kullandığımız bilgisayar-insan etkileşimi paradigmasını tanımlamıştır. Bu NLS’dir ki böylesine müthiş bir ekibi etrafında toplamış ve dünyayı değiştirmelerine vesile olmuştur. Bir anekdot daha: NLS, 29 Ekim 1969’da “İnternet”e bağlanan ilk iki makineden birisi olmuştur. Ooo yüce NLS!!!

NLS ile ilgili bir ilginç nokta daha: Doug’ın en baba sunumda kullandığı halinde sağ elin kullandığı fare yanında, sol elle kullanılan bir de “akor klavyesi” (chord key) mevcut. Beş tuşlu bir piyanoyu andıran bu alet ile 31 farklı tuş kombinasyonu tanımlamak mümkün. Dolayısı ile bildik yazı yazma için kullanılabileceği (ki böyle kullanarak dakikada 50’nin üzerinde kelime yazan programcılar varmış) gibi, kontrol tuşlarını tanımlayarak arkaik bir Optimus Maximus olarak düşünmek de mümkün. Ne yazık ki akor klavyesi kardeşi fare kadar başarılı olamadı ve tarihin derinlikleri dışında bir yerde bulunmuyor artık.

Bir başka önemli vurgu: NLS, aynı zamanda bilgisayar-insan etkileşimi denen alanın da miladını oluşturuyor. Daha önce kartlarla, kağıt bantlarla ve basılı çıktılarla yapılan iş artık gerçek zamanda ve etkileşimli bir şekilde yapılmaya başlayınca pek çok önemli soru yanıt aramaya başlıyor: İnsan bilgiyi nasıl girecek, bilgisayar çıktıyı nasıl verecek? Bu işi daha hızlı, daha etkin kılmanın yolları var mı? Fare, akor klavyesi bu sorulara yanıtlar. Ekranda bilgilerin görüntülenmesi, hiyerarşik görüntüleme, hipermetin, dinamik dosya bağlantıları, … da aynı sorulara verilen kimi yanıtları daha alt düzeyde gerçeklemenin yolları. Hazin nokta, aradan 40 yıl geçmesine karşın, hala aynı noktada durmamız: Pencere, fare, klavye… Merhum Jeff Raskin (ki Macintosh’un -Hz. Jobs’a rağmen- babası olur kendisi) Mac’in 30. yılında (yanılmıyorsam) “yahu bu paradigma on yıl sonra kaybolur diye beklerdim, 30 yıl dayandı, daha da dayanıyor” diye hayıflanmıştı. Raskin’in alternatif olabilecek “İnsani Ortam”ı (The Humane Environment-THE) da ölümü ile sahipsiz kaldı, maalesef.

Peki, ben bunlara nereden taktım kafayı? Halen okumakta olduğum John Markoff’un “Uyuyan Fare Ne Demiş: 60’ların Karşı-Kültürü Kişisel Bilgisayar Endüstrisini Nasıl Etkiledi” (What the Dormouse Said: How the Sixties Counterculture Shaped the Personal Computer Industry) kitabı aldı götürdü beni buralara. Kitap zaten Doug ile bir akşam yemeği sohbetinde şekillenmiş, sayfalarında da çoğu Doug’ı izliyor. Ama SRI ve özellikle ARC’de çalışanların nasıl karşı-kültür insanları olduğunu vurguluyor genelde. İlk LSD deneyleri (çiçek çocuklardan, Berkeley’deki be-in partilerinden on yıl önce!), pervasızca marihuana içen bilgisayar bilimciler, çıplaklar plajları ve kamplarına takılan, hatta işleten mühendisler, savaş karşıtları… Beat neslinin ikonları; Ken Kesey, Joan Baez, Grateful Dead… Doğu yakasının ve hatta SAIL’in uslu çocukları, deyim yerindeyse, nal toplarken, SRI’daki uyumsuzlar fersah fersah inovasyon yapıyorlar… Hem de finansmanı askeri kurumlardan alark 😛

Sunumu izleyin, kitabı okuyun… Kurulu düzenin neden inovasyon yapamadığını ve yapamayacağını görün! Seneye buralarda olursak belki de bir “En Baba Sunum – 40. Yıl Özel” partisi düzenleriz 9 Aralık’ta…

Yeni mekan…

Bundan böyle web günlüğümü et’s R’n’R gumbo adı altında buradan yayınlayacağım. Pardus sunucusunda yer alan günlük ise artık yalnızca Pardus ilintili ve “resmi” nitelikli içeriğe ev sahipliği yapacak. Kişisel fikirlerim, yorumlarım, şunlarım, bunlarım hepsi burada olacak; tüm eski yazılarım ile birlikte…

Hadi psmilla…

Bu ampul başka ampul!


Yok yok, herkesin aklına gelen ampulden bahsetmeyeceğim… Çevreye daha az zarar vermek için geçtiğimiz hafta evimizdeki tüm aydınlatmayı düşük watajlı tasarruflu ampullerle değiştirdik. O zamandan beri de intihar eden, ya da miyadı dolan (halbuki 8 yıl yazıyordu üzerinde :-P) ampullerle cebelleşiyoruz. Üretici firmanın web sitesine girip bir şikayet formu doldurdum. Ardından bu formun ellerine geçtiğine dair teyid mesajı geldi. Benim gönderdiğim mesaj şöyle görünüyor teyidde:

Bir hafta kadar nce evimizdeki hemen tm ampulleri enerji tasarruflu ampulleriniz ile deitirdik, hem evre ile ilgili kayglarmz ve hem de tasarruf vaadi ile balantl olarak. Ampullerden ikisi yerlerine taktktan 1-2 dakika sonra bozuldular. Alveri fiimizi saklamadmz iin bugn Migros’un anlayl yaklam sayesinde deitirebildik ampulleri. Ama bu kez de bir nc ampul hem de tam altnda otururken bir “t” sesi ile sizlere mr. Ya rnlerinizde ok ciddi bir kalite sorunu mevcut, ya da teknolojik adan sorunlular. Her hafta birka ampulnz deitirmemiz mmkn olmadna gre Philips’in bu sorunumuza bir zm getirmesini rica ediyoruz.

Bu mesajın üstü ve altı ise İngilizce… Bu firma da 75 küsur yıldır Türkiye’de faaliyet gösteriyor. Sonra da “hangi ulusal, ne ulusalı” diye bize laf edenler çıkıyor… Ampul müstemlekesi olmuşuz haberimiz yok yahu!

Bir ayıp daha…

Girmek istediğimiz AB mensubu ülkelerde bugün bayram var: İşçi bayramı…

Bizde Vali uygun görmedi, bayram yok…

Onun yerine işine gidene yollarda, gösteri yapmak isteyene meydanlarda eziyet…

14 ve 29 Nisan’da meydanları şenlendiren vatandaşa bu kez izin verilmedi. Bravo sayın Vali… Bayramınız kutlu olsun işçi kardeşler…

Soda iç…

Sıkıcı bir toplantı… Önümde koca bir soda şişesi, 1,5 litrelik. İçerisindeki baloncukları izliyorum. Eğlenceli, zaman geçiriyor… Biraz dikkatli bakınca baloncuklar şişenin dibinden yukarı doğru giderken büyüyorlarmış izlenimine kapılıyorum. Acaba?

İlk aklıma gelen basınç farkından baloncukların hacminin artması… PV = nRT (ya da isterseniz NkT deyin) olayı 😉 Oturup ufak bir hesap yapıyorum, bir 1,5 litrelik soda şişesinin dibinden tepesine çıkarken bir soda baloncuğunun boyu (=çapı) ne kadar artar basınçtan dolayı diye…

Sonra da aklıma kısmi basınç hikayesi geliyor, ama o dersler pek aklımda kalmamış; hesaba dökmüyorum.

Belki de tamamen optik bir illüzyondur…

Bu iki modeli doğru hesaplayıp Şenlik’te beni bulan ilk Pardus (ya da Linux) kullanıcısına soda ısmarlayacağım…

Özgürlüğün Sınırı

Düşünme, düşünceyi söz ve yazıyla ifade etme ve hatta eyleme geçirme özgürlüğüne tüm kalbimle inanırım. Yeter ki gayrı kanuni, gayrı ahlaki ya da gayrı sıhhi olmasın… Bir kişinin LKD gezegeninde öyle bir yazısı yazmış çıktı ki bu gayrı’ların tümünü gerçeklemiş…

Bu kişinin yazısı GAYRI KANUNİdir, çünkü benim ve sevgili Ali Işıngör’ün kişilik haklarımızı, artistanbul firmasının ticari haysiyetini ve TÜBİTAK UEKAE’nin kurum kimliğini tahkir ve tezyif etmektedir. Bildiğim kadarı ile bunlar Türk Ceza Kanunu’nda suç teşkil eden fiillerdir…

Bu kişinin yazısı GAYRI AHLAKİdir, çünkü ben ile sevgili Ali Işıngör arasında geçen ve kısmen aleni edilmiş bir konuşmadan hareketle, aramızda geçtiğini tahayyül ettiği bazı konuşma ve görüşmeleri ve bu mutahayyel konuşma ve görüşmelere dayanan ve iki yılı kapsayan mutasavver bir komployu sanki gerçekmiş gibi yansıtmaktadır. Bu yapılan ispat gerektirir, ispat edilmemesi durumunda ahlaksızlıktır…

Bu kişinin yazısı GAYRI SIHHİdir, çünkü yıllara sirayet eden bir kinin irinini akıtmakta, hayır akıtmamakta faş etmektedir. Bu irine, bu kine dokunmak sağlık açısından sakıncalıdır…

Bu nedenlerle söz konusu kişi ile ilişkimi bundan böyle hukuki çerçevede yürütmeye karar verdim. Sevgili Ali Işıngör’e, artistanbul’a ve TÜBİTAK UEKAE’ye de aynı şekilde hareket etmelerini tavsiye ettim ve edeceğm. Dava vekillerimin vereceği görüş ve tavsiyeler doğrultusunda bu kişi ile mahkemede görüşeceğiz.

erke: “elbette retoriğimizle kimilerini etkileyeceğiz”

Zamanında… Zamanında, sevgili Abdullah Hoca şöyle bir icat yapmıştı:

[…] Abdullah Hoca bir madde icat ediyor, bir çeşit katı karışım, ve bu maddeden ufak bir elektrik akımı geçirildiğinde madde aldığından kat kat fazla enerjiyi ısı halinde dışarıya veriyor. Bir çeşit Ali Cengiz oyunu.

[…] elektrik akımı ile maddeye giren elektronlar “maddenin yapısının değişmesi” sonucu hafifliyorlar ve aradaki kütle farkı da “enerji olarak açığa çıkıyor”. Enerji “çekirdek bölgesi”nde değil de “elektron bölgesi”nde olduğu için de tehlikeli bir radyasyona neden olmuyor. Fasa fiso felan.

Ben de Abdullah Hoca’yı, daha doğrusu onu alıp kanal kanal dolaştırmaya kalkan şarlatanları, fena halde eleştirmiştim. Hata etmişim… Abdullah Hoca’nın elinde bir çamur [sic] vardı, üzerinden akım felan geçiriyordu, ölçüyordu, gösteriyordu…

Bugün bir emekli paşamız çıkmış,

Buluş ile erişilen sistem çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesidir. Bu sistemin çalışmasında maddenin atalet özelliğinden faydalanılmaktadır.

Bu sistem ile çalışan makinelerde istenilen yerde istenilen miktarda elektrik elde edilebilir. Tüm kara, hava ve deniz taşıtlarında kullanılabilir.

demiş. Zaten bu paşamızın yönetim kurulu üyesi olduğu Erke Erke Araştırmaları ve Mühendislik A.Ş. iki haftadır çeşitli gazetelerde çarşaf çarşaf “erke / bilimsel düşüncenin gücü” diye ilanlar verirmiş. Paşamız soruları

Bugünün bilim literatüründe buluşun açıklanması için temel teşkil edecek bilgi yoktur. Bu nedenle buluşun dayandığı fizik ve matematik esasları Erke tarafından uygun görülen bir zamanda bilim dünyasına hediye edilecektir. Bu yüzden konuyu tartışmaya açmıyoruz. Kimseyi inandırma gibi bir amacımız da yoktur. Hatta bu buluşa inanılmaması bizi bilhassa mutlu eder. Çünkü başarılması imkansıza yakın bir iş olduğunun delilidir.

Bu buluşun önemi düşünüldüğünde ve algılandığında yapılan açıklamaların neden bu ölçüde sınırlı olduğu anlaşılacaktır. Basın toplantısında amacımız bu buluşun Türk milletine aidiyetinin tescil edilmesidir. Takip etmenizi değerlendirmenize sunarız.

Sunumda arz edildiği gibi patent başvuruları yapılmış olup, bu konuda süreç işlemektedir ve takip etmekteyiz. Dolayısıyla bu safhada teknik detayların açıklanmasının emniyet ve gizlilik açısından yaratacağı sorunları da takdirlerinize sunarız.

Bulunan sistem ile ilgili ilk ürün çeşidi olarak ön gördüğümüz elektrik üretecinde seri üretim aşamasına gelinmiştir. 2007 yılı içerisinde ürünler halkımızın kullanımına arz edilecektir.

minvalde geçiştirmiş.

İsteriz ki bir sabah uyanalım ve bir şirketimiz enerji tüketmeyen motor yapmış olsun, bu sayede yıllardır eğitim, bilim, teknoloji, inovasyon liglerinde nal toplamışlığımızın intikamını alıverelim. Tek bir bilimsel yayın yapmadan, yüzyılı aşkın zamandır geçerliliği kanıtlanmış “akran değerlendirmesi” (peer review) mekanizmasını kullanmadan, bir iddiaya göre 15 yıldır gizli gizli çalışan alim ve mucitlerimiz, muasır medeniyetin on yıllardır milyarlar ve milyarlarca para harcayarak erişemedikleri noktaya geliversinler. Ekonomimizi, refahı paylaşma sistemimizi, insana (ve özellikle “öteki”ne) saygı duyma alışkanlıklarımızı geliştirmeden ve değiştirmeden AB, ABD, IMF, … karşısındaki ezikliğimizi yok edecek bir sihirli “Baltacı” formülü çıkıversin ortaya. Çalışmadan, üretmeden, rekabet etmeden, yalnızca ve zamanından 75 yıl sonra hala 10. yıl marşını söyleyerek önde ve ileri olabileceğimizi sanalım…

Bir de sayfalarının tepesine Atatürk’ün lafını koymuşlar, “buluş”ları ile Atatürk’ün “bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacak” öngörüsünü gerçeklediklerini ilan etmişler. Basın toplantılarında da en ön sıraya hepsinin Atatürkçü olduğundan şüphe edilmez emekli paşaları, savcıları, malum basın mensuplarını dizmişler. Gerçek Atatürkçüler, hayatta mürşit olarak bilimi kabul edenler için dahi diyecek başka birşey kalmadı: “Öyleyse yıkıl Sezar!”

Gerçi fazla okumam ve kaynak gösterilmesinden de hazzetmem, ama konuyla ilgili en aklı başında değerlendirme sanırım ekşi sözlük‘te yapılmış. Bizler de ilgiyle izleyelim bakalım bu komedya nereye varacak…

Bir hafta sonra gelen değişiklik: Eşimin önerisi üzerine, aksini düşünüyor olsam da, sivri ve itici olduğu düşünülebilecek ve yine eşimin deyişi ile “yazının içeriğinin doğru şekilde algılanmasını engelleyebilecek” iki sözcüğü değiştirdim. Ben hala eski hallerine inanıyorum, ama ahalimiz biraz da böyle görsün bakalım…