FATİH’te Üç Tarz: TeknoSA, amazon ya da garaj…

Milli Eğitim Bakanlığı’nın FATİH Projesi kapsamında kısa sürede (4 yıl deniyor) çok sayıda (15 milyon rakamı telaffuz ediliyor) tablet alımı yapacağı biliniyor. Bu cihazları tedarik edenin dünyanın 2. büyük tablet üreticisi haline geleceği (eğer zaten 1. konumda değilse), MEB’in 2014 itibarı ile dünya tablet pazarının %10-15’ini oluşturacağı diğer veriler arasında. Bu denli büyük bir alımda, doğal olarak, yerli üretim ve yerli katkı kavramları da sık sık gündeme geliyor. Bu bağlamda kendisinden sıkça söz ettiren bileşenlerden biri de işletim sistemi. Cihaz başına 3-30 $’lık bir bedelden söz etsek ortaya 50-500 milyon $’lık bir meblağ çıkıyor, ki neresinden baksanız tek bir kalemde yapılacak bir alım/ödeme için hatırı sayılır bir miktar.

Sık sık sorulan bir soru şu: “Pardus tablette çalışır mı/çalışıyor mu? FATİH Projesi tabletlerinin işletim sistemlerini Pardus sağlayabilir mi?” Daha geçenlerde bu konuda bir değil iki yazı yazdım. Kısa yanıt “Evet”, uzun yanıtı ayrıntılandırayım burada da…

FATİH Projesi’nin tablet bilgisayarlarda kullanacağı işletim sistemi ve dolayısı ile uygulama ve içerik geliştirme çerçevesi için üç alternatif model var önümüzde:

TeknoSA modeli: Bu modelde FATİH Projesi konuyu yalnızca bir tedarik layı olarak algılıyor. Mevcut ve iş görür seçeneklerden teknik gerekleri sağlayanları eliyor, ve en düşük maliyeti ve/veya en yüksek hizmet kalitesini teklif eden firmadan temin yoluna gidiyor. Apple iPad/iOS ile, Samsung Android ile, Sony (büyük olasılıkla) Android ile, kimi yerli üreticiler yine Android ile, kimi küresel markalar (HP ve Nokia geliyor akla) Windows ile, yine kimi yerli üreticiler yine Windows ile dahil olacaklardır bu yarışa. Donanımların yerli katkı oranları, Türkiye’de montajı, aksesuarlarının Türkiye’de üretimi gibi konular rekabet ve pazarlık unsurları olarak ortaya atılacaktır. Ancak işletim sistemi ve üzerindeki çerçeve iOS ve Windows seçeneklerinde kesinlikle, Android seçeneklerinde de büyük olasılıkla kapalı kara kutular olarak sağlanacaktır. Her halükarda Türkiye’de üretilecek olan (çünkü yıllardır oluşmuş bir pazar, bir sektör var) uygulama ve içerik dışında yazılımda yerli katkımız olmayacaktır.

amazon modeli: Bu modelde işletim sistmei olarak Android seçilecektir. Ancak bir üreticinin çatallanmış sürümü yerine FATİH projesi için özelleştirilmiş bir sürüm kullanılacaktır. Bu özelleştirme esnasında maliyet düşürme (Google’ın belli Android versiyonları için sorunlu kıldığı referans donanım bileşenlerinden feragat etmek gibi), performans iyileştirme (FATİH Projesi kapsamında kurgulanan kullanım senaryosuna uygun olarak işletim sistemi bazında yapılabilecek müdahaleler gibi), merkezi yönetim kolaylığı (cihaz aktivasyonu ve kişiselleştirme konusunda getirilebilecek Google dışı kullanım senaryoları) gibi hedefler gözetilebilecektir. Ayrıca Android’in uygun bir sürümünden çatallama yaparak olabildiğince özgür yazılım alanında kalmak, bu sayede yerel ve küresel Android/özgür yazılım ekosisteminden alınacak desteği en üzt düzeye çıkarmak mümkün olabilecektir. Bu yolla fikri mülkiyet ve marka hakları ile ilgili mali yükümlülükler de alt düzeye indirilebilecektir. Amazon’un yeni duyurduğu Kindle Fire tam da bu şekilde ortaya çıkmış bir cihaz. Amazon, tablet dünyasına girerken Google’ın ya da Apple’ın kuralları ile değil de kendi kurallarıyla oynamak istemiş; mevcut kullanıcı alanı da ona bu esnekliği tanımış. FATİH Projesi’nin 15 milyonluk pazarı da bu özellikte bence ve Amazon yolu FATİH için çok cazip ve makul bir seçenek…

Garaj modeli: Hayır, bir çağrıtırma yok, bildiğimiz araba garajı… Hani Amerika’da icatlar hep garajlarda yapılır, büyük şirketlerin temelleri hep garajlarda atılır ya; işte o garaj… FATİH Projesi’nin 15 milyonluk pazarı iOS, Android ve Windows’tan farklı ve bunlara rakip yeni bir işletim sistemi, uygulama ve içerik geliştirme çerçevesi oluşturmak için doğru bir hacim olabilir. Pardus bu noktada doğal olarak ciddi bir aday. Teknoloji geliştirmesini kendimizin yapacağı, yol haritasını kendimizin belirleyeceği bir mobil işletim sistemi… Dünyada %10-15’lik bir payı garantiledikten sonra bu payı artırmak için diğer pazarlarda rekabete giren bir platform… Özellikle yükselen pazarlarda ve gelişmekte olan ülkelerdeki düşük maliyetli tablet ve mobil cihazlar pazarını doğru şekilde adresleyecek bir ürün… Hayal mi? Bence değil! Son derece mütevazı ve kısıtlı kaynaklarla Pardus’un teknik olarak katettiği mesafe malum. Doğru kaynaklarla bu noktadan sonra gidebileceği noktaları da biliyor ve ilgililere bildiriyoruz. Tablet işletim sistemi ve mobil platformlar pazarında benzer bir girişimi; bu kez istimini sonradan beklemeden, daha başında gerekli ve yeterli kaynak aktarımı ile harekete geçirmenin yaratacağı fırsatları dile getiriyoruz.

FATİH Projesi ve daha geniş bir bağlamda ulusal ekonomi açısından bu üç modelden hangisinin kısa, orta ve uzun vadede daha karlı olacağı, hangi modelin fizibilitesinin ne olduğu, mevcut ve devşirilebilecek insan kaynağının özellikle son iki model için yeterli bilgi birikimi ve işgücü sağlayıp sağlamayacağı, küresel pazarda rekabete girebilmek için gereksinim duyulacak diğer unsurlar ve bunların mevcudiyeti / edinilebilirliği gibi hayli karmaşık soruları bu yazıda ya da yalnızca benim birikimim ile yanıtlamak mümkün değil. Bu konuda ciddi çalışmaların hızla yapılması gerekiyor. Kişisel görüşüm FATİH Projesi için 2. ya da 3. modelin seçilmesi yönünde, gönlüm 3. modelden yana… Gerçekleşen seçimi önümüzdeki gün ve aylarda hep birlikte göreceğiz…

Not: “TeknoSA” tescilli bir marka olup yalnızca bir metafor olarak kullanılmıştır. “amazon” da tescilli bir marka olup somut örnek verecek şekilde kullanılmıştır. Yazıyı kaleme alanın bir garajı mevcut değildir 😉

Pardus Havlu Attı mı?

Geçenlerde yazdığım Mobil, Pardus, vb. girdisinden hareketle sevgili Hakkı Alkan Pardus Erken Havlu Attı şeklinde bir yazı yazmış. Yanlış anlaşılmayı gidermek için birşeyler çiziktirmek gereği duydum.

Pardus tablet konusunda, ya da daha spesifik konuşursak FATİH Projesi bağlamında öğrencilere sağlanacak tabletler konusunda havlu atmadı! Mecbur kalmadıkça havlu atmak niyetimiz de yok…

Pardus’un tablet işine girmesinin basit bir teknoloji işi olmadığını; tam tersine çok ciddi bir iş modeli geliştirme, organizasyon ve icraat işi olduğunu söylüyoruz. Pardus’un FATİH tabletlerinde kullanılmasının şartnameye konulacak bir iki sözcük ya da cümle ile halledilemeyecek bir iş olduğunu söylüyoruz.

Mobil cihazlar bağlamında düşündüğümüzde bir işletim sisteminin seçiminin ardından işletim sisteminin sürdürülebilirliğini sağlama, içerik ve uygulama geliştirme, üretim ve dağıtım kanalları oluşturma, finansal fizibiliteyi sağlayacak bir pazar payı elde etme gibi teknik kısmı hayli az, iş (business) kısmı hayli çok bir dizi konunun modele dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. FATİH Projesi, Pardus doğru bir şekilde konumlandırılırsa, bu konuların hemen tümüne oldukça ciddi açılımlar vadediyor. Ancak bunun için, FATİH Projesi ve Pardus çerçevesi dışında ve çok üstünde, Milli Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK, ve hatta Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı düzeyinde politikalar belirlenmesi, planlar yapılması ve uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Bunlar yapılırsa bırakın Pardus’un FATİH Projesi’nin gereksinimlerini karşılamak, küresel ölçekte rekabet eden, yüksek katma değer üreten bir çözüm oluşturacağını, Türkiye’nin bilişim ithalatını azaltacak, üstüne yazılım ihracatını artıracak bir yola girmenin mümkün olduğunu iddia ediyoruz.

Bunları yalnızca burada yazmıyoruz; kamudaki muhataplarımıza, özel sektörden potansiyel iş ortaklarımıza, burada da olduğu üzere kamuoyuna, elimizin ulaştığı dilimizin döndüğü herkese açıklıyoruz.

Pardus projesinin, özellikle 2007 sonrasında, önemli bir eksiği Amerikalıların deyişi ile “put your money where your mouth is” alanında geri kalınması idi. DPT, yeni adı ile Kalkınma Bakanlığı arz tarafında üretimi desteklerken talep tarafında, özellikle kamu alımlarında ve kamunun özgür yazılım politikalarında, gerekli ve/veya yeterli adımlar atılmadı. Pardus’un yaygınlaşması, hem de hayli oturmuş, güçlü aktörleri belirlenmiş ve fiili tekelin hüküm sürdüğü bir pazarda, Pardus projesi ve UEKAE’nin pazarlama ve ikna yeteneği ile sınırlı kaldı. Bu durumda da, ne yazık ki, umulan ve beklenen patlama yaşan(a)madı, 2007-2008’de oluşan momentum doğru şekilde kullanılamadı. Yalnızca birkaç cesur erkenci (early adaptor) tercihini Pardus’tan yana kullandı.

Bizim şu anda soğuk baktığımız aynı durumun, bu kez de Pardus isminin tablet şartnamesinde yalnızca bir seçenek olarak sokulması yolu ile, bir kez daha başımıza gelmesi…

Umarım açıklayıcı olmuşumdur…

Mobil, Pardus, vb

Bilişim dergisi mobil konusunda bir dizi soru sormuş bana, yanıtları ile birlikte aşağıda:

– Gelecekte mobil işletim sistemlerinin hayatımıza yansımalarına ilişkin öngörülerinizi alabilir miyiz?

Mobil cihazlar hayatımızı yoğun olarak değiştiriyor uzunca zamandır. Cep telefonunun olmadığı zamanlar farklı bir çağ gibi görünüyor gözümüze, şimdiden. Akıllı telefonlar ve mobil uygulamalar da birkaç yıla aynı yaygınlığa erişecekler. Bu bağlamda özel olarak “işletim sistemleri”nin yerini düşünecek olursak en önemli nokta farklı işletim sistemlerinin uygulama çeşitliliği gibi görünüyor.

Apple’ın iOS’u Apple’ın alışıldık üçüncü parti geliştirici modelini terkedip daha açık inovasyon temelli bir yaklaşıma geçmesi ile patladı. Google’ın Android’i ise cihaz üreticilerine sağladığı platform oluşturma “özgürlüğü” nedeniyle uygulama geliştiriciler için (her türlü sorunlarına rağmen) daha cazip bir ortam oldu. Teknik üstünlüğüne rağmen HP’nin (eski Palm’ın) webOS’u ise kesirli yüzdelere sıkıştı kaldı; çünkü uygulama geliştiricileri çekecek bir pazar payı, pazar payını artıracak bir vurucu uygulaması (killer app) yok. Microsoft’un Windows Phone işletim sistemi ise Windows’un masaüstündeki yaygınlığı ve Nokia’nın cihaz çeşitliliği ve pazar payı ile ilginç (ve şimdilik ne yapacağı belli olmayan) bir aktör.

Gelecek birkaç yıl için bu dağılımda radikal bir değişiklik öngörmüyorum. Android ve iOS güçlü gitmeye devam edecekler. Büyük olasılıkla HP webOS geliştirmesini durduracak ya da satacak. Windows Phone (eğer Nokia cihaz çıkarmada yeterince hızlı davranabilirse) Symbian’ın yerini alacak. Patent savaşları tüm hızıyla devam edecek ve umuyorum ki yazılım patentlerinin inovasyonu nasıl engellediği gittikçe daha çık görülmeye başlanacak.

– PARDUS olarak mobil teknolojiler konusunda bir çalışmanız var mı? Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de PARDUS işletim sistemini kullanan akıllı telefonlar görecek miyiz? Bu ne zaman mümkün olacak?

Pardus temelde masaüstünü ve küçük sunucuyu hedefleyen bir işletim sistemi. Mobil dünyayı görmezden gelmiyoruz, ama büyük planlarımız da yok bu konuda.

intel mimarisi dışında ARM mimarisini de desteklememiz gereğini hissetmemiz yaklaşık 2 yıl önce oldu. bir süredir ARM’da çalışan Pardus var elimizde. Ancak bu sistemi belli bir cihaz için optimize etme yoluna gitmedik. Kuramsal olarak bir yanda gömülü cihazlar, diğer yanda da tablet, cep telefonu vb. mobil cihazlara girebilecek durumdayız.

Ancak pratikte bu tip bir girişim belli bir deneyim ve bilgi birikimi, belli bir çaba yoğunlaşması gerektiriyor. Şu anda başlasak ARM yüklü bir ince istemci ya da dizüstüne Pardus’u yerleştirmemiz birkaç hafta/aylık bir iş. Ama cep telefonu ya da tablet dediğimizde bu işin gerektirdiği çaba ve bilgi artıyor.

Ciddi bir teklif ya da fırsat oluşmadıkça bu alanda proaktif hareket etmemeye karar verdik. FATİH Projesi’nin tabletleri ile ilgileniyoruz doğal olarak. Cep telefonu pazarının bizim için fazlasıyla büyük olduğunu düşünüyoruz, çok ciddi bir niş pazar olanağı olmadığı sürece orada olmayacağız. Özel amaçlı el terminalleri ilgimizi çekiyor, ama spesifik bir ürün üzerinde konuşmak istiyoruz.

Kısacası tekliflere açığız…

– Mobil işletim sistemlerinin halen günlük yaşamımızı kolaylaştıran uygulamaları nelerdir? Bu uygulamalara ek olarak önümüzdeki dönemde ne gibi yenilikler görebileceğiz?

Mobil cihazları bulut bilişimden farklı düşünmek mümkün değil. Şu anda bu konuda az sayıda ve özellik ve kullanışlılığı düşük uygulamalar var. Önümüzdeki yıllarda bu alanda önemli gelişmeler olacağını tahmin ediyoruz.

Bir tehlike sosyal ağların aşırı toplamacı yaklaşımları olabilirmiş gibi geliyor, ama bu kişisel bir gözlem. Google, Facebook vb. devlerin platform oluşturmaları ve arayğz sunmaları, inovasyonu küçük firmalara bırakmaları yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Bu da belli bir miktar açıklık anlamına geliyor.

Özgür yazılım felsefesi ve metodolojisi ile geçtiğimiz 10-15 yıldaki pek çok gelişmeyi fişekledi. Mobil alanda da kapalı ve sahipli modeller yerine açık ve özgürlükçü modellere yönelmenin herkesin yararına olacağını düşünüyorum.

Ayfonum…

Yaklaşık bir buçuk yıl önce mobil cihazlar, cep telefonları, cep bilgisayarları (PDA) üzerine yazmıştım. Köprünün altından pek sular aktığından bir güncelleme yazısının zamanıdır diye düşündüm. Buyrun…

Öncelikle sekiz ayı aşkın bir zamandır bir iPhone kullanıcısı olduğumu belirteyim. Memnun muyum? Genelde evet! Tavsiye ediyor muyum? Genelde evet… Kısa yanıtlardan sonra ayrıntıya gireyim: Tasarım gurularının da söylediği üzere deneyimin hatırası, gerçekliğinden daha önemlidir. Yani iyi duygular yapışır, kötüleri akar gider; kötü deneyimler aklıda kalsa dahi. Sonuçta yaşarken o kadar da hoşunuza gitmeyen bir deneyim değerlendirirken ya da tavsiye ederken hiç de karar verici olmaz.

Kötü yanları

Benim iPhone değerlendirmem de -biz de insanız, neticede 😛 – aynen bu bağlamda. Seviyorum, tavsiye ediyorum, ama “anlat” denilince önce kötü deneyimler geliyor aklıma:

  • Öncelikle iPhone’u doğru düzgün bir şekilde kullanmak için iTunes‘a bağımlı olmaya, dolayısı ile Windows ya da MacOS bir makine kullanmaya fena halde gıcığım. Yapılan işin pek rahatlıkla Amarok ya da benzer bir medya oynatıcı tarafından yapılmaması için hiçbir neden göremiyorum.
  • iphone'un kötü yanlarıAynı şekilde yapılan hemen her işlemin iTunes Store üzerinde yürütülmesi gereği de can sıkıcı. amazon.com başta olmak üzere pek çeşitli dükkanı ve dahası eldeki koleksiyonumu daha etkin kullanmak istiyorum. Ayrıca iTunes’un son derece kötü bir yazılım olduğunu söylemek istiyorum. Windows Media Player bile daha iyi diyebilirim!
  • Daha da kötüsü uygulamaların Apple kontrolü (/sansürü ?) sonrasında tek noktadan App Store‘a girebilmesi tek kelimeyle saçma, neredeyse faşizan. Satın aldığım ve sahibi olduğumu sandığım bir cihazı böylesine sınırlı kullanabilmek de ne demek!?
  • Pek basit işleri dahi yapabilmek için iPhone’umu jailbreak etmek zorunda olmam düşüncesinden nefret ediyorum. Ben cihazımı olduğu gibi kullanmak istiyorum, Apple’ın sınırlayıcı yöntemine -bir yere kadar- razıyım, ama benim de “kırmızı çizgiler”im var…
  • Özet olarak Apple’ın kapalı uygulama sunma ve sahipli yazılım sisteminden nefret ediyorum! Bu tip bir cihazın bu kadar kapalı bir geliştirme ve iş modeli ile pazarlanıyor olması bence büyük bir kayıp. Özgür (en azından biraz daha özgür) bir iPhone’un çok daha manalı ve değerli bir alet olacağını düşünüyorum.

Daha teknik düzeyde:

  • Pil ömrü komik derecede kötü. Bilmemkaç TL verip (orijinaldan ayrılmıyorum, biliyorsunuz) ikinci bir USB-şarj kablosu almak zorunda kaldım.
  • Kamerası da şaka gibi. Az kaliteli çamur ile yetinebilirseniz tam size göre. Gerçi son model iPhone 3 GS ile bu durum biraz düzelmiş, ama önceki iki nesil cihazı alanların ne kabahati vardı. Hem de sorunun yalnızca Mpixel ile ilgili olmadığı açıkken.
  • Performans açısından sorunları var. Yavaşladığı, hissizleştiği ve hatta tümüyle kilitlendiği oluyor. Bu durumun da 3 GS ile biraz düzeltildiği söyleniyor.

İyi yanları

Buna karşın:

  • kargo tarikatı Muhteşem arayüz ve etkileşim paradigmasının hastasıyım. Kesinlikle çığır açan bir cihaz olduğunu düşünüyorum. Yine tasarım gurularının deyişi ile diğer dokunmalı telefonlar iPhone yanında kargo tarikatları gibi kalıyor.
  • Kapalı iş ve geliştirme modeline karşın geliştiricilerin odağı haline gelmiş olması, App Store’da 75 bin civarında uygulama bulunması, hemen her konuda birşeyler bulabilmeniz çok güzel. Zamanının Palm (Pilot) platformunu anımsatıyor. Ama o ekosistemin biraz da olsa hacking ruhuna sahip olması, burada ise tek motifin kazanç olması düşündürücü. Bana söylendiğine göre “devasa” bir jailbreak ekosisteminden ise habersizim, yorum yapamayacağım.
  • Kullanması hoş bir alet şu iPhone. Yine tasarım gurularımıza kulak verirsek insan hoşuna giden şeyleri daha rahat ve daha iyi kullanıyor, çekicilik de tasarım ve kullanışlılığın önemli bir parçası haline geliyor. iPhone bu açılardan tam isabet!

Genelde değerlendirdiğimizde ise iyi yanlar kötü yanlara baskın geliyor, ya da kötü duygular unutulup iyi anılar akılda kalıyor. iPhone’u severek kullanıyorum, memnunum ve tavsiye ediyorum…

Kullanım şeklim

iPhone’umu doğal olarak bir telefon olarak kullanıyorum.

Ayrıca, yine doğal olarak, bir internet erişim cihazı olarak da kullanıyorum; tarayıcı, e-posta (IMAP ile Google Mail ve pardus e-postalarım). Ayrıca başta tweetr (Tweetie kullanıyorum, birden fazla hesabıma erişebilmek için) olmak üzere facebook, FriendFeed, Wikipedia, Linkedin, Skype için istemcilerim var. RSS’lerin ekregator (en azından Google Reader) ile eşzamanlanamaması nedeniyle Pro RSS’i pek kullan(a)mıyorum. Amazon.com bence en başarılı iPhone uygulamalarından biri, ama e-kitap alma fikri kafama (henüz) yatmadığından Kindle’ı o kadar da kullanmıyorum. Ön yüklülerden Borsa uygulaması, yatırımlarımı olmasa da, teknoloji iş dünyasını takip etmek için zaman zaman kullandığım başarılı bir uygulama.

En yoğun kullandığım uygulama iPod, izlemeye çalıştığım onun üzerinde Podcast’le bağlantımı sağlamak için. Ayrıca müziklerimi ve kimi filmleri de burada değerlendiriyorum. Shazam ile bir ay ara ile iki kez Amy Winehouse’un Back to Black‘ini bulmam ya hoş bir sürpriz, ya da ilahi bir işaret.

Oyunlarda FlightControl tek takıntım ve aynı zamanda bağımlılığım. Ayrıca Vexed, TraficJam, hex-a-hop, Subway gibi oyunlar da duruyor; tarihi ve diğer nedenlerle…

Kilo ve egzersiz işlerimi iBody ile takip etmeye çalışıyorum. Seyehatlarımı da TripIt, Dopplr, Road Trip ve Trials dörtlüsü ile. iSushi kimi zaman (kimi şehirlerde) yardımcı oldu, itiraf edeyim.

Yerel uygulamalardan İşCep’ten nefret ettim, yine de ediyorum; Yapı Kredi’yi anlayamadım. Doğru dürüst bir bankacılık uygulaması için Garanti’yi bekliyorum, açıkçası. Eczane’yi bulunduruyorum, ama hiç kullanmadım, sanırsam kullanmam da… İBB Trafik mecburen kullandığım ama bence çok kötü bir uygulama.

Gökyüzüne bakmaya hemen hiç fırsatım ve olanağım olmuyor, ama astronomi ile ilgili yazılımlara epey bi para verdim: Perpetuum, SunCompass, Focalware ve Star Walk.

Bu kişisel iPhone değerlendirmesi ardından önümüzdeki vakitlerde mobil işletim sistemi ve uygulama pazarlarına, mevcut aktörlere ve gelecek öngörülerine daha profesyonel kaygılarla eğilmeyi planlıyorum. Takip edin beni…

Özgürlükİçin: “Pasifik’in İki Yakasından Üç İş Vakası”

Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisine Mayıs sayısında yayımlanan yazım:

Pasifik’in İki Yakasından Üç İş Vakası

Özgür yazılım üzerine kurulu iş modellerine ve iş pratiklerine eğilmeye devam ediyoruz. Bu ay değişik zamanlarda eğildiğimiz açıklık, paylaşımcı geliştirme modelleri, yönetişim ve iş modelleri kavramlarının hepsini içinde barındıran özgür yazılım / açık kaynak temelli üç iş vakasını karşılaştırmalı olarak irdeleyeceğiz: Google’ın cep telefonu ve giderek taşınabilir bilişim cihazı işletim sistemi ve geliştirme platformu Android, Tayvan’dan yalnızca meraklılarının duyduğu özgür ve hayli açık cep telefonu girişimi OpenMoko ve Intel’in taşınabilir internet cihazları için geliştirdiği Moblin.

İnorganik İnovasyon, Kontrollü Geliştirme ve Korumacı İş Modeli

Google, 2005 yılında cep telefonları için yazılımları üreten Android Inc. şirketini satın aldı. Oldukça parlak bir kurucular listesine sahip şirket Google bünyesinde Linux temelli bir mobil işletim sistemi ve geliştirme platformu oluşturmak için hayli kapalı kapılar ardında çalışmalara başladı. Tam olarak “inorganik inovasyon” denen, firmanın elindeki kaynaklarla değil, satınalmalar yoluyla yenilik yaratma yöntemine uygun şekilde…

2007 yılı sonlarında, yani satınalmadan iki yıldan fazla bir süre sonra, Google çok sayıda cihaz üreticisi, cep telefonu operatörü ve bilişim firması ile birlikte Open Handset Alliance girişimini kurduğunu ilan etti. OHA girişimi ilk ürünü olarak da Android cep telefonu platformunu duyuruyordu.

2008 yılı sonunda iki önemli gelişme yaşandı: Önce HTC’nin ilk Android temelli cep telefonu G1 piyasaya çıktı, sonra da Android Apache License ile özgür yazılım haline geldi. Ancak hala Android geliştirmesi hayli kontrollü (ve kimilerine göre aslında kapalı) bir şekilde geliştiriliyor. Öte yandan OHA’ya yeni katılımlar ile Android’in pazar geleceği hayli parlak görünüyor.

Özgür Yazılım, Özgür Donanım, Özgür Tasarım

OpenMoko kendini şöyle tanımlıyor: “Yaşama, tutkuya, işleve ve sade güzelliğe açık. Asla kapalı, mükemmel ya da bitmiş değil. Fikirlerinizle doldurulmayı bekleyen boş bir tekne…”, ya da Laozi’nin dizeleri ile: “Menfaat hep orada olandan gelir / Fayda ise olmayandan.”

Biraz idealist, biraz hayalperest bir “sörfçü” olan Sean Moss-Pultz’un projesine Tayvan’ın First International Computer (FIC) finansal destek vermiş. Önce OpenMoko Linux altında özgür bir cep telefonu platformu, sonrasında da Neo 1973 (yalnızca geliştiriciler için) ve Neo FreeRunner adıyla iki cep telefonu çıkmış ortaya. Yalnızca yazılım özgür değil, donanım ve hatta cihazın endüstriyel tasarım çizimleri dahi özgür; isteyen alsın, geliştirsin yaklaşımıyla kamuya açılmış.

Teknoloji meraklıları ve özgür yazılımcılar tarafından çok büyük bir sevinç ve ilgiyle karşılanan OpenMoko projesi, ne yazık ki, pazarda manalı bir varlık gösterememiş; yeni telefonları GTA03 geliştirmesinin iptal edildiğine dair bir haber çıktı pek yakınlarda.

Güçlü Firma ve Mantıklı Yönetişim

Intel, 2007 yazında Intel Atom işlemci ailesi ve bu ailenin geleceğinde önemli yer tutmasını beklediği mobil internet cihazları (MID – Mobile Internet Devices) için Linux temelli ve özgür yazılım Moblin projesini duyurdu. Intel’de kalabalık ve güçlü bir ekip tarafından yürütülen geliştirme süreci, Android’den farklı olarak, hayli açık yol aldı. Moblin, özellikle bir geliştirici camiası oluşturmaya önem verdi. Bunun sonucu olarak da başta diğer Linux dağıtımları olmak üzere pek çok özgür yazılım geliştiricisinden destek aldı.

Öyle ki, geçtiğimiz haftalarda Intel, Moblin’in yönetimini Linux Foundation’a devretti. Bu yönetişim hamlesi ile Moblin’in özgür yazılım geliştirme geleneklerine uygun bir şekilde açık ve paylaşımcı bir ortamda geliştirilmesi yönünde bir adım daha atılmış oldu. Intel, kontrollü inovasyon yerine açık geliştirme yolunu seçerek önemli bir stratejik karar verdi.

Hemen hemen aynı alanda üç proje, üç farklı yaklaşım… Hepsi özgür yazılım temelli, ama hepsi farklı iş modellerine sahip… Pazarın bu yaklaşımları nasıl değerlendireceğini önümüzdeki aylar ve yıllarda göreceğiz!

OHA, gPhone, Google…

Sene bitmeden epey bir zaman önce vaat etmiş olduğumuz bu yazıyı da derleyip toparlayıp yayımlayalım…

Eğer Google’ın bir masaüstü işletim sistemi geliştirmesi dedikodusu tekno geyik muhabbetleri için altın ise, Google’ın bir cep telefonu geliştirmesi dedikodusu kesinlikle pırlantadır! Aslında bu, o kadar da “dedikodu” sayılmaz. Hele, adamların iki yıl önce bu konuda çalışan bir şirketi satın aldıkları ayan beyan ortadayken. Ama son üç aydaki bir yalanlanıp bir yeniden ateşlenen dedikodular, çarpıcı ilk fotoğraflar, Google yönetiminin muğlak açıklamaları… olayı pembe dizi kıvamına getirdi.

Sonunda 5 Kasım günü işin rengi ortaya çıktı: Google ve bir grup mobil endüstri aktörü Open Handset Alliance adı altında bir koalisyon oluşturuyorlardı. Amaçları açık bir mobil uygulama platformu geliştirmekti ve duyuruya göre bu bağlamda “birlikte” Android’i geliştirmişlerdi.

Koalisyonun cep telefonu üreticileri köşesinde HTC, Motorola, LG ve SAmsung oturuyorlar. Özellikle HTC’nin iPhone’u doğrudan rakip alan Windows Mobile telefonları düşünüldüğünde bu köşeden ilginç gelişmeler beklenebilir 2008 içerisinde. Operatörler arasında NTT DoCoMo, Sprint Nextel, T-Mobile, Telefonica, Telecom Italia var. NTT DoCoMo 3G müşteri portföyü ve dahi tecrübesi ile sağlam bir oyuncu. Elektronik sanayicileri içinde Intel, BroadComm ve Qualcomm’u sayabiliriz. Yazılımcıların başında, doğal olarak, Google var, ayrıca eBay ismi gözümüze çarpıyor. Koalisyon ortaklarına bakınca daha önce gördüğümüz açık mobil koalisyonlarına göre daha güçlü bir ekiple karşı karşıya olduğumuz doğru. Bir de Google gibi bir dev girişimin en başında yürüyor. Birşeylerin piştiği kesin!

Ama Google’ın mali ve kullanıcı gücü, koalisyon üyelerinin kalibresi, Android’in varlığı bu girişimin başarısını peşinen ilan eder mi dersiniz? Hızla kısa yanıtımı vereyim: Hayır. Sonra da uzun yanıta geçeyim: Öncelikle cep telefonu pazarının hayli oturmuş oyuncu ve kuralları mevcut. Yeni gelenlerin bu alanda rahatça rekabet üstünlüğü sağlamaları, hatta pazar payı kapmaları o kadar kolay değil. İşletim sistemi açısından da Windows Mobile ile Symbian liderlik için çarpışıyorlar, bu arenaya girmek de o kadar kolay değil.

İmkansız mı? Hayır! Bunu Hazret-i Jobs’un Apple’ı gayet güzel gösterdi. iPhone ile cep telefonu ve mobil işletim sistemi pazarının kurallarını yeniden yazdı neredeyse. En şüpheciler bile iPhone ile birkaç saat/birkaç gün geçirince pek enteresan şeyler söylüyorlar. Nedir bu başarının sırrı? İki unsur: Öncelikle tasarım. Gerek fiziksel tasarım, gerekse arayüz tasarımı cihaza ilk bakışta, ilk tutuşta cezbedici bir hava veriyor. “Sevdiğiniz alet-edevatı daha iyi kullanırsınız” kullanışlılık atasözünden hareketle de iPhone’u severek kullanıyorsunuz. Kişisel olarak elime aldığımda bu derece hoşuma giden ve beni etkileyen bir mobil cihazım olmadı yıllardır. Doğru bir hedef, ve tam isabet!

İkinci unsur ise teknolojinin doğru gerçeklemesi ile sağlanan performans. Gerek böyle bir cihazla yapılmak istenen (hemen) herşeyin yapılabiliyor olması, en azından gelecek nesil ürünler ile yapılacağının kesin olması. Gerekse cihazın teknik performansı, hızı, grafik işlemleri, çoklu işlemler, uygulamaların “çakma değil de gerçek” oluşu, … Tüm cep telefonu ve mobil cihaz üreticileri bir anda şarlatan konumuna düştüler iPhone’un ortaya çıkışı ile. Herkes “böyle birşey mümkündü de bunca yıldır niye yapmadınız” diye söylenmeye başladı.

Android derken iPhone anlatmaya başladım değil mi? Evet, doğru. Nedeni de basit: iPhone bir galip. Android ise çoğunlukla bir fikir. Android’in iPhone’a nasıl bir rekabet üstünlüğü sağlayabileceğini pek merak ediyorum. Tasarımı geçelim, o konuda Apple ile başa çıkmak pek kolay değil. Performans tarafında dahi Android iPhone’un yapamadığı neyi vaat ediyor bize? Wallahi ben iki aydır yazılanlardan ve çizilenlerden anlayamadım bunu. Bekleyip göreceğiz herhalde. Ama ben işletim sistemi pazarında olduğu gibi mobil platform pazarında da Google’a pek şans tanımıyorum. Gerçi bu kadar büyük paraya ve kullanıcı kitlesine sahip şirketlerin uzun solukları ile zaman içerisinde ne yapabileceklerini kestirmek hayli zor: Microsoft’un Palm’ı ortadan silmesini anımsayın. Kaç WinCE sürümü aldı, ama sonunda oldu…

OHA’nın açıklığı ile iPhone’un kapalılığı konusu ise bambaşka bir hikaye. Açık ve özgür olanın başlangıçtan önemli bir avantaj taşıdığı ve geleceğin açık ve özgür olanın olduğuna şüphem yok. Ama kısa vadede yapılan icraat her zaman bu yönde olmayabiliyor. Android’in açık olması galip geleceğinin garantisi değil. Daha konuşacağız bu konuları…

Herkese iyi yıllar! Bu vesile ile blogumun 4. yılını ve 150. yazısını da kutlamış olalım!

ayfonum, kandilim, felan…

Cep telefonu ve avuçiçi (PDA) konusunda epey dertliyim, takip edebildiğiniz gibi. Palm ile 6 yıldan sonra, yaklaşık bir buçuk yıl önce avuçiçisiz bir hayatı seçmiş ve bir yıldır da yalnızca Nokia E60 akıllı(ca) cep telefonu kullanır hale gelmiştim. Geçen gün ofiste yerleştirme sırasında eski Palm beşiğimi bulup iki önceki Palm’ımı yeniden hayata döndürmek, en azından içerisinde ne var-ne yok bakmak sevdasına kapıldım kısa bir süre. Neyse ki veri fetişimi irade yoluyla tedavi etmeye çalışıyorum, ve bu kez de başarılı oldum. Tabi Palm’ın eskisi gibi öyle tek bir eşleme sonrasında doğru düzgün çalışmaması ve benim de Palm yetkinliğimden epey kaybetmiş olmamın da bu zaferde payı var. Diyorum ki, hazır sene sonu gelirken bu durumumu gözden geçirip 2008 için planlarımı yapmakta yarar var 😉

E60 çoğunlukla işimi görüyor. Zaten yaptıklarım telefonla konuşmak, mesaj alıp vermek, ofisten/evden uzakta ve bilgisayarsızsam e-postalarımı kontrol etmek, sınırlı web gezintileri… gibi fazla iddialı olmayan işler. Bununla birlikte arada sırada (ve kimi zaman sık sık) ahımı alıyor E60. Yetersiz kalıyor, misal, kısıtlı kurabiye ve JavaScript desteği kimi web sitelerine girmemi engelliyor. Flash oynatıcısının özel olması nedeniyle epeyce bir sitede, mesela YouTube’da, işe yaramıyor. Kimi zaman e-postaları alırken kafayı yiyip telefonu kapatıyor. Zaman zaman telefon tümüyle kilitleniyor, pilini çıkarıp bir süre beklemeden kendine gelemiyor… E60’ın ekranı bir cep telefonu için hayli başarılı, ama avuçiçi işlevleri için ne yazık ki fazlasıyla küçük, PDF doküman okumak tam bir işkence, bırakın ofis dokümanı düzeltmeyi… S60 fena olmayan bir işletim sistemi olsa da gerçek anlamda yoğun iş kullanımına dayanamıyor, bu açık. Netice: Ne kadar tümleşik cihazlara karşı da olsam yalnız bir akıllı(ca) cep telefonu ile hayatı idame ettirmek mümkün değil! Bir yılını doldurdu, ama E60’ın çoktan idam fermanı imzalandı 😉

Bu yılın başında Apple’in iPhone’u duyurmasını büyük bir heyecanla takip edip “işte istediğim cihaz bu!” deme noktasına gelmiştim. Gerçi Hazret-i Jobs’un süper-düper kapalılık kriterleri nedeniyle iPhone özellikle özgür yazılım camiasında sıkı bir dayak yedi, ama ben hala işlevi açısından uygun bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Sevgili Görkem’in getirdiği ve sonrasında sevgili Gökmen’in olan iPhone’u elime aldıktan sonra da bu kararım değişmiş durumda değil, hatta perçinlendi bile diyebilirim. Ayrıca az-buçuk teknoloji bilgimle iPhone’u kodesten kurtarma (jailbreak) ve kilidini kırma (unlock) işlerini rahatlıkla yapabileceğimi sanıyorum. Palm’ım ile ne flash’lar yazıp çizmiştik zamanında. Ah mazi… iPhone’un “gerçek” bir işletim sistemi ile geliyor olması en önemli özelliklerinden birisi. E60 ile yaşadığım “adım Hıdır, elimden gelen budur” (tüm Hıdır’ları tenzih ederim 🙂 semptomlarından kurtulacağımı umuyorum. Ama asıl cazip yanı tasarımının güzelliği, hem kullanışlılık yönünden, hem de fiziksel bir edevat olarak duruşu ile. Kullanışlılıkçıların “sevdiğimiz alet edevatı daha iyi kullanırız” söyleminde doğruluk payı mevcut, gerçekten de cihaz kendini sevdirmeli. Apple tasarımlarının bu avantajı önemli! Tek dezavantajı henüz Türkiye’ye gelmemiş olması. ABD’den almak gerekiyor, sonra da TK ile cebelleşmek. Fazla alengiratlı, yasal açıdan gri işlere karşı olduğumdan uygun bir ABD seyahati bekleyeceğiz herhalde. TR’ye geldiğinde makul bir fiyattan satılmayacağından eminim, ve o fiyatı ödemeye de hiç niyetim yok!

Bu arada ilginç yeni cihazlar da çıktı piyasaya: Nokia N810, amazon kindle başta olmak üzere… Bunların temel özelliği, kameralı, cep telefonlu, MP3 çalarlı, WiFi bağlanan avuçiçi bilgisayarı, … iPhone gibi herşeyi yapmaya çalışmamaları. N810 bir internet tableti, kindle ise bir e-kitap okuma platformu. Gerçi açık doğası gereği N810’un işlevlerini çeşitlendirmek mümkün ve kindle da sınırlı da olsa çevrimiçi hizmetler veriyor. Yani ikisi de genişlemeye müsait ürünler. Ama iPhone kadar değil!

Nokia N810 (ve ataları 770 ve N800) bir internet tableti. Üzerinde Linux temelli bir işletim sistemi ve Gnome türevi bir masaüstü geliştirme ortamı (maemo) mevcut. Bazı uygulamaları Nokia tarafından geliştiril(t)miş sahipli yazılımlar. Bu nedenle, örneğin, 710 -> 800 geçişinde internet tarayıcı sıkıntıları yaşanmıştı yanılmıyorsam. GSM yeteneği yok, Nokia’nın kasıtlı ve blinçli seçimi gereğince. Ama Skype ile VoIP yapmak ve bir telefonumsu olarak kullanmak mümkün. Ayrıca son modeli N810’da bir de fiziksel klavye var! Bir zamanlar bu cihaza hayran kalmış ve “bir sonraki el cihazım” olarak ilan etmiştim. Ama sevgili Barış’ın 770’i ile biraz oynayınca Palm’ın işlevselliğinden pek uzak bulup sessizce kararımı değiştirmiştim. Hala da N810’u ciddi bir seçenek olarak görmüyorum. Palm günlerim geride kaldı herhalde…

kindle’a gelince… Bu cihaz kavram olarak pek heyecan verici: E-mürekkep/e-kağıt kullanan bir e-kitap okuyucu. Dolayısı ile kitap okumaya hayli benzer bir kullanıcı deneyimi vaadediyor: Gözü yoran bir arka ışığı yok, yazıtipleri ve büyüklükleri kitap okumayı andıran bir yumuşaklıkla ayarlanabiliyor. Hem de sürekli internet bağlantısı var EVDO şebekesi üzerinden (yani Kuzey Amerika dışında pek bir işe yaramıyor 🙁 Bu bağlantı ile e-kitapları indirmek yanında okunan kitaptaki sözcükler için Wikipedia/Wiktionary aramaları yapmak mümkün. Bir de “deneysel” diye adlandırılan gerçek internet tarayıcısı var. E-kitap yanında gazetelere ve bloglara da abone olunabiliyor. Ayrıca dokümanlarınızı kindle formatına çevirip yanınızda taşımanız mümkün. Özellikle sık seyahat eden ve bol okuyanlar için birebir.

Olumsuzluklara gelince: Bir kere cihaz çok çirkin, sanki 80’lerden hatta 70’lerden fırlamış. Tasarım ekibine bir eksi… Ayrıca çok sık kullanılması beklenmeyen fiziksel klavyesi, dokunmatik ekranı olmaması, sayfa konumlama/çevirme tuşlarının kullanım sıkıntıları da cabası. Tasarım ve kullanışlılık ekibine bir eksi daha! Apple tasarımcıları aynı kavramı nasıl hayata geçirirlerdi merak ediyorum doğrusu.

İkinci olumsuzluk ise fiyatlandırma politikası: E-kitapları ve hatta gazeteleri anladık diyelim. Bloglar için dahi abonelik ücreti var: Aylık 0.99$. Kendi dokümanlarınızı çevirmek için de EVDO şebekesini kullanıyorsunuz ve buna dahi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Hem de PDF gibi en baba e-kitap formatı desteklenmiyor. Yeterince açık değil, üçüncü parti uygulamalar için cazip bir platform oluşturmuyor, hele bir de iPhone’a göre daha kısıtlı bir cihaz olduğunu düşünürsek. Cihaz 400$, e-kitaplar da 10$ civarında. Sonuçta pahalı bir icat. Ben daha çok “kitap kulübü” benzeri bir fiyat politikasını tercih ederdim: Cihaz için ya para vermemek ya da cüzi bir para (100$ mesela) vermek. Buna karşın bir ya da iki yıl boyunca her ay liste fiyatından en az üç e-kitap almak zorunda olmak. Tabii bunun yanında kampanya e-kitapları ile bu sayıyı ikiyle çarpmak. Fizibilite hesabını yapmadım, ama benim verdiğim sayılarla oynayarak kazanan bir iş modeli oluşturmak mümkün. Mevcut hali ile yaygınlaşması zor görünüyor. Ama amazon’un bu oyuna girmesi başlıbaşına bir olay. Zaman içerisinde kazanan stratejiyi bulacaklarını tahmin ediyorum.

Evet… toplarsak: 2008’de iPhone sahibi olmam pek muhtemel. N810 listemde değil. Daha makul fiyatlı ve GSM/3G bağlantılı bir kindle ilgimi çekebilir…

Ay-fonum, vay fonum!

Bilen biliyor, ama bir kez daha yineleyeyim: 6 yılı aşan bir süre bir Palm kullanıcısı oldum. Sonrasında bir ara Nokia 770’e sevdalandım. O kadar uzun olduğunun farkında değildim, ama 6 ay önce Palm’ımı hayatımdan tümüyle çıkarıp deyim yerindeyse “mobil teknolojisiz” bir yaşama geçtim. Bir ay kadar önce aldığım Nokia E60 “telefon” ile idare ediyordum. En son Nokia N800 duyurularına bakarak internet tablet görüşümü bir kez daha gözden geçirdim, ve fikrimde ısrar ettim…

“İşte ben bunu arıyordum” diyebileceğim bir cihaz yoktu ortalıkta. Ta ki bugüne kadar! Dün meşhur CES fuarında Apple Computer Inc. CEO’su Steve Jobs keynote verdi ve şu cihazcığı duyurdu. Artık gün sayıp para biriktiriyorum… Budur, hatta biraz terbiyemizi bozarsak “oha yani! oha ki oha!”…

Ben ki birleşik cihazlara karşıyım, ben ki smartphone düşmanıyım, ben ki şimdiki telefon(lar)ımda kamera bile bulundurmuyorum… Evet, ben artık bir iPhone manyağıyım! Bekliyorum…

Ha, bir de Apple Computer Inc. bundan böyle Apple Inc. halini alıyor.

From this day forward we’re going to be known as Apple, Inc. We’ve dropped the computer from our name.

Bu konudaki yorumumu ise jabber’da bazı arkadaşlarla paylaştığım şekliyle ifade edeyim: “ben CEO’nun aynı zamanda akıllısını severim yahu!”

Getti Getti!!!

Bir yılı aşkın zaman önce Palm’ım ve geleceği konularında bir şeyler çiziktirmiştim. Öncesinde ve sonrasında da Palm ile ilişkim ya da Palm platform ya da şirketinin geleceği konusunda yazdıklarım vardı. Bilen bilir, Palm cihazların yedi yılı aşkın bir zamandır vücudumun doğal bir uzantısı haline gelmişlerdi neredeyse, onlar olmadan hemen hiç bir işimi yapamaz haldeydim…

Artık değil!

Sevgili Gökmen Göksel sağolsun, son günlerdeki dizüstü bilgisayar değişimleri sırasında yedek dosyalarımı uçurdu. Palm’ımın uçması ve hard reset gerektirmesi de bu olayla aynı güne denk gelince 6 ya da 8 aylık, ya da bilemiyorum, belki birkaç yıllık Palm yedeklerim, nasıl desem… sizlere ömür… Ben de uzun zamandır gerçek anlamda kullanmadığım Palm’ımı emekliye ayırmaya ve takıntılı Palm kullanıcılığıma bir son vermeye karar verdim. Gökmen ise (ceza olarak) Palm Tungsten T’mi almak zorunda kaldı. Ne iştir bilinmez, aynı hafta içerisinde ikinci kez kendisinin çok memnun kaldığı, ama tüm ekibin bıyık altından güldüğü bir alışverişe muhatap kaldı kendileri.

Peki, şimdi ne olacak? Değerlendirmelerim sonucu Nokia 770 almamaya karar vermiştim zaten. Yeni Palm ürünleri de benim için değil. Ufukta Windows Mobile (ya da her ne ise ismi) kullanıcılığı da görünmediğine göre… evet, doğru tahmin ettiniz, PDA kullanmadan hayatımı sürdürmeye çalışacağım. Yedi yılın ardından ilginç bir deneyim olacak, ama teknolojinin tutsağı olmak yerine teknolojiyi tutsak etmek yolunda anlamlı bir adım gibi duruyor açıkçası. Göreceğiz nasıl gidecek. Gelişmeleri (bir şeyler olursa) duyururum…

Palm Gitti Gider!

Altı yılı aşkın Palm/PalmOS aşkım son parçalarını da yeyip bitirdi. LifeDrive’ın duyurulması nasıl bir kıpırtı yaratmadıysa içimde, Palm’ın piyasaya Windows temelli bir akıllı telefon çıkarıyor olması da öyle deli fırtınalara neden olmadı. Elimdeki Palm Tungsten T’yi artık daha iyi bir seçenek olmadığından kullanıyorum, alışkanlıktan. Ve farkındayım ki gittikçe daha az kullanıyorum. Palm bitti artık, üzücü ama öyle.

news.com sitesinde çıkan bir haber/analiz Palm’ın neden bu durumlara düştüğünü irdeliyor, sonu hazırlayan beş adıma yoğunlaşarak:

  1. Palm yöneticileri cep telefonları ile avuç bilgisayarlarının bütünleşmesini farkedemediler Bu maddeye pek katılmıyorum, Nokia 770 geliştiricilerinin başındaki Ari Jaaksi de katılmıyor. Ama herhalde Atlantik’in öte yakasında işler öyle gelişmiyor. Gerçi Nokia 770’de bir ajanda (PDA) olma iddiasında uzakta bir İnternet tableti olacağını söylüyor. Yani PDA işlerini cep telefonlarına bırakıyor (?) Eğer Palm tümleşik cihazları daha erken piyasaya çıkarsa farklı bir yöne gidebilir miydi? Emin değilim, bakınız Handspring…
  2. Palm kurumsal müşterilerini mutlu edemedi Bir zamanlar Palm üzerinde çalışan yazılımlar Windows CE/Mobile uygulamalarından daha uyumlu idi, örneğin Microsoft Office ile. Kurumsal ağlar ile olan sorumlarını ben yaşamadım, ama bu konudaki yorum katılabilirim. Belki Palm’ın temel yanlışlarından birisi kutudan çıkışta üretkenliği ve uyumu artıracak ön yüklü bir uygulamalar bütünü (Linux dağıtımını andırırcasına) sunmamasında idi. Kullanıcı (kişisel ya da kurumsal) kendi araştırmasını yapıp çözümlerini bulacak ve bu çözümler için ayrıca para ödeyecekti. Palm’ın alım maliyeti kadar bir ek yazılım maliyeti demekti bu kimi zaman. Oysa rekabet (örneğin HP ürünleri) kutudan çıktığında “tam” uyumlu geliyordu, ek bir masraf yaratmadan (tamam Windows CE/Mobile) ürünleri daha pahalıydı, ama yine de algılama açısından Palm dezavantajlı görünüyordu)
  3. Palm’ın yazılım ve donanım kısımlarının ayrılması gelecek planlarını aksattı Evet, ilk günden itibaren sorunlu bir haldi. Özellikle .com balonunun patladığı günlerde bu çözümün işlemesi beklenememekteydi. Sony’nin piyasaya girişi, enteresan ürün/sürüm stratejisi ve sonra çıkışı yazılım kanadını sürekli dalgalı denizlerde dolaştırdı. Donanım kısmı da Handspring ve Sony ile rekabet halindeydi hep, ne yapacağını şaşırmış bir halde. Seçenek iPod gibi kapalı palmak mıydı? Belki… Öylesini mi tercih ederim (ben ya da Palm kullanıcıları) belki de. Palm BeOs’u alacağına Apple Palm’ı satın alsa işler böyle mi gelişirdi, bilemem…
  4. Jeff Hawkins ile Donna Dubinsky’nin ayrılmaları Palm’ın yenilikçiliğini de götürdü Evet, bu da doğru. Palm’dan 1998’de Handspring’i kurmak için ayrılan (ya da ayrılmak durumunda kalan) Hawkins ile Dubinsky sonrasında şirketin başına karizmatik ve lider bir yönetici geçemedi bir türlü. Çığır açıp yol çizmek yerine çalkalandı durdu koca Palm, sonunda da Microsoft limanına sığınarak huzur bulmak zorunda kaldı.
  5. Palm’ın ürün stratejisi hep satışlarını köstekledi Palm’ın ürünlerini yanlış zamanlarda duyurması ve envanterini iyi planlayamaması hep elinde patlayan stoklara yol açmış, ki büyük olasılıkla doğru. Ortalıkta hala III’ler V’ler ve m50x’ler dolaşıyor. Ki bu kardeşlerin üretimi biteli yıllar oluyor. Sonuçta Palm’ın her yeni ürünü şirkete pahalıya patladı, anlamlı işlere harcanacak pek çok para depolarda gömülü kaldı.

Palm neden öldü? Bence yenilikçiliğini yitirdiğinden. Palm V ya da Tungsten T gibi zamanının iyi ürünleri gibi heyecan uyandıran icatlar kalmadı ortalıkta. Treo ve LifeDrive yalnızca eskinin makyajlanmış ve biraz eklentilenmiş hali gibi göründüler hep. Belki fazlaca beklenti yarattılar ve bu beklentiyi karşılayamadılar. Belki belirgin bir yol çizemeyip odaklanmalarını yitirdiler. Heyecan bitti…

Öte yandan Microsoft platformunu tutarlı bir şekilde destekleyip pazarlayarak yavaş yavaş bir geliştirici camiası oluşturdu. Heyecan yaratmayan ürün ve özelliklerle yine yavaş yavaş bir kullanıcı temeli de oluşturdu. Sonunda pazarı ele geçirdi. Artık PDA işi Windows Mobile’ın, maalesef. Ne yapalım biz de (biraz gecikiyor olsa da) Nokia 770 ile idare edeceğiz.