Soner Çağaptay: “Yükselen Türkiye”

Rise of Turkey

Türkiye’nin mevcut yönetiminden memnun değilim, benim istediğim gibi yönetilmiyor memleket. Ama zaten demokrasi de bunun için var, tek bir kişinin istediği gibi değil de ağırlıklı bir ortalamanın istediği gibi yönetilsin ve bu arada ortalamadan sapanların hakları da düzgün bir şekilde korunsun, sesleri çıkabilsin diye… Türkiye’de bu şekilde ifade edilebilecek bir demokratik bir yönetim olduğuna da inanmıyorum. Buna karşın 2002’de AKP iktidara geldiğinde koca bir parantez açıp, “işte bunlar geldi böyle oldu” diyenlerden de değilim. Özellikle 2003 Irak tezkeresinin reddedilmesi, 2002-2005 arasında AB yolunda yapılanlar, Kürtlere haklarının teslimi için (samimi ya da hesaplı) yapılan çeşitli girişimler ve uygulamalar, 2001 sonrası IMF programlarından memleket insanı hayrına ve IMF ile çatır çatır pazarlıklarla yapılan sapmalar, … gibi son derece doğru icraatları olduğuna inanıyorum AKP hükumetlerinin. Buna karşın Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıra, AKP kapatma davası,  … gibi durumların AKP’nin bugününün şekillenmesinde son derece önemli ve olumsuz etkileri olduğuna inanıyorum. Kıbrıs’ın AB’ye alınması, Sarkozy-Merkel ittifakı ile AB kapısının Türkiye’nin suratına kapatılması, ABD’nin II. Irak Savaşı’nda Türkiye’yi çok kolay gözden çıkarması, … gibi dış etkenlerin de bu gidişatı hızlandırıcı ve kuvvetlendirici etkisi olduğuna inanıyorum. Öte yandan, AKP’yi destekleyen Sünni-Müslüman-muhafazakar kesimin Gezi sırasında uygulanan vahşet ve 17-25 Aralık olaylarındaki bariz hırsızlığa göz yummasının mevcut duruma gelmemizde önemli bir etken olduğuna inanıyorum. Tabii ki AKP’nin 2007’den başlayan sapması (ya da kimine göre asıl benliğini bulmasına) önemli katkısı bulunan Gülenci yapılanmanın olumsuz etkisi ve fazlasına inanıyorum, ama bu cemaati şeytanlaştıran “kandırıldık” nevi mazeretleri hiç kale almıyorum, moda deyimle “hepiniz oradaydınız ulan!” demeyi tercih ediyorum. Fakat bunlar son derece öznel değerlendirmeler… Türkiye gerçekten kötü mü yönetiliyor, yoksa bana ve muhaliflere mi öyle geliyor? Daha nesnel bir gözle bakıldığında Türkiye yükseliyor mu?

Bu sorulara benim bakış açımdan farklı bir yanıt veren bir kitap “Rise of Turkey – Yükselen Türkiye”.  Müellifi Soner Çağaptay. Washington Enstitüsü’nde kıdemli uzman ve Türkiye Araştırma Programı’nın başında. Başta ABD Meclisi olmak üzere CNN International, Washington Post, Wall Street Journal gibi mecralarda boy gösteriyor. Özgeçmişi burada. Popüler sanal mecramız ekşisözlük‘te de maddesi var kendisinin. Kağıt üzerinde o ya da bu taraftan diye nitelenecek bir arkadaş değilmiş gibi duruyor. Kitap bir sene kadar önce piyasaya çıkmış, Gezi’den sonra ve 17-25 Aralık olayları ile eşzamanlı. Ben de epey bir zamandır farkındaydım kitabın, ama son zamanlarda bir-iki yerde adının olumlu bir şekilde geçmesi üzerine yılbaşında aldım (tabii ki e-kitap olarak!); hızla (kendi ölçüme göre), yarıda bırakmadan, deyim yerindeyse “kendimi zorlayarak” okudum ve bitirdim.

Okuma sırasında aldığım notlar üzerinden bir değerlendirmesini yapacağım, gene düşüncelerim en sonda… Kindle’daki okuma uygulaması (cep telefonundan farklı olarak) yalnızca konum verip gerçek sayfa numarası vermediği için alıntıların konumunu ver(e)miyorum, kusura bakılmaya. Aşağıdaki alıntılar Kindle’da altını çizdiğim yerler ve aldığım notlar, internet üzerinden ve son anki hallerine ulaşmak da mümkün.

More than anything else, this points to the rise of Turkey as a middle-class society with democracy at its core

Çağaptay’ın temel tezi bu: AKP yönetiminde o derece büyük bir ekonomik gelişme, sınıfsal hareketlilik ve demokratikleşme yaşandı ki, küresel manada bir orta sınıf oluştu ve bu zümre de Türkiye’nin yükselişinin teminatı olacak. Tezin pek çok sorunlu unsuru var, sırasıyla üzerinden geçeceğiz. Ama kitabın daha girişinde orta sınıfın temel değeri olarak demokrasiyi gösteriyor olması ve kitap boyunca yinelediği bu iddiaya herhangi bir kanıt ve destek vermiyor oluşu zaten tezi baştan sakatlıyor. Kanımca demokrasiye zarar veren pek çok uygulamaya ses çıkarmayan bu orta sınıf, bir kesimi ile, ilk kez ve şimdilik yalnızca Gezi’de ayağa kalktı ve bu Türkiye’nin yükselişinin değil, ama AKP’nin düşüşünün bir işareti oldu.

largely thanks to sound policies implemented by the AKP.

Çağaptay, yine kitabın başında, Türkye’de 2000’lerin başından 2010’ların ortasına kadar olan iyi şeylerin temel nedenini AKP’nin sağlam icraatları olarak tespit ediyor. Evet, AKP’nin icraatları bunlar, ama olanları AKP’nin içsel bir niteliği gibi ortaya koymak ne derece doğru? Ne kadarı dışsal nedenlerle, ahvale bağlı olarak, yapılmak durumunda kalınan icraatlardı? Bu konularda herhangi bir değerlendirme yok. Aynı bakış açısından 2007 sonrası cemaat ile işbirliği halinde muhalefeti bastırma ve yargıyı ele geçirme harekatını, 2013 sonrası demokrasi karşıtı, baskıcı ve otoriter (ve giderek otokrat) bir rejime dönüşme sürecini de sadece AKP’nin içsel niteliklerine bağlamak gerekmez mi?

Gaziantep was knocking on the doors of the global economy, and it was joined by industrious Turkish cities across the Anatolian plateau.

Çağaptay, beklenildiği üzere, AKP iktidarı süresince ekonomik ve diğer açılardn ilerleme göstermiş toplum kesimlerini ön plana çıkarıyor. Anadolu Kaplanları bunlardan biri. Gaziantep’in özellikle II. Irak Savaşı ardından ve Irak Kürdistanı’nın özerkliği ve ABD katkısı ile gelişmeye başlaması ile önemli bir üretim ve ticaret merkezi haline geldiği açık. Ama bunu “küresel ekonominin kapılarını çalıyor” diyerek göstermek doğru mu? Çağaptay’ın kitap boyunca yaptığı göz yanılsamasına (optik illüzyon diyeyim, illa yabancı sözcüklerle konuşmak isteyenlere) ilk örneği burada görüyoruz. İyi olanı abartarak ön plana çıkarmak, iyi olmayan/kötü olanı olabildiğince gözönünden kaldırmak. Örnekler çoğalacak, bekleyin…

Since 2002 Turkish economic output has nearly trebled.

“trillion dollar plus”

$1.3 trillion.

Geldik kitap boyunca dönüp dolaşıp kullanılan göz yanıltmasına: AKP iktidarı süresince ekonomi “mucizevi şekilde büyüdü”, “üç kart büyüdü”, “trilyon dolarlık ekonomi oldu”, … Aslında bu yanılsama Çağaptay’a özgü değil, son derece saygın medya kuruluşları, mesela The Economist de (bkz. düzeltme metni) aynı hatayı yapabiliyor. Trilyon dolar sınırı da yalnızca satınalma gücü paritesi ile geçilmiş durumda, yani, bana sorarsanız yalnızca bir takım hesaplar sonucu elde edilmiş bir rakam, gerçek bir üretim vb değil. Türkiye ekonomisinin gerçek büyüme performansını görmek isterseniz Ozan Cığızoğlu‘nun şu çok güzel özetine bakabilirsiniz; ya da biraz da magazin istiyorsanız bakan Mehmet Şimşek ile akademisyen Dani Rodrik arasındaki tartışmanın usturuplu, dalga geçen ya da bilimsel bir özetine göz atmakta yarar var. Özet olarak AKP iktidarında ekonominin büyümesi iyimser bakış ile “iyi”, ortadan bakış ile “makul”, kötümser bakış ile “benzer ekonomilerin gerisinde” olarak nitelendirilebilir. Sevgili Çetin Altan’ın deyimi ile Türk’ün Türk’e propagandası ile bir ekonomik mucize yalanı tutturmuş gidiyoruz, Çağaptay’ın ana tezi de bu…

by the same token this has come at the price of near single-party rule and growing authoritarianism since 2002.

Ama hakkını da veriyor Çağaptay, bu “mucizevi ekonomik gelişme”nin tek parti icraatı ve artan otoriterlik ile geldiğini yazıyor. Ve dikkat edin, bu yazılanlar Gezi’den sonra, ama 17-25 Aralık ve cemmat karşıtı girişimlerin öncesinde!

Turkey will rise as a cornerstone of regional stability only if Ankara can leverage its Muslim identity and Western overlay, maintaining its strong ties with the Western states even as it expands its influence as a Middle East power.

Çağaptay’ın reçetesi bu: Türkiye, Müslüman gelenek/tarihini, coğrafi konumu ve Batı’ya olan bağları ile birleştirerek 21. yüzyılın önemli güç odaklarından biri haline gelebilir. Hemen reddedilecek bir reçete değil, ilginç açılımları var. Zaten kitabı sonuna kadar onun için okudum 🙂

In 2014 Turkey will take over the prestigious position as one of the executive directors of the International Monetary Fund (IMF)

188 üyeli IMF’nin 24 İcra Müdürü var. Bir kısmı büyük ekonomiler için, bir kısmı da bölgelere bakıyor. 2010’da yapılan bir değişiklikle Avusturya, Belarus, Çek Cumhuriyeti, Kosova, Macaristan, Slovakya, Slovenya ve Türkiye’yi temsil etmekte olan Avusturya müdürünün dönüşümlü olarak Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Türkiye ile yer değiştirmesi kararlaştırıldı. Bu kapsamda 2014 yılında Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı söz konusu İcra Müdürü makamını devraldı. Yani Çağaptay’ın çok önemli bir olaymış gibi ve birden fazla kez bahsettiği, yükselen pazarların IMF’deki etkisini artırmak için yapılan bir değişiklik sonucu. Ne Türkiye’ye özgü, ne çığır açıcı. Evet, önemli… ama sadece o kadar. Çağaptay, burada da olguları bükerek göz yanılsamasına dahil ediyor. (haberin ayrıntısı için bkz. Hürriyet Daily News)

Turkey has to bring together its disparate social segments if it wants to emerge as a regional and global player, especially considering that the country is currently debating drafting its first-ever civilian-made constitution.

Yine yerinde tespitlerden birisi: Türkiye ayrık (ve AKP iktidarı boyunca daha da ayrılmış, Çağaptay bu konuya değinmiyor) toplumsal kesimleri, yeni ve sivil bir anayasa ile (sözkonusu şu anda adı geçen Başkan’ın Anayasası değil, Özbudun’la başlayıp TBMM komisyonu ile devam eden anayasa…) biraraya getirmeli ki gerçek anlamda küresel bir güç haline gelebilsin.

supporters and opponents alike will be on their way to reconstituting a Turkey where individuals from all walks of life can thrive.

Çağaptay’ın rüyası bu! Ama kitap yayımlandığında açık olan ve geçen 1,5 yılda iyice belirginleşen bir şekilde tam da bunun tersi oldu, farklı yollardan gidenler iyice ayrı düştüler. Şu anda son derece kapalı bir şekilde yürütülen Kürt barışı görüşmelerini saymazsak gidişata “ben de bunun sonunda kazançlı çıkacağım” diye bakan muhalif kimse kalmadı.

Such a formula within the new charter would likely satisfy both nationalist Kurds and also majority Turks who generally do not favor group-specific rights given to the Kurds.

AKP’nin Kürt barışı için çalışması son derece yerinde. Oslo görüşmeleri de gerekliydi, ilk açılım da. Ancak bunun bir toplumsal girişim olarak değil de bir siyasi manevra olarak algılanması ve bu bakışla yürütülmesi AKP ve bir miktar HDP taraftarları dışında inandırıcılığını kaybetti. Öte yandan ve belki daha önemlisi, Türklere bu sürecin önemi, gerekliliği ve durumu hakkında hiçbir bilgi vermeyerek/telkinde bulunmayarak barışı yalnızca “AKPye oy vermek için bir neden” düzeyine indirdiler. Şu anda olası bir barış çözümünün çok sayıda sorunu çözmekle birlikte belki ona yakın yeni problem doğuracağını görmemek mümkün değil…

it would be difficult for its Western partners to promote Ankara as a model for post–Arab Spring countries such as Egypt, Tunisia, Libya, and Yemen.

Geçen sürede böyle bir modelin anlamlı olmadığı zaten defaatle görüldü. Kaldı ki, Çağaptay da ilerleyen bölümlerde Türkiye’nin Arap dünyasına model olmasının önündeki engelleri yazıyor. Kişisel görüşüm Arap dünyasına, eğer illa olacaksa, Tunus’un bir model olarak sunulabileceği yönünde. Tarihi, kültürel ve toplumsal altyapısı, son birkaç yıldır izlediği yol vb açısından çok daha uygun. Ama, zaten asıl soru “Arap dünyasına illa bir model gerekiyor mu?”

The cornerstone of Turkey’s rise has been the government’s ability to foster stable political conditions for economic growth.

Evet, yine göz yanılsaması…

phenomenal economic growth, which has, in return, been made possible by Turkey’s image as a stable and regionally responsible country, a reputation that has benefitted Turkey by attracting record-breaking investments.

Ve yine…

Just as the sudden spread of middle-class prosperity in the United States in the1950s instilled a can-do attitude in American sentiment toward the world, the same is now happening in Turkey.

Ve bu yanılsamayı bu derece güçlü bir propaganda aracı ile yaymanın sonucu: “Ben herşeye kadirim” diyen bir (Sünni-Müslüman-muhafazakar-“Türk”) orta sınıfın yükselişi. Bu kesimin, özellikle içeride, kendilerini muktedir hissetmeleri ve ne idiği belirsiz bir Yeni Osmanlıcılık akımı içerisinde talep ettikleri “değişim”.

expensive natural gas and energy imports, putting a crater-sized dent in Turkey’s trade balance.

Evet, biliyoruz, cari açığın tek nedeni enerji ithalatı değil. Büyük olasılıkla Çağaptay dakatma değeri ve üretkenliği düşük Türkiye ekonomisinin açık vermeden büyüyemediğini biliyor, ama menkıbesi açısından böyle yazması gerekiyor. Yine bir göz yanılsaması…

As it is likely to outlive even Ataturk’s fifteen-year domination of Turkish politics in the early twentieth century, the AKP’s global vision is likely to prevail.

AKP iktidarı süre olarak Atatürk iktidarını geçiyor, belki CHP iktidarını bile geçer (Allah göstermesin). Ama söz konusu küresel vizyon’un baki kalması söz konusu değil, daha şimdiden görülüyor…

The city’s Armenian population all but disappeared during the calamities of World War I

Ermeni soykırımına Çağaptay’ın bulduğu isim: “calamity”.

The AKP has been lucky in the sense that it came to power soon after Turkey’s population growth rate stabilized, with the bulk of the population forming a young yet mature and productive bloc.

Bu da yerinde bir tespit. Meşhur demografik pencere denen durum Türkiye’de 90’ların sonunda ve 2000’lerin başında ortaya çıktı. Yani AKP nüfusun görece büyük bir kısmını üretime katarak bir atılım gösterebilme olanağına sahipti. Ancak bu konuda önemli bir gelişme olmadı görüldüğü kadarı ile. Tam tersine, meşhur “en az 3/4/5 çocuk” söylemi ile ekonominin doğası içerisinde son 40 yılda elde edilen kazanımların 10 yılda berhava edilmesi tehlikesi belirdi, AKP eliyle tam da … Son derece ayrıntılı ve yerinde bir değerlendirme için Erik Meyersson‘un şu harika yazısına bakabilirsiniz…

its position of stability amongst its neighbors, which has convinced investors to finance its deficit with massive portfolio inflows, at least for now.

FDI göz yanılsaması… Türkiye ve FDI konusunda daha nesnel bir değerlendirme için şuraya bakabilirsiniz. Özetle Türkiye BRIC ile FDI konusunda rekabet edemeyecek kadar küçük bir ekonomi ve nüfusa sahip diyor. Ama daha demokratik bir toplumsal yapı ve daha iyi bir altyapı ile bu dezavantajını kısmen ortadan kaldırabilir. Biraz Daron Acemoğlu tadında, daha kapsayıcı ve açık bir toplum ile daha iyi bir ekonomik gelişme…

In the field of communication and transportation Turkey is also taking giant strides, making life easier for common Turks:

Bu da bir göz yanılsaması… “İnönü devrinde tek bir vatandaş bile internete bağlı değilken AKP iktidarı 20 milyona genişbant, 50 milyona 3G getirdi” 😛

In the last decade, though, the military’s symbolic power over Turkish society has eroded. The military’s dominant role over Turkish politics has come to an end, the laïcité model has collapsed, and the military has become a partner to the Ankara government, fully falling under its power.

AKP iktidarının, her ne kadar tartışmalı bir takım yollardan elde edilmiş olsa da, en önemli kazanımlarından birisi: Ordunun siyaset dışına çekilmesi ve toplum üzerindeki gölgesinin kaldırılması. Gerçi bu kazanımın gerçek mi, yoksa zahiri mi olduğu çok açık değil. AKP iktidarının yakın zaman icraatları sayesinde/yüzünden Türkiye’nin yakın geleceği falında bir askeri darbe olasılığı, ben dahil, pek çok kimse tarafından hala gözönünde bulunduruluyor.

Unable to renew its ideological stance, the military was ripe for challenge from Turkey’s fast-changing society. In the end it would be the AKP that would truly take them to task.

AKP’den çok Gülenci hareket demek yerinde olacaktır. AKP ordunun “temizlenmesi” operasyonuna -kimi zaman son derece önemli olan- siyasi destek verdi. Uydurma -kimisinin içerisinde gerçek olanlar da vardı mutlaka- davalar yolu ile yürütüldü bu iş. Gerçek anlamda Türkiye siyaseti ya da halkı ordu ile yüzleşmedi…

“freedom of religion”
“freedom from religion.”

Çağaptay AKP sonrası ve öncesi laikliği ile bu terimler ile açıklıyor: Dinin özgürlüğü ve dinden ayrılık. Yerinde bir tespit. Ama… “Ama”ları var, geleceğiz.

Acting as a social leveler and a democratizing institution, the military provides a rare chance for upward mobility.

Yerinde tespitlerden birisi daha… Tabii önceleri sınıflararası geçişi sağlarken zamanla demokratikliği kalmamış, kendi dogmaları ve doktrinleri içerisinde sıkışıp kalmış, o başka…

During the summer of 2012 more than 30 percent of Turkey’s generals and admirals were facing criminal charges, with half of those charged sitting behind bars without chance of bail.

Balyoz ve Ergenekon kumpasları… Ve suçlu olanların ve olabileceklerin de gerçek bir yargılamaya tabi tutulmadan, gerçi yıllarca tutuklu kaldıktan sonra, salıverilmeleri…

A recent survey by the Turkish Economic and Social Studies Foundation (TESEV), an Istanbul-based think tank, measured perceptions of Turkey in the Middle East.

the country that has played the “most constructive” role in the region. When asked this question, twice as many Arabs voted for Turkey than voted for the United States.

Türkiye’nin yumuşak gücünü (soft power) gösteren bu çalışmalarla ilgili önemli bir nokta her ikisinin de 2011 yılında yapılmış olması Yani hükümet ile Gülenci hareket arasında iktidr paylaşım mücadelesinin ve gidere kıyasıya savaşın başlamasından çok önce. Çağaptay’da Türkiye’nin yumuşak gücünün önemli bir etkeninin Gülen cemaati olduğunu vurguluyor. 17-25 Aralık sonrasında bir ayndan bu yumuşak güç etmenlerini bertaraf ederek, diğer yandan da gittikçe baskıcı ve otoriter bir hal alarak bu kazanımların tümünü ve hızla heba etti AKP iktidarı.

If the Arabs start to see Turkey as a neo-Ottomanist entity, Ankara could encounter pushback as it tries to lead political developments in the region.

Çok önemli bir tespit! “Osmanlı”, Sünni-Müslüman-muhafazakar-Türk toplumu için iyi bir çağrışım yapıyor olabilir, ama Arap dünyasında ya da -alimallah- Balkanlar ve ötesi Avrupa’da o kadar beğeni topladığını sanmıyorum. Dolayısı ile, Çağaptay’ın bahsettiği yumuşak güç ile bölgesel ve küresel alanda kuvvetlenen Türkiye, iç politika sloganları üreteceğim diyerek bu gücünü söylem ve propaganda alanında kendi eliyle yok ediyor…

The nation entered a period of increasingly cold relations with the United States and turned its interest to the Middle East in hopes of becoming a regional power.

Following this affront Ankara broke from Assad and began calling for his ouster.

to target Turkey.

Çağaptay bölgedeki ahvali ve Türkiye ile alakasını değerlendirirken gereksiz yere fazlaca Türkiye merkezli bir bakış açısı geliştiriyor. ABD’nin Türkiye’ye sırtını dönmesi II. Irak Savaşı tezkeresinden dolayı değilmiş gibi, Esad ile aranın bozulması Türkiye’nin sözünden çıkmasından çok mezhepsel nedenlerle değilmiş gibi, İran’ın PEJAK ile ilişkisi kendi iç dinamiklerinden çok Türkiye ile göreceği bir hesapla ilgiliymiş gibi… Öyle bir noktaya geliyoruz ki, bölgede olan herşey Türkiye’nin yükselişinin önünü kesmek için yapılıyor. Bakış açısı bu olunca yerinde olabilecek tespitler de güme gidiyor…

The Turkish leader appears to have a penchant for personal friendship with other foreign leaders, and Obama has given him attention and respect, which in turn encouraged the remolding of Turkish foreign policy through Erdogan’s powerful personality.

Çağaptay bunu yazarken kendisi inanmış mıdır merak ettim. Uluslararası ilişkilerin, hele ABD gibi bir küresel güç için, kişisel ilişkiler temelinde şekillenmesini düşünmek, en hafif deyimle, gaflet. Zaten sonrasında Obama da aylarca Erdoğan ile konuşmayarak -o derece ki kamuya açık bir şekilde dert yandı Erdoğan- bu tezin boşluğunu gösterdi… Tabi bir ergen küsmesi açıklaması çıkarmazsak ortaya 🙂

Ultimately, political stability and regional clout are Turkey’s hard cash. Its economic growth and ability to rise as a “Muslim BRICS” and “Eurasian China” will depend on both.

Evet, bölgesel etki önemli… Fakat bunun için politik istikrarın (ki artık biliyoruz, politik istikrar “AKP hep iktidar kalsın” ile aynı anlama geliyor) gereği neden önemli, Çağaptay bir neden öne süremiyor? Evet, bildiniz, kıymeti kendinden menkul bir çıkarım…

This new worldview is often portrayed as a refreshing way to reimagine Turkish identity and negate Kemalism’s side effects that have led to systematic injustice against Christians and Jews.

Müslüman olmayan toplumlara karşı haksız ve basmakalıp hareketlerin vebalini yalnızca Kemalizm’e yüklemek olmamış. Kemalizm’den kısmen de olsa ayrı değerlendirilmesi gereken 30’lar faşizmi, ardından Demokrat Parti ile başlayıp neredeyse aralıksız süren Sünni-Müslüman- muhafazakar-Türk iktidarlar. Kemalizm, en azından “Ne Mutlu Türküm diyene” diyerek Müslüman olmayanlara bir çıkış yolu göstermiş. Diğerleri doğrudan aşağılama, hakaret etme ve saldırma yoluyla tam bir ayrımcılık politikası ve kültürü oluşturmuş. Yani söz konusu adaletsizliğin temel nedeni bizatihi yeni-Osmanlıcılar…

Ottoman Islamic consumerism sells a simple message: Never mind who the Ottomans really were, just buy their symbols.

Evet, son zamanlarda pompalanan ve satın alınan ecdat edebiyatı tam olarak bu… Osmanlı kimdir, ne yapmıştır/ne yapamamıştır, neden bugün için örnek teşkil eder ya da etmez araştırmayan, bırakın araştırmayı düşünmeyen, bırakın düşünmeyi en ufak bir fikri olmayan bir güruha (evet, güruh) pazarlanıyor çarpık ve fakat cazip bir Osmanlı görüntüsü.

thousands of Alevis, including many women educated as early as the 1930s, became schoolteachers in Turkey’s secular education system, spreading the idea of a secular republic.

among all the pillars supporting secularism in Turkey, the Alevis may be the only ones not weakened by the AKP.

Çağaptay’ın Alevilik ve Aleviler ile ilgili bölümü hayli ilginç. Konu hakkında çok bilgi sahibi değilim, ama kitapta yazanlar öğrenme isteği uyandırdı. Buna karşın yukarıdaki iki alıntıda bahsedilenlerin son derece yerinde olduğu sabit. Ana muhalefet CHP’nin onyıllardır yeniden yapılanma gereği duymadan ayakta kalabilmesi de, kanımca, Alevi oylarının neredeyse kemikleşmiş bir şekilde bu partiye akmasından kaynaklanıyor. Aleviler CHP’den vazgeçmeden CHP ya da sosyal demokrat/ortanın solu/sosyal adaletçi liberal kanat toparlanmaz, öte yandan Aleviler’in gönül rahatlığıyla oy verebileceği bir partinin ortaya çıkması da CHP tökezlemeden mümkün olmaz… Neticede tam bir çıkmaz 🙂

This middle-class emergence, midwifed by the ruling AKP, is changing the nature of politics in Turkey as middle-class Turks from all lifestyles and backgrounds buy into the quintessentially middle-class values of liberal democracy. The AKP has perhaps become a victim of its own success.

Orta sınıfın yükselişini AKP’nin ebeliğinde gerçekleşmiş bir doğum olarak göstermek ne derece doğru, tartışma götürür. AKP iktidarı boyunca Sünni-Müslüman-muhafazakar-Türk kesime önemli bir servet transferi yapıldığı, bu şekilde milyarderden mahalle milyonerine bir çeşit orta ve üst sınıf oluşturulduğu bir vakıa. Ancak bu zümrenin evrensel anlamda orta sınıf değerlerine sahip olduğunu ve liberal demokrasi ilkelerini benimsediğini söylemek mümkün değil. İşte bu nedenle “AKP kendi başarısının kurbanı” olmuyor, orta sınıf (ya da biraz çarpıtıp burjuva diyelim) olamayan ama zenginleşen bu zümre AKP’yi ne (hemen hemen) yaparsa yapsın, katil olsun hırsızlık olsun, desteklemeye devam ediyor…

communists

Bu tek sözcüğün de altını çizmişim. Genelde kimi eğilim ve tercihleri analizlerini etkiliyor olsa da makul bir kişi görünümü veriyor Çağaptay. Ama  70’lerin sağ kanadı tarafından kullanılmış ve artık sadece kafa yapısı olarak 70’lerede kalmış bir kesim tarafından kullanılmakta olan bu betimleme bu görünümü sorgulatacak nitelikte… Görmezden gelelim en iyisi, dil sürçmesi diyelim.

Turgut Ozal opened the country to the global economy, paving the way for prosperity.

Türkiye ekonomisinin dışa açılması ile refaha kavuştuğunu söylemek hayli tartışmaya açık…

Together with other factors, instability has prevented the area from taking part in Turkey’s opening to the global economy in the 1980s and the economic miracle of the past decade.

İstanbul ile karşılaştırarak Güneydoğu’nun küresel ekonomide rol alamadığını söylemek ve bunun nedeni olarak da Kürt sorununu göstermek biraz aşırı basitleştirme. Trabzon, Yozgat ya da Uşak’ın küresel ekonomi ile daha iyi uyum sağladığını söylemek zor. Hatta Irak ve Suriye’de Kürt yönetimlerinin ortaya çıkması ile Güneydoğu’nun bu alanda önemli gelişme kaydettiği de açık. Coğrafi temelli bir açıklama çok daha yerinde olurdu.

“Turkey’s Kurdish problem in the far southeast.”

Yine bir aşırı basitleştirme… Belki 20-30 yıl önce Kürt sorununun Güneydoğu köşesi ile sınırlı olduğunu söylemek mümkün olabilirdi, artık değil. Bunu yalnızca BDP/HDP oylarına bakarak söylemek de yerinde değil.

The AKP’s appeal in this region is to the religious and conservative Kurds while the BDP appeals to nonreligious, secularist, and nationalist Kurds. Conservatism versus secularism is a powerful fault line.

Çok yakın tarihte yayımlanan bir araştırma BDP/HDP seçmeninin mütedeyyinlik, muhafazakarlık ve laiklik karşıtlığı konularında AKP seçmeninden çok daha ileride (geride 🙂 ?) olduğunu gösterdi. Tarihi nedenlerle, ve özellikle örgütlü alanda, laik Kürtler daha ön planda olabilir ancak bu durum da değişiyor dışarıdan görülebildiği kadarı ile…

To that end the AKP must realize that secular, liberal Turkey, which comprises around half of the country’s population, is too big to ignore. (And the secular liberals must realize that, unlike a decade ago, Turkey has a large, established conservative-Islamist elite and political party with widespread support).

Yerinde Çağaptay tespitlerinden birisi daha. Ancak her iki kanat da bu konuda ümit vermek bir kenara, büyük birer hayal kırıklığı yaratmış durumdalar.

that will require truly high-minded leadership on the part of the AKP.

Doğrudur, ancak böyle bir AKP yok görünürde, istikamet tam tersi…

the new CHP ran on a platform that was forward looking, with a vision to create a new, liberal and pro-Western Turkey.

Çağaptay, büyük olasılıkla, Baykal CHP’sinden Kılıçdaroğlu CHP’sine geçişte böyle bir durum ortaya çıkacağını ümit ediyor, yani yalnızca AKP için değil, CHP için de olmayacak duaya amin diyor. Yeni CHP’nin değiştiği doğru, ancak geleceğe bakan, yeni, liberal ve Batı’ya dönük bir platformdan söz etmek mümkün değil.

In order to challenge this strategy and set up a serious alternative to the AKP in the polls, the CHP must de-couple social conservatism from religiosity and thus end the AKP’s monopoly over the “the party of religion” brand.

In other words, the CHP has to reinvent itself as the party of liberalism in order to find a place where it can be at peace with religion but also promote socially liberal values.

CHP yönetimi bu formülü bu şekliyle olmasa da uygulamaya çalıştı, ama her seferinde başarısız olmak yanında hem çekirdek tabanı ve hem de öncü aydınları tarafından kıyasıya eleştirildi.

G20, the 2020 World Expo, and Olympic Games, as well as it 2014 ascendance to the IMF executive directorship.

Başarılı olamamış kimi girişimler…

Perhaps the most difficult challenge will be reforming Turkey’s deeply ingrained social and political culture that has stifled pluralism and stoked conflict in the past.

Çok yerinde bir değerlendirme daha… Ama, kaçıncı kez tekrarlıyorum unuttum, böyle bir gelişme yok, tam tersi farklılıkları dışlayan ve ezen, çelişki ve çatışmaları siyasi stratejilerin bir etmeni olarak kullanan bir anlayış gittikçe daha fazla hakim oluyor AKP yönetimine. 2002-2007 arasında ve hatta bir kısmı 2013 sonuna kadar AKP’ye destek veren geleneksel taban dışı çevrelere ve ilk zamanlardaki “beyin takımı”na bakar ve bugün ile karşılaştırırsanız durumun vehameti çok açık ortaya çıkacaktır. AKP, liderinin paranoyası ve egosu yüzünden ikinci ve hatta üçüncü lig “kanaat önderleri” ve “danışmanlar”ın ve siyasetçilerin elinde kalmış durumda. Buradan sonra tek yön var: aşağı ve daha aşağı…

Whereas a century ago it was Western powers that dismantled and carved up the Ottoman Empire after World War I, today Turkey can place itself in the driver’s seat of shaping the borders of the emerging Near East map.

Bu tip bir emperyal planın peşinde koşmanın yanlışlığı ayrıca tartışılabilir. Ancak sırf pratik açıdan yaklaşılsa bile söz konusu edilenin ne derece uzağında olduğumuzu görebiliriz. Haritayı şekillendirmek için oturduğumuz masadan, hatta masanın olduğu odadan atıldık çoktan. Türkiye’de şu anda İhvan politikası etrafında oluşturduğu dış politika ile ne Batı’nın, ne bölge güçlülerinin, ne de bölge halklarının yararına / çıkarına / doğrultusunda konumlanmış durumda, gittikçe yalnızlaşıyor ve uzaklaşıyor. Hatta kapalı kapılar ardında ve yine politik hesaplar çerçevesinde yürütülen Kürt barı görüşmelerinin başarısına bağlı olarak haritada değişen sınırların Türkiye’nin olması olasılığı bile mevcut…

More bluntly, does this new Turkey even want to be in the West?

Soru bu! AKP’nin son birkaç yıldır verdiği cevap “Hayır”, zımnen de olsa…

given Turkey’s European and democratic accretions, why can’t it aim for Denmark?

Evet, budur… Burnumuzun dibinde, el kadar Rojawa’da demokratik, çoğulcu ve modern bir yönetim şekli denenirken Türkiye’de oklar hep geçmişi gösteriyor. Danimarka değil, ama Afganistan…

leading the world in dropping dictators in favor of the pro-democracy movements, from Egypt to Libya to Syria.

Ve Çağaptay yine göz yanılsamasına dönüyor. Önderlik edebilmek için önden gitmek ve birileri tarafından takip edilmek gerekiyor. Arap Baharı’nın başında, özellikle Mısır’da Mübarek’in düşüşü sürecinde AKP ve Erdoğan’ın doğruları son derece fazlaydı, sonrasında Kahire’de, İhvan’ın yüzünü ekşitmesi pahasına, “laik olun” temalı konuşma da aynı şekilde. Ama Libya ve özellikle Suriye’de, ve özellikle mezhep temelli çatışmalarda yan seçmesi gerektiğinde, ve strateji yerine taktik hareketleri tercih edince, … bu inisiyatif tümüyle ortadan kalktı ve “değerli” (öyle olup olmadığı hayli tartışılır) yalnızlık günleri başladı. Türkiye’nin Orta Doğu politikası tümüyle iflas etmiştir, NOKTA…

Çağaptay’dan notlarım bunlar… Genel bir değerlendirme yapacak olursam, görebildiğim kadarı ile, Çağaptay etrafta gittikçe daha sık görmeye başladığımız şarlatanlar gibi olmayan gerçeklikler kuran, bunlar üzerinde AKP methiyeler düzen birisi değil. Türkiye’nin geleceğine olumlu bakmak istiyor bunu yaparken AKP iktidarını olduğundan daha olumlu değerlendiriyor, bunu da pozitif geri besleme ile güçlendirerek -büyük olasılıkla kendisinin inandığı, ve bizim de inanmamızı istediği- bir göz yanılsaması oluşturuyor. Verileri hafif oynamak, iyi şeyleri misliyle abartarak aktarmak, sistemli bir teste tabi tutulmamış önermeleri gerçek gibi göstermek, kötü şeyleri görmezden gelmek gibi ufak “hile”ler kullanıyor sürekli.  Kitabı okumaktaki saiklerimi başta özetlemiştim. Ben kendimi zorlayıp okudum, kısmen de özetledim. Artık sizin okumanıza gerek yok, birşey kaçırmış olmazınız…


Not 1: Bu yazıya başladığımda Türkiye normal bir karanlık içerisindeydi; bitirirken Özgecan cinayeti, Nuh Köklü’nün öldürülmesi, İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nın TBMM’de kavgalı görüşmeleri, … geçmişti başımızdan. Bugünlerde Çağaptay’ın dediklerine bakınca insan acı acı dahi gülümseyemiyor. Türkiye 20. yüzyıl başlarında küllerinden doğan Anka kuşuna benzetilirken, şimdi üzerine benzin döküp yakan bir meczuba dönmüş durumda… AKP iktidarının (sağ iktidarların geleneği olan devlette yoğun kadrolaşmayı ve yolsuzluğu saymayayım) özellikle 2007 sonrasında girdiği yol ve bu yolda liderinin paranoya ve egosu ile kazandığı ivme devlet yapısı dahil pek çok şeyi kırıp dökerek ne olduğu belirsiz bir karmaşaya götürüyor bizi. Çağaptay’ın övdüğü ve inandığı muhafazakar orta sınıf da yapılan tüm kötülüklere (cinayet, hırsızlık yalancılık, …) göz yumarak gün geçtikçe kirleniyor. Memlekette iyi giden tek şey Kürt barış görüşmeleri, onun da yürütülüş şekli sonucuna olan inancımızı hayli zayıflatır yönde… 2001 krizi ardından IMF komiseri Kemal Derviş eliyle Ecevit ve ortaklarına yaptırılan yapısal reformlar dışında ekonominin herhangi bir yerine dokunulmuş durumda değil. İhracatı çeşitlendirme ve pazarları genişletme yönünde olumlu çalışmalar yapıldığı açık, ancak üretme ve üretkenlik konusunda ciddi sorunlar yaşayan bu ekonomik yapıda bunun da olumlu etkisi sınırlı oluyor. Dış politikadaki yanlışlarımıza bakarak birkaç yıl içerisinde Avrupa hayalini resmi olarak rafa kaldıracağımızı ve kimilerinin çok önem bahşettiği o jeopolitik önem ve  avantajımızı da kaybedeceğimizi tahmin etmek zor olmasa gerek. Kısacası Çağaptay’ın yalnızca bir yıl kadar önce yazdığının tam tersine Türkiye yükselmiyor, alçalıyor ve hızla alçalıyor. AKP iktidarının başında gerçekleştirdiği olumlu şeyleri son birkaç yıldır geri aldı ve hızla olumsuza dönmeye devam edecek. Türkiye için, popüler bir dizinin deyimini kullanayım, Winter is coming


Not 2: Kitabın genel gidişatı ile o kadar ilgili değil, ama Alevilik bölümünü hayli beğendim ben. Bu konuda ilgimin ne kadar sınırlı olduğunu gördüm, daha ayrıntılı okuma ihtiyacı duydum, kaynakların ne kadar sınırı olduğunu farkettim. Son olarak din konusunda bir alıntıyı aktaracağım:

This new Diyanet, with Muslims, Jews, Christians, and others at its helm, should equally fund and support the religious and spiritual activities of all these groups.

Bu hala AKP civarında kalabilmiş az sayıda çoğulcu kişi tarafından önerilen modele benziyor biraz. Ama tabii ki en doğrusu Diyanet’in tümüyle lağvedilmesi, dinin tümüyle (düzgün bir şekilde ve aslen finansal çerçevede denetlenen) sivil toplum örgütlerine bırakılması. Sünni Müslüman bir başkanın altında farklı din ve mezhepleri kapsayacak bir din işleri yapılanması yapmak mümkün değil, manalı değil, gerekli de değil…

Kitabın Elektroniği ile İmtihanımız

İlk elektronik kitap okuma cihazımı 2011 başında aldım, bir amazon Kindle! Sanırım 2. nesil bir cihazdı, çok kısa sürede ekranını kırdım ve bir yenisini aldım, bu sefer kılıfı ile birlikte 🙂 2011 sonbaharında tek amaçlı elektronik mürekkepli bu cihazın bana uygun olmadığına karar verdim ve bir Kindle Fire aldım, yanılmıyorsam ilk nesil. Bu yaz emektar Fire’ı bir takside unutunca terfi zamanı geldiğini farkettim ve artık bir Fire HDX kullanıcısıyım. 2015 başında da kızıma ilk elektronik kitap okuma cihazını, bir Kindle Fire for Kids alacağım. Neredeyse 4 yıldır elektronik haricinde kitap okumuyorum…

Türkiye’de “e-kitap dışında kitap okumuyorum” demek neredeyse “okumuyorum” demekle eş anlamlı, maalesef… Neyse ki ben son 4 yıldır okumalarımı yoğun olarak İngilizce, kurgu dışı, ekonomi ve dünyanın gidişatı konularında yapıyorum. Az da olsa Türkçe ve kurgu da okuyorum. Ama dedim ya, “okumuyorum” desem yeridir. Aşağıda e-kitap ve özellikle Türkçe e-kitapla 4 yıla varan maceram çevresinde Türkiye’de e-kitabın hikayesini anlatacağım, gözleyebildiğim kadarı ve hayli öznel bir bakış açısından…

Yaşasın Amazon!

Öncelikle Kindle ve Fire üzerine: Harika bir cihaz! Harika bir cihaz ailesi! Benim için tablet özelliklerindeki Fire doğru cihaz; kitap okurken sıkılıp internete atlayasım geliyor, RSS’lerimi feedly ile takip ediyorum, twitter ve nadir de olsa Facebook… Ama Kindle (daha doğrusu Paperwhite) kullanan arkadaşlarım da var. Onlara kendilerini okuma akışına teslim etmeyi tercih ediyorlar. Bence ikisi de olur, kişiye hangisi daha uyuyorsa…

kindles_compared

Ama Kindle’ı Kindle yapan cihazdan çok (cihaz da harika, o ayrı) Amazon’un muhteşem e-kitap koleksiyonu. Son çıkanlar, yok satanlar, taa eskiler, uzun kuyruğun ucundakiler, … herşey var! Evet, aslında herşey yok, kimi kitaplar için “yayıncıya haber verin, e-kitabını istiyorum” bağlantısını tıklamak gerekiyor. Henüz olumlu sonuçlanan bir tıklamam olmadı, ama ümit fakirin ekmeği. Çok mecbur kalırsam çok da yasal olmayan yollardan ediniyorum kitabı, 5 yılda 1 kez olduğu üzere.

Amazon’un e-kitap okuma uygulaması (Kindle dışında Android, iOS, chrome, Windows için de bulabilirsiniz aynı yazılımı) son derece temiz, anlaşılır, içgüdüsel, etkileşimi rahat. Yeni çıkan X-ray, Amazon dükkanı bağlantısı, Goodreads bağlantısı, vb özelliklerle sürekli zenginleşiyor ve gelişiyor. Kitaptan örnek bölüm okuma (örneği beğenip kitabı aldığınızda notlarınız, işaretleriniz vb geçmiyor yenisine, Amazon bunu da hallet lütfen!), kitabı arkadaşına verme (bu özelliği kullanmadım 5 yılda), özel aboneliklerle çok geniş bir kütüphaneden kitap ödünç alma, vb hizmetler ile kitap dışındaki okuma deneyimi de çeşitleniyor ve fiziksel kitabın özgüllüklerini edinmeye başlıyor.

Kısacası İngilizce okuyacaksanız ve çok köşe bucakta kalmış kitaplara baskın bir ilginiz yoksa Amazon + Kindle sizin için bir cennet! Benim için öyle…

“Ama Kokusu, Ama Dokusu”

Yılda üç-dört kez, ya twitter’da ya da Facebook’ta, geleneksel “e-kitap mı, fiziksel kitap mı” savaşları yaşanır benim çevremde. Başka çevrelere de sirayet ediyor mu, ya da başka memleket ve kültürlerde de benzer tezler öne sürülüyor mu bilmiyorum. Ama benim şahit olduğum savaşlarda e-kitap karşıtı en yaygın öne sürülen konu “kitabı eline alıp kokusunu içine çekmeden olmaz!” basitliğinde. Olur kardeşim, bal gibi olur, hem de çok iyi ve çok da güzel olur…

Kitapların ezici çoğunluğunda fiziksel ortam; kağıt, üzerindeki mürekkep, kabı, cildi, yazı tipi, kapak deseni, genel olarak sayfa düzeni, vb, içeriği en hızlı ve anlaşılır şekilde okuyucuya ulaştırmak için yapılmış bilinçli bir seçimdir. Çok ufak bir kısmında ise bu fiziksel ortam, içerik ile birlikte okuyucuya sunulan “içerik”in ayrılmaz bir parçası, mütemmim cüzüdür… Bu ikinci tip kitapları e-kitap yapabilirsiniz, ama “içerik”i eksiltmeden ve zedelemeden yapmak için çok özenli davranmanız gerekir, ki her zaman başarılı da olamayabilirsiniz. Ama ilk tip kitapları e-kitap haline getirdiğinizde içerikten hiçbir şey kaybetmezsiniz, evet, HİÇBİR ŞEY…

Buna karşın çok şey kazanırsınız: Üretim ve dağıtım maliyeti ve karmaşıklıkları ile gelen bir sürü problem ortadan kalkar. Özür dilerim, burada geleneksel kitapçılar da bu “problem”in bir parçası gibi görünüyorlar. Nasıl e-kitapların yaygınlaşması ile kütüphaneler geleneksel işlevlerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar ve “bilgi merkezi” adı altında bir varoluş savaşı verdilerse kitapçılar da benzer bir savaş verecekler. Tabii önce kitabı şeyleştiren alışveriş merkezi/zincir kitap dükkanları ile mücadelelerini kazanmaları gerekiyor. Okuyucu için kitapçı iyi birşey, özellikle ehil bir kitapçı varsa içinde… Ama vazgeçilmez ve yeri doldurulmaz değil, internet üzerinde muadili bir mecra bulmak, oluşturmak her zaman mümkün.

Başka şeyler de var: Düşen (düşmesi gereken) maliyetlerle kitaba ve dolayısı ile bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, fırsat eşitliğinde bir adım, sayısal uçurumun bir nebze de olsa daraltılma fırsatı… Henüz bu noktada değiliz, ama e-kitap bu konuda fiziksel kitapla karşılaştırıldığında inanılmaz avantajlara sahip. Kavramsal düzeyde çok önemli şeyler olabilecekken siyasal hesaplarla yalnızca saçma bir donanım tedarik işi olabilen (=heba edilen) FATİH projesi bu avantajları kullanmak için birebirdi…

ebook.empty_.bookshelf.970x0

E-kitabın pratik avantajları da pek çok: Tek bir cihaz ile koca bir kitaplığı, onlarca dergiyi, isterseniz yüzlerce CD ve birkaç DVD’yi yanınızda taşıyabiliyorsunuz. Tatillerde arabanın arka koltuğunda ufak bir kitap + dergi kolisi taşımak, sonra da arabaya gitmeye, kitap ve dergileri ileri geri taşımaya üşendiğimden yavrucakları memleketin nadide köşelerinde gezdirip eve getirmek olağan bir tören halini almıştı. Şimdi Kindle ile hepsi tüy gibi hafif, sürekli elimin altında…

Dezavantajı yok mu e-kitabın? Tabii ki var. Pili bitebiliyor, gözü yoruyor özellikle tablet şeklindeki cihazlar, ilk edinme maliyeti yüksek, tek bir evrensel okuyucu yok, vb. Ama kanımca avantajları ve geleceği fiziksel kitaplara göre çok çok güçlü. Bu nedenledir ki kızımı olabildiğince erken bir yaşta e-kitap ile tanıştırmak ve kitaptan uzak durmadan geleceğe yakın olabilmesini sağlamak istiyorum.

Türkiye’nin Elektronik Kitapla İmtihanı

Evet, İngilizce ve kurgu dışı kitaplarda hayli problemsiz bir hayat vadediyor e-kitap bize. Peki Türkçe’de, kurguda durum ne? Feciat. Evet tek kelime ile FECİAT! Arz edeyim…

Sanırım idefix’in e-kitap işine girmesi ve ilk e-kitapları çıkarması yine 2011 yılında oldu. Yavaş yavaş satışa çıkan okuyucular, veya kendi sattıkları okuyucular, ya da Windows ve mobil ortamlardaki okuyucu uygulamaları ile okunabilir e-kitaplar çıkmaya başladı. Fiyatlar çok cazip değildi, hemen hemen fiziksel kitap ile aynı. E-kitap formatı Kindle’dan değişik (ama geleceğe daha açık) idi, ama bunun da çaresi vardı. Fakat bir dert vardı ki, öldürücü nitelikte: E-kitap yoktu; ne son çıkanlar, ne yok satanlar, ne klasikler, ne şu, ne bu… Okuyacak e-kitap sayısı yok denecek kadar azdı, hala da öyle…

Orhan Pamuk yeni kitabını çıkardı, Kafamda Bir Tuhaflık, herhalde onbinlerce basmışlardır çok satacak diye. E-kitabı yok! Evet evet, yok… Orhan Pamuk’un tek bir e-kitabı var idefix’te, ufak bir derleme. Bu olduğuna göre kendisi ve yayınevi e-kitaba “karşı” değil, ama asıl hazinelerini bu güvenilir olmayan mecraya çıkarmak istemiyorlar besbelli. Ayıp, evet tek kelime ile ayıp… “İstanbul dünyanın başkenti” diyeceksin, ama kitabını e-kitap olarak yayınlatmayacaksın. “Pabucumun (e-kitapsız) başkenti” derler adama!

Arada D&R, Google, sanırım Apple (emin değilim) ve en son da Babil e-kitap işine girdiler. Sonuncusu hariç şöyle bir suyun sıcaklığını kontrol etmek amacıyla, parmaklarının ucuyla. Ama hala e-kitap koleksiyonumuz acınası durumda, ne genel ne de tematik okuyucuyu tatmin edebilecek halde.

Ekran görüntüsü 2015-01-01 22:05:27

Neden? Anlayabildiğim kadarı ile yayıncılar “korsan e-kitap”tan çekiniyorlar.İş Bankası Kültür Yayınları, yakın zamanda kısmen de olsa YKY, Can Yayınları ve Doğan Kitap gibi yayınevleri de olmasa namaz hocası, kişisel gelişim ve metabilim kitaplarına kalacağız toptan 😛 İletişim, ithaki, Everest hiç yoklar; ayrıntı, Oğlak ve Sel’in koleksiyonları utanç verici… Çoğu 20. ve hatta kimi 19. yüzyıl kafası ile çalışan bu işletmeler e-kitabın onlara sunduğu ve sunabileceği olanaklardan bihaber, yalan yanlış duyup inandıkları tehditlerin ışığında (ya da karanlığında mı diyelim) kirpi gibi tostoparlak olmuş bekliyorlar. Neyi mi? Aslında hiçbir şeyi… 20-30-50 yıldır uyguladıkları kural ve yöntemlere halel gelmeden bir 10-20-40 yılın daha geçmesini herhalde. Çok beklerler!

Yazarlar herhalde konudan habersiz ve umursamaz haldeler. Muasır medeniyette kimi yazarlar kitaplarını sadece e-kitap olarak yayınlarken bizimkiler seyrediyor. Oysa e-kitap özellikle yeni ve genç yazarlar için ne kadar büyük bir fırsat! Ajanslar ve menajerler ne yapıyorlar kim bilir…

Ekran görüntüsü 2015-01-01 22:08:23

E-kitap satıcıları daha mı iyi? Hiç sanmıyorum. Mahalledeki yeni çocuk Babil’i saymazsak görünürde ciddi bir tanıtım, eğitim, teşvik vb yok. Dostlar alışverişte görsün misali güdük koleksiyonlar, haftalarca ve aylarca değişmeyen çok satan listeleri, tozlanmış son çıkanlar. Kimileri sanal fuar yapıyorlar, koca koca indirimlerle, bildiğimiz fiziksel kitapların bildiğimiz stoklarını eritmek için… Sanal kitap fuarında (sanal) e-kitaplara süper indirimler yapmaktan daha doğal ne olabilir? Yapmıyorlar…

Devlet? Bu sene başına kadar e-kitabı elektronik bişey gibi görüp %18 KDV alıyordu, yeni %8’e indirdi, Allah razı olsun.

Okuyucu? Eh biz de talep etmiyoruz demek ki makul bir arz yok ortada. Ha, ben ediyorum şahıs olarak, ama yetmiyor 🙁

Sizin DRM Ne Marka?

Memlekette e-kitabın  başındaki belalardan biri de DRM, yani Digital Rights Management, yani sayısal hak yönetimi. Nedir DRM? Sorarsanız korsana karşı bir çare! Pehhh… Bence saçmalığın daniskası.

DRM-locked-book

Şimdi sizin e-kitabınız kontrolsüz olarak ortalıkta dolaşmasın yalnızca satın alan kişiler tarafından okunabilsin diye DRM diye bir teknoloji var. Kitabı alıp şifreliyor. Açmak için sizin bir şifreleme anahtarına ihtiyacınız var. Bu anahtar da e-kitap okuyucu cihazınız, okuma yazılımı, mobil uygulama vb her neyse orada var. Prensipte bu anahtarı oradan çıkarmak imkansız olduğu için yalnızca ve sadece anahtara sahip olanlar, yani kitabı satın alanlar okuyabilecek kitabı. Tüm sayısal önlemler gibi bu “prensip” de işlemiyor, anahtar çıkarılıyor o cihaz ve uygulamalardan ve DRM kaldırılabiliyor. idefix’ten aldığım e-kitapları Kindle’da okuyabilmemin sırrı bu zaten. Neticede beyhude çaba!

Amazon’un kitapları DRM’siz. Kaçak ve korsanı göze almış kendileri, iş modelini ona göre yapılandırmışlar. idefix’inkiler DRM’li, Adobe DRM diye neredeyse dünya standardı olmuş bir yöntem kullanıyorlar. Evet, kırılıyor, ben kırdım, satın aldığım kitapları kendi kullanımım için böyle özgürleştiriyorum 🙂 idefix bu iş için Adobe’a para veriyor. Altyapı yatırımı 15.000 TL civarında, yıllık 3.500 TL civarında bakım ücreti. Kitap başına da 50 krş ya da 1 TL civarında bir para. Yani ayda 1.000 e-kitap satsanız kitap başına 1,25-1,75 TL vermek gerekiyor Adobe’a. Ne için? Kırılabilir bir koruma için. Kim veriyor bu parayı? Ben, yani kitabı satın alan kişi. Akıllara ziyan!

Yeni girişim Babil diyor ki “e-kitapların pahalı olmasının nedeni DRM’e verilen paralar”, kısmen doğru. DRM’e para vermeseler herhalde %10-20 ucuzlatmak mümkün olur e-kitapları. Satışlara bir etkisi olur mu bilinmez, ama iyi birşey. Ama Babil öyle yapmıyor… Ne yapıyor? Adobe’un pahalı DRM’i yerine acayip bir Ukrayna (?) firmasının bilinmez DRM’ini kullanıyor. Diyelim buna kitap başına 50-75 krş veriyor, dolayısı ile kitapları da %5-10 ucuzlatabiliyor. Değer mi? Hayır! Efendim? HAYIR!!! Neden? Çok basit: Bu bilinmez DRM nedeniyle Babil’den aldığımız e-kitapları özgürleştirmek mümkün değil. Kendi okuyucularına (Calibro diyorlar ve kimi teknoloji yazarları dahil pek güzel tanıtım ve reklamını yaptılar) ya da kendi uygulamalarına (ki inanılmaz kötü bir uygulama, kullanışlılık, etkileşim ve de arayüz açısından) bağlı herşey. Babil’in başına bir iş gelse emek emek oluşturulan e-kitap koleksiyonunun çöpe gitmesi bile ihtimal dahilinde. Hepi topu yarım simit parası için!

Babil, bir yandan sevinilecek şekilde, yayınevleri arasında sıkı bir tanıtım ve ikna turuna girişti. “Bizim DRM’imiz daha iyi” tezini de kullanarak (tahminen), e-kitaptan uzak duran yayınevlerini bile dükkanlarına alıyorlar. Bir açıdan harika bir hareket: Sonunda beyaz atlı prens geldi ve memlekette e-kitabın yaygınlaşması için birşeyler yapıyor. Öte yandan ise korkutucu: Herşey saçma sapan bir DRM ve yayınevlerinin bu DRM’in iyiliği ve güzelliğine inançları üzerine kurulmuş. Eh, bize de “e-kitabı anlamışsın, ama yanlış anlamışsın” demek düşüyor tabiatıyla…

Gelecek Ne Vadediyor?

Dünyada daha fazla e-kitap vadediyor. Özellikle dergilerle başlayan, zaman içerisinde kitaplara da bulaşması kaçınılmaz olan daha etkileşimli, sesli, videolu bir okuma deneyimi vadediyor. Ucuzlayan kitaplar, tükenmeyen baskılar, dolup taşmayan (sonsuz kapasiteli) kitaplıklar vadediyor. Tüm kitaplarımızı ve hatta tüm kitapları istediğimiz anda istediğimiz yerde elimizin altında bulmayı vadediyor. Yeni ve genç yazarların ve şairlerin okuyucuya daha kolay ulaşmasını vadediyor. Daha özgür ve daha renkli bir kitap dünyası vadediyor.

Türkiye’de? Maalesef bunları Türkiye’de vaat etmiyor şimdilik ve yakın gelecekte. Belki gerçek bir beyaz atlı prens, ne bileyim Amazon felan gelene kadar…

“The mother of all demos”

Bundan yaklaşık 39 yıl önce, 9 Aralık 1968’de, Douglas Engelbart, San Francisco Kongre Merkezi’nde Sonbahar Bilgisayar Toplu Konferansı’nda (Fall Joint Computer Conference-FJCC) 90 dakikalık bir sunum yaptı. Doug Engelbart o sırada Stanford Üniversitesi’nin Stanford Araştırma Enstitüsü’nde (Stanford Research Institue-SRI) Çoğaltma Araştırmaları Merkezi (Augmentation Research Center-ARC) kurucu yöneticisi pozisyonunda. ARC’de Doug ile birlikte 17 araştırmacı çalışıyor ve en önemli buluşları devrimsel Çevrimiçi Sistem (oNLine System-NLS), yani bir anlamda dünyanın ilk kişisel bilgisayarı; ilk PC. NLS, Doug’ın 1962’den bu yana üzerinde çalıştığı proje, bir nevi beyin çocuğu. Sunum da NLS’nin ilk halka açılışı… 1000 civarında bilgisayar bilimcisi izliyor sunumu. 90 dakika kadar sürüyor. Pek heyecanlı bir alkış, hatta ayakta alkış ile karşılanıyor. Doug bir kez daha sahneye çıkıp izleyenleri selamlamak durumunda kalıyor, adeta bir bis gibi. Ertesi günlerde gazeteler bu sunumdan bahsediyorlar, koca koca kehanetler eşliğinde…

http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8734787622017763097&hl=enSunumda koca bir ekip görev alıyor, bir kısmı Kongre Merkezi’nde, bir kısmı Menlo Park’ta SRI’da. Arada tek yönlü video, çift yönlü ses ve veri bağlantısı mevcut. Bunlar şimdi bize pek olağanmış gibi geliyor, ama zamanında, 40 yıl önce, hayli ileri teknolojiler gerektiriyor. Veri bağlantısı için iki tane özel imalat yüksek hızlı mikrodalga linki kullanılıyor, yüksek hız da 1200 baud, yani saniyede 1200 karakter kapasiteli. İki kiralık telefon hattı ile ses bağlantısı sağlanıyor. Doug’ın sağ kolu, ARC’nin teknik direktörü Bill English (ki aşağıda görülen ilk farenin mucidi de kendisidir) mikrofonundan Doug’a, Kongre Merkezi’ndeki kameramanlara ve Menlo Park’taki araştırmacılara direktifler gönderip duruyor. NASA’dan ödünç alınmış bir projeksyion cihazı (o zamanlar bunlar da pek nadir, teknolojisi neredeyse ayrı bir yazı konusu) ile 7 metre yüksekliğinde dev bir görüntü önünde konuşuyor Doug; Chuck Tracker isimli bir bilgisayar tasarımcısının deyimi ile “her iki eliyle şimşekle cebelleşiyor”. Sunumun planlamasını yapan ise (daha sonra Whole Earth Catalog ile tüm dünyanın tanıyacağı) Stewart Brand, ki sunumun tekno-mistik havasını sağlayan da o. Sunum, 1994’de Stephen Levy tarafından “tüm sunumların en babası” olarak nitelendiriliyor; yazımızın başlığı da oradan.

50’lerin sonu, 60’ların başında Stanford’da bilgisayar bilimi üzerinde çalışmalar iki koldan yürüyor: Birkaç yıl içerisinde yapay zekaya ulaşılacağını düşünen ve bu nedenle teknolojik problemlerle fazla ilgilenmemeyi seçen Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı (Stanford Artificial Intelligence Laboratory-SAIL) ve minyatürleştirme, zaman-paylaşımlı sistemler gibi daha teknolojik problemlere yoğunlaşan SRI. Engelbart SRI’ya 1957’de katılıyor ve ilk olarak manyetik mantık devreleri üzerinde çalışıyor. Ama on yıla yakın bir süredir aklında başka bir şey var: İnsan zekasını çoğaltacak bir makine. Bu fikrin temeli meşhur Vannevar Bush‘un (hani ilk kez “küresel köy” diyen Vannevar Bush) meşhur “Düşündükçe” makalesine (As We May Think), makalede tarif edilen hafıza genişletici memex‘e dayanıyor. Bu 1945 makalesidir ki hipermetin, kişisel bilgisayar, internet, web, konuşma tanıma, çevrimiçi ansiklopediler gibi pek çok teknolojinin tarifini barındırır. Doug bu makaleyi 1948’de Vietnam’da cephe gerisinde askerliğini yaparken birliğinin kütüphanesinde okuyor ve bağlanıyor. SRI’ya giden yolda aklında hep Memex var… Nihayet 1962’de “İnsan Zekasını Çoğaltmak: Bir Kavramsal Çerçeve” (AUGMENTING HUMAN INTELLECT: A Conceptual Framework) raporunu yayınlıyor. Enteresan bir ayrıntı ister misiniz? Raporu askeriye destekleyip finanse ediyor 🙂 Sonrasında ARC kuruluyor, ilk elemanlar alınmaya başlanıyor, bir bilgisayar ayarlanıyor, olaylar gelişiyor…

Peki tüm sunumların en babasına bu unvanı kazandıran sırf orkestrasyonunun iyi yapılması, çarpıcı sunum teknikleri kullanılması felan mı? Hayır, asıl numara NLS’de. Bu NLS ve üzerinde çalışan sistemdir ki hipermetin bağlantılar, nesne adresleme ve dinamik dosya bağlama, fare (evet, bildiğimiz fare, ilki sol tarafta Doug’ın elinde görünüyor), ızgara taramalı ve bit haritalanmış video ekranlar, enformasyon görselleştirme, pencere sistemi (hani şu Windows), sunum programları, çevrimiçi grup çalışması, … pek çok dünya-dışı denebilecek yeni teknolojiyi barındırır. Bu NLS’dir ki Doug Engelbart’a iki eliyle şimşekle cebelleşme gücü ve yeteneği verir. Bu NLS’dir ki aradan neredeyse 40 yıl geçmişken benim bu yazıyı yazarken, sizin okurken kullandığımız bilgisayar-insan etkileşimi paradigmasını tanımlamıştır. Bu NLS’dir ki böylesine müthiş bir ekibi etrafında toplamış ve dünyayı değiştirmelerine vesile olmuştur. Bir anekdot daha: NLS, 29 Ekim 1969’da “İnternet”e bağlanan ilk iki makineden birisi olmuştur. Ooo yüce NLS!!!

NLS ile ilgili bir ilginç nokta daha: Doug’ın en baba sunumda kullandığı halinde sağ elin kullandığı fare yanında, sol elle kullanılan bir de “akor klavyesi” (chord key) mevcut. Beş tuşlu bir piyanoyu andıran bu alet ile 31 farklı tuş kombinasyonu tanımlamak mümkün. Dolayısı ile bildik yazı yazma için kullanılabileceği (ki böyle kullanarak dakikada 50’nin üzerinde kelime yazan programcılar varmış) gibi, kontrol tuşlarını tanımlayarak arkaik bir Optimus Maximus olarak düşünmek de mümkün. Ne yazık ki akor klavyesi kardeşi fare kadar başarılı olamadı ve tarihin derinlikleri dışında bir yerde bulunmuyor artık.

Bir başka önemli vurgu: NLS, aynı zamanda bilgisayar-insan etkileşimi denen alanın da miladını oluşturuyor. Daha önce kartlarla, kağıt bantlarla ve basılı çıktılarla yapılan iş artık gerçek zamanda ve etkileşimli bir şekilde yapılmaya başlayınca pek çok önemli soru yanıt aramaya başlıyor: İnsan bilgiyi nasıl girecek, bilgisayar çıktıyı nasıl verecek? Bu işi daha hızlı, daha etkin kılmanın yolları var mı? Fare, akor klavyesi bu sorulara yanıtlar. Ekranda bilgilerin görüntülenmesi, hiyerarşik görüntüleme, hipermetin, dinamik dosya bağlantıları, … da aynı sorulara verilen kimi yanıtları daha alt düzeyde gerçeklemenin yolları. Hazin nokta, aradan 40 yıl geçmesine karşın, hala aynı noktada durmamız: Pencere, fare, klavye… Merhum Jeff Raskin (ki Macintosh’un -Hz. Jobs’a rağmen- babası olur kendisi) Mac’in 30. yılında (yanılmıyorsam) “yahu bu paradigma on yıl sonra kaybolur diye beklerdim, 30 yıl dayandı, daha da dayanıyor” diye hayıflanmıştı. Raskin’in alternatif olabilecek “İnsani Ortam”ı (The Humane Environment-THE) da ölümü ile sahipsiz kaldı, maalesef.

Peki, ben bunlara nereden taktım kafayı? Halen okumakta olduğum John Markoff’un “Uyuyan Fare Ne Demiş: 60’ların Karşı-Kültürü Kişisel Bilgisayar Endüstrisini Nasıl Etkiledi” (What the Dormouse Said: How the Sixties Counterculture Shaped the Personal Computer Industry) kitabı aldı götürdü beni buralara. Kitap zaten Doug ile bir akşam yemeği sohbetinde şekillenmiş, sayfalarında da çoğu Doug’ı izliyor. Ama SRI ve özellikle ARC’de çalışanların nasıl karşı-kültür insanları olduğunu vurguluyor genelde. İlk LSD deneyleri (çiçek çocuklardan, Berkeley’deki be-in partilerinden on yıl önce!), pervasızca marihuana içen bilgisayar bilimciler, çıplaklar plajları ve kamplarına takılan, hatta işleten mühendisler, savaş karşıtları… Beat neslinin ikonları; Ken Kesey, Joan Baez, Grateful Dead… Doğu yakasının ve hatta SAIL’in uslu çocukları, deyim yerindeyse, nal toplarken, SRI’daki uyumsuzlar fersah fersah inovasyon yapıyorlar… Hem de finansmanı askeri kurumlardan alark 😛

Sunumu izleyin, kitabı okuyun… Kurulu düzenin neden inovasyon yapamadığını ve yapamayacağını görün! Seneye buralarda olursak belki de bir “En Baba Sunum – 40. Yıl Özel” partisi düzenleriz 9 Aralık’ta…

Bernard Golden: “Succeeding with Open Source”

Okuduğum kitaplar konusundaki uzunca süren sessizliğimi bozayım artık. Bu sessizliğin bir nedeni okuma kuyruğunda ve okunmakta olan rafında oluşan birikim ve okunmuş kutusuna girmeyi beceren kitap azlığı; diğeri de web günlüğüm ile birkaç aydır doğru dürüst uğraşamıyor olmam.

Bugünkü kitabımızın adı Succedding with Open Source. Yazarı Bernard Golden, Navica isimli özgür yazılım danışmanlık firmasının CEO’su. Çeşitli firmalara özgür yazılım ürünleri, göç stratejileri vb konusunda danışmanlık veriyorlar; uzunca bir zamandır. Bu süreçte hem onlardan talep edilen ve hem de kendi gereksinimleri olan “özgür yazılım değerlendirme metodolojisi”ni oluşturmak gibi enteresan bir iş de yapmışlar. Open Source Maturity Model (OSMM) denen bu metodolojiyi kullanarak hem bir özgü yazılımın olgunluk düzeyini belirleyebiliyor, hem de bu olgunluğun sizin işletmenize ve kullanım şeklinize nasıl uyduğunu ya da uymadığını görebiliyorsunuz. OSMM türünün tek örneği değil: SpikeSource, Carnegie Mellon West ve Intel tarafından geliştirilen Business Readiness Rating; CapGemini tarafından geliştirilen aynı isimli Open Source Maturity Model ve Alfonso Valezquez’den Open Source Reference Architecture. Ama, bağlantıları izlediğinizde göreceğiniz üzere, bu metodolojiler genelde tarihin derinliklerinde kaybolmuşlar -ya da en azından kaybolayazmışlar… Navica ise OSMM metodolojisini, zaten kendi işlerinde kullandığı için olsa gerek, yaşatabilmiş.

Dönelim kitaba: Golden kitabını özgür yazılımı işletmesinde kullanmayı düşünebilecek karar vericiler için yazmış. İçerisinde çok fazla teknik ayrıntı, ansiklopedik bilgi ve geek talk içermiyor. En başından itibaren iş (business) eğilimli bir yaklaşım güdüyor Golden ve hedef kitlesinin ilgileneceği bilgileri, onların anlayacağı bir dil ve jargon dahilinde açıklıyor. Öyle ki her bölümün başına bir yönetici özeti (Executive Summary) yerleşmiş, bu yetmemiş her paragraf marjinde bir cümle ile özetlenmiş. Yani pek hackerlara hitp eden bir kitap değil.

İçerisinde neler var:

  • Part I: The Overview of Open Source
    1. The Source of Open Source
    2. Open Source Business Models
    3. Open Source Risks

  • Part II: Selecting, Assessing, and Evaluating Open Source
    1. The Open Source Maturity Model
    2. The Open Source Product
    3. Open Source Technical Support
    4. Open Source Documentation
    5. Open Source Training
    6. Open Source Intergration with Other Products
    7. Open Source Professional Service
    8. JBoss Open Source Maturity Model Assessment

Kitap özellikle, benim gibi, bir özgür yazılım ürününü kurumsal pazara hazırlama işini üstlenmiş olanlar için biçilmiş kaftan. İkna etmek zorunda olduğunuz, pazarlık masasında karşınıza oturan kişilerin nasıl bir yaklaşıma sahip olacakları konusunda hayli sağlam bilgiler veriyor. Öte yandan ürününüzü kurumsal pazara hazırlamak için yapmanız gerekenleri içeren bir kontrol listesi ve bu süreci izlemek için kullanacağınız kantitatif bir araç da elinizin altında. Daha ne istersiniz? Tavsiye ediyorum…

Not: Kitaptan özellikle birkaç ay önce katıldığım İstanbul Bilişim Kongresi‘nde yaptığım sunuşu hazırlarken pek faydalandım. Hem sunumu, hem OSMM’nin ayrıntılarını ve hem de o sırada Pardus için çıkardığım karneyi önümüzdeki günlerde günlüğüme ekleyeceğim. İzlemeye devam edin…

Sam Williams: “Free as in Freedom: Richard Stallman’s Crusade for Free Software”

Richard M. Stallman özgür yazılım camiasında en sevdiğim ya da örnek aldığım kişiler arasında yer almıyor, biliyorsunuz. RMS’in saldırgan tavırlarını, karşısındakine saygı duymayan üslubunu ve en çok da kendisini desteklemek isteyenleri fırçalamak gibi şekillerde tezahür eden gözünü kör etmiş inatçılığını beğenmiyorum. Özellikle bu yanının özgür yazılıma katkıları kadar zararı da olduğunu düşünüyorum.

Ancak bu sert ve sivri düşüncelerin ne derece yerinde olduğu, bir haksızlık ya da yanlışlık içerisinde olup olmadığım gibi bir takım düşünceler de bir süredir beynimi kemirip duruyordu. Geçenlerde işverenimin konusunda hayli zengin, üstelik istediğimiz konularda genişlemeye son derece müsait ve hevesli kütüphanesinin raflarında Free as in Freedom ile karşılaşınca hemen ödünç aldım ve hızla okudum. RMS hakkındaki fikirlerimin nasıl değiştiği ya da değişip değişmediği konusunu sona bırakıp kitaba odaklanalım biraz…

Kitabın müellifi Sam Williams, ve bence en güzel hikayesi de Sam’in eşi Tracy Pattison ile bu kitabın ilk fikirleri sayesinde tanışmış olmaları. Sam’in kitabın sonunda yazdığı oldukça kişisel bir muhasebe, yani SonSöz, şu saptamaları içeriyor:

Since July, 2000, I have learned to appreciate both the seductive and the repellent sides the Richard Stallman persona. Like Eben Moglen before me, I feel that dismissing that persona as epiphenomenal or distracting in relation to the overall free software movement would be a grevious mistake. In may ways the two are so mutually defining as to be indistinguishable.

İlk kısma katılıyorum, RMS, özgür yazılımdan söz ederken ihmal edilmemesi gereken bir şahsiyet. Ama ikinci kısmı yalnızca kitabın yazıldığı (basımı Mart 2002) zamanlarda geçerli olan bir önerme olarak görüyorum. Özgür yazılım artık yazılım ile sınırlı kalmayıp bilginin özgürlüğüne evrilmiş, ve bunu yaparken de Stallman’ın sekter yaklaşımından farklı olarak pragmatik bir yol izlemiş, hatta sonuçta hayli popüler “Web 2.0” hipini dahi içerisinden çıkarmış bir hareket. Bu evrimde, ne yazık ki, RMS’in ya da daha geniş bir bakışla Linux’un ya da özgür yazılımın fazla bir doğrudan katkısı olmamış. Sonuçta Web 2.0 dünyayı yeniden tanımlamak iddiasındayken Linux ve özgür yazılım kurumların bilişim dizisinde yalnızca birkaç katmana sıkışmış kalmış…

Kitaba geri dönelim: Aslında kitapta bol miktarda tanıdık öykü var: Meşhur yazıcı konusu… Emacs’ın hikayesi… Linux’un ortaya çıkışı, HURD ve Stallman’ın tepkisi… Ama benim için yeni öyküler de var: Örneğin sevgili Ian Murdock’ın Debian’ın bir GNU/Linux olmasını vurgulamasının FSF, Stallman ve özgür yazılım hareketine verdiği desteğin önemi… Örneğin RMS’in son derece parlak kolej yılları, matematik ve yazılım konusundaki üstün yeteneği…

Belki benim için en ilginçlerinden birisi Stallman ve Torvalds’ın ilk kez bir araya geldikleri, 1996’daki Conference on Freely Redistributable Software. Hikayesini silahsever ESR’dan dinleyelim:

By the time of the conference, the tension between those two camps have become palpable. Both groups had one thing in common, though: the conference was their first chance to meet the Finnsh wunderkind in the flesh. Surprisingly, Torvalds proved himself to be a charming, affable speaker. Possessing only a slight Swedish accent, Torvalds surprised audience members with his quick, self-effacing wit. Even more surprising, says Raymond, was Torvalds’ equal willingness to take potshots at other prominent hackers, including the most prominent hacker of all, Richard Stallman. By the end of the conference, Torvalds’ half-hacker, half-slacker manner was winning over older and younger conference-goers alike.

“It was a pivotal moment,” recalls Raymod. “Before 1996, Richard was the only credible claimant to being the ideological leader of the entire culture. People who dissented didn’t do so in public. The person who boreke that taboo was Torvalds.”

Benim için en bilgilendirici kısım ise GNU GPL’in hikayesi: Bu lisansın nasıl Stallman tarafından kaleme alındığı, bu aşamada nasıl bir matematik problemi çözercesine sistemli çalıştığı, sonuçta hukukçular tarafından saygı duyulacak bir metin ortaya çıkarken aynı zamanda özgür yazılım felsefesinin nasıl bu metne yedirildiği… GPL’i çok anlamlı bir lisans metni olarak görüp kullanırken bu ayrıntıyı bilmiyordum. Sırf bunun için dahi RMS özgür yazılımın en önde gelen isimlerinden biri olmayı hakediyor, kanımca…

Bir de kitabın sonlarında “Bundan yüz yıl sonra Richard Stallman bir dip not mu olacak, yoksa bir bölüm başlığı mı?” sorusuna çeşitli kişilerden gelen yanıtlar eğlenceli. Bunlardan ESR’ınkisi Stallman’ı biraz hafife alıyor, Moglen’inkisi ise biraz fazla taltif ediyor; ama bir ortalamaları ilginç olabilir. RMS’in kendi değerlendirmesinde vurguyu “savaşı kimin kazanacağı”na yapması ve “Linux”u (“GNU/Linux”u değil) özgür yazılımın önünde bir engel olarak görmesi, sanırım, kişilik özelliklerini gayet iyi yansıtıyor. Ben mi ne düşünüyorum, işte burada:

Richard Stallman, yazılımın özgürlüğünü “hacker” camiasına hediye eden kişi, bu anlamda bir Prometheus. Prometheus kitaplarda nasıl anılıyorsa, RMS de öyle anılacak kanımca. Ama RMS’in yaklaşımı ile ateş hep ilkel halinde kalacaktı, üzerinde yemek pişirilecek ya da sobaya hapsedilip ısı yayacak bir şey. Buhar makinesini “icat” edip ateşi çok farklı ve çok büyük şekillerde kullanmanın önünü açan kişi, özgür yazılım dünyasının Watt’ı, ise Linus Torvalds oldu. Linux’suz özgür yazılım pek mesafe katedemeyecekti, GNU’suz Linux ise yalnızca bir üniversite öğrencisinin projesi olarak kalacaktı. İkisi birbirinin mütemmim cüzü… Kitaplar özgür yazılımdan bahsederken hemen ardından Linux’u anacaklar, hem de “Linux” olarak anacaklar (“GNU/Linux” olarak değil, nasıl “ateşli buhar makinesi” demiyorsak) RMS’in hoşuna gitse de, gitmese de…

Netice: Kitabı okuyun, özgür yazılımın tarihçesinden, RMS’in kim olduğundan haberdar olmak için. Bu kitabı okumadan “Özgür yazılım hakkında her şeyi biliyorum!” demeyin sakın…

Orhan Pamuk: “Babamın Bavulu”

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarımız Orhan Pamuk’un 2006 Nobel Konuşması ile birlikte 2006 World Literature dergisi Puterbaugh Ödülü ve 2005 Alman Kitapçılar Birliği Barış Ödülü konuşmalarını içeren kitapçığı Babamın Bavulu bu hafta piyasaya çıktı, aldım ve sindirerek okudum. Pamuk’un Nobel konuşmasını araba kullanırken parça parça radyodan dinlemiş ve son kısmını da TV’den izleyebilmiştim. Daha rahat bir ortamda, algı kanallarım daha açık takip edemediğime yanıyordum, ama arada metni internetten vb bulup okuyup ve dinlemekle de uğraşmamıştım; isabet etmişim. İki pek önemli konuşma ile bir arada, güzel bir sunumla elimizde…

Nobel konuşmasından üç kapsamlı alıntı yapmak istiyorum, benim anahtar önemde gördüğüm bu alıntılardan keyif alıp kitapçığın tümünü okumak isteyenler çıkarsa çok sevinirim. Önce Pamuk’un sevmeyenlerinin neden çok olduğunu kendi sözcükleri ile -ki Orhan Pamuk’un sözcüklere ne derece önem verdiğini biliyoruz, bilmiyorsak da konuşmasında anlatıyor- öğrenelim, ve daha fazlasını:

Evet, insanoğlunun birinci derdi hala, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmelerdir… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışarı vurulan bu hayalleri, kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Bat dünyasında da Rönesans’ı, Aydınlanma’yı, modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendine beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

İlerleyen sayfalarda Orhan Pamuk’un neden Nobel ödülünü hakettiğine dair bazı ipuçları var, hem de Pamuk’un (ya da iyi bir romancının) nasıl yazdığını ve yarattığını özetleyen pek hoş bir parça, kulak verelim:

Çocukluğumda ve gençliğimde hissettiğimin tam tersine artık benim için dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, aynı zamanda otuz üç yıldır insanlarını, sokaklarını, köprülerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık yüzlerini, ve yabancı, korkutucu gölgelerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini hepsiyle ayrı ayrı özdeşleşerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem, bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Son olarak hayli hallice bir alıntı yapacağım, Orhan Pamuk’un “neden yazıyorum” sorusuna yanıtı; aslında daha pek çok soruya yanıtı, Pamuk’un kim olduğuna dair pek çok ayrıntı, bazı dangalaklarca “kaçtı” şeklinde yansıtılan son hicretinin nedeni, daha neler neler… burada:

Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en sevilen soru şudur: Neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Gerçekliğe onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, öteki yazıyı, bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikaye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. Tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yalnızca birkaç cümlede, birkaç sayfada o kadar çok şey anlatıyor ki Orhan Pamuk. hiç bir kitabını okumayanlar, alsınlar ve üç konuşmasını okusunlar; milliyetçi, ulusalcı, şu bu nedenlerle hoşlanmayanlar en azından bu kitapçığı bir okusunlar; “Orhan Pamuk zor okunuyor” diyenler alsınlar okusunlar, “zor okunsun ki herkes anlamasın” diyenler okusunlar ve konuşma içerisinde ya da konuşmalar arasında gediş-gelişleri, alt metinleri keşfetmenin keyfini, esrarı aralamanın zevkini yaşasınlar; “neden okuyayım ki?” diye soranlar alsın okusunlar…

Sevgili Orhan Pamuk, yazmaya devam et… Dünyanın bu kadar güzel yazan insanlara ihtiyacı var, hele bir de benim anadilimde yazıyorsun ya, daha ne isteyeyim!

Donald C. Gause & Gerald M. Weinberg: “Exploring Requirements”

Uzun zaman önce okumaya başladığım ve uzuuuuun sürede okuduğum bir kitap: Exploring Requirements / Quality Before Design. Gerçi bizim projelerde gerekler ya ürün geliştirilirken yazılıyor, ya da -daha kötüsü- geliştirildikten sonra; ama işin aslında nasıl yapılması gerektiğini bilmek yerinde bir hareket. Tavsiye ediyorum.

Exploring Requirements

Kitabın giriş bölümünde Dwight Eisenhower’in “Plan hiçbir şeydir, planlamak her şey.” sözünden hareketle üç cümle türetmişler: “Ürün hiçbir şeydir, süreç her şey.” ya da “Buluş hiçbir şeydir, bulmak (ya da aramak) her şey.” ve son olarak “Belge hiçbir şeydir, belgelemek her şey.”

Gause ile Weinberg tüm projenin kabine gerekler araştırmasını ve gerekler geliştirmesini koymuşlar. Doğru tamamlanmış bir gerekler çalışmasının projenin başarısını garanti altına alacağını söylüyorlar. Doğru bir gerekler geliştirmesi için yol ve yordamları da akıcı ve sade bir dille, harika çizimler ve örneklerle açıklamışlar.

Kitabın bölümlerini sıralayayım:

  • Negotiating a Common Understanding
    1. Methodologies aren’t Enough
    2. Ambiguity in Stating Requirements
    3. Sources of Ambiguity
    4. The Tried but Untrue Use of Direct Questions
  • Ways to Get Started
    1. Starting Points
    2. Context-Free Questions
    3. Getting the Right People Involved
    4. Making Meetings Work for Everybody
    5. Reducing Ambiguity from Start to Finish
  • Exploring the Possibilities
    1. Idea-Generation Meetings
    2. Right-Brain Methods
    3. The Project’s Name
    4. Facilitating in the Face of Conflict
  • Clarifying Expectations
    1. Functions
    2. Attributes
    3. Constraints
    4. Preferences
    5. Expectations
  • Greatly Improving the Odds of Success
    1. Ambiguity Metrics
    2. Technical Reviews
    3. Measuring Satisfaction
    4. Test Cases
    5. Studying Existing Products
    6. Making Agreements
    7. Ending

Günün birinde baştan sona bir projenin sorumluluğunu alırsam bu yöntemleri, en azından aklımda kaldıkları şekliyle uygulamak isterim. Ama “biz ne yapılacağını biliyoruz zaten” ya da “biz bize benzeriz” yaklaşımları ile pek uyuşmuyor kitaplarda yazılanlar. Gereklerin gerektiği gibi araştırılması ve geliştirilmesi gereğine takım olarak inanç birinci şart.

Neyse; edinin, okuyun, pişman olmayacaksınız.

Peter Schwartz: “Inevitable Surprises”

Yaz başında büyük bir heyecanla amazon.com’dan aldığım, okuma listemde hatta ilk sırada olduğunu ayan beyan ilan ettiğim Inevitable Surprises bitmek için böyle bir tatil vaktini bekledi. İşlerin yoğunlaşması ve başka minvallerdeki acil okuma / yazma ihtiyaçları yüzünden son 40 sayfa neredeyse düyuna kalacaktı. Sonuç: Yarı iyimser, yarı karamsar, yarı gerçekçi bir Peter Schwartz eseri.

Inevitable Surprises

Schwartz bir süredir içinde bulunduğumuz ve bir süre daha içinde olacağımız çalkantılı zamanlar (turbulent environment) için şu üç temel değişmezin altını çiziyor:

    • Önümüzde yeni sürprizler olacak.

 

  • Bu sürprizlerle başa çıkabileceğiz.

 

 

  • Bu sürprizlerin çoğunu kestirebileceğiz. Hatta pek çoğunun ne kadar etkili olacağı yönünde oldukça sağlam tahminlerde de bulunabileceğiz.

 

Bu noktadan hareketle de önümüzdeki 25 yıl içerisinde bizi bekleyen “kaçınılmaz sürprizler”i sıralıyor:

    • Yaşlılarıyla Bütünleşmiş bir Dünya: Dünya gittikçe daha yaşlı bir yer olacak. Temelde tıpdaki gelişmeler nedeniyle dalya diyenler gittikçe çoğalacak, emeklilik yaşı 90’lara dayanacak. Bu yaşlanmanın çok ciddi sosyal ve ekonomik yansımaları olacak.

 

  • Büyük İnsan Seli: Pek çeşitli nedenlerle bölgesel ve küresel göç hareketleri artacak. Çin’in yerli tüketim fazlası delikanlıları, Amerika’ya durmak bilemeyen Latin ve Asyalı akımı, Avrupa’nın Kuzey Afrika, Orta ve Yakın Doğu göçmenleri. Her toplumun bu yeni ve farklı gruplarla ilişkisi geleceğinde önemli rol oynayacak.

 

 

  • Uzun Patlama’nın Geri Dönüşü: Münferit inkıtalara (.com köpüğünün patlaması gibi) karşın uzun patlama (long boom) on yıllarca devam edecek. Verimlilik artışı, küreselleşme, iyileşen altyapı vb. etkenler uzun patlamanın kaçınılmazlığını sağlayacaklar.

 

 

  • Tümüyle Yeni Dünya Düzeni: Bir tarafta düzenli ülkeler yer alacak: Amerika’nın kolpa süper gücü (rogue superpower) ile AB’nin yumuşak gücü (soft power).

 

 

  • Düzensizlik Kataloğu: Diğer tarafta da düzensizlik, kaos ve terörizmin beşiği haline gelebilecek tehlike bölgeleri: Radikal İslam’ın kaderini belirleyecek Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan, gelecek din savaşlarına sahne olacak Filipinler, Endonezya, Nijerya ve Kongo, Kolombiyalaşma ve uyuşturucu savaşları tehditindeki Meksika, düzen ile suç devleti arasında bocalayan Hazar Havzası, 19. yüzyıla dönme endişesi yaşayan Sahra-altı Afrika ve düzenin önündeki son engel Afrika, Çin, Rusya ve Hindistan’daki AIDS.

 

 

  • Atılımda Atılım: Bilim ve Teknoloji: Schwartz üç çeşit atılım bekliyor: Halen yürütülmekte olan çalışmaların yaratacağı atılımlar (nanoteknoloji, sensörler, bilgi işleme, …), bugünkü bilimin sınırlarında yer alan atılımlar (biyoteknoloji, genetik mühendislik, kuantum bilgisayarlar, …) ve paradigma değiştiren atılımlar (gerçekliğin çözülmesi, kara madde, kuantum “ışınlama”, …).

 

 

  • Daha Temiz ve Ölümcül Bir Dünya: Rahatlayın, dünya nüfusunun artışı sorun yaratmayacak. Çevreyi de yok etmeyeceğiz. Hatta gittikçe daha temiz bir dünyada yaşayacağız, zaten son birkaç on yıldır da yaşıyoruz. Ama küresel iklim değişikliği kaçınılmaz bir tehdit olarak karşımızda duruyor. Ya da bir göktaşı çarpması, ya da yeni bir salgın hastalık.

 

Genelde oldukça eğlenceli ve akıcı bir okuma. The Long Boom‘a göre çok daha gerçekçi bir eser, ki yazılma zamanları düşünüldüğünde öyle olması da doğal. Ama Schwartz yine de iyimser bir gözle bakıyor çevresine.

Gelecekçilere, Schwartz takipçilerine ve bilim-kurgu /ütopya /distopya meraklılarına (dikkat, kitap bir kurgu değil; ama Schwartz ve arkadaşları The Minority Report‘taki geleceği çizen ekip) öneririm.

Frederick P. Brooks: “The Mythical Man-Month”

Uludağ projesinin planlamasını yaparken ben “adam-ay” lafını ettikçe Serdar Hoca köpürdü durdu. Ertesi gün de The Mythical Man-Month üzerine kurulu ve meşhur bir üniversitede okutulan bir dersin sunum dosyalarını gönderdi. “Ne demek istiyorsun hocam?” deyince birşey söylemedi. Bana da kitabı alıp okumak düştü.

The Mythical Man-Month

Kitap zaten yazılım geliştirme projeleri konusunda kalem oynatanların bahsetmeden geçemeyecekleri yücelik ve kutsallıkta bir metin. Zaten yakın zamanda okuduğum ve okumakta olduğum O’Connel ile McConnell da saygı ile anıyorlar. Ama ben bir proje yöneticisinden çok bir yazılım geliştiricisi, özellikle mimarının okuması gerektiğini düşünüyorum.

Kitabı özetlemek yerine Brooks’un kendi kaleminden MMM’nin Önermeleri kısmını olduğu gibi aktarıyorum aşağıda. Biraz uzun olacak, ama bence okumaya değer. Ben özellikle 1.2, 1.3 ve 5.2 maddelerine dikkat çekmek istiyorum.

Şimdilik yalnızca tarihi kitabı okudum. Tümünü bitirmeden eldekileri paylaşmak istedim. No Silver Bullet ve devamını bitirince bir yorum eklerim herhalde.

Kitabın tarihi niteliği de önemli. “… it need to be fast, but it needs at least a million bytes of main storage, a hundred million bytes of on-line disk, and terminals.” cümlesinin geçtiği bir kitaba bu devirde raslamak o kadar kolay değil. Ama yanlış anlamayın, içindeki fikirler kesinlikle eski ve naftalinli değil, son derece güncel.

Yazılım sistemleri geliştirecek, özellikle ekip halinde çalışacak programcılar için okunması şart bir kitap bence. Ben Uludağ geliştiricilerinin kitabın tümünü ilk fırsatta okumalarını isteyeceğim.


    Propositions of the Mythical Man-Month

1. The Tar Pit.
1.1. A programming systems product takes about nine times as much effort as the component programs written separately for private use. I estimate that productizing im­poses a factor of three; and that designing, integrating, and testing components into a coherent system imposes a factor of three; and that these cost components are essentially independent of each other.
1.2. The craft of programming gratifies creative longings built deep within us and delights sensibilities we have in common with all men, providing five kinds of joys:

  • The joy of making things
  • The joy of making things that are useful to other people
  • The fascination of fashioning puzzle-like objects of interlocking moving parts
  • The joy of always learning, of a nonrepeating task
  • The delight of working in a medium so tractable – pure thought-stuff – which nevertheless exists, moves, and works in a way that word-objects do not.

1.3. Likewise the craft has special woes inherent in it.

  • Adjusting to the requirement of perfection is the hardest part of learning to program.
  • Others set one’s objectives and one must depend upon things (especially programs) one cannot control; the authority is not equal to the responsibility.
  • This sounds worse than it is: actual authority comes from momentum of accomplishment.
  • With any creativity come dreary hours of painstaking labor programming is no exception.
  • The programming project converges more slowly the nearer one gets to the end, whereas one expects it to converge faster as one approaches the end.
  • One’s product is always threatened with obsolescence before completion. The real tiger is never a match for the paper one, unless real use is wanted.

2. The Mythical Man-Month.
2.1. More programming projects have gone awry for lack of calendar time than for all other causes combined.
2.2. Good cooking takes time; some tasks cannot be hurried without spoiling the result.
2.3. All programmers are optimists: “All will go well.”
2.4. Because the programmer builds with pure thought-stuff, we expect few difficulties in implementation.
2.5. But our ideas themselves are faulty, so we have bugs.
2.6. Our estimating techniques, built around cost-accounting, confuse effort and progress. The man-month is a fallacious and dangerous myth, for it implies that men and months are interchangeable.
2.7. Partitioning a task among multiple people occasions extra communication effort – training and intercommunication.
2.8. My rule of thumb is 1/3 of the schedule for design, 1/6 for coding, 1/4 for component testing, and 1/4 for system testing.
2.9. As a discipline, we lack estimating data.
2.10. Because we are uncertain about our scheduling estimates, we often lack the courage to defend them stubbornly against management and customer pressure.
2.11. Brooks’s Law: Adding manpower to a late software proj­ect makes it late
2.12. Adding people to a software project increases the total effort necessary in three ways: the work and disruption of repartitioning itself, training the new people, and added intercommunication.

3. The Surgical Team.
3.1. Very good professional programmers are ten times as pro­ductive as poor ones, at same training and two-year ex­perience level. (Sackman, Grant, and Erickson)
3.2. Sackman, Grant, and Erickson’s data showed no correla­tion whatsoever between experience and performance. I doubt the universality of that result.
3.3. A small sharp team is best – as few minds as possible.
3.4. A team of two, with one leader, is often the best use of minds. (Note God’s plan for marriage.)
3.5. A small sharp team is too slow for really big systems.
3.6. Most experiences with really large systems show the brute-force approach to scaling up to be costly, slow, in­efficient, and to produce systems that are not conceptu­ally integrated.
3.7. A chief-programmer, surgical-team organization offers a way to get the product integrity of few minds and the to­tal productivity of many helpers, with radically reduced communication.

4. Aristocracy, Democracy, and System Design.
4.1. Conceptual integrity is the most important consideration in system design.
4.2. The ratio of function to conceptual complexity is the ultimate test of system design, not just the richness of function. (This ratio is a measure of ease of use, valid over both simple and difficult uses.)
4.3. To achieve conceptual integrity, a design must proceed from one mind or a small group of agreeing minds.
4.4. Separation of architectural effort from implementation is a very powerful way of getting conceptual integration on very large projects. (Small ones, too.)
4.5. If a system is to have conceptual integrity, someone must control the concepts. That is an aristocracy that needs no apology.
4.6. Discipline is good for art. The external provision of an ar­chitecture enhances, not cramps, the creative style of an implementing group.
4.7. A conceptually integrated system is faster to build and to test.
4.8. Much of software architecture, implementation, and realization can proceed in parallel. (Hardware and software design can likewise proceed in parallel.)

5. The Second-System Effect.
5.1. Early and continuous communication can give the archi­tect good cost readings and the builder confidence in the design, without blurring the clear division of responsibilities.
5.2. How an architect can successfully influence implementation:

  • Remember that the builder has the creative responsibility for implementation; the architect only suggests.
  • Always be ready to suggest a way of implementing anything one specifies; be prepared to accept any other equally good way.
  • Deal quietly and privately in such suggestions.
  • Be ready to forgo credit for suggested improvements.
  • Listen to the builder’s suggestions for architecture improvements.

5.3. The second is the most dangerous system a person ever designs; the general tendency is to overdesign it.
5.4. OS/360 is a good example of the second system effect. (Windows NT seems to be a 1990s example.)
5.5. Assigning a priori values in bytes and microseconds to functions is a worthwhile discipline.

6. Passing the Word.
6.1. Even when a design team is large, the results must be reduced to writing by one or two, in order that the mini decisions be consistent.
6.2. It is important to explicitly define the parts of an architecture that are not prescribed as carefully as those that are.
6.3. One needs both a formal definition of a design, for precision, and a prose definition for comprehensibility.
6.4. One of the formal and prose definitions must be standard, and the other derivative. Either definition can serve in either role.
6.5. An implementation, including a simulation, can serve as an architectural definition; such use has formidable disadvantages.
6.6. Direct incorporation is a very clean technique for enforcing an architectural standard in software. (In hardware, too – consider the Mac WIMP interface built into ROM.)
6.7. An architectural definition will be cleaner and the (architectural) discipline tighter if at least two implementations are built initially.
6.8. It is important to allow telephone interpretations by an architect in response to implementers’ queries; it is imperative to log these and publish them. (Electronic mail is now the medium of choice.)
6.9. “The project manager’s best friend is his daily adversary, the independent producttesting organization.”

7. Why Did the Tower of Babel Fail?
7.1. The Tower of Babel project failed because of lack of communication and of its consequent, organization.
7.2. Schedule disaster, functional misfit, and system bugs all arise because the left hand doesn’t know what the right hand is doing. Teams drift apart in assumptions.
7.3. Teams should communicate with one another in as many ways as possible: informally, by regular project meetings with technical briefings, and via a shared formal project workbook. (And by electronic mail.)
7.4. A project workbook is not so much a separate document as it is a structure imposed on the documents that the project will be producing anyway.
7.5. All the documents of the project need to be part of this (workbook) structure.
7.6. The workbook structure needs to be designed carefully and early.
7.7. Properly structuring the ongoing documentation from the beginning molds later writing into segments that fit into that structure and will improve the product manuals.
7.8. Each team member should see all the (workbook) material. (I would now say, each team member should be able to see all of it. That is, World Wide Web pages would suffice.)
7.9. Timely updating is of critical importance.
7.10. The user needs to have attention especially drawn to changes since his last reading, with remarks on their significance.
7.11. The OS/360 Project workbook started with paper and switched to microfiche.
7.12. Today (even in 1975), the shared electronic notebook is much better, cheaper, and simpler mechanism for achieving all these goals.
7.13. One still has to mark the text with (the functional equivalent of) change bars and revision dates. One still needs a LIFO electronic change summary.
7.14. Parnas argues strongly that the goal of everyone seeing everything is totally wrong; parts should be encapsulated so that no one needs to or is allowed to see the internals of any parts other than his own, but should see only the interfaces.
7.15. Parnas’s proposal is a recipe for disaster. (I have been quite convinced otherwise by Parnas, and totally changed my mind.)
7.16. The purpose of organization is to reduce the amount of communication and coordination necessary.
7.17. Organization embodies division of labor and specialization of function in order to obviate communication.
7.18. The conventional tree organization reflects the authority structure principle that no person can serve two masters.
7.19. The communication structure in an organization is a network, not a tree, so all kinds of special organization mechanisms (-dotted lines-) have to be devised to overcome the communication deficiencies of the treestructured organization.
7.20. Every subproject has two leadership roles to be filled, that of the producer and that of the technical director, or architect. The functions of the two roles are quite distinct and require different talents.
7.21. Any of three relationships among the two roles can be quite effective:

  • The producer and director can be the same.
  • The producer may be boss, and the director the producer’s righthand person.
  • The director may be boss, and the producer the director’s righthand person.

8. Calling the Shot.
8.1. One cannot accurately estimate the total effort or schedule of a programming project by simply estimating the coding time and multiplying by factors for the other parts of the task.
8.2. Data for building isolated small systems are not applicable to programming systems projects.
8.3. Programming increases goes as a power of program size.
8.4. Some published studies show the exponent to be about 1.5. (Boehm’s data do not at all agree with this, but vary from 1.05 to 1.2.)
8.5. Portman’s ICL data show fulltime programmers applying only about 50 percent of their time to programming and debugging, versus other overheadtype tasks.
8.6. Aron’s IBM data show productivity varying from 1.5 K lines of code (KLOC) per manyear to 10 KLOC/manyear as a function of the number of interactions among system parts.
8.7. Harr’s Bell Labs data show productivities on operatingsystemstype work to run about 0.6 KLOC/manyear and on compilertype work about 2.2 KLOC/manyear for finished products.
8.8. Brooks’s OS/360 data agrees with Harr’s: 0.6-0.8 KLOC/ manyear on operating systems and 2-3 KLOC/manyear on compilers.
8.9. Corbató’s MIT Project MULTICS data show productivity of 1.2 KLOC/manyear on a mix of operating systems and compilers, but these are PL/I lines of code, whereas all the other data are assembler lines of code!
8.10. Productivity seems constant in terms of elementary statements.
8.11. Programming productivity may be increased as much as five times when a suitable high level language is used.

9. Ten Pounds in a Five-Pound Sack.
9.1. Aside from running time, the memory space occupied by a program is a principal cost. This is especially true for operating systems, where much is resident all the time.
9.2. Even so, money spent on memory for program residence may yield very good functional value per dollar, better than other ways of investing in configuration. Program size is not bad; unnecessary size is.
9.3. The software builder must set size targets, control size, and devise sizereduction techniques, just as the hardware builder does for components.
9.4. Size budgets must be explicit not only about resident size but also about the disk accesses occasioned by program fetches.
9.5. Size budgets have to be tied to function assignments; define exactly what a module must do when you specify how big it must be.
9.6. On large teams, subteams tend to suboptimize to meet their own targets rather than think about the total effect on the user. This breakdown in orientation is a major hazard of large projects.
9.7. All during implementation, the system architects must maintain constant vigilance to ensure continued system integrity.
9.8. Fostering a totalsystem, useroriented attitude may well be the most important function of the programming manager.
9.9. An early policy decision is to decide how finegrained the user choice of options will be, since packaging them in clumps saves memory space (and often marketing costs).
9.10. The size of the transient area, hence of the amount of program per disk fetch, is a crucial decision, since performance is a superlinear function of that size. (This whole decision has been obsoleted, first by virtual memory, then by cheap real memory. Users now typically buy enough real memory to hold all the code of major applications.)
9.11. To make good spacetime tradeoffs, a team needs to be trained in the programming techniques peculiar to a particular language or machine, especially a new one.
9.12. Programming has a technology, and every project needs a library of standard components.
9.13. Program libraries should have two versions of each component, the quick and the squeezed. (This seems obsolete today.)
9.14. Lean, spare, fast programs are almost always the result of strategic breakthrough, rather than tactical cleverness.
9.15. Often such a breakthrough will be a new algorithm.
9.16. More often, the breakthrough will come from redoing the representation of the data or tables. Representation is the essence of programming.

10. The Documentary Hypothesis.
10.1. “The hypothesis: Amid a wash of paper, a small number of documents become the critical pivots around which every project’s management revolves. These are the manager’s chief personal tools.”
10.2. For a computer development project, the critical documents are the objectives, manual, schedule, budget, organization chart, floorspace allocation, and the estimate, forecast, and prices of the machine itself.
10.3. For a university department, the critical documents are similar: the objectives, degree requirements, course descriptions, research proposals, class schedule and teaching plan, budget, floorspace allocation, and assignments of staff and graduate assistants.
10.4. For a software project, the needs are the same: the objectives, user manual, internals documentation, schedule, budget, organization chart, and floorspace allocation.
10.5. Even on a small project, therefore, the manager should from the beginning formalize such a set of documents.
10.6. Preparing each document of this small set focuses thought and crystallizes discussion. The act of writing requires hundreds of minidecisions, and it is the existence of these that distinguish clear, exact policies from fuzzy ones.
10.7. Maintaining each critical document provides a status surveillance and warning mechanism.
10.8. Each document itself serves as a checklist and a database.
10.9. The project manager’s fundamental job is to keep every body going in the same direction.
10.10. The project manager’s chief daily task is communication, not decisionmaking; the documents communicate the plans and decisions to the whole team.
10.11. Only a small part of a technical project manager’s timeperhaps 20 percent is spent on tasks where he needs information from outside his head.
10.12. For this reason, the touted market concept of a “management total-information system” to support executives is not based on a valid model of executive behavior.

11. Plan to Throw One Away.
11.1. Chemical engineers have learned not to take a process from the lab bench to the factory in one step, but to build a pilot plant to give experience in scaling quantities up and operating in nonprotective environments.
11.2. This intermediate step is equally necessary for programming products, but software engineers do not yet routinely fieldtest a pilot system before undertaking to deliver the real product. (This has now become common practice, with a beta version. This is not the same as a prototype with limited function, an alpha version, which I would also advocate.)
11.3. For most projects, the first system built is barely usable, too slow, too big, too hard to use, or all three.
11.4. The discard and redesign may be done in one lump, or piecebypiece, but it will be done.
11.5. Delivering the first system, the throwaway, to users will buy time, but only at the cost of agony for the user, distraction for the builders supporting it while they do the redesign, and a bad reputation for the product that will be hard to live down.
11.6. Hence, plan to throw one away; you will, anyhow.
11.7. “The programmer delivers satisfaction of a user need rather than any tangible product.” (Cosgrove)
11.8. Both the actual need and the user’s perception of that need will change as programs are built, tested, and used.
11.9. The tractability and the invisibility of the software product expose its builders (exceptionally) to perpetual changes in requirements.
11.10. Some valid changes in objectives (and in development strategies) are inevitable, and it is better to be prepared for them than to assume that they will not come.
11.11. The techniques for planning a software product for change, especially structured programming with careful module interface documentation, are well known but not uniformly practiced. It also helps to use tabledriven techniques wherever possible. (Modern memory costs and sizes make such techniques better and better.)
11.12. Use high level language, compiletime operations, incorporations of declarations by reference, and selfdocumenting techniques to reduce errors induced by change.
11.13. Quantify changes into well defined numbered versions. (Now standard practice.)
11.14. Programmer reluctance to document designs comes not so much from laziness as from the hesitancy to undertake defense of decisions that the designer knows are tentative. (Cosgrove)
11.15. Structuring an organization for change is much harder than designing a system for change.
11.16. The project boss must work at keeping the managers and the technical people as interchangeable as their talents allow; in particular, one wants to be able to move people easily between technical and managerial roles.
11.17. The barriers to effective dual-ladder organization are sociological, and they must be fought with constant vigilance and energy.
11.18. It is easy to establish corresponding salary scales for the corresponding rungs on a dual ladder, but it requires strong proactive measures to give them corresponding prestige: equal offices, equal support services, overcompensating management actions.
11.19. Organizing as a surgical team is a radical attack on all aspects of this problem. It is really the longrun answer to the problem of flexible organization.
11.20. Program maintenance is fundamentally different from hardware maintenance; it consists chiefly of changes that repair design defects, add incremental function, or adapt to changes in the use environment or configuration.
11.21. The total lifetime cost of maintaining a widely used program is typically 40 percent or more of the cost of developing it.
11.22. Maintenance cost is strongly affected by the number of users. More users find more bugs.
11.23. Campbell points out an interesting dropandclimb curve in bugs per month over a product’s life.
11.24. Fixing a defect has a substantial (20 to 50 percent) chance of introducing another.
11.25. After each fix, one must run the entire bank of test cases previously run against a system to ensure that it has not been damaged in an obscure way.
11.26. Methods of designing programs so as to eliminate or at least illuminate side effects can have an immense payoff in maintenance costs.
11.27. So can methods of implementing designs with fewer people, fewer interfaces, and fewer bugs.
11.28. Lehman and Belady find that the total number of modules increases linearly with the release number of a large operating system (OS/360), but that the number of modules affected increases exponentially with the release number.
11.29. All repairs tend to destroy structure, to increase the entropy and disorder of a system. Even the most skillful program maintenance only delays the program’s subsidence into unfixable chaos, from which there has to be a groundup redesign. (Many of the real needs for upgrading a program, such as performance, especially attack its internal structural boundaries. Often the original boundaries occasioned the deficiencies that surface later.)

12. Sharp Tools.
12.1. The manager of a project needs to establish a philosophy and set aside resources for the building of common tools, and at the same time to recognize the need for personalized tools.
12.2. Teams building operating systems need a target machine of their own on which to debug; it needs maximum memory rather than maximum speed, and a system programmer to keep the standard software current and serviceable.
12.3. The debugging machine, or its software, also needs to be instrumented, so that counts and measurements of all kinds of program parameters can be automatically made.
12.4. The requirement for target machine use has a peculiar growth curve: low activity followed by explosive growth, then leveling off.
12.5. System debugging, like astronomy, has always been done chiefly at night.
12.6. Allocating substantial blocks of target machine time to one subteam at a time proved the best way to schedule, much better than interleaving subteam use, despite theory.
12.7. This preferred method of scheduling scarce computers by blocks has survived 20 years (in 1975) of technology change because it is most productive. (It still is, in 1995).
12.8. If a target computer is new, one needs a logical simulator for it. One gets it sooner, and it provides a dependable debugging vehicle even after one has a real machine.
12.9. A master program library should be divided into (1) a set of individual playpens, (2) a system integration sublibrary, currently under system test, and (3) a released version. Formal separation and progression gives control.
12.10. The tool that saves the most labor in a programming project is probably a text editing system.
12.11. Voluminosity in system documentation does indeed introduce a new kind of incomprehensibility (see Unix, for example), but it is far preferable to the severe under-documentation that is so common.
12.12. Build a performance simulator, outside in, top down. Start it very early. Listen when it speaks.
12.13. Only sloth and inertia prevent the universal adoption of high level language and interactive programming. (And today they have been adopted universally.)
12.14. high level language improves not only productivity but also debugging; fewer bugs and easier to find.
12.15. The classical objections of function, object code space, and object code speed have been made obsolete by the advance of language and compiler technology.
12.16. The only reasonable candidate for system programming today is PL/I. (No longer true.)
12.17. Interactive systems will never displace batch systems for some applications. (Still true.)
12.18. Debugging is the hard and slow part of system programming, and slow turnaround is the bane of debugging.
12.19. Limited evidence shows that interactive programming at least doubles productivity in system programming.

13. The Whole and the Parts.
13.1. The detailed, painstaking architectural effort implied in Chapters 4, 5, and 6 not only makes a product easier to use, it makes it easier to build and reduces the number of system bugs that have to be found.
13.2. Vyssotsky says “Many, many failures concern exactly those aspects that were never quite specified.”
13.3. Long before any code itself, the specification must be handed to an outside testing group to be scrutinized for completeness and clarity. The developers themselves cannot do this. (Vyssotsky)
13.4. “Wirth’s top-down design (by stepwise refinement) is the most important new programming formalization of the (1965-1975) decade.”
13.5. Wirth advocates using as high level a notation as possible on each step.
13.6. A good topdown design avoids bugs in four ways.
13.7. Sometimes one has to go back, scrap a high level, and start over.
13.8. Structured programming, designing programs whose control structuresconsist only of a specified set that govern blocks of code (versus miscellaneous branching), is a sound way to avoid bugs and is the right way to think.
13.9. Gold’s experimental results show three times as much progress is made in the first interaction of an interactive debugging session as on subsequent interactions. It still pays to plan debugging carefully before signing on. (I think it still does, in 1995.)
13.10. I find that proper use of a good (quick response interactive debugging) system requires two hours at the desk for each two hour session on the machine: one hour in sweeping up and documenting after the session and one in planning changes and tests for the next time.
13.11. System debugging (in contrast to component debugging) will take longer than one expects.
13.12. The difficulty of system debugging justifies a thoroughly systematic and planned approach.
13.13. One should begin system debugging only after the pieces seem to work (versus bolt-it-together-and-try in order to smoke out the interface bugs; and versus starting system debugging when the component bugs are fully known but not fixed.) (This is especially true for teams.)
13.14. It is worthwhile to build lots of debugging scaffolding and test code, perhaps even 50 percent as much as the product being debugged.
13.15. One must control and document changes and versions, with team members working in playpen copies.
13.16. Add one component at a time during system debugging.
13.17. Lehman and Belady offer evidence the change quanta should be large and infrequent or else very small and frequent. The latter is more subject to instability. (A Microsoft team makes small frequent quanta work. The growing system is rebuilt every night.)

14. Hatching a Castrophe.
14.1. “How does a project get to be a year late? One day at a time.”
14.2. Day by day schedule slippage is harder to recognize, harder to prevent, and harder to make up than calamities.
14.3. The first step in controlling a big project on a tight schedule is to have a schedule, made up of milestones and dates for them.
14.4. Milestones must be concrete, specific, measurable events defined with knifeedge sharpness.
14.5. A programmer will rarely lie about milestone progress, if the milestone is so sharp he can’t deceive himself.
14.6. Studies of estimating behavior by government contractors on large projects show that activity time estimates revised carefully every two weeks do not significantly change as the start time approaches, that during the activity overestimates come steadily down; and that underestimates do not change until about three weeks before scheduled completion.
14.7. Chronic schedule slippage is a morale killer. (Jim McCarthy of Microsoft says, “If you miss one deadline, make sure you make the next one.”)
14.8. Hustle is essential for great programming teams, just as for great baseball teams.
14.9. There is no substitute for a critical path schedule to enable one to tell which slips matter how much.
14.10. The preparation of a critical path chart is the most valuable part of its use, since laying out the network, identifying the dependencies, and estimating the segments force a great deal of very specific planning very early in a project.
14.11. The first chart is always terrible, and one invents and invents in making the next one.
14.12. A critical path chart answers the demoralizing excuse, “The other piece is late, anyhow.”
14.13. Every boss needs both exception information that requires action and a status picture for education and distant early warning.
14.14. Getting the status is hard, since subordinate managers have every reason not to share it.
14.15. By bad action, a boss can guarantee to squelch full status disclosure; conversely, carefully separating status reports and accepting them without panic or preemption will encourage honest reporting.
14.16. One must have review techniques by which true status becomes known to all players. For this purpose a milestone schedule and completion document is the key.
14.17. Vyssotsky: “I have found it handy to carry both “scheduled” (boss’s dates) and “estimated” (lowestlevel manager’s dates) dates in the milestone report. The project manager has to keep his fingers off the estimated dates.”
14.18. A small Plans and Controls team that maintains the milestone report is invaluable for a large project.

15. The Other Face.
15.1. For the program product, the other face to the user, the documentation, is fully as important as the face to the machine.
15.2. Even for the most private of programs, prose documentation is necessary, for memory will fail the user-author.
15.3. Teachers and managers have by and large failed to instill in programmers an attitude about documentation that will inspire for a lifetime, overcoming sloth and schedule pressure.
15.4. This failure is not due so much to lack of zeal or eloquence as to a failure to show how to document effectively and economically.
15.5. Most documentation fails in giving too little overview. Stand way back and zoom in slowly.
15.6. The critical user documentation should be drafted before the program is built, for it embodies basic planning decisions. It should describe nine things (see the chapter).
15.7. A program should be shipped with a few test cases, some for valid input data, some for borderline input data, and some for clearly invalid input data.
15.8. Documentation of program internals, for the person who must modify it, also demands a prose overview, which should contain five kinds of things (see the chapter).
15.9. The flow chart is a most thoroughly oversold piece of program documentation; the detailed blowbyblow flow chart is a nuisance, obsoleted by written high level languages. (A flow chart is a diagrammed high level language.)
15.10. Few programs need more than a onepage flow chart, if that. (MILSPEC documentation requirements are really wrong on this point.)
15.11. One does indeed need a program structure graph, which does not need the ANSI flowcharting standards.
15.12. To keep documentation maintained, it is crucial that it be incorporated in the source program, rather than kept as a separate document.
15.13. Three notions are key to minimizing the documentation burden:

  • Use parts of the program that have to be there anyway, such as names and declarations, to carry as much of the documentation as possible.
  • Use space and format to show subordination and nesting and to improve readability.
  • Insert the necessary prose documentation into the program as paragraphs of comment, especially as module headers.

15.14. In documentation for use by program modifiers, tell why things are like they are, rather than merely how they are. Purpose is the key to understanding even high level language syntax does not at all convey purpose.
15.15. Self-documenting programming techniques find their greatest use and power in high level languages used with online systems, which are the tools one should be using.

Epilogue.
E.1. Software systems are perhaps the most intricate and complex (in terms of number of distinct kinds of parts) of the things humanity makes.
E.2. The tar pit of software engineering will continue to be sticky for a long time to come.

Fergus O’Connell: “How to Run Successful Projects III: The Silver Bullet”

Dün, daha çok Zülal Hanım’ı görmek ve biraz laflamak için, kütüphaneye uğradım. Gerek kütüphaneden alınma, gerekse kendi aldığım ne kadar çok kitabın okunmayı beklediğinden; uzun süre kütüphaneden kitap almayacağımdan, . bahsederken gözüme çarptı. Adını daha önce duymuştum, aldım, evirdim, çevirdim. Tüm tevbelerime rağmen aldım, yolda, şurda-burda okudum ve neredeyse bir solukta bitirdim. Her proje yöneticisine tavsiye edilebilecek bir kitap işte: How to Run Successful Projects III: The Silver Bullet

The Silver Bullet

Kitabın temel mesajı şöyle:

İyi planlanmış bir projenin başarısız, kötü planlanmış bir projenin başarılı olma olasılığı yoktur!

Evet, biraz sert bir mesaj, ama sayfa sayfa, bölüm bölüm sürekli tekrarlanan aynı şey: “Projenizi iyi planlayın!”.

Yapısal proje yönetimi için on adım sıralanmış:

  1. Hedefi gözünüzde şekillendirin, (20)
  2. Yapılacak işleri listeleyin, (20)
  3. Tek lider siz olun, (10)
  4. İşleri kişilere atayın, (10)
  5. Beklentileri yönetin, hata için bir marj bırakın, bir garanti çıkışınız olsun, (10)
  6. Uygun bir liderlik stili benimseyin, (10)
  7. Olan biteni fark edin, (10)
  8. İnsanları olan bitenden haberdar edin, (10)
  9. 1-8. adımları tekrar edin, ta ki 10. adıma kadar (0)
  10. Ödül! (0)

Dikkat ederseniz 10 adımdan 5’i projenin planlanma aşamasında yer alıyorlar, yalnızca son 5’i (ki bunlardan iki tanesi de aşikar) projenin nasıl yürütüldüğünü irdeliyor. Listede parantez içindeki sayılar o adımın Başarı İhtimali Endeksi’ndeki (BİE) ağırlığı. Aynı şekilde proje planının BİE’deki ağırlığı 70, projenin yürütülmesi ise yalnızca 30 puan katkıda bulunuyor. O’Connell’a göre planlama aşamasında 40 puan toplanınca proje başarılı olma yoluna giriyor. Toplamda da 60 puanı geçmek gerekiyor.

O’Connell sağlam bir waterfall uygulayıcısı gibi duruyor. Eminim pek çok acil (agile) programlamacının bu kitabı okurken tüyleri diken diken olacaktır, şayet okurlarsa 😉

Özellikle birden çok projeye bulaşmış proje yöneticilerinin Tembel Proje Yöneticisi profiline imreneceklerini tahmin ediyorum. Aslında “Akıllı” demek daha yerinde olacaktır, bu akıllılıktan dolayı tembellik yapmaya hak kazanıyor.

Kitabın sonunda problem çözme, karar verme, stresle başa çıkma, doğru elemanları seçme, pazarlık, toplantılar, sunumlar gibi yumuşak konular üzerine de kısa kısa eğilmiş O’Connell. Hatta Microsoft Project 2000 öğretmeye ayrılmış bir de ek bölümü var kitabın.

Genelde reçeteli kitaplardan hoşlanmam. Ama The Silver Bullet gerçekten kurtadamlarla başa çıkmanın yollarını anlatıyor gibime geldi. Belki benim tarzıma fena halde koşut gittiği için. Proje yöneticisinin başucu ve hatta el kitabı olabilecek nitelikte. Tavsiye ediyorum.