O Şimdi Evli…

Uludağ projemizin mümtaz şahsiyetlerinden sevgili A. Murat Eren‘i bugün dünya evine soktuk. Tabii, son derece hızla ve aniden evlenmeyi seçtiklerinden biz İzmir’deki törene ancak kalben katılabildik. Hem bu şekilde “Niye beni şahidin yapmadın ülen?!” nidalarına muhatap olmaktan da kurtuldu MErencik…

Murat ve Duygu’ya ömür boyu mutluluklar. Ama bu bizim deli oğlanın yakında kanatlanıp uçacağı manasına mı geliyor… diye düşünmeden de edemiyorum. Önce bana bass öğreteceksin, sözün var!

“Geleceğin Karanlık Yüzü”

Herhalde web günlüğümü izleyenler ters-ütopyalara (ya da distopia diyelim leylekten başka kuş tanımayanlara) olan ilgimi biliyorlardır artık. İki gün önce başlayan İstanbul Film Festivali oldukça hoş beş sürprizle geldi. Ne yazık ki bir süredir yoğunluktan kafamı kaşıyamadığımdan zamanında pozisyon alamadım, ve yalnızca iki sürprizi kafesleyebildim.

24. İstanbul Film Festivali’nde Geleceğin Karanlık Yüzü bölümünde beş tane ters-ütopya filmi yer alıyor:

    • Brazil (Yönetmen: Terry Gilliam, 1985, İngiltere) GİLLİAM’IN BÜTÜN ESERLERİNİN MERKEZİ OLAN BU KÜLT KLASİĞİ, ORWELL’İN DİSTOPYASI “1984”ÜN TERRY GİLLİAM VERSİYONU OLARAK YORUMLANABİLEN, endüstrileşme, terörizm, modernliğin çöküşü, devlet kontrolü, bürokrasi, aşk ve hatta çağdaş sinemacılık üzerine bir bilim-kurgu hicvi, bir kara komedi ve fantezidir. Festival’de, 2005 Berlin Film Festivali’nden sonra ilk kez yenilenmiş kopyasıyla perdeye yansıyacak olan, şaşırtıcı derecede yaratıcı, çarpıcı ve yoğun görselliğiyle Brazil, Bilgi Bakanlığı’nda çalışan memur Sam Lowry’yi gözler. Sam, kağıt işlerinden bunalınca, kendini bir kahraman olarak düşlediği hayallere dalar. Hayalleriyle gerçek gitgide birbirine girer, düşleri gerçeğe dönüşür, ama hayatı da parçalanmaya başlar.

 

    • Haftasonu (Yönetmen: Jean-Luc Godard, 1967, İtalya-Fransa) KAPİTALİST TÜKETİCİ TOPLUMUN SONUNA GODARD’IN KARANLIK VE KOMİK BAKIŞI OLAN HAFTASONU, AYNI ZAMANDA 60’LI YILLARIN SONUNUN KARMAŞASINI DA YANSITIR. Godard’ın ilk dönem filmlerinin en yücesi ve sonuncusu olan bu film, haftasonu tatili için şehirden otomobilleriyle çıkmaya çalışan son derece itici burjuva bir karı-kocanın başından geçenleri anlatır. Birbirlerini öldürmeyi bile düşünen bu çift, önce cehennemden çıkma bir trafik sıkışıklığına takılır, ardından da devrimciler, yamyamlar, tarihi kişiler ve cinayetle dolu bir iç savaşın ortasında kalır.

 

    • Kutlama (Yönetmen: Derek Jarman, 1978, İngiltere) YIL 1578. KRALİÇE I. ELİZABETH, KENDİSİNE “ZAMANIN GÖLGESİ”Nİ AÇIKLAMAK ÜZERE, FALCISI TARAFINDAN YÜZYILLAR SONRASINA, 1970’LERİN PUNK LONDRA’SINA TAŞINIR. Bir ateş delisi, bir punk yıldızı, bir nemfoman, taraflı bir tarihçi gibilerinden oluşan, amacından sapmış bir kadın kolektifini gözlemleyen Majesteleri, bu “hanımefendiler” ile dostlarının külhanbeyce talihsiz maceralara (bir kafeyi darmadağın etmek, bir punk deneme sınavı, kanlı bir katliam) atılmalarına tanık olur.

 

    • THX 1138 (Yönetmen: George Lucas, 1971, ABD) MİNİMAL TARZI, BASİT OLMASINA RAĞMEN YARATICI KONUSU VE GELECEĞE DOĞRU TÜYLER ÜRPERTİCİ BAKIŞIYLA TÜM ZAMANLARIN EN ÇOK BEĞENİLEN BİLİM-KURGU KLASİKLERİNDEN OLAN THX1138, George Lucas’ın öğrencilik döneminin kısa filmlerinden birinin genişletilmesiyle ortaya çıkan, yönetmenin uzun metrajlı ilk filmi. Yönetmenin kurgusu ve yenilenmiş kopyasıyla THX1138, izleyicileri, 25. yüzyılda, vatandaşlarını uyuşturucu ilaçlarla kontrol altında tutan, totaliter bir devlete götürüyor. THX1138, bir fabrika işçisinin “adı”. Ev arkadaşı LUH3417, ikisine ait ilaçları değiştirince, yeniden insan duygularına kavuşurlar ve hayatları tamamen değişir. Ancak devlet bu durumdan hiç hoşnut değildir.

 

  • Bıçak Sırtı (Yönetmen: Ridley Scott, 1982, ABD)KÜLT FİLM KAVRAMINI BELİRLEYEN, 20. YÜZYIL BİLİM-KURGU EDEBİYATININ İDEALLERİNE SADIK KALABİLEN VE BU EDEBİYATI VE SİNEMASINI DERİNDEN ETKİLEYEN ENDER FİLMLERDENDİR Bıçak Sırtı. 2019, Los Angeles. Replikant adı verilen, kendilerini yaratan genetik mühendisleri kadar zeki, onlardan daha atik ve kuvvetli, ileri teknoloji ürünü robotlar isyan etmiş ve dünyada bulunmalarının yasadışı olduğuna karar verilmiştir. Replikantları “emekli” etmek üzere, Blade Runner adı verilen özel bir polis gücü kurulmuştur. Bazı replikantlar, dünyaya ulaşmış ve eski Blade Runner Dick Deckard (Harrison Ford), onların peşine düşmüştür.

Brazil ile THX 1138, 2004’de yeniden elden geçirilmiş kurguları ile geliyorlar perdeye. THX 1138 Geroge Lucas’ın ilk uzun metrajlı filmi olması açısından önemli. BıçakSırtı ise The Guardian gazetesinin büyük araştırmasında Tüm Zamanların En İyi Bilim Kurgu Filmi seçilmişti.

Meraklısına tüm bölümü tavsiye ediyorum. Ben yalnızca THX 1138 ile Bıçak Sırtı‘na programımı ayarlayabildim. Biraz geç kaldığım için de en ön sıralarda yer bulabildim ancak. Haydi hayırlısı.

Not: Eşim de 2046 ve Resim Gibi için biletler almış. Ankara seferlerim engel olmazsa bu festivali dört filmle geçireceğim.

En İyi 10 Bilim-Kurgu Filmi

İngiliz The Guardian gazetesi büyükçe bir grup (çoğunluğu Birleşik Krallık’ta yerleşik) bilimciye en iyi bilim-kurgu filmleri ve kitaplarını sormuşlar ve yanıtları bir “En İyi 10” listesinde toplamışlar. İşte sonuçlar:

  1. Blade Runner (1982) Yön: Ridley Scott Gelecekte bir polis (Harrison Ford) dört kanun kaçağı klonlanmış humanoidin peşinde. Philip K Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? öyküsünden esinlenmiş. Bir bilimcinin yorumu: “Blade Runner yapılmış en iyi film. Hem zamanının o kadar ilerisinde, hem de çağlardır aklımızı zorlayan soruları yineliyor: “İnsan olmak nedir, biz kimiz ve nereden geldik?”” ET: bir süredir izlenecekler listemdeydi 😉 zaten
  2. 2001: A Space Odyssey (1968) Yön: Stanley Kubrick
    Az farkla ikinci olmuş. Bilim-kurgu yazarı Arthur C. Clarke ile yönetmen Stanley Kurbrick’in işbirliğinden doğan büyüleyici öykü. Devrim yaratan özel efektleri ile ünlendi. Bir bilimcinin yorumu: “Simülasyonlar, tüm modern bilgisayar grafiği yeteneklerine rağmen, hala muhteşem. Brezilya tapirlerinin tarihöncesi hayvanlar olarak kullanılması muhteşem. Çubuktan uzay mekiğine geçiş muhteşem.” ET: tabii ki izledim, bir kaç kere, izlemekten sıkılacağımı sanmıyorum.
  3. Star Wars (1977)/Empire Strikes Back (1980) Guardian bu filmlerin bilimden çok nostalji nedeniyle listeye girdiğini düşünüyor. ET: ben de öyle düşünüyorum 😉
  4. Alien (1979) Yön: Ridley Scott Bir yıldızlararası maden gemisinin uzak bir gezegende bulduğu yaratık yoğunlaştırılmış asit kanı ve güçlü çenesi ile mürettabatı darmadağın ediyor. Ama asıl hikaye daha derinlerde. Bir bilimci şöyle diyor: “Uzun süreli uzay yolcuğunun temelini yakalıyor film: kirli, terli, klastrofobik ve sıkıcı bir dönem, ardından kaba vahşet anları.” ET: izledim, tavsiye ederim, yine izleyeceğim.
  5. Solaris (1972) Yön: Andrei Tarkovsky Stanislaw Lem romanının sinemaya ilk uyarlaması. Uzak ve garip bir gezegendeki araştırma gemisine giden psikoloğun karşılaştığı ve içine çekilmeye başladığı yapay gerçeklik. Bir bilimcinin yorumları: “Solaris sanırım bilimin insan algılaması, sınıflandırması ve otomorfizmi ile belirlenen sınırlarını irdeleyen tek film. Aynı zamanda bir trajik dram olması önemini daha da artırıyor.” ET: Steven Sondenbergh uyarlamasını izledim, nefret ettim, kitabı okudum, Tarkovsky uyarlamasını deli gibi merak ediyorum.
  6. Terminator (1984)/T2: Judgment day (1991) Yön: James Cameron Robotların 2029 yılından gönderdikleri siborg (Arnold Schwarzenegger) gelecekte insan isyanını başlatacak elemanın annesini öldürmeye çalışıyor. Zamanda yolculuğun paradokslarını irdeleyen az sayıda filmlerden. Bir bilimci diyor ki: “Uyumsuz kurgusal bilime karşın, türünün mükemmel örneklerinden birisi. Eğer bilim-kurgu olarak adlandırılmayı hakeden filmlerin sayısı çok çok az olmasaydı bunu bilim-kurgu yerine aksiyon sınıfına yerleştirirdim.” ET: evet, gerçekten bir aksiyon filmi, ama özel efekleri harika!
  7. The Day the Earth Stood Still (1951) Yön: Robert Wise Savaş-sonrası soğuk savaş Amerika’sında bir uçan daire Washington DC’ye konar, içinden humanoid Klaatu ile robotu Gort çıkarlar. Olaylar gelişir. ET: bilmiyorum, araştıracağım
  8. War of the Worlds (1953) Yön: Byron Haskin HG Wells’in dünyanın Marslılar tarafından istilasını anlatan romanından uyarlanmış bir başka soğuk savaş çağı filmi. ET: kitabını tavsiye edeceğim, eğer illa HG Wells izleyecekseniz The Time Machine daha iyi bence
  9. The Matrix (1999) Yön: Andy & Larry Wachowski İnsan yapısı yapay zekanın gezegeni ele geçirişi üzerine bir film. Bir tutam felsefe, fetiş kıyafetler ve hayli hoş özel efektler. ET: bence yanlış seçim, hoş bir film, ama bilim-kurgu değil! belki animatrix denenebilir
  10. Close Encounters of the Third Kind (1977) Yön: Steven Spielberg Kafayı dünyadışı yaratıkların ziyaretine takmış bir adam, aynı minvalde bir “tarikat”, dolaplar çeviren ve vurdumduymaz bir devlet kurumu. Bir bilimcinin görüş şöyle: “‘Onlar’ın ters dönmüş yılbaşı ağacına benzer bir araç ve bir Jean Michel Jarre gösterisini andıran kozmik piyanolarla gelmeyeceğinden eminim. Buna karşın film tarihinin yaratıkların ziyareti üzerine en kaliteli öyküsü bu.” ET: inanılmaz güzel söylemiş, filmin hayranıyım.

Birkaç gözlem:

  • Filmler, The Matrix hariç, 1950-1985 döneminde yapılmış. Belki de bilgisayar grafikleri teknolojisindeki gelişmeler son ürüne yaramamış. Demek ki Dünyayı Kurtaran Adam ile fazla dalga geçmeye gerek yok; önemli olan tesis değil, ruh!
  • Filmlerin yarısında önemli bilim-kurgu yazarlarının eserleri temeli oluşturmuş: HG Wells (birkaç yıldır hayli kitabını okudum), Arthur C. Clarke (adam da çok fazla yazmış yahu!), Stanislav Lem (yalnızca Solaris’i okudum, harikaydı), Philip K. Dick (duydum, ama okumadım). Biz de okumaya devam edelim öyleyse 😉
  • Ridley Scott‘un iki filmi var listede. Bu amca Thelma and Louise ve The Duellists gibi sıkı filmleri de yönetmiş. Ama izlemediğim Black Hawk Down, The Gladiator ve Hannibal gibi eserlerinden emin değilim. Biraz eğilmek iyi olabilir.
  • Filmlerin önemli bir kısmını 1980’lerin ilk yarısında ODTÜ’de (kütüphanenin alt katındaki o küçücük video odasında, kimi zaman sıkış tıkış) ve Ankara Amerikan Kültür’de izlediğimi farkettim. İyi ki varlarmış.
  • Filmlerin önemli bir kısmının birer distopya (ters-ütopya) tarif ediyor olması da ilginç. Bilimi kurgu ile yanyana getirince neden hep kötü bir gelecek çıkıyor karşımıza? Düşünmek gerekli.

Onlar Erdi Muradına

Uludağ proje ekibinden Barış Metin ile yavuklusu Burçin Can‘ı dün akşam evlendirdik.

Linux Kullanıcıları Derneği ağır toplarını, Uludağ proje ekibini ve diğer pek çok Linux bağımlısını birarada görebileceğiniz düğün, İstanbul Harbiye Orduevi’nde idi. Havalandırma sorununu saymazsak herşey dört dörtlüktü. Başta kilolu elemanlar ile pistte fazla tepinenler olmak üzere pek çok davetli sıcaktan rahatsız oldu 🙁 Ama gecenin güzelliği bunu hissettirmedi bile.

Nikahı Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül kıydı. Nikah sonrasında ipe sapa gemez bir konuşma yaparak Burçin ve Barış’a “nasıl çocuklar yetiştirmelisiniz” dersi verdi. Burçin’in tanığı İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey ise güzel bir konuşmayla “Burçin babasından bana emanetti, şimdi emaneti güvenilir ellere (aslan gibi, yakışıklı bir delikanlıya) teslim ediyorum” dedi, evlilik cüzdanını Burçin’e verdi.

Anlamadığım, biraz da bozulduğum, nikah memurlarının (Sarıgül dahil) önce geline sormaları “Kabul ediyor musun ?” diye. “Nasıl olsa hep son sözü kadınlar söylüyor, bir kere de erkekler söylemiş olsun” diye midir, yoksa düpedüz şovenist bir yaklaşım mıdır anlamam. Bence önce damada sorulmalı. Bizim nikahta öyle olmuştu, ama belki memurun kadın olmasının bir etkisi vardır 🙂

Düğün biraz orduevi formatında, törensel kısımları biraz abartılarak gerçekleştirildi. Gelinle damadın girişinde ve pasta kesimi sırasında elleri meşaleli oğlanların ortalıkta fink atması, neyse ki, bir güvenlik problemi yaratmadı.

Barış-Burçin

Linux camiasının bir kısmı hayli sakinken pistten inmeyenler de vardı. Bendeniz ve eşim Latin danslarının unutulabileceğini gayet güzel ele güne gösterdik:-(. En hareketli Linux elemanları Görkem Çetin ile “Zerroş” Zerrin’in erkek arkadaşı Levent “Kemal” idi. Doruk Fişek’in yerinden hiç kımıldamaması bizim düştüğümüz tufaya düşüp sırılsıklam kalmak istememesi ile ilişkilendirildi. Camianın neşe kaynağı MEren için ise söyleyecek bir şey bulamıyorum, öyleydi, camianın neşe kaynağıydı.

Burçin ve Barış, bir ömür boyu mutlu bir birliktelik diliyoruz size.

Datça’da bir Hafta

Tatilden döneli bir haftayı geçti, ama oturup günlüğüme kayıt düşmeye vaktim olmadı. Üşengeçlik diyelim, ama biraz daha bekletirsem unutmaya başlayacağım olan biteni! Zorladım kendimi ve resimleri yükleyip geçtim klavyenin başına.

“Tatil”in bu sene imkansız bir kelime olduğunu düşünüyorduk, eşimin izin alma imkansızlığından hareketle. Ama Perşembe günü rüzgar tersten esti, izin alındı ve plan yapılma zorunluluğu doğdu. Cuma-Pazar arası çok yakın arkadaşlarımız (“baldız ve bacanak”) İrlanda’dan geliyorlardı, tekila partisi, mangal sefası, şu-bu, Pazartesi’ye kadar kıpırdamamız mümkün olamazdı. O zaman yalnızca altı günlük bir tatil planlayabilirdik. Ben yıllardır aklımızdan geçen Datça için kullandım oyumu. Eşim ise yolun uzunluğundan dolayı olumsuz bakıyordu, daha yakın bir yere gidelim istiyordu. Ben ısrar ettim ve internette hızlı bir arama sonrasında Akgün Akova’nın “Datça’da kalınacak en güzel yer” olarak nitelediği Villa Carla‘da iki gecelik yer ayırtabildim.

Haftasonu rezil geçti. Büyük olasılıkla Cuma öğlen Uludağcılar ile yediğimiz Çöpçü’nün şişlerinden, geleneksel hale gelen gıda zehirlenmelerimden biri vuku buldu. Baldız ve bacanağı tam yarı yolda bıraktım, onlar eşim ile zaman geçirmeye çalışırken ben genelde yere paralel durumdaydım. Biraz da bu halden hareketle eşim Datça’dan iyiden iyiye vazgeçmeye niyetlendi; ama ben allem ve kallem yolları ile Bandırma’ya İDO bileti almak da dahil tüm gerekleri yerine getirebildim.

Pazartesi kendimi çok daha iyi hissediyordum ve yola çıktık. Deniz otobüsünde biraz çocuk parkına yakın olduğumuzdan yüksek desibelli seyahat etmek zorunda kaldık, ama dönüşe göre cennetti (bkz. aşağıda). Bandırma’dan sonrası ise sıradan bir yol günüydü. Bir tek Bornova’da otoyola dönüş ışıklarında arkadan gelen bir kamyonun hafifi üstümüze çıkma denemesi kayda değer. Araba şöyle hoplayıp öne fırladığında aynadan baktım ve yalnızca kırmızı gördüm. Sonra yavaş yavaş iki far, bir tampon ve diğer aksam ortaya çıktı da icadın bir kamyon olduğunu anlayabildim. Neyse ki oğlan usturuplu vurmuş, helalleştik ve yola devam ettik.

Yahu bu Ege bölgemiz çok enteresan, yol için aldığımız iki gıdım meyvayı yıkamadan yememek için (eşimin hijyen saplantısından sözetmiş miydim?) kilometrelerce yol kenarı suyu aradık durduk. Yok, yok, yok! Adamlar şöyle “geçen yolcu serinlesin, susuzluğunu gidersin, ölülerimize hayır dua etsin” diye düşünüp bir çeşme, musluk, yalak, . inşa etmemişler. Abartısız 200 km çeşme bakındık, sonunda bir benzin istasyonuna girip işimizi modern çağın gereklerine göre hallettik.

Datça’da -her zaman olduğu gibi- nahoş bir sürpriz bekliyordu bizi. Telefonda bana söylenen “deniz manzaralı 5 numaralı oda” geçen zamanla giriş katına inmiş ve 2 numaraya tenzil edilmişti. “Burası Türkiye” deyip sinemize çektik, ufak bir yemek, cumba yatak ve yol yorgunluğunun üzerimizden atılması.

Ertesi sabah otelin konum ve manzarasını görünce biraz keyiflendik.

Villa Carla

Villa Carla

Kahvaltı da keyfimizi ikiye katladı. İlk gün fazla dolaşmayıp dinlenmeyi tercih ettik, otelin altındaki koydan bir denize girdik, Datça’ya inip biraz sağı-solu dolaştık, Kargı koyuna gittik, ama pek beğenmedik, akşam da otelde Lütfü’nün ızgarasından dip mercanı yedik. Akdeniz balıkları o kadar lezzetli olmuyor, ama suçun çoğu bizde. Emek vermeyince tabii ki soğuk suların yağlı balıkları gibi olmaz yavrucaklar, bilenin elinde nasıl da bir şölene dönüşürler halbuki (bkz. aşağıda).

İkinci gün keşfe başladık ve Hayıtbükü’ne gittik. Burası çok daha eğlenceli ve hoş bir yerdi. Kötü bir fotoğrafını ekleyeyim:

Hayıtbükü

Özellikle şnorkelle sağa-sola bakınca hemen boy seviyesinde dahi deli gibi ilginç su yaşamı karşınıza çıkıyor. Eşimi zorla razı edip (“ben şnorkelle nefes alamam, istemem” itirazlarına kulak asmadan 😉 ona da maskeyi geçirdim, o da vuruldu. Ne yazık ki tek şnorkelimiz vardı, o nedenle sırayla keyfini çıkarabiliyorduk su altının, buddy olamıyorduk yani. Buddy olduğumuz zaman da Hayıtbükü’ndeki kadar eğlenceli bir sualtı yaşamı bulamayacaktık maalesef (bkz. aşağıda).

Akşam otele dönünce bizi ikinci bir nahoş sürpriz bekliyordu. Baştan rezervasyonumuz yalnızca iki günlük olduğundan ben zaten fena halde stres altındaydım. Eşim ise son derece sakin bir şekilde beklemede. Etraftaki insanların konuşmalarından kim çıkıyor-kim kalıyor konusunda fikir ve bilgi edinmeye çalışıyoruz sürekli. Neyse ki o gün tam üç oda boşalıyordu, biz de gönül rahatlığı ile “akşama üst kata taşınıyoruz değil mi?” diyip büklere uzandık. Akşam “maalesef sizi yine 2 numarada tutacağız” lafı ile irkildik ve biraz tavır koyduk. Sonunda onlar da yaptıklarının ayıbını anladılar, özellikle sevimli bell-boy/animateur Yücel’in de ısrarı ile manzaralı bir odaya geçebildik. Bakın bakalım kötü mü yapmışız:

Villa Carla - akşam

Villa Carla - mehtap

Villa Carla - tuluğ

Akşam tatilin gastronomik zirvelerinden biri olan Fevzi’nin Yeri‘ne gittik. Mezeler pek hoştu (özellikle çiğ balık, kogonosti, kapari), kalamar dolması harikaydı ve Fevzi usta çipurayı hakkını vererek pişirmişti. Keşke midelerimizi zorlayıp daha abartılı yeseydik diye hayıflanmadım değil, özellikle ikinci ziyaret planımız suya düşünce (bkz. aşağıda).

Üçüncü gün sıradan büklere devam ettik, Palamutbükü’ndeydik. İşte size sakin, tenha ve harika bir plaj, fıstık gibi bir deniz.

Palamutbükü

Eşime de biraz uyduruk olmakla birlikte bir maske-şnorkel aldığımızdan birlikte sualtına bakabiliyorduk. Ama Palamutbükü kumluk bir mekan olduğundan fazla bir zevat mevcut değildi. Bir deniz yıldızı ile biraz uğraştım, birkaç dil balığını izledik, o kadar. Öğlen yemeğimiz Nostalgia Cafe‘deydi. İşte size ikinci gastronomik zirve! Tazecik bahçeden koparılmış sebzeler, nefis yerel zeytinyağında pişirilmiş. Yeme de yanında yat. Sanırım abarttık, ama hakediyordu doğrusu.

Nostalgia Cafe

Akşama doğru bir Knidos ziyareti yaptık, Eski Datça’yı dolaştık, Palamutbükü’nde ilanlarını gördüğümüz Ada Yeme-İçme Dükkanı’nda hafif birşeyler atıştırdık ve Villa Carla’ya döndük.

Dört ve beşinci günler için benim planım yavaş yavaş dönüşe başlamaktı. Bunun için Akturda yer ayırtmıştım bile. Yolda önce Karaincir’e uğradık. Benim pek hoşuma gitmeyen, “yürü-yürü dizboyu” tipi anlamsız bir yerdi. Zaten güneşten korunmak için uygun bir düzenek de bulamadık. Eşimin birkaç gündür aşerdiği kızarmış patates de olmasa hayli kötü başlıyordu gün.

Karaincir

Aktur tam bir kabustu! Mezar odası gibi bir “otel” odası, kalabalık, sosyetik İstanbul tipleri (“oha filan oldum yani”ce konuşan boyalı saçlı kızlar :-). Eşim nefret etti, ben sesimi çıkaramadım, birbirimize kızdık-küstük, rezaletti!

Ertesi sabah pılıyı pırtıyı toplayıp geri döndük. Palamutbükü ve Nostalgia Cafe (bu kez meşhur kabak çiçeği dolması!) kürü ile kendimize gelebildik ancak.

Nostalgia Cafe - kabak çiçeği dolması

Akşama kalacak yerimiz yoktu, ama neyse ki Eski Datça’nın güzel pansiyonu Dede Pansiyon‘da o akşam için boş yer olduğunu anımsadım (Villa Carla’dan önceki tercih Dede Pansiyon’du, yola çıkmadan aamış ve hangi günler yerleri olduğunu öğrenmiştim), bir telefon ve rahatlama. Dönüşte Palamturbükü-Hayıtbükü arasındaki ufak koylardan birinde biraz daha denize girdik, şnorkelle dolaştık ve harika bir sualtı yaşamı ile karşılaştık. Böyle birkaç yer daha bulsam eşimi gelecek yıl scuba yapmaya razı edebileceğimi düşünüyorum, o da tam aksini iddia ediyor. Dede Pansiyon, Eski Datça’da bir Almancı amca ile eşinin emek-emek 20 yılda adam ettikleri bir mekan. Altı odasının altı ilginç ismi var, biz Chaplin‘de kaldık. Diğer odaların isimlerini merak edenler bir zahmet Datça’ya kadar uzasınlar 🙂 Bizim odanın tüm duvarlarında Charlie Chaplin resimleri olması yetmiyormuş gibi duş perdesi de Chaplin desenliydi 🙂 İlk kez cibinlikli bir yatakta uyumanın heyecan ve mutluluğunu da burada yaşadık.

Dede Pansiyon

Dede Pansiyon - Chaplin

Dede Pansiyon - Chaplin

Plan son akşam yemeğini yine Fevzi’nin yerinde almaktı. Ama bir yandan yeni doğmuş mehtabın görünüşü, diğer yandan barbunyaların duruşu kanımıza girdi; Küçük Ev’in terasına oturduk. Özel mezelerinden gemici ve mancıyı tattık, paşa mezesini Fevzi’de yediğimizden burada pas geçtik (acaba hata mı ettik?). Koca bir İngiliz grubu restorana ağırlığını koyduğundan (çalışanlar dışında tek Türk bizdik, çok ilginç) barbunyaların erken gelmesi, ızgara değil de tava oması (neyse ki hafif yapmışlardı), “mutfak yoğun olduğundan” rakının ikiz kardeşi beyaz peynir-kavun verememeleri gibi ufak tefek aksiliklere fazla kafayı takmadık. Çünkü bir gün erken de olsa eşimle beşinci evlilik yıldönümümüzü kutluyorduk 🙂 Tavsiyem, eğer mehtap varsa Küçük Ev’e gidin ve gastronomik beklentilerinizi sınırlayın; eğer damak tadı birinci plandaysa Fevzi’nin yerine gidin, ama masadakiler dışında bir görsel şölen beklemeyin. Son bir not: Olabildiğince sık Çınar Dondurma’ya uğrayın ve kahveli, portakallı ve kayısılıdan şaşmayın (eşim çeşitleri denemekten, özellikle kakaoludan yana fikir belirtecektir)!

Son gün dönüşe ayrılmıştı tabii ki. Yolu uzatmasına karşın İzmir’den Ayvalık tarafına yöneldik. Cunda adasında Taş Kahve’de Dede’nin Ayvalık tostunu yedik,

Taş Kahve

Has Ada’ya uğrayıp zeytinyağı stoğumuzu tazeledik. Doymadık, bir de Otantik’te Engin hanım’ın elinden papalina ile annesi hanımefendinin ayıkladığı istifne otu ve deniz börülcesi tıkındık. Sakızlı dondurmaya dokunmadık neyse ki 🙂

Tam Taş Kahve’deyken gezinin en ilginç olayı cereyan etti: Birdenbire, ve hiç uyarısız, İstklal Marşı çalmaya başladı! Cunda kordonunu doldurmuş vatandaşlar, Taş Kahve’nin içindeki yerli-turiz tüm vatandaşlar, Kahve’nin gölgesine sığınmış balıkçı amcalar, velhasılı maç seyreden bir grup genç-ihtiyar adalı hariç tüm vatandaş ayağa fırlayıp esas duruşa geçti.

korkma, sönmez...

Harbiden de marşın tümü çalındı, ve millet de esas duruş dinledi. Marş bitince de herkes uslu uslu işine, gücüne, aylaklığına döndü. 1984-Metropolis karışımı birşeydi, endişelendim 🙁

Neyse, “yolcu yolunda gerek” deyip devam ettik. Plan Balıkesir-Bursa-Yalova, oradan feribot ve İstanbul. Ama yorgunluk da geliyor yavaş yavaş. Susurluk Yörsan tesislerinde geleneksel dinlenme ve süt ürünü stoğu oluşturma molasında İDO’ya bir bilet bulduk da kurtulduk. Bu arada dört kişilik biletin iki kişilik kısmını satma konusunda eşimle Bandırma İDO sırasında biraz atışmadan edemedik, biletlerden birini sattık, biri bizde kaldı.

Dönüş biraz kabustu. Karşımızdaki teyzelerden biri ayakkabısı ya da terliği, her neyse, çıkarınca derin uykumdan uyandım. Biraz sonra eşimle gözgöze geldik ve beş dakika dahi dayanamadan ayaklandık. Tanrım, o ne koku! Bu nasıl bir icat?! Başka çare bulamayınca yolculuğun büyük kısmını (elimizde üç bilet olmasına karşın :-() merdivenlerde tüneyerek geçirdik, ama anı oldu.

Sonunda evim, güzel evim. Özlemiştik netekim.

Bas dersi alıyorum

“Yıllardır hayal ettiğim şeyler” listemi gerçekleştirme yoluna gidiyorum ya, sırada bas gitar vardı. Dün akşam ilk dersimi aldım ve bu aleme de ayağımı atmış oldum.

Neden bas gitar? Sanırım aslında çelloya olan hayranlığımdan. Acayip bir şekilde, müzikte lead etmek istemememden (acaba?). Bir gün kontrabas çalmak için bitip tükenmez bir arzu duymamdan. Piyano çalmaya başlayacak kadar kendime güvenmememden. Sanırım bu kadar sebep yeterli.

Neden şimdi? Dediğim gibi yıllardır proje halindeydi. Hatta geçen yaz bir ara bas almak için piyasa araştırmasına başlamıştım bile. Ama olmadı, şu oldu, bu oldu, o girdi araya, zamanı değildi, şuydu, buydu. En sonunda A. Murat Eren, herhalde ilahi bir dokunuş ile Uludağ proje ekibine dahil oldu. Onun bas üstatlığı ile benim hevesim bir araya gelince birkaç ay zaman alsa da sonunda ilk dersi ayarladık.

Dün akşam Meren ile Zyariz’in malikanesine gittim ve tıngırdatmaya çalışmaya başladım. İşte söz konusu cihaz bu:

Meren Bas

Ama hocamın tavsiye ve direktifleri yönünde önümüzdeki günlerde kendime bir bas alacağım. Bu sayede hergün çalışabilir hale geleceğim. İlk gün neler mi yaptık? Biraz sağ el, biraz sol el, biraz aşağıya, biraz yukarıya. Nasıl mı geçti ders? Hocam arada sırada sert ve otoriter olabiliyor, onu gördüm. Ama sanırım iyi öğretiyor. Anladığım kadarı ile (eğer yağcılık yapmıyorsa) ben de kazmalık sınırının üzerindeyim, çalışırsam bu işi becerebilecekmişim gibi geliyor.

Haydi hayırlısı. Ne demişler: “Bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır.”

Le Tour 2004

Fransa Bisiklet Turu, Le Tour, başladı ve ben de ekran karşısında yerimi aldım. Ama bu kez TV ekranı değil bilgisayar ekranı.

Le Tour’u uzun süredir izlediğimi söylemeyeceğim, geçen sene başladı bu merak. Evde serbest zamanımı TV karşısında geçirirken EuroSport‘ta Fransa Bisiklet Turu ile karşılaştım. Bir-iki kez izledikten sonra resmen bağlandım, bazı etapları neredeyse karşısından kalkmamacasına izledim. TV’den izlemek mümkün olmadığında Palm ile İnternet üzerinden takip etmeye çalıştım. Sonunda Lance Armstrong‘un muhteşem zaferi ile biten yarış gerçekten büyük keyifti.

Bu sene işler biraz daha değişik, tam zamanlı bir işim var. Bu nedenle TV konusu zaten gündem dışı. Haftasonları dahi dolu olacak gibi duruyor, maalesef. Mecburen alternatif kanallara dönmem gerekti, ben de önce İnternet’e baktım. Tur’un resmi sayfası en sıkı mecralardan biri gibi duruyor. Oskar van Rijswijk’in kişisel web günlüğündeki TourBlog 2004 gözden kaçırılmaması gereken bir diğer sayfa. Oskar’ın sayfasında bol miktarda bağlantılar da var, meraklısına.

İkinci kanal ise Palm olacak. Asıl işi başka taraklarda olan DeepWeb şirketi Formula 1 için olduğu gibi Le Tour için de bir avuç yazılımı üretiyor. Her Palm + Tur manyağının avucunda taşıması gerken bir program LeTour 2004. Henüz içi yeterince dolu değil, ama birkaç gün içerisinde daha anlamlılaşacak diye düşünüyorum.

Gelelim asıl meseleye: Lance Armstrong’u ilk başlarda çok sevmemiştim, benim favorim Jan Ullrich idi. Ama dağ etaplarında izleyince kafadan bir Armstrong hayranı oldum. Bu sene 6. şampiyonluğunu alsın diye bekliyorum. Bugün itibarı ile (3 etap sonunda) 5. sırada, ama birkaç güne o da farkını gösterecektir. Hele USPS gibi harika takım oyunu oynayan bir ekiple birlikte.

Tabii ki favori etaplarım dağlarda geçenler! Armstrong ve USPS’i en iyi performasnlarında izlemek isterseniz dağa çıkacaksınız. Bu senenin dağ etapları şöyle: 14 Temmuz – Limoges > Saint Flour, 16 Temmuz – Castalsarrasin > La Mongie; 17 Temmuz – Lannemezan > Plateau de Beille, 20 Temmuz – Valreas > Villard-de-Lans, 21 Temmuz – Bourd-d’Oisans > Le Grand Bornand ve 23 Temmuz – Annemasse > Lons-le-Saunier. Bakalım dananın kuyruğu hangi etapta kopacak, ya da geçen sene olduğu gibi son güne kadar heyecan devam edecek mi?

CMAS Tek Yıldız Dalıcı!

Üç haftadır sürdürmekte olduğum yoğun çalışmalar sonuç verdi ve CMAS tek yıldız dalıcı oldum!

Denizin altına girip dolaşmak, günün birinde oralarda fotoğraf çekmek, huzur bulmak, yıllardır hayal ettiğim bir şeydi. Ama, yine yıllardır, çeşitli engeller, sorunlar, öncelikler, şu-bu fırsat vermedi, suyun hep bu yanında kaldım. Sonunda bu sene, tam da taşınma telaşesi ile üstüste geliyor olsa da, eşimin cesaretlendirmesi ve iteklemesi ile Caddebostan Balıkadamlar Spor Kulübü‘ne (BSK) gittim ve 8 Haziran’da başlayan eğitim programına kaydoldum.

Haftada iki gün (Salı ve Perşembe) akşamları 8-11 arası derslere girip çıktık. Dersler öyle süper eğlenceli olmasa da fena sayılmazdı. Yeni pek çok şey öğrendim, su altında düşünüp test edebileceğim ve zamanla doğal olarak uygulamam gereken pek çok durumla karşılaştım. Sınavlarda oldukça iyiydim, fizikçi olmanın yararı olsa gerek 🙂

Yine iki hafta haftasonları (hem Cumartesi, hem Pazar) sabah saat 8-12 arası BSK’nin havuzunda temel eğitimimizi yürüttük. Hocamız Selim Birsen ve asistanımız Okan Mandev teoriyi pratiğe geçirmemize yardımcı oldular. Grup arkadaşlarım Yusuf, Bahar, Barış ve Sibel de birbirimize destek olmaya çabaladık. Ne yazık ki Sibel Caddebostan etabında takıldı, bir dahaki eğitime katılması gerekecek. Ekibin diğer kısmı geçtiğimiz haftasonu Saros’taydık.

25 Haziran Cuma akşamı kulüpten hareket ettik. Ben son anda yetişebildiğimden (@!?*# trafik) taşıma işine çok dahil olamadım. Şahin Abi’nin kullandığı emektar otobüs 9’da yola çıktı, Tekirdağ’da kısa bir mola ile gece 1’i geçerken Keşan Şapçı Prestige Hotel’deydik. Harika bir işkembe çorbasının ardından kısa bir uyku için odalara çıktık. Benim oda arkadaşım, aynı zamanda grup arkadaşım ve buddy’m de olan Yusuf’tu.

Sabah 7’de kalk, 8’de at bin! 35 dakikalık bir yolculuktan sonra İbrice limanına geldik. İbrice orta boy bir koy, bir balıkçı barınağı, dolayısı ile bir dalgakıranı var. Barınağın dışında daha ufakça bir koy oluşmuş. Dalışlar da burada yapılıyor. Sabah hamallığı tüm ekipmanın kamyondan plaja taşınmasıydı, tamamladık. İlk dalıcı grup biz olacaktık, hızla hazırlandık.

İlk dalış tahminimden daha kolay, zevkli ve sorunsuz gitti. Önce bir sarpa sürüsü, sonra koca bir deniz yıldızı, dönüşte karagözler ve birkaç da iri barbunya gördük. Deniz altı yaşamı açısından en güzel dalışımız bu oldu, bilseydim daha fazla keyfini çıkarırdım.

İki saat kadar dinlenip yeniden daldık, bu sefer (her genç dalıcının başına geldiği gibi 🙂 sephiye sorunları ile cebelleş olduk. Ben BC’mi bolca şişirip boşaltarak soruna çare aradım, sonuç olarak aşağıda havam bitti. Yusuf’tan ahtapotu aldım, ama o durumun tam farkında olmadığından geri almaya çalışıyor 😉 Sonunda durumu anlatabildim de yedeğinde çıktım.

Bu dalış sonrasında kulağım biraz acayip oldu. Tüm sesler uzayın derinliklerinden geliyormuş gibi, bir de kompresörün gürültüsü. sağır gibi dolaştım. Neyse sabaha birşey kalmadı. Dalış sonrası İbrice Balıkçısı‘nda birşeyler atıştırdık. Hamallık, ve Keşan’a geri dönüş. Sınav öncesi biraz Keşan pazarını dolaştım, ama saat geç olduğundan pek birşey kalmamıştı. Sınava girdik, çıktık, yemeğimizi yedik ve “çıtlama”ya gittik. Bunu merak eden Keşan’a gidecek, daha fazla ayrıntı yok 😉

Ertesi gün aynı program: 7 kalk, 8 at bin, hamallık. Ama bugün S boy BC kalmadığından bizim grup beklemede. Okan’dan sephiye ile ilgili tüyoyu aldım bu kez: “Dibe gelince sephiyeyi ayarla, bir daha BC ile oynama” Denedim, baştaki bir kısım hariç (orada Bahar’la otları sürdük resmen) oldukça başarılı olduğumu sanıyorum (ama Selim Hoca tam aynı kanıda değildi 🙁 Bu sefer de havam bitti, çıkışta, bu kez Okan’dan iki-üç nefes ödünç almam gerekti.

Çıkınca iki saatimiz vardı, biz de birşeyler yiyelim dedik. Yusuf ile balıklara-ahtapotlara dalmışken Selim Hoca “Haydi!” diye bağırdı. Barbunları nasıl yuttum hatırlamıyorum. Çok korktum, ama ilk denizde kusma deneyimim olmadı şükür ki.

Son dalışta bu kez Barış ile buddy olduk.Oğlan biraz ilginç dalıyor, burgu gibi döne döne gidiyor. Bir ara regülatörümü ağzından çıkaracak diye korktum. Sephiyem daha iyiceydi, yalnızca bir yerde Okan’ın tepemden bastırması gerekti, o da dalgınlıktan oldu sanırım.

Çıktık, toplandık, hamallık, otobüs. Tekirdağ’da Rumeli’de (Şef Rafet’in yeri) köfte. Kulübe geliş, temizlik ve evlere dağılma.

Artık CMAS tek yıldız dalıcıyım. İlk hedefim 17-18 Temmuz Saros, sonra bakacağız. Niyetim 2005’de iki yıldız olabilmek!