Arkadaşım Sayın Tekman

Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım!
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
başımı eğemez!
Yalnız senin elini öpmek için
eğilir başım
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım

70’lerin ortası sanırım, ilkokuldayım, Bahçelievler

Şiir sevmem, anlamam da; büyük olasılıkla anlamadığımdan sevmem. Neyse, babamın ölümünün hemen ardından bir arkadaşım bu şiiri gönderdi ve -ben bile- dayak yemişe döndüm. Sayın Tekman’la ilişkimi bu kadar güzel anlatan ve bu kadar az sayıda kelimeden oluşan bir”şey”…

Pardus zamanında gençler bana “Erkan bey” dememek için -ki demesinler, “Erkan bey” ne la?- liseden beri bolca kullanılan “Tekman” ismine döndüler. Aralarından “Tekman bey” diyen de çıkmadı değil, kenara çekip açıkladılar durumu. Hala “Erkan bey” diyenleri de vardır -siz de demeyin yahu!-… Neyse, Tekman kimi zaman “Sayın Tekman” oluyordu, ki o kadarı fazla! Ben de buna “Sayın Tekman babam!” diye yanıt veriyordum, böylesine Sayın Tekman oldu babamın adı ben ve arkadaşlarım arasında 🙂

Sayın Tekman benim kahramanımdı… Öyle Superman ya da Amerikan filmlerindeki mucizeler yaratan Bruce Willis gibi bir kahraman değil; etten-kemikten, gerçek, insan bir kahraman. Hataları yok muydu; vardı, her insan gibi! Yanlış yapmaz mıydı; yapardı, her insan gibi… Çok kızdığım olmadı mı, oldu… Zaafları yok muydu; kimi manasız, kimi kendine göre mantıklı, vardı. Ama benim gözümde süperdi, kahramandı… Ne yazık ki bunu anlamak, daha doğrusu kendi kendime dillendirmek için babamın ölmesini beklemişim, kendisine söylesem -ki gocunmaz, söylerdim- ne çok sevinirdi!

Annemin hastalığı sırasında, Ocak 2016, Bahçelievler

Sayın Tekman babasını lisedeyken kaybetmiş, severmiş babasını. Zorluk çekmişler epey. Liseyi bitirdikten sonra çalışmak zorunda kalmış, üniversiteye gidememiş. SSK’da çalışmaya başladıktan sonra bir yandan yeteneği ve zekası ile orantılı şekilde terfi edebilmek için, bir yandan da sevdalandığı kadın (annem olur kendileri) “lise mezunu ile mi evleneceğim” dediğinden işle birlikte okumuş. Hukuk Fakültesi’ni denemiş, olmamış; Akademi’den mezun olmuş. Terfisini de almış (SSK Genel Müdür Yardımcısı olmuştu en son, yanlış anımsamıyorsam), sevdiği kadınla da evlenmiş, hem de 55 yıllığına!

Yedeksubay Sayın Tekman, Gelibolu, sanırsam 1953

Bana büyük dayısının adını vermiş, Ahmet! Büyük dayısını da çok severmiş, çok akıllı adammış rahmetli. Babama çok katkısı olmuş Ahmet Dayı’nın, hem maddi olarak, ama çok daha önemlisi kişiliğini şekillendirirken. Göbek adımdan hiç hoşlanmadım, hep sorun çıkardı; önce Amerika’da, sonra da kendi memleketimizde… Babam öldükten sonra anılarını daha bir dikkatle okuyunca ben de sevdim Ahmet Dayı’yı, artık babamın mezarına her gidişimde Ahmet Dayı’yı da ziyaret ediyorum; o bilge adamın isimsiz, taşsız mezarını… Ha, bir de Atatürk’ün Ankara’ya gelişinde karşılanması fotosunda görünür Ahmet Dayı, heyetin imzaları arasında onunki de vardır; Anıtkabir müzesine bir dahaki gidişinizde aklınızda bulunsun. Ama göbek adımı hala sevmiyorum, o başka 🙂

Sayın Tekman teknolojiyi hep yakından takip etmiş. SSK’da elle aylar sürecek işi yeni alınan ve kimsenin pek anlamadığı bilgisayarları (IBM’dir o, bilgisayar değil) kullan(dır)arak günlere sığdırmış. İş analisti diye bir iş tanımlı değilken babam resmen iş analizi yapmış, daha proje yönetimi kavramı memleket sınırlarını geçmemişken hem planlamış, hem de yönetmiş projeyi. Tabii bunda o zehir gibi zekasının, görev aşkının ve çalışkanlığının da büyük payı var.

45 yaşında ilk kez direksiyona geçti, ehliyet aldı. 80 yaşında klavye başına geçti, bilgisayar öğrendi, evin masraflarını, doğalgaz sarfiyatını (ve bunun sıcaklık ile korelasyonunu) takip etti. Oturdu anılarını yazdı. 80 küsur yaşında internete girdi, oğluyla Facebook’ta arkadaş oldu, her sabah kalktığında ilk işi torununun yeni fotoğrafı var mı diye (tembel oğlu aylarca yüklememiş fotoğrafları, o da başka) bilgisayarı açmak oldu. Zihni körelmesin diye 80’inden sonra tetris oynamaya başladı… 85’inde akıllı telefon almış, olabildiğince kullandı aklını…

Maaile yaz tatil, Koruköy’de, 1968 olsa gerek

Çok düzenli adamdı Sayın Tekman, kuralcı, sert… İşte de, evde de. Bize ne bağırır, ne de döverdi; gerek yoktu öyle şeyler yapmasına. Bir kere, ilkokuldayken, bir akşam evde it gibi azınca terliğinin tersi ile geçirmişti bir tane, tek fiskesi o. Ben haketmiştim, fazlasını da etmiştim… ama haftada bir dövse hiçbiri aklımda kalmazdı, o terlik 40 yıldır aklımda.

Hayatında bir tek kadın sevmiş Sayın Tekman, ve ömrünü o kadına vermiş. İlişkileri düzgün yürüsün diye her türlü fedakarlığa, gereğinden fazla, haddinden de fazla, katlanmış. Özellikle son 4 yıl, annem Alzheimer olduktan sonra, bize belli etmeden, bize haber bile vermeden çekmiş… Çok çekmiş. Örnek alınacak bir ilişki şekli mi? Değil! Ama kimi zaman kendimi ilişkilerimde benzer şeyler yaparken yakalıyorum, “ben de Sayın Tekman’ın oğluyum, ne olacak ki” diye gülüp geçiyorum.

Türkiye gezilerinden bir enstantane, 2010’ların başı olsa gerek, yer bilinmiyor
Annemin “ben hastayım” sinyalleri verdiği, bizim anlamadığımız vakitler, bir kıskançlık krizi ardından çekilen yanak yanağa fotoğraf, Temmuz 2014, Bahçelievler
50 yıllık evlerinin arka bahçesinde, kalan yeşillikler ile, Temmuz 2015, Bahçelievler
Sayın Tekman ve Türkan Sultan, Şubat 2016, Hacı Arif Bey

Çocuklarını severdi babam. Öyle şapur şupur belli etmezdi, ama bilirdik. Benim çok kahrımı çekti; lisede serserilik zamanlarımdan başlayıp 30’umdaki kara günlerime, 40’larımda boşanmama… Hep dert etti kendine, belli etmese de içi içini yedi durdu. Hakkını ödeyemem! Bir açıdan nasıl baba olunacağını gösterdi, her açıdan olmasa da. 80’lerin ikinci yarısı kardeşlerimin ikisi de Amerika’da doktora yaparken daha yakınlaştık Sayın Tekman’la. Belki tek olduğumdan benimle daha çok şey paylaşıyordu, belki ben hazırdım, belki o hazırdı… İşte o sıralarda ağabeyim, kardeşim, arkadaşım olma yoluna girdi Sayın Tekman.

Ne bayılırdı torununa, Öykü’ye… Hele kız olmasına ne sevinmişti; hep kız istermiş babam, bir oğlan, arkasından iki oğlan daha gelince pes etmiş; 80 yaşında kız büyükbabası oldu (babam “dede” demesini istemezdi Öykü’nün kendisine, “ben büyükbabayım” derdi, el kadar kızın ağzı o lafa dönmediği için uzunca zaman adı “bababa” olarak kaldı). Birbirlerini yeterince sık ve yeterince çok göremediklerini düşünüyor ve üzülüyorum. İkisi de birbirinden birşeyler öğrendi, daha da öğrenirlerdi.

Öykü daha birkaç aylık, Aralık 2007, Çiftehavuzlar
Öykü 1 yaşında, Aralık 2008, 4. Levent
Öykü 2 yaşında, Aralık 2009, Şişli Organik Pazarı
Öykü ile Anıtkabir’de, Mayıs 2013
Öykü ile son görüşmeleri, Mayıs 2015, Bolonez Grill, Palladium

Konuşmayı severdi Sayın Tekman. Anılarını anlatırdı, kimisini defalarca; fıkralar anlatırdı (pis fıkralar, çoğunda çiş ya da kaka olurdu, hoş görürdük), hepsini defalarca. Gülmeyi severdi; kimi zaman kendine özgü sessiz kahkahası ile. İnsanları severdi; tembeller ve yalancılar hariç 🙂 Ben konuşma sevgimi ve hatta becerimi ondan almışım. Benden de kızıma geçsin diye dua ediyorum 🙂 Ama hiç küfür etmezdi -çişli, boklu fıkraları dışında-, kibar adamdı. Ben nerede bozdum ağzımı bilemem (bilirim, bilirim; ah o lise yılları…)

Sayın Tekman içki sevmezdi. Tam söylemez, ama gençken bir fena sarhoş olmuş, sonrasında da tevbe etmiş -daha doğrusu ağzıyla içmeye karar vermiş. Bir duble votka, üzerine vişne suyu… Bir keresinde ikincisi için çok ısrar etmişler masada, kırmamış, sonra da kaş-göz arasında bardağı saf vişne suyuyla değiştirmiş. Kuralcı, kontrollü Sayın Tekman! Bildiniz, içkiye de lisede alıştım 🙂 Hep “birgün babamla meyhaneye gideceğiz” diye düşünürdüm; kısmet oldu, 2016 yılbaşı ardından, sözleştiğimiz bir arkadaş satınca, az da emrivaki yaparak annem ve babamla çöktük meyhaneye. Kumsal’ın (eski Körfez) patronlarından, adaşı, Osman Abi’yle güzel muhabbetini yaptı; ama artık yaşlanmıştı, sessiz ve yavaştı… Zaten 2 hafta sonra olaylar başlayacakmış…

Göz muayenesi ve işitme cihazı alımı ardından Kıtır’da bira (Sayın Tekman meyve suyu içiyor) keyfi, Ekim 2015
Sayın Tekman ve Türkan Sultan ile Kumsal’da, Ocak 2016

Geçen Ocak ayında annemin kazası ve sonrasında hastalığı süresince çok yoruldu ve yıprandı. Her Ankara’ya gidişimde ikisinin de fotoğraflarını çekerdim, ölümünden sonra tekrar bakınca görüyorum bunu, gözümüzün önünde nasıl eridiğini farketmemişiz, kızıyorum kendime… Ölmeden önce son Ankara’ya gidişimde midesine tüp taktırmıştık, iyi duruyordu. Yanından çıkıp Kumsal’a gitmiş, soranlara da “hep kederden mi içeceğim, bugün de keyiften içiyorum, babam iyi” demiştim. İyi değilmiş meğerse, o sırada vermiş zaten kararını, bizi terkedeceğini biliyor, onun için sessiz ve muzip gülümsüyormuş. Emine abla (kuzenim) farketmiş de söylememiş bana. Söylese ne olacaktı ki, Sayın Tekman vermiş kararını, kim durdurabilir…

Beyninde emboli attığında tesadüfen Ankara’da ve evdeydim. Ben olmasam büyük olasılıkla o akşam kaybedecektik, bir ihtimalle de kurtulacak ama çok daha kötü durumda olacaktı. Başı kucağımda ambulans beklerken “gitme!” diye ağlıyordum. Ondan iki buçuk ay sonra başka bir ambulansın arkasında artık canı çekilmiş yüzünü öperken de “‘gitme’ dedim sana, niye gittin” diye kızıyordum. Tam bir yıl oldu…

Annemin hastalığı sırasında, Ocak 2016, Başkent Hastanesi
İlk hastane yatışı, Mart 2016, Başkent Hastanesi
Annemle birlikte Geras Bakımevi’ne bıraktığımız gün, Mart 2016
Son haftaları, tabii biz farkında değiliz o zamanlar, Nisan 2016, Geras Bakımevi

Özlüyorum babamı! Klişe olmuş, herkesin dilindeki “ah olsaydı da bir de ona danışsaydım” diye değil; babama hiç danışmadım neredeyse, ortaokuldan beri. Dünyaya farklı gözlerden bakıyorduk, onun ne söyleyeceğini biliyordum zaten, bir de lafla sormaya gerek olmuyordu. Arkadaşım Sayın Tekman olarak özlüyorum, haftada 1-2 telefon etsem; konuşsak, takılsam, Cemreleri ve Kandilleri hatırlatsa, punduna getirip yine birahaneye, meyhaneye götürsem, anılarını -bilmemkaçıncı kez-, fıkraların -bilmemkaçıncı kez- anlatsa diye… Torunuyla yine kek yapsa, parmak koparma numarasını gösterse diye… Elimi omzuna atsam, koluna girsem, canını hissetsem diye.

Hala bizimle olsaydın da elini öpmek için (ki sağken elini öpmezdim, o da sevmezdi ben de) eğilseydi başım… Ah Sayın Tekman, arkadaşım!

Rehabilite Olan Eski bir Çalıcının Seyir Defteri

Tam bir yıl olmuş, Çaldım, Ama Sor Bakalım Neden Çaldım diye yazalı, Facebook anımsattı. Bir yılda neler değişmiş hızla gözden geçireyim istedim. Hızlı bir özet geçeyim, bir kısmı teknik, yazının sonunda maliyet bilgileri ve tam sistem var, isteyen oraya zıplasın…

  • Digiturk kutumu geri verdim. Zaten ulusal yayınları izlemiyordum, yalnızca İzTV, biraz Home & Entertainment’ta yemek programları, CNN International ve BBC. Bunlar için gereksiz bir para vermek bir yana, o saçma kutunun projektör parlaklığındaki ışıklarına katlanmak zorunda kalıyordum. Artık Digiturk kutum yok…
  • “Ama İzTV?” diyeceksiniz… Haklısınız. İzTV ve biraz da H&E yemek programları vb için Digiturk Play abonesiyim şimdi. Anlatacağım aşağıda, akıllı TV’de değil de oynatıcı kutumda kullanıyorum.
  • “BBC ve CNN?” diyeceksiniz ardından. Yaşadığım sitede uydu şebekesi varmış,  televizyonumda da tümleşik uydu alıcı. Biraz karıştırdım, dişe dokunur bişey bulamadım. CNN International’a açık bir uydu yayınından erişmek mümkün değil, geleceğiz buraya… BBC internet üzerinden, oraya da geleceğiz.
  • Bir önceki yazının hemen ardından Amazon Prime’a üye oldum. Akıllı TV’me Amazon Prime Video uygulamasını yükleyerek oldukça iyi bir film ve dizi arşivine sahip oldum bu şekilde. Özellikle kızımla Disney dışı animasyon filmleri bulup izlemek çok keyifli oluyor. Ama artık akıllı TV’den aldım bu işi, geleceğiz…
  • Amazon Prime dışında kalan ya da Amazon’da -bence- manasız paralara satılan içerik için “korsan” yöntemlere devam ettim. Neden derseniz bir önceki yazıya bakın, RTÜK, isteddiğin zaman (video-on-demand) elinin altında olması, arşiv oluşturmaktan bir türlü vazgeçmemek, …
  • Çok ilgili değil, ama arada bir xBox aldım, onunla da Amazon’a ulaşmak ya da Microsoft’tan içerik almak mümkün. Forza 6 ile araba yarışı, kızımla Dance Central ve yakın zamanda da Guitar Hero… 20 küsur sene sonra yeniden oyunlarla ilgileniyorum 🙂
  • Bu çok ilgili, arada bir Amazon Fire TV aldım. Amazon Prime ile çok güzel uyum içindeler, X-Ray vb özellikler harika… Digiturk Play ve BBC için iPlayer bu kutu üzerinde çalışıyor. Bu uygulamalar Amazon dükkanında olmadığı için yandan yükledim ve telefon/tablet uygulamaları oldukları için Amazon uzaktan kumandasını fareye dönüştüren bir uygulama da ekledim.
  • Yerel içerik için kullandığım Dune kutusunu emekliye ayırdım, yerine büyükçe bir disk aldım.
  • Amazon Fire TV disk üzerindeki içeriğe doğrudan erişemediği için bir sunucuya ihtiyacım oldu. Bir Raspberry Pi 2 aldım, kurdum üzerine debian’ı, evde hardcore Linux yönetmeye başladım, her ne kadar istemesem de. Sorunları yok mu, hala var, ama oldukça memnunum bu düzenlemeden.
  • Son olarak Netflix’e üye oldum, hayır Türkiye’de değil, yine Amerika’da, kırpılmış içerik istemiyorum… Onu da Amazon Fire TV’ye yükledim.
  • Bu içerik için ABD’de ya da İngiltere’de olmam gerekiyor. Bunun için bir hizmet kullanıyorum, internette ararsanız alternatiflerini bulabilirsiniz.
  • Bu dönüşümün en büyük kaybedeni CNN International oldu. Çünkü hemen hiç internet akış yayını yok. Kendileri kaybeder 🙂 Ben zaten özellikle Amanpour ve Ferid Zekeriya GPS için izliyordum; olsa iyiydi, ama napalım.
  • Bir soru “Netflix varken neden Amazon Prime da?” olabilir, bunu ben de sosruyorum kendi kendime. Sanırım en önemli neden buradan akış tipi yayın yanında film ve müzik satın almak ve indirmek de mümkün. Hala eski kafayla arşiv (oynatma listesi değil 🙂 ) yapmaya devam eden benim gibiler için iyi. Ayrıca Prime üyesi olunca ayda bir e-kitap ödünç alınabiliyor, seçki çok zengin olmasa da. Son olarak da ABD içinde bedava ve hızlı gönderim var. Neticede verilen para bir şekilde çıkıyor…
  • Müzik için genelde Turkcell Müzik dükkanını kullanıyorum, daha az da Amazon’u; albüm satın alıyorum (arşivcilik alışkanlığı). Ama Deezer ya da Spotify kullanmaya başlamak da istiyorum. Gerçi şimdi de zaman zaman seyahat esnasında Deezer, spor için yürürken de Spotify kullanıyorum; ama para vererek abone olunan servislerine geçme konusunda emin değilim. Eğer aboneliği seçersem Amazon Prime’a biraz daha az iş düşmeye başlayacak.
  • Bu dönüşümün büyük kazananı da internet servis sağlayıcım oldu. Eve giren her yayın internet hattından geçiyor, özellikle Amazon ve Netflix acımasızca HD gönderiyorlar. Bağlantımı 50 Mbps “kotasız”a çevirdim. AKK diye anılan kota 150 GB, gerekirse ayda bir 50 GB ek yapabiliyorum.

Düzeneği özetleyeyim bir daha:

Diskler: 7 TB. Üzerinde “çalıntı” içerik, DVD (200+) ve CD (900 civarı) arşivimin sayısallaştırılmış hali, satın aldığım MP3’ler ve kişisel içerik (fotoğraflar, videolar, vb) duruyor.

Medya sunucu: Raspberry Pi 2. Plex Media Server çalışıyor üstünde, bir de “çalıntı” içeriği edinmek için birkaç güzel uygulama.

Medya oynatıcı: Amazon Fire TV. Amazon Prime ve Netflix için. Ayrıca Plex istemcisi, TV için de Digiturk Play ve BBC iPlayer.

Oyun Konsolu: Yalnızca oyun için.

Akıllı TV ve A/V alıcı: Yalnızca gösterim ve ses için.

Bu sistemi kurmak için ne kadar para harcadım, zaman içerisinde diskler için sanırım toplam 1.500 TL, medya sunucu tüm alengiratı ile 200 TL, Amazon Fire TV 80 €, xBox bir dizi oyunla sanırım 400+ €, TV ve alıcı çok para…

Peki bu sisteme içerik sağlamak için ne kadar para harcıyorum, onu da söyleyeyim: Amazon Prime yılda 100 $, Netflix ayda 10 $ (HD olanı), “yer değiştirme hizmeti” ayda 5 $, Digiturk Play ayda 5 TL (sinema paketi, telefon/tablet için), internet hizmeti ayda 80-100 TL (ek kota alıp almamaya bağlı olarak). Yani ayda toplam 150-175 TL veriyorum, eski durumda (Digiturk ve internet, gerisi “korsan”) 120 TL verirken. Bence çok manalı bir dönüşüm oldu… Hele eriştiğim içeriğin çeşitliliği, güncelliği ve kalitesi (Digiturk Play çamur gibi, ama Digiturk kutusundan gelen de öyleydi!) gözönüne alındığında…

Bakalım bir sene daha geçince nerede olacağız?

Memleketimden e-Ticaret Manzaraları

Sanırım 1998 yılında tanıştım e-ticaret ile, ve yanlış anımsamıyorsam Amazon ile oldu. Amazon’dan neler neler ısmarlamadım, kitaplar, CD’ler, DVD’ler, sonra envai çeşit elektronik (fotoğraf makineleri, video kameralar, …)… Sonra, tam neden anımsamıyorum, yeni bir Amazon hesabı açmam gerekti, iki hesabı birleştiremiyorum (şirket politikaları), ve 18 yıllık tarihin bir kısmı gizlide kaldı. Şimdi girip baksam görürüm herhalde ilk siparişimi, ikincisini, felan. Amazon’u çok seveEkran Görüntüsü - 2015-12-09 08-22-23rim, birden çok kere “yahu paketiniz elime geçmedi, dünya kadar vakit oldu” deyince sorgusuz sualsiz aynı paketi yeniden gönderdiler, sonra ilk gönderdikleri de geldi. Geri gönderme masrafı manasız olduğu için ikinci kopyaları arkadaşlarıma dağıttım, “Amazon benden daha zengin nasılsa, bu kadar da kıyakları olsun” diyerek. Başka arkadaşlarımın başına da aynı şey geldi. Bir maldan iki tane alan arkadaşım “mal bozuk çıktı” diyince ikisini birden gönderip, “ya siz onu geri göndermekle uğraşmayın, bozukları da sizde kalsın” dedikleri oldu. Söyledikleri zamanda paket ulaştıramadıklarında en azından bir hediye çeki verdiler kimi arkadaşlarıma. Amerikan usulü müşteri memnuniyeti, akıllı bir tüccarın yapacağı derecede karını-zararını takip etmek ve ufak hesaplarla uğraşmamak, her zaman birinci derecede hizmet… benim Amazon deneyimim her zaman iyi oldu… Şimdilerde kitapları neredeyse tamamen elektronik ortamda alıyorum, hele bilmemkaçıncı kez kaybettiğim Kindle’ımın yenisi gelsin haftaya listem kabarık 🙂 Ayrıca Amazon Prime ile filmler ve diziler. Haftaya bir de Amazon  Fire TV geliyor, artık film ve dizi izlemek ve satın almak daha kolay olacak.Amazon’dan son fiziksel paket (Kindle’ları vb yurtdışındaki adreslere gönderdiğim için sayılmaz 🙂 ) herhalde 2-3 yıl önce gelmiştir.

Ekran Görüntüsü - 2015-12-09 08-24-39Türkiye’de ise idefix ile başladı e-ticaret maceram. Yine kitaplar, CD’ler… Onlarla pek sorun yaşadığımı anımsamıyorum, ama benim memnuniyetim için yaptıkları ve “vay be, adamlara bak…” dediğim bir jest de yok aklımda. Amazon’un tersine hayatımı sayısallaştırdıkça idefix ile ilişkim azalmaya başladı. Çünkü e-kitap dışında sayısal ürün satmıyorlar. E-kitaplarını Kindle’da okumak da o kadar düz bir işlem değil, uğraştırıyor. Üstüne bir de Türkiye’de e-kitabın malum hikayesi eklenince… Müziklerimi artık Turkcell Müzik‘ten alıyorum, eğer Amazon’dan daha ucuzsa. DVD almıyorum, ya da D&R’larda indirim sepetlerinden 🙂 Ama aslen Amazon Prime’dan. Ne ilginç değil mi, Türkiyeli içerik için birincil kaynağım idefix yavaş yavaş resimden çıkarken yükünün bir kısmını taa Amerika’dan gelen Amazon’a devretmiş. Memlekette sayısallaşma ve e-ticaretin durumu ile ilgili ilginç bir anekdot…

Şimdilerde ne alıyorum e-ticaretle? Son 1-2 ay içerisinde yurtdışından neler aldım bir sayalım: Expedia‘dan uçak bileti (çünkü Türk Hava Yolları’dan daha ucuza satıyorlar onların biletlerini), eBay üzerinde bir dükkandan bir puro çakmağı (eskisini kaybettiğimi sandım 🙂 hem de çok hoş bir parça), Goulet Pens‘den özel bir mürekkep , Amazon’dan bi dünya şey (Kindle ve Fire TV’den Guitar Hero Live gitarına kadar)… Artık dünyadaki e-ticaret firmaları ile hiç sıkıntım olmuyor desem yerEkran Görüntüsü - 2015-12-09 08-28-24idir, hatta yine son derece harika hareketler… Mesela, kalemciler mürekkebim Türkiye’ye gelip, bir şekilde beni bulamayıp (PTT’nin marifeti, biliyorum, daha önce de bir kez olayazmıştı aynı şey) Amerika’ya geri dönünce hiç ses etmeden ve ek bir ödeme de talep etmeden (ki bu yüzden toplamda zarar ettiklerini dahi düşünüyorum) yeniden gönderdiler. Türkiye’nin acayip gümrük işleri, PTT’nin kötü çalışması, kargo paralarının yüksekliği, kimi ürünlerin Türkiye’ye gönderilmemesi (mesela Amazon’un tüm elektronik dükkanı) küresel ya da Amerikan e-ticaret şirketlerini daha fazla kullanmamamın en önemli sebebi…

Gelelim Türkiye’ye, neler alıyorum yakın zamanda. Öncelikle Kahve Fabrikası‘ndan çekirdek kahve; her ne kadar Fatih hocam arada yeni keşiflerinden bizi haberdar etse de Şerif bey ilk göz ağrımız. Sonra Portakal Bahçem, artık tüm narenciyem Finike’den geliyor. Bu arkadaşlarlakargo şirketlerini değiştirdiklerinde enteresan bir deneyimim oldu: Kargocular genelde benim evde olmadığım zamanlarda geldikleri için zaman içerisinde son derece etkin bir çözüm oluşturduk birlikte, paketlerimi site güvenliğinin bilgisi dahilinde balkonuma (bahçe katında oturuyorum 🙂 ) bırakmaya başladılar. Kızıma “posta kutumuzu bir kontrol edelim” diyorum, dışarından her gelişte önce balkona bir göz attığımızdan. Neyse, Portakal Bahçem kargo şirketini değiştirdi ve yEkran Görüntüsü - 2015-12-09 08-31-06eni şirketin elemanı balkona paket bırakmayı reddetti, TC kimlik numarası vb zırvalarla. Ben de gidip kargocuların şubesinden almayı reddettim, bir yandan 20 bilmemkaç kiloluk şeyi taşımak, öte yandan parasını verdiğim hizmeti eksik almak istemediğimden. Koli şubede günlerce bekledik, Portakal Bahçem’e bir araba kapris yaptım, sonunda halloldu… Ardından da hem Portakal Bahçem’in çalışmakta olduğu, hem de balkona paket bırakmak politikaları ile çelişmeyen bir kargo şirketi seçtim de rahatladık hepimiz. Sonra bir vesile ile Mete Apaydın bey ile tanıştık, konuştuk, kargo şirketlerini anlattı, hak verdim vb… Narenciyeler Finike’den, bundan böyle aklınızda bulunsun!

Evet, listeye geri dönelim: Migros oldukça sık kullandığım ve memnun kaldığım bir e-dükkan. Standart ve bozulmayacak malları, ve kimi zaman fazlasını da, internetten sipariş veriyorum. Teslimat saatlerini de ya evde olduğum vakitlere, ya da kızımın bakıcısı olduğu zamanlarda ona denk getiriyorum; keyifler keka. Ama geçenlerde hoş olmayan bir deneyimim oldu, anlatayım: Araba fırçası denen şeylerden almam gerekiyor, temizlik konusunda yardımcı olan Canan hanımın siparişi, tüm mallar yalnızca fırça ucu, 5 TL civarında sanırım. Sonra Sctoct Brite mı bir markada saplı fırça gördüm, 15 TL miydi ne, “ulan ne güzel sapıyla gelsin” diyip bastım tepesine. Teslimatı getiren arkadaşa “yahu fırçam vardı, o nerede, sopa göremiyorum” deyince ortaya çıktı ki ürün resmi hatalı, sopa felan yok, aynı şeyi 3 katına satıyorlar. Orada iade etmem, ya da getiren elemanın geri alması, vb beklenirdi; ya da daha önce de şikayetler olduğunu söyledi arkadaş, yanlış fotonun düzeltilmesi vb… Yok, herşey aynı şekilde devam ediyor. Müşteri memnuniyeti ile ilgili ufak bir tespit. Bir de Migrosçular kimi zaman benim seçtiğim teslimat vakti öncesinde geliyorlar “abi yolumuzun üzerindeydin” diyerek… O zaman ya balkon, ya da “sonra gelin üleyn!…”, hatta çağrı merkezlerine şikayet bile ettim “o saat gelmeyecekseniz neden bana zaman seçtiriyorsunuz” diye, o veritabanına da gıcık müşteriolarak kaydolduk, hamdolsun… Öte yandan Migros ile ilgili çok iyi deneyimlerim de var, çürük ya da bayat gelmiş ürünler yenisini, ben talep etmeden ve de jet hızıyla bana ulaştırmaları taktire şayan mesela; birden fazla kere oldu…

Konuya dönelim, yeni dönem gözdelerimden Tazedirekt… Zaten manav alışverişimin önemli bir kısmını Real’in “organik” reyonundan yapıyordum, hem mevsiminde, hem de taze olduğu için. Endüstriyel tarımdan olabildiğince uzak durmaya çalışıyorum. Tazedirekt ilaç gibi geldi bu konunda, yalnızca e-dükkan değil aynı zamanda üretici de olduğu için… Kırmızı etimi artık sadece onlardan alıyorum örneğin. Tarım üreticisi olmak, kendi dağıtım ağını kurmak, vb iş planları ile ilgili soru işaretlerim var, ama onu da Aslanoba düşünsün, ne yapayım. Tazedirekt ekibi de benim balkonla tanışık 🙂

Bi baktım Türkiye e-ticaret girişimleri ile ilişkimiz dünyanın geri kalanının Türkiye ile ticaret ilişkisine benziyor: sadece taze sebze ve kuru meyve 😛 Eh biraz öyle olmuş. Ama kabahat bende değil, bakın müzik için Turkcell Müzik‘i kullanıyorum dedim, “Oxford vardı da biz mi gitmedik” yani…

Neyse, bu durumu kısmen kıracak bir gelişme son bir hafta içerisinde yaşandı, yaşanayazdı, yaşanacaktı neredeyse… Bu  yazıyı yazmamın sebebine geldik. Şirkette ortaklardan birinin, sevgili Akın’ın, getirdiği ufak bir projeksiyon aletimiz var. İç toplantılarımızda, az da olsa bizim ofiste yapılan müşteri ve tedarikçi toplantılarında kullanılıyor. Ama emektar hem çok yaşlandı (deli gibi sesi çıkıyor, el kadar aletin), hem de artık  eskisi gibi değil bize karşı (deli gibi ölü piksel doldu görüntü); biz de yenisini alalım dedik. Hazır şirket de kara geçiyor ya, hovardalık yaptık ve bir TV almaya karar verdik. Tüm macera da böyle başladı…

Önce MediaMarkt‘a gittim, son derce makul bir fiyata, hem de Samsung bir TV buldum. Verdim siparişi, sitede yazıldığı gibi “bir haftada kargoya verilmesi”ni bekliyorum. Bir yandan da “yahu oldukça iyi görünüyor alet, bu paraya nasıl kalmış ellerinde, şansa bak” diyorum. Öyle bir şans yokmuş, bu hafta başında bir telefon: “Tedarikçi bu ürünü temin edemediği için siparişinizi iptal ediyoruz”… Efendim? Ama siz benim kredi kartımdan tahsil ettiniz parayı? Kredi kartına iade de 3 gün sürecekmiş… Nasıl? Benim paramı alıp 1 hafta aktifinizde bekletip Ekran Görüntüsü - 2015-12-09 08-36-27(dikkat edin, bu sırada kendileri herhangi bir siparişte bulunmadıkları, yalnızca talep ettikleri için pasiflerine girmiyor, resmen yan etki olarak bilanço oyunu…) sonra da “mal yok yahu” deyip geri veriyorlar?!?! Neden, mesela Amazon gibi, önce provizyon alıp, malı kargoya verirken tahsilatı gerçekleştirmiyorlar? Ya da, hadi Amazon bir efsane, haksız karşılaştırma yamayalım, Migros ve Tazedirekt gibi gerçek teslimat listesi belli olunca tahsilatı gerçekleştirmiyorlar. Tama, öbürleri market, ama sizin de onlarca şubeniz, deponuz vb var, stoktan çalışmıyorsanız olup olmadığından emin olamadığınız mal için nasıl benden tahsilat yapıyorsunuz? Neyse, bakama şüpheli işlem başvurusunda bulundum, bugün-yarın da tüketici hakemine başvuruyorum, onlar düşünsünler… Bir de e-posta ile yaptığım şikayetlere herşey normalmiş gibi standart ve soğuk yanıtlar veriyorlar. Bunu yapan da Alman firması. Oralarda böyle yapsalar tası tarağı toplarlardı, Türkiye onlar için de “fırsatlar ülkesi”…

Eh, madem o televizyonu alamıyoruz, yenisine bakalım dedim ve Vatan Bilgisayar‘a yöneldim. Vatan, şirket olarak da kişi olarak da çok sayıda mal aldığımız (genelde dükkanlarından alıiveriş yapıyoruz, çünkü stoklarına oldukça hakimler, hangi dükkanda ne var şak diye gösteriyorlar) bir yer, “en kötü ne olabilir ki” dedim. Tabii arada daha ucuza bilindik, ya da bilinmedik (mesela 58″ Samsung TV’ler gördüm, ilk kez böyle bir ekran boyundan haberdar oldum 🙂 yaşasın paralel ithalat!) seçenEkran Görüntüsü - 2015-12-09 08-41-37eklerle karşılaştım, ama bildiğim/güvendiğim yerden almak adına pas geçtim onları. Vatan’dan TV’yi beğendim, kaydımı tamamladım (hep dükkandan aldığımız için e-dükkanda kaydım yokmuş) Siparişi Onayla tuşuna bastım… ki ne oldu? Bir ekran çıktı ve bana “bu işlemin kredi kartı onay kodunu bankanızdan öğrenin ve SMS ya da WhatsApp ile bize gönderin. 3 günde göndermezseniz siparişiniz iptal olur” dedi… NEDEEEEN? 3D güvenlik kullanamamışım?!?!? Ulan sormadınız ki kullanacak mısın diye!!?! Sonra sevgili Akın bir simülasyon yolu ile denedi ve yanyana iki tane Siparişi Onayla tuşu olduğunu keşfetti, soldaki benim bastığım, sağda olan ise  Siparişi Onayla (3D)… Hasta mısınız siz? Aynı formda iki tane Onayla tuşu olur mu? Web sayfasını patronun ortaokuldaki yeğeni mi tasarladı?!? Yahu ben 18 yıldır e-ticaret dünyasındayım böyle mallık görmedim. Neyse, anında bir e-posta gönderdim ve “ben zaten işlerim hızlı olsun diye e-dükkanınızı kullanıyorum, böyle kalem kürek işler ile uğraşacak olsan mağazaya gelirdim, bu haliyle siparişi geçmiyorsanız hiç işleme almayın” yazdım… Birkaç saat sonra bir telefon, “Alo?!”, “Efendim!?”, sonuçta politikaları gereği bu siparişi bu şekilde işleme alamayacaklarını söylediler, “Çok güzel, o zaman iptal edin, ben de sizinle çalışmayayım bir daha…”, “Tabii, siz bilirsiniz, ama kredi kartına iade 10 gün sürüyor…” NEEE?!?! 10 GÜN MÜ???? MediaMarkt hiç değilse yarısını tedarikçi ile, yarısını bankayla toplam 1 hafta demişti. Burada zaten tedarik felan yok 10 gün! Resmen dolandırıcılık bu. e-Çakallık!!! evet, güzel deyim, e-çakal… Bunu yapan da Türkiye’nin en büyük 3 teknoloji marketinden birisi… Doğal olarak onlar da bankama ve tüketici hakemine anlatacaklar sıkıntılarını. Gerçi haklarını vereyim, twitter’da bu arkadaşlara sondan menşınlı mesaj atınca ilgilendiler, az hararet yapınca ilk taksidi hızla iade ettiler, ama geri kalanı hala kredi kartımda bloke, arkadaşların hesabında da alacak görünüyor.

Sonunda ne mi yaptım? TeknoSA‘nın web sitesinden bir TV beğendik, gittik Erenköy Carrefour’daki dükkanlarına, ellerinde olduğundan emin olduk, verdik siparişi, Perşembe günü bekliyoruz 🙂 Bu da memlekette  üzüm-fındık dışında e-ticaret işine girince başına geleceklerin bir örneği… Kimse bana “ama öyleyken böyle…” demesin, kendini Amazon ile, kenardaki kalemci dükkanıyla, bizden Portakal Bahçem ile, bir yere kadar Migros ve Tazedirekt ile karşılaştırsın. Bunlar seviyesinde hizmet veremeyecekse, müşteri memnuniyeti sağlayamayacaksa bu işe hiç girmesin. İnternetten alışveriş yapan insanın beklentileri ve ölçütleri farklı, e-çakallık bir yere kadar, ama sonra gerçek dükkanınızdaki işinizi de kaybedersiniz; Vatan için böyle oldu…

Eh, buraya kadar okuduysanız zaten anlamışsınızdır, başıma tatsız birşey geldi ve blog yazısı yazmaya koştum doğrudan… Genç Erkan’dan farklı olarak “yahu hep olumsuz, hep olumsuz; içimizi şişirdin” lafı önce kendime söylediğimden konuyu memnun olduğum, iyi örneklerle açtım. İyi ki de öyle yapmışım, 15 küsur yıldır hayatımı kolaylaştıran ve keyiflendiren birkaç firmanın adını şurada saymak bana da olumlu bir etki yaptı, “hayat güzel be kardeşim” havasına girdim sabah sabah (şu anda burada saat 6:30) 🙂 Hem de aylardır süren sessizliğimi kırdım, elde bekleyen ve taslak halindeki birkaç yazıyı bir an önce bitirip yayımlamak için motivasyon kazandım.

Herkese mutlu ve mesut e-alışverişler…

Ankara Klasikleri

Bu aralar kimi keyif ve kimi ailesel sebeplerle sık sık Ankara’ya gitmeye başladım, önümüzdeki aylarda da devam edecek gibi duruyor bu durum. Pardus zamanı hemen her hafta bir Ankara seferim vardı ve o aralar doğup büyüdüğüm bu şehirden nefret etmeye başlamıştım. Şehrin köyleşmesi (hayır, İstanbul “megaköy” değil, İstanbul bir kasaba, zihniyet açısından), yağmalanması, pis iş ilişkileri, … tüm bunların yansıdığı yeni mekanlar… tiksinir hale gelmiştim. Son birkaç gidişimde bu durum değişmeye başladı. Gidiş gelişlerimde gençliğimde (80’ler ve 90’lar diyelim kısaca) müdavimi olduğum, uğramaktan keyif aldığım ve benim gözümde Ankara’nın simgesi haline gelmiş mekanları kontrol etmeye başladım son seferlerde. Hala yerlerinde duruyorlar mı, tanıdık simalar var mı, eski çizgi ve düzeylerini koruyorlar mı… Bu yazıda bu mekanlardan bahsedeceğim; yaşıtlarım ve eski Ankaralılar için anılar, gençler için enteresan adresler…

Baştan söyleyeyim: Ben bir yemek ve meyhane insanıyım, listem de mideye hitap ediyor. Barları, kitapçıları, müzik dükkanlarını, parkları ve pavyonları başkası yazsın 🙂 Başlayalım…

Önce kebapçılar:

Kebap 49: Ankara’da en iyi pide buradaydı, hala burada. Eskiden Tunalı’daydı, sonra yeni yerine geldi. Buraya da alıştık. Kıymalı yiyeceksiniz burada, tek porsiyon bile doyurucudur.

Hacı Arif Bey: 90’ların başlarında Tunus eğri büdük bir mekanda başladı, sonra rahmetli Demirel’in evinin karşısına, Güniz sokağa taşındı. Akvaryumlarını hiçbir zaman anlayamadık, ne yapalım kendileri seviyorlar herhalde. Bir ara su kaplumbağaları da vardı, yakınlarda görmedim. “Kebapçı müziği” dediğimiz klasik gitar ile sanat musikisi icrasının mucidi bunlardır. Herşeyleri güzeldir, özellikle Ali Nazikleri, çatlayıncaya kadar yiyin. Benim nazım geçiyor eskilerden olduğumdan Erdoğan sağolsun, Adana’dan Halep işi yaptırıyorum, gerçi bol sumak koymayı öğrenemediler bir türlü.

Düveroğlu: Gaziantep… lahmacun… ke’ap… baklava… Her gelişimde biraz daha büyüyor, yakında yan apartmana geçecek. Önce bir lahmacun alın, sonra da Adana… Havuç dilimi varsa kaçırmayın!

Ciğer 52: Aslı Emek 8. caddede Yıldız bloklarının yanında; bir tane de Balgat’ta var, o da fena sayılmaz. “Mahalle” isteyeceksiniz, ciğer, şiş ve Adana… hem de “ma’alle getir bana abi” diyerek isteyin ki yabancı olmadığınızı anlasınlar. Daha geçen gittim, tam notumu veremedim, bir daha uğrayacağım. Tatlıyı yarım porsiyon söyleyin…

Sevgili Yaşar’ın Edessa’sı ve sonrasında İsis’i vardı Emek’te; Bilkent takımı ile basket maçı izlemeye giderdik, Yaşar bizi görünce bir kasa ayranı çıkarırdı masanın başına… İskender’de Uludağ efsaneydi her zaman, Hacı Bey’in yeri salaştı, ama bence İskender’i daha güzeldi. SASS (Selim Amca’nın Sofra Salonu) epey dolandı Ankara’da; önce Ayrancı, sonra Siteler, sonra GİMAT mıydı; standart menüsü harikaydı, ama zor başa çıkılırdı.  Tandır Siteler’de ve elle yenirdi…

Büfeler, daha doğrusu büfe:

Vitamin: Cadde civarı için Barış Büfe ne ise, Tunalı için de Vitamin odur. Ben  hep sosisli yerim; normal zamanda bir, açsam iki. Bir de dev meyve suyu, oh mis! Abiler bile aynı, kendini evinde hissediyorsun. Yanına bir tane çakması açılmış, kanmayın… İş arkadaşlarımı götürdüm, babamı götürdüm, kızımı götürdüm… herkesi götürüyorum buraya ben!

Ankara’ya ilk hamburger Memo ile gelmişti sanırım. Soysal pasajının orada el kadar yer. Yağlı kağıtta patates kızartmasını orada gördük. Yine oralarda adını anımsayamadığım (Sandviç imiş, sevgili Hakan Arıtürk söyledi), az sosyetik, bir geniş büfe vardı. Tost makinesinde ısıtılmış sandviç ekmeğine döner koyardı, az Rus salatası, turşu… Mükemmeldi. Annem severdi, az sosyetik olduğundan olsa gerek. Akman’ın bozası vardı sonra ve yazları da limonatası…

Birahaneler:

Kıtır: Bira, kokoreç, midye dolma/tava… meraklısına kumpir… bir bira daha, bir bira daha… Erdinger fıçı var artık, ondan şaşmıyorum. Ama personel çok kötü, herkes kendi dalgasında. Yine de gidilir, her seferinde, gidiyorum 🙂

James Cook: Bu mekan listeme çok yeni girdi, Pardus zamanlarında. Ankara seyahatlerini çekilir kılan yerdi. Evet, Kıtır’ın müzikleri de iyidir, ama Blues ve klasik rock için James Cook’a geleceksiniz. Bir seferinde çok ateşli bir Pardus / TÜBİTAK tartışmasına dalmıştık, kafayı kaldırdık bi baktık, tüm ekip bizim masanın etrafına toplanmış bizi seyrediyorlar; saat 1 buçuk olmuş, çocuklar gitmek için bizim gitmemizi bekliyorlarmış. Başka bir seferde çocuk kimbilir kaçıncı mısır sepetini getirdiğinde “artık getirme” demek zorunda kaldık, oğlan “abi n’olcak bunlar bizden” deyince, “ulan  sen getirdikçe biz yiyoruz, patlayacağız yakında” yanıtını aldı. Epeydir uğramadım, güzel yerdi, hala öyledir inşalla…

Piknik (ya da Net Piknik): Burası babamın gençliğinde şimdi İzmir caddesi üst geçidinin olduğu civarda, daha çok mesaiden çıkan memurlara hitap eden bir yermiş. Biz Sakarya’daki yerini tanıdık, özellikle de yazları terasını. Sosis-patates tabağı efsaneydi, hayır kızartma değil, haşlama gibi, salçalı sos içerisinde, içinde defne yaprakları ve az kara biber ile. Bira içilirdi Piknik’te… Hala duruyormuş, bir ara gideyim.

Cambo vardı, Asıl yeri Tunalı’nın girişinde, daha bize uygunu Necatibey caddesinde. Fen Lisesi servisi öncesi ya da Cumartesileri toplanınca hamburger, patates kızartması, bira… Sonra banker olup batmıştı, efsaneyi de birlikte götürerek…

Meyhanelere geçelim:

Körfez (ya da yeni adı ile Kumsal): Eskiden Fransız Kültür’ün arkasındaki müstakil evdeydi. Ağır abiler giderdi. Gerçi daha ağır abiler (siyasiler ve gazeteciler) yan taraftaki Vaşington’a giderdi, ama Körfez de bize göre ağır idi. Yazın ön bahçede yer bulabilmek mucize olurdu. Kışları hamsili mısır ekmeği ve hamsi kuşu… Sonra Sakarya’da bir yere taşınıp Kumsal adını aldılar, orayı hiç sevemedim. Şimdi Nene Hatun’a geçmişler, burası güzel… Osman abi var başlarında, tanıdık simalar yine… Öğlen rakısına gittim ben, sessiz ve sakin, akşamları kalabalık oluyormuş…

Adana Sofrası: Buraya gitmeyeli yıllar oldu. İzmir caddesinde gerçek bir ocakbaşı. Doluysa bodrum katı az klastrofobik, ama iş görür. İki kişi gitmişseniz ve kışsa kesinlikle ocakbaşı! Ocakçı ile muhabbet kurun, öbür masadakilere gidenlerden seçip söyleyin, kaburgası harikaydı, küp gibi rakı içiliyor. Duyduğuma göre daha sosyetik taraflara şubeleri açılmış, büyük ihtimal büyüsü kaçmıştır, kim bilir?

Göksu: Bu da nispeten yeni keşiflerden. Sanırım Vaşington Sakarya’dan çıkıp Kale’ye giderken ortaklardan biri de Esat’a gelmiş (ya da tamamen uyduruyorum bunu). Dev bir bina, binlerce kat, ortada koca bir atriumsal boşluk, en alt katta bir kuyruklu piyano. Şatafatlı dekorasyon, ağır mobilyalar… Az da mavi-mor ışıklandırılsa tam Tayvan umumhanesi olacak. Buna karşın Karadeniz yemekleri için şaşmaz adres. Turşu kavurması benimkine yaklaşıyor, sarması sevgili eski kayınvalideminkini andırıyor… Güzel rakı içiliyor. Öte tarafta da kalantor AKP güruhu cemaat toplantılarını yapıyorlar, kapı önünde bolca siyah ve kırmızı plaka, şoförler… Hayli çapraz bi yer 😛

Kumsal: Huysuz Mehmet Tekmen’in yeri. Eskiden de sık gidilemezdi, çünkü popo kadar yer, şak diye dolardı. Öğleden sonrası rakısı için iyiyidi ama. Pek çok enteresan mezenin Ankara’ya giriş yeri. Bir ara gideyim de bakayım Mehmet Tekmen yaşlanınca daha da huysuzlaşmış mı? Ben genelde cins kişilerle anlaşırım, ama Mehmet bey ile uyuşamadık bir türlü…

İlk meyhane rakımı Tombiko diye bir meyhanede içmiştim, sene 80 sanırım, Yeni Sahne’nin (orası da berhava olmuş ne yazık 🙁 ) karşısında ufak bir yer. Çardağı vardı, pilav ve garnili şiş yemiştim. Tabii ki yıllar yıllar önce yok oldu. Tavukçu efsane idi, ben bir-iki kez gittim, o kadar beğenmemiştim. Solcu ve devrimcilerin uğrak yeri. Şimdi Çayyolu’na mı ne taşınmış, kalın hesaplar çakıyormuş. Solculuk ne alemde bilmiyorum. Çevre sokakta Subaşı diye bir ocakbaşı vardı, oranın ocakbaşı da güzeldi. Sabahattin Baba vardı, Tunalı’nın Kolej tarafındaki ara sokaklardan birinde, kızlar severdi, kalabalık sıkış tıkış bi yerdi, ben sevmezdim… Yine Çevre sokakta sonradan Lagos açılmıştı, Sakarya Canlı Balık’ın iyisi ve az tuzlusu…  Ne olmuştur ki şimdilerde?

Son olarak da işkembe:

Rumeli: Bilkent’te doktora yaparken şehirde gece yemeklerinin değişmez adresi idi. Beykoz paçası efsane… Çorbaları da öyle. Zerdeyi düzgün yapabilen az sayıda yerden biri. Geçen gün uğradım, ve ne yazık ki bitmiş. Çorbası eh, kelle ve kokoreç zar zor yeniyor, zerde yok, aşure diye getirdikleri şey ve üzerindeki yanık ve bayat fındık… Zamanınızı harcamayın, anılarınızda kalsın Rumeli…

İçki ardı ya da normal vakitte gittiğimiz bir ASPAVA vardı, Allah Saadet Para Aşk Versin Amin 🙂 Gerçi Ankara Aspava doludur ama aslı Esat’ta, “hassas bölgler”in arkasındadır. Önce sarmısaklı cacık, ardından soslu döner dürüm (İstanbul’un kaşarlı döner dürümleri halt etmiş!)… Çay geldiğinde garsonlar paketi uzatır birer de cıgara ikram ederlerdi. Gecenin 4’ünde sıra beklenirdi dakikalarca, karşısındaki mekan sinek avlarken…

Atladıklarımı siz ekleyin, yorum bırakarak. Ankara’ya gelip gittikçe buralara da uğrayalım yeni mekanlarla birlikte. Anılarımızı tazeleyelim; 10’lu, 20’li yaşlarımıza dönelim… 40’lı, 50’li yaşlarımızdan geriye bakıp muhasebe yapalım. Şansımız yaver gider, anımsadıklarımızdan memnun kalırsak birer duble daha koyalım, My Way’i söyleyip birer puro yakalım; beğenmezsek yine bir duble koyalım, Gençliğe Veda’yı söyleyip birer cigara tellendirelim…

Şehirlileşmek – Medenileşmek – Muasırlaşmak

Ankara’dayım. “Yüksek Hızlı” diye sunulan, aslında muasır medeniyette normal trenlerin hızıyla giden (400 km mesafeyi 4 saatte gidiyor) bir trenle geldim. Eskişehir garının yarım inşaatının bu treni kullandığım son 10 ayda ve 3. geçişimde hala tek bir çivi çakılmadan durduğunu gözleyerek geldim; ama konumuz bu değil. Ankara’nın, Cumhuriyet dönemi simge binalarından biri olup çarpık işletmecilik ve belediyecilik uygulamaları sonucu bir ilçe otogarı sakilliğine bürünen, garında inerek geldim; ama konumuz bu da değil. Gar önündeki taksicilerin kısa mesafelere (emin değilim, ama beklentileri havaalanı oluyor genelde) burun kıvırmak ve hatta ters laf etmek gibi bir tavırları olacağını (ne gerçek manada esnaflığa, ne de hizmet sektörüne uymuyor; ama memlekette herşey “uysa da, uymasa da” mantığında işliyor) düşündüğüm için ve havanın hoş bir serinlikte olmasından cesaret alarak bir miktar yürümeye karar verdim; sonuçta Gar’dan Bahçeli’ye kadar (sanırım 3 küsur km) yürüdüm…

Tandoğan meydanına gelince… durun burada geniş bir parantez açalım… meydan adını Nevzat Tandoğan‘dan alır, 1929-46 yılları arasında Ankara belediye başkanı, valisi, CHP il başkanı… Bunun yanında o zamanların meşhur Ankara cinayetinin baş aktörlerinden. Kesin bilgi bulamadım, ama büyük olasılıkla büyük bir faşizm taraftarı (görev yıllarından hareketle), kimisine göre bir despot, kimisine göre aslında o kadar da kötü bir adam değil. Genel olarak yaşam hikayesine bakınca o meydanın adının ölümünden sonra neredeyse 70 yıl Tandoğan kalması büyük ayıp. Bu ayıptan kurtaranın da şehrin görüp göreceği en aşağılık belediye başkanı olması da ayıbın katmeri…

Evet, Tandoğan meydanına gelince doğrudan Dögol (De Gaulle, bir de Dögol deyince sevgili Ferhan Şensoy‘u anmadan geçmeyelim) caddesinden gitmek yerine Anıttepe’de arka sokaklardan dolaşmak geçti içimden, o tarafa yöneldim. Burası eskiden Mebusevleri diye anılan mevki. Sanırsam Anıtkabir yapılırken buralarda da zamanın milletvekillerine evler yapılmış. Anıtkabir demişken, öte yanındaki Yücetepe mahallesinin bir ilginçliği var: Mahalledeki sokak isimleri “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” lafından hareketle Ordular, İlk, Hedef, Akdeniz (Caddesi), İleri ve en ortada da Ata olması.  Bana sorarsanız iyi birşey değil, savaşı, askeri, militarizmi çağrıştırıyor. Bu sokaklarda büyüyen 7-8 yaşındaki erkek çocuklarına sokakların hikayesini anlatmalar, çocukların büyük taarruzculuk oynaması, felan geliyor gözümün önüne. Ben barış taraftarı ve anti-militarist bir insanım; bu isimler bana ters geliyor. Ama öte yandan da tarihi bir işaret koca mahalle.1950 Türkiye’sinde “Yeter, söz milletindir”, ya da mesela Amerika’da “We the people” nasıl simge laflarsa bu da öyle. Zamanında bu lafa gönderme yaparak koca bir mahalle kurulmuşsa bu isimleri (eğer gerçekten birilerini tahkir etmiyorsa, bir nefret suçu içermiyorsa, vb) tutmakta o kadar da büyük bir sakınca yok. Biraz önce adını andığımız o aşağılık belediye başkanı buraların da adını değiştirir mi, bir dönemle rövanşist hesaplaşmanın parçası olarak, göreceğiz.

Oysa, mesela iki hafta önce epey bir dolaştığımız Almanya kırsalında görüp de hoşuma giden Schumacherstrasse herhalde 400 yıldır o isimle, aynen bizim Müneccimbaşı sokak gibi (bu büyük olasılıkla daha 200 yıllık bir geçmişe sahiptir). Şehirlerimizdeki sokak isimleri bir politik gösteri alanı olmamalı bence, Stalin dönemini yaşadı bu dünya ve bence çok da yarar sağlamadı. Evet, konumuza geliyoruz… Şehirli olmak… Fransızcadan aldığım sözcük ile burjuvazi, ya da öz-Türkçecilerin çabalama deyimi ile kentsoyluluk. Bizde burjuva olmak iyi birşey değildir; hem kasabalı cehaleti, hem de solcu entelijansı tarafından bakıldığında. Oysa dünyada burjuva olmak iyi birşeydir, çünkü medeniyetin temeli şehirdir. Bizim hıyarlar medeniyet = din olarak algılıyorlar ya da algılatmaya çalışıyorlar; oysa Medine zaten şehir demek, Medine şehrinin asıl adı Medine-i Münevvere yani aydınlanmış şehir; yetmez gibi medeni de şehirli demek; yani medeni olmak için önce şehirli olmak gerekiyor. Uzmanı düzeltsin, ama sanki Muhammed’in hicret ettiği Mekke’de kalmayıp Medine’ye geri dönüşünün altında da bu yatıyor gibi bir his var, medeniyet kurmak / medeni olmak için aydınlanmış bir şehirle işe başlamak son derece manalı. Öte yandan Atatürk medeni olmak yerine bir medeniyet kurmayı deneme yoluna gidiyor, Ankara gibi bir kasabayı şehir haline getirmeye çalışıyor. Hangisi daha akıllıca, hangisinin sonucu daha başarılı, çok su kaldırır bu tartışma; girmeyelim…

Neyse, dönelim biz Mebusevleri’ne… Akdeniz caddesinden uzaklaşıp mahalleye girince bir anda dünya değişiyor. Koca çınar ağaçları ortasında / gölgesinde / altında yürümeye başlıyorsunuz. Anıtkabir 1953 yılında yapılmış olduğuna göre, bu mahalle de 5 sene sonra inşa edilmeye başlansa 50 yılın üzerinde ağaçlar, sanki daha da yaşlı… Belediyelerimizin çok sevdiği o saçma ve zalimce budamadan nasibini almamış ağaçlar, şehirli ve medeni bir görüntü veriyorlar, sanki ağaçların oluşturduğu bir koridorda yürüyoruz. Bu ağaçların kardeşine Kızılay civarında Bulvar’da ve eski başbakanlık çevresinde de rastlarız, özellikle sonbahar sonlarında soğuk bozkır akşamlarında dökülmüş kuru yapraklarını çıtırdatarak yürümenin keyfine doyum olmaz, hele de başımızda şarap dumanları tütüyorsa…

Sokaktaki apartmanlar sanırım genelde 80’lerin eseri. Bir kısmı yapılırken o zamanlar daha 20-30 yaşında olması muhtemel ağaçlardan kurban verilenler olmuş, apartman önü boşluklarından belli. Çünkü 80’ler ve 90’lar artık sokaklarımızın top peşinde koşan çocuklardan alınıp hususi otomobillere devredildiği zamanlar, apartmanların önünde / arkasında / yanında otopark olması gerekiyor; ağaçlar geçişe engel. İşte bizim medenileş(eme)me hikayemizden bir enstantane daha: Şehrin dokusunu açgözlüğümüze kurban etmekte bir beis görmememiz… İstanbul’da özellikle Demokrat Parti, sonrasında Özal-Dalan ve nihayet AKP döneminde şahlanan yıkımlar. Medenileşiyoruz diyerek medeniyeti yok ettiğimiz hücum hareketleri. Ankara zaten baştan medeni olmadığı için şehrin kuruluş geçmişi pek kısa, hepi topu 90 yıl. Ama bu kadar kısa zamanda bile dudak ısırtacak yıkım ve vandallık hareketleri. Yine Almanya’ya döneceğim, çok taze olduğu için: Elin adamı / kadını bizden kat kat zengin olduğu halde 2-500 yıllık evde oturuyor, sıkıntı etmiyor; biz ise 30 yıllık evimizde rahat edemiyor, kar hırsından başka bir motifi olmayan müteahhitlere verip çatır çutur yıktırıyoruz. Bana “ama deprem” felan demeyin, ana konunun bu olmadığını gayet iyi biliyoruz. Burjuva olamamış burjuvazimiz bundan 50 yıl önce de babaları ve dedelerinin köşk ve konaklarını aynı güruha teslim edip apartmanlaştırmıştı. Bağdat Caddesi’nde kaç tane köşk kaldı şimdilerde? Çatalçeşme’de bir tane, Vakko, Feneryolu’ndaki Dünya Göz, onu da sayarsak… Yahu bu memleket Maksim gazinosunu yıktı, Caddebostan Maksim’i de süper bakkal yaptı; o gazinoların salonlarında hala dolaşan hoş sedalara ihanettir yahu! Neticede bizim “burjuvazi” burjuva olamamış…

Evet, Mebusevleri’nde ağaçlar duruyor, apartmanlar da o kadar rahatsız edici değil. Çankaya belediyesi 3 adımda bir sağa – sola ve yukarıya afişler asıp “buraların asfaltını ve kaldırımlarını biz yaptık” diye ilan etmiş, kaldırımlar zaten belediye reklamı gibi. Belediyeciliğimiz bu seviyede; büyükşehir ile ilçe tepişiyor, büyükşehir sokağı yapmıyor, ilçe yapıyor, ama o da görüntü kirliliği ile gözümüze sokarak ilan ediyor. Ulan sen belediyesin, işin bu, yapacaksın tabi… Sen yapmana rağmen ben şaşırıp gidip öbürüne oy verirsem hata etmiş olurum, ama o zaman da hizmet gelmez, hatamı anlarım,, bir sonraki seçimde sana oy veririm, 50 bilemedin 70 yılda yoluna girer herşey. Sizin kayıkçı kavganıza meze oluyor güzelim sokak…

Derken sokağın ortasında ap-acayip bir bina çıkıyor ortaya. “Mimari”si ile göze batıyor. İsmail Çelik mi ne bir inşaat şirketinin merkez binası. Tam manası ile at şeysine konmuş bir kelebek… Bakınca zaten memlekette inşaat, yani medenileşme işinin kime emanet olduğunu görüyorsun. Hadi, bu öküz böyle bir proje çizdirdi, çünkü hem cahil ve hem de cesur (kasaba demiş miydim?), belediye nasıl izin verir böyle birşeyin buraya dikilmesine? Bunu düşünürken beynim ağrıyor yahu, çizimi / maketi gören imar müdürünün tekmeyle o masayı devirmesi gerekir. E, tabi şehirli ve medeni olursa öyle yapar, ama biz oradan çok uzağız, di mi…

Arada tek tük asıl mimarisini görebiliyoruz sokağın, iki katlı genişçe (ben Bahçeli çocuğuyum, özellikle Emek tarafındaki sıra evlerin nasıl bakla oda evler olduğunu bilirim, o evleri görecek kadar da tevellütüm var) müstakil evler. Bir tanesinin önünden geçerken tacize kayacak şekilde içeri bakıyorum, cam önünde ufak bir masa, iki koltuk, masada bir kahve kupası… Belli ki daha yeni kalkılmış kahve keyfinden. Ama fincan değil de kupa olduğuna göre görmüş geçirmiş bir beyefendiden çok orta yaş ve hatta genç bir hanımefendi söz konusu olan (evet, garajdaki 1 serisi BMW de yardımcı oldu bu tahmine… cinsiyetler tümüyle atmasyon, anlam yüklemeyelim). Evet, demek ki medeni olunca böyle de yaşanabiliyormuş, di mi… Bu sefer yıllar önce Berlin’de katıldığım toplantı mekanından otelime yürürken geçtiğim Kurfurstendamm civarı sokaklar geliyor aklıma, geçenlere “bakın evlerimizin içi de böyle, böyle basit ve fakat medeni bir hayat yaşıyoruz” dercesine çekilmemiş perdeler, büyük şehirde de medeni olunabileceğinin on-yüz-bin kanıtı…

Böyle böyle sokak bitiyor, sağa dönüp banknot matbaasının karşısından yine Dögol’e, oradan Bahçeli’ye… Yazı da burada bitiyor, arkasını siz tamamlayın, fırsatınız olursa gidin bir dolaşın mahalleyi; fırsatınız yoksa kendi çevrenizde böyle bir mahalle bulun, orayı dolaşın; kentsel dönüşüme kurban gitmeden dolaşın. Oralarda çok değil, 30-40-50 yıl önce yaşanan hayatları düşünün, o zamanın şehrini ve belki o zaman var olan medeniyeti. Sonra çökün bir bahçe duvarına, ağlayın; köksüzlüğümüze, vandallığımıza, kasabalılığımıza ve açgözlüğümüze ağlayın…

Ha, neden hiç fotoğraf yok yazıda diyeceksiniz, tam durup sırt çantamdan fotoğraf makinemi çıkaracağım sırada bunu yaparsam anın büyüsünü bozacağımı düşündüm ve gördüklerimi kendime sakladım. Bir de o iğrenç belediye afişleri ve bir de yol boyu park etmiş otomobiller…

Bir devrin sonu…

Pardus proje yöneticisi iken Özgür Yazılım, Linux ve Pardus ile ilgili günlük girdilerimi Pravda Pardus adını verdiğim pardus.org.tr alanında yayınlıyordum. 2008 yılında Avrupa Komisyonu’nun benim de katıldığım bir toplantısı / çalışması ile ilgili olarak yazdığım eleştiri neredeyse bir diplomatik krize yol açayazınca kişisel görüş içeren yazılarımı kişisel günlüğüme, ET’s R’n’R Gumbo‘ya taşıdım, Pravda’da yalnızca kuru resmi duyuruları yapmaya başladım. Pravda, Pardus’tan ayrıldığım gün durdu, yeni TÜBİTAK kaldırana kadar donmuş haliyle yayında. Bugün itibarıyla, Pardus için son yazımı yazdığıma göre, R’n’R Gumbo da bu açıdan işlevini tamamladı. Artık burada Özgür Yazılım ve Linux üzerinde yazmayacağım…

Peki bu konularda hiç mi yazmayacağım? Yoo, yazacağım. Hatta geçtiğimiz yıllara göre daha fazla yazmak niyetindeyim. O zaman nerede yazacağım? Yeni blog alanımda yazacağım. Henüz hazır değil, ama blog.linuxera.com/tekman gibi bir adresi olacak muhtemelen. Zaman zaman kontrol edin bakalım adres hayata geçmiş mi?

Peki burada ne yazacağım? Burası yeniden kişisel web günlüğüm olacak. Seyahatlerim (geçtiğimiz haftalarda bir Antakya gezimiz oldu, yazacağım), yediklerim içtiklerim (örneğin National Geographic Türkiye‘nin geçen aylarda dağıttığı 50 Meyhane ekinde yer alan mekanları 2015 sonuna kadar tamamlamak niyetindeyim, oraları yazacağım), pek acemisi olduğum sportif hobilerim (yelken ve uzun zamandır ara verdiğim SCUBA), pahalı (?) meraklarım (kalem, mürekkep, saat ve puro), okuduğum kitaplar (birkaç tane yelken kitabı bitirdim, onları belki toplu halde, birkaç tane ekonomi, birkaç tane cumhuriyet “tarihi” kitabı okuyorum, onları da bitince), izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler ve diğer şeyler hakkında yazacağım burada. Epey zamandır sessiz ve durgundu, twitter başta olmak üzere hızlı sosyal ağlar sağolsun, inşallah yeniden canlandıracağım buraları…

Son olarak bir ifşaatta bulunayım, merak edenleriniz vardır belki: Blogun adı neden ET’s R’n’R Gumbo? Çünkü benim ilk blogumun adı buydu. “Başka blogun mu vardı, bu senin ilk blogun” diyeceksiniz, demeyin… Yanılmıyorsam 1994 yılında, internet daha fena halde körpe, Mosaic ve www memlekete yeni gelmişken, ben Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi’nde bilişim işlerini yürütürken… bir “blog” oluşturdum kendime. Son derece basit ve sade bir web sayfasında, tam da biraz önce yazdığım şeyleri, birer-ikişer sözcük ve ufak birer resim ile anlatan. Bir süre güncellemeye çalıştım, ama benden başka okuyanı olmadığını görünce ve zaman sıkıntısı yaşamaya başlayınca bıraktım. Taa 10 yıl sonrasına kadar. İşte o web sitesinin adı R’n’R Gumbo idi, pek severek dinlediğimiz Professor Longhair‘in meşhur ve efsanevi Rock ‘n Roll Gumbo albümüne ithafen. Gumbo ise özellikle New Orleans yöresinde pişirilen karışık deniz mahsulü ve sebze çorbasına verilen isim. Eh, burası da bendenizin, özellikle rock ‘n roll eğilimli, ortaya karışık web günlüğü ya 🙂

Güle Güle Schumi!

Formula 1’in efsane pilotu Michael Schumacher, bugün Brezilya’da koştuğu son İnterlagos Grand Prix’si sonrası 16 yıllık F1 kariyerini sonlandırdı. F1 ile ilgili kırılabilecek hemen her rekoru kıran Schumi tarihe geçti, bunun ötesinde F1severlerin kalbinde taht kurdu. Yıllarca her iyi pilotu onunla karşılaştıracağız herhalde…

Schumi işine (=sporuna) duyduğu sevgi, azim ve hırsıyla hep örnek bir sporcu oldu. Buna karşın sportmenlik ve spor etiği konularında, sanırım azim ve hırsının etkisiyle, pek de başarılı olamadı; genelde gri bölgelerde dolaştı.

Bugünkü Interlagos yarışı Schumi’nin azmi, hırsı ve F1 sevgisine tam bir örnekti. 10. sıradan başladı, 6. sıraya kadar yükseldi… Arka lastiği patladı ve en son sıraya düştü; “herşey bitti” diye düşündük hepimiz… Pite girdi, lastiğini değiştirdi, piste çıktı ve sonuna kadar gaza bastı… Uçtu, hem de nasıl uçtu… Teker teker önündekileri geçmeye başladı… Ben 7. olur diye düşünürken 6., 5., 4. sıraya kadar yükseldi… Bir kaç tur daha olsa 2. sıraya yükselmesi bile mümkün olacaktı…

Brezilya’da yapılan yarışı Brezilyalı Massa kazandı, ama kameralar hep Schumi’nin üzerindeydi. Çünkü pistte izlemesi en keyif veren pilot oydu, çünkü o her an her şeyi yapabilirdi. Son yarışında hepimize harika bir seyir yaşattı sevgili Schumi…

Özleyeceğiz seni, güle güle Schumi!

Orhan Pamuk

İlk olarak Sessiz Ev’i ile tanıştığım, sanırım en son da yeni bir hayatın kapısındayken Yeni Hayat’ını okuduğum, itiraf etmek gerekirse bir süredir kitaplarını raflarda tozlandırdığım, sevgili Orhan Pamuk 2006 Nobel Edebiyat Ödülü‘ne layık görüldü.

Özellikle son zamanlardaki malum durumlardan hareketle bu ödül, özellikle ve ne yazık ki memleketimizde, çok tartışılacak, biliyorum. Ama sel gider, kum kalır. Bundan on, yirmi yıl sonra Orhan Pamuk’u okuyan tüm Türk ve dünya gençleri, bu tartışmalardan bihaber, ürperecekler, büyülenecekler ve hayran kalacaklar.

Sevindim, hatta Nobel’i kendim almışcasına sevindim; gurur duydum, amazon.com’da Orhan Pamuk kitaplarına hücum edenlerden önce bu hazinenin kimi parçalarına ellerimi sürebilmiş olduğum için gururlandım… Çok yaşa Orhan Pamuk, tebrikler ve teşekkürler!

Le Tour 2006

Bilen bilir, Fransa Bisiklet turu, haydi gerçek adıyla söyleyelim Le Tour, hastasıyım. Fırsat buldukça TV karşısında -nefes almamacasına-, zorunluluk durumunda ise bilgisayar başında ya da cep telefonu ile internetten izlerim etapları. 25 yaş genç ve 25 kilo zayıf olsam, bir gün Le Tour’da pedal çevirmek hayali ile dere-tepe bisiklet binebilirdim, Allah sizi inandırsın..

Geçen senelerde Le Tour’a Lance Armstrong damgası vurulmuştu, hem yarışta, hem de doping vs tartışmaları ile. Kanser ile mücadelesini kazanması yetmiyormuş gibi adamın yedi kez Le Tour’u en önde tamamlaması başlıbaşına bir efsane konusu. Formula 1’de Schumi ile karşılaştırırım Lance’ı sık sık, ikisinin de seveni olduğu gibi sevmeyeni de boldur; ama sonuçlara gelince fazla söze hacet kalmaz. Şunu da ekleyeyim: konu sportmenlik ise Armstrong Michael’e fersah fersah fark atar. Rakibi düşünce durup bekleyen kaç bisikletçi çıkar şu alemde…

Lance’ın emekliliği ardından başa güreşeceği tahmin edilen Ulrich ile Basso, Operacion Puerto doping soruşturması kapsamında yarış dışı kalıp Vinokourov da takımının toparlanamaması nedeniyle yarışa katılamayınca, bu seneki Le Tour son yıllara göre hayli değişik, hayli sönük geçiyor. Turun son dağ etabı bugün koşuluyor, ama sadece günlüğüme birşeyler karalama gereği hissettiğimden yazıyorum, yoksa öyle koştura koştura haber verecek birşeyler yok.

Bugünün sonunda ak koyun-kara koyun ortaya çıkacak: Bakalım dün çatlayayazan Floyd Landis 8 dakikalık farkı kapatabilecek mi, yoksa İspanyol keçisi Carlos Sastre sessiz ve derinden birşeyler mi hazırlıyor dün olduğu gibi, ya da sönük ve silik Oscar Pereiro mı alacak kupayı? Yahu şu adamların hiç biri henüz bir etap kazanamadı, nasıl iştir anlaşılmaz. Hey gidi Lance hey!

Robotların NXT İstilası

Bizim ufaklığımızda, kapalı ekonomi dönemlerinden kelli, öyle zincir oyuncak mağazalarında filan satılmazdı LEGO’lar. Olsa olsa mahallede hali vakti yerinde ya da annesi-babası sık sık yurt dışına giden bir arkadaşımız olurdu, onun LEGO’ları ile, o da ne kadar müsaade ederse oynayabilirdik. Bizimki biraz LEGO-fakiri bir nesil, anlayacağınız.

Bundan mıdır nedir, bir kaç yıl önce LEGO web sitesinde “bilgisayar geyiği büyükler için LEGO” diye adlandırılabilecek Mindstorms‘u görünce kapıldım gittim. Epey bir zaman alma planları yaptım, memlekette yoktu ve fakat. Eşimle tutuştuğumuz bir lades sonucu parasını verme külfetinden de kurtuldum. Sonra memlekete geldi, ama afaki bir fiyata. Yurt dışından getirtme olanaklarını araştırmaya başladım. Derken araya işler, güçler, zaman, hayat girdi; unuttum…

Ta ki bir kaç hafta öncesine kadar: LEGO eskiyen Mindstorms 2.0 serisinin yerini alacak çok daha gelişmiş Mindstorms NXT serisini duyurmuştu. Ağustos 2006’da piyasaya çıkacak olan yeni oyuncaklar teknik açıdan gerçekten atalarının pabucunu dama atıyorlar. Bu sefer kararım kesin, 2006 yılı içerisinde Mindstorms NXT sahibi ve mimarı ve programcısı olacağım, başka yolu yok!