Mobil, Pardus, vb

Bilişim dergisi mobil konusunda bir dizi soru sormuş bana, yanıtları ile birlikte aşağıda:

– Gelecekte mobil işletim sistemlerinin hayatımıza yansımalarına ilişkin öngörülerinizi alabilir miyiz?

Mobil cihazlar hayatımızı yoğun olarak değiştiriyor uzunca zamandır. Cep telefonunun olmadığı zamanlar farklı bir çağ gibi görünüyor gözümüze, şimdiden. Akıllı telefonlar ve mobil uygulamalar da birkaç yıla aynı yaygınlığa erişecekler. Bu bağlamda özel olarak “işletim sistemleri”nin yerini düşünecek olursak en önemli nokta farklı işletim sistemlerinin uygulama çeşitliliği gibi görünüyor.

Apple’ın iOS’u Apple’ın alışıldık üçüncü parti geliştirici modelini terkedip daha açık inovasyon temelli bir yaklaşıma geçmesi ile patladı. Google’ın Android’i ise cihaz üreticilerine sağladığı platform oluşturma “özgürlüğü” nedeniyle uygulama geliştiriciler için (her türlü sorunlarına rağmen) daha cazip bir ortam oldu. Teknik üstünlüğüne rağmen HP’nin (eski Palm’ın) webOS’u ise kesirli yüzdelere sıkıştı kaldı; çünkü uygulama geliştiricileri çekecek bir pazar payı, pazar payını artıracak bir vurucu uygulaması (killer app) yok. Microsoft’un Windows Phone işletim sistemi ise Windows’un masaüstündeki yaygınlığı ve Nokia’nın cihaz çeşitliliği ve pazar payı ile ilginç (ve şimdilik ne yapacağı belli olmayan) bir aktör.

Gelecek birkaç yıl için bu dağılımda radikal bir değişiklik öngörmüyorum. Android ve iOS güçlü gitmeye devam edecekler. Büyük olasılıkla HP webOS geliştirmesini durduracak ya da satacak. Windows Phone (eğer Nokia cihaz çıkarmada yeterince hızlı davranabilirse) Symbian’ın yerini alacak. Patent savaşları tüm hızıyla devam edecek ve umuyorum ki yazılım patentlerinin inovasyonu nasıl engellediği gittikçe daha çık görülmeye başlanacak.

– PARDUS olarak mobil teknolojiler konusunda bir çalışmanız var mı? Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de PARDUS işletim sistemini kullanan akıllı telefonlar görecek miyiz? Bu ne zaman mümkün olacak?

Pardus temelde masaüstünü ve küçük sunucuyu hedefleyen bir işletim sistemi. Mobil dünyayı görmezden gelmiyoruz, ama büyük planlarımız da yok bu konuda.

intel mimarisi dışında ARM mimarisini de desteklememiz gereğini hissetmemiz yaklaşık 2 yıl önce oldu. bir süredir ARM’da çalışan Pardus var elimizde. Ancak bu sistemi belli bir cihaz için optimize etme yoluna gitmedik. Kuramsal olarak bir yanda gömülü cihazlar, diğer yanda da tablet, cep telefonu vb. mobil cihazlara girebilecek durumdayız.

Ancak pratikte bu tip bir girişim belli bir deneyim ve bilgi birikimi, belli bir çaba yoğunlaşması gerektiriyor. Şu anda başlasak ARM yüklü bir ince istemci ya da dizüstüne Pardus’u yerleştirmemiz birkaç hafta/aylık bir iş. Ama cep telefonu ya da tablet dediğimizde bu işin gerektirdiği çaba ve bilgi artıyor.

Ciddi bir teklif ya da fırsat oluşmadıkça bu alanda proaktif hareket etmemeye karar verdik. FATİH Projesi’nin tabletleri ile ilgileniyoruz doğal olarak. Cep telefonu pazarının bizim için fazlasıyla büyük olduğunu düşünüyoruz, çok ciddi bir niş pazar olanağı olmadığı sürece orada olmayacağız. Özel amaçlı el terminalleri ilgimizi çekiyor, ama spesifik bir ürün üzerinde konuşmak istiyoruz.

Kısacası tekliflere açığız…

– Mobil işletim sistemlerinin halen günlük yaşamımızı kolaylaştıran uygulamaları nelerdir? Bu uygulamalara ek olarak önümüzdeki dönemde ne gibi yenilikler görebileceğiz?

Mobil cihazları bulut bilişimden farklı düşünmek mümkün değil. Şu anda bu konuda az sayıda ve özellik ve kullanışlılığı düşük uygulamalar var. Önümüzdeki yıllarda bu alanda önemli gelişmeler olacağını tahmin ediyoruz.

Bir tehlike sosyal ağların aşırı toplamacı yaklaşımları olabilirmiş gibi geliyor, ama bu kişisel bir gözlem. Google, Facebook vb. devlerin platform oluşturmaları ve arayğz sunmaları, inovasyonu küçük firmalara bırakmaları yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Bu da belli bir miktar açıklık anlamına geliyor.

Özgür yazılım felsefesi ve metodolojisi ile geçtiğimiz 10-15 yıldaki pek çok gelişmeyi fişekledi. Mobil alanda da kapalı ve sahipli modeller yerine açık ve özgürlükçü modellere yönelmenin herkesin yararına olacağını düşünüyorum.

Özgürlükİçİn: “Özgür Yazılım Almak ve Geri Vermek”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin rahmetli Bilişim Dergisi için kaleme aldığım “Özgürlük İçin…” yazılarına resmi Pardus kullanıcıları camia sitesi Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisinde devam etmem yönünde bir teklif geldi sevgili Ali Işıngör’den. Ya da ben Ali’den rica ettim, tam anımsamıyorum şimdi… Neyse, artık oradayım.

e-derginin Şubat sayısında yayımlanan yazım:

Özgür Yazılım Almak ve Geri Vermek

Son aylardaki “reklamlar” serisine son verip yeniden özgür yazılımın tanımı ve özelliklerine dönüyoruz bu ay. Daha önce özgür yazılım için (ya da open source için) kaynak kodu yanında geliştirme sürecinin ve dolayısı ile camianın önemini vurgulamıştık. Bu kez kullanıcısı ile özgür yazılım ve kullanıcısı ile camia arasındaki ilişkiye yoğunlaşacağız.

Sınırlayıcı ve İzin Veren Lisanslar

Özgür yazılım bağlamında daha çok GPL (GNU Genel Kamu Lisansı) ya da benzer lisansa sahip yazılımları kastediyoruz. Bu lisansların en önemli özelliği yazılımın özgürlüğünü sağlamak için geliştiriciyi sınırlayan şartlarıdır. Bir kez sınırlayıcı (ya da copyleft) bir lisans ile özgürleştirilen bir kod, telif (copyright) sahibi dışında kimse tarafından “kapatılamaz”, yani sahipli (proprietary) bir yazılım haline getirilemez. Bu nedenle Linux çekirdeği, KDE masaüstü ortamı gibi pek çok kişinin telif hakkını paylaştığı özgür yazılımların kapatılması pratik olarak mümkün değildir.

Öte yandan izin veren (permissive) lisanslar ile böyle bir şart yoktur, yazılımı kullanan herhangi birisi kodu kapatıp sahiplenebilir. Bu tip kodlara en güzel örnek Unix benzeri işletim sistemi BSD ve BSD üzerine yapılanan ve büyük ticari başarı yakalayan Mac OS X işletim sistemidir. Ayrıca özgür yazılımın en önemli başarılarından biri olan Apache web sunucusu da böyle izin veren bir lisansa sahiptir.

Sınırlayıcı ve izin veren lisansların geliştirme süreçleri ve camia açısından en önemli farkı sınırlayıcı lisansa sahip bir yazılımdan türetilen yeni ürünlerin de açık kaynak kodlu olması, yani özgür yazılımı alıp değiştiren kullanıcının camiaya geri vermesi zorunluluğudur.

Geri Vermeden Özgür Yazılım (T)üretenler

Özgür yazılımın sürdürülebilirliğinin temel koşullarından biri, verimliliği ve üretkenliği üst düzeyde tutacak şekilde, dağıtık ve paylaşımcı geliştirme modeline dahil olacak yeterli sayı ve nitelikte geliştiriciyi cezbetmesidir. Sınırlayıcı lisanslar bu camia dışında kar amaçlı ve (bazen ve kısmen) kapalı kapılar ardında yapılan geliştirmelerin de kaynak koduna dahil edilmesini şart koşarlar ve yazılımın sürekli işlevsel ve kaliteli kalmasına, dolayısı ile geliştiriciler için bir çekim merkezi oluşturmasına vesile olurlar. İzin veren lisanslar için ise böyle bir geri verme kanalı tarif edilmemiştir, daha doğrusu geri vermek isteğe bağlıdır. Örneğin Apple BSD’nin temeline yaptığı değişiklik ve geliştirmeleri açarken Mac OS X’in kullanıcı yüzünü oluşturan katmanları kapalı tutmaktadır.

Özgür müşteri ilişkileri yönetim yazılımı SugarCRM ve özgür (ve “uyumlu”) ilişkisel veritabanı sistemi EnterpriseDB gibi yazılımlar ve bunları geliştiren firmalar telif haklarını ve izin veren lisansları (yasal olmakla birlikte) özgür yazılım camiasının hoş görmediği şekilde kullanmakla ve bir yerde özgür yazılım olmamakla ve hatta özgür yazılıma ihanet etmekle suçlanıyorlar aylardır ve neredeyse yıllardır. MySQL’in camia ve kurumsal sürümleri arasındaki farklılıklar ve çift lisanslama yöntemi de kimi özgür yazılım taraftarlarınca yoğun olarak eleştirilmekte. Bir diğer örnek de Google’ın Linux ve diğer pek çok özgür yazılımı gereksinimlerine göre uyarlaması ve bu sayede hizmetlerinde özellikle performans kazançları sağlaması, buna karşın yaptığı iyileştirmeleri camia ile paylaşmaması.

Görüldüğü üzere yalnızca lisans ve camia bir özgür yazılımın sürdürülebilirliği için yeterli değil. Kullanıcı ve (t)üreticilerin de katkısı gerekli ve önemli. Özgür yazılımın gücünü veren dağıtık ve katılımcı model ancak yeterince sayıda katkıcının camiaya dahil olma niyetleri var ise manalı oluyor. Özgür yazılım bağlamında üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir nokta, hem özgür yazılım camiaları ve hem de özgür yazılım (t)üreten ve kullanan firmalar tarafından…

Bilişim Dergisi: “Özgür Yazılım ile Katlanan Verimlilik”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi son sayısını Aralık 2008’de yayımlayarak yayım hayatına son verdi. Ekonomik krizin zayiatlarından bir tanesi, belki de bizim açımızdan önemli bir tanesi. Dile kolay 111 sayı…

Derginin son sayısında “Özgürlük İçin…” başlığı altında yayımlanan son yazım:

Özgür Yazılım ile Katlanan Verimlilik

Geçen yazımızda başladığımız “reklamlar” serisine devam ediyoruz. Özgür yazılımın üretkenliği artırma yönündeki katkısını irdelemiştik, bu kez de sıra verimlilikte. Çünkü geçtiğimiz günlerde Pardus 2008’in ilk güncelleme sürümü yayımlandı. Bu kez hayli nesnel bir ölçüm yöntemi kullanıyoruz. Pek çok özgür yazılım projesini internetten erişilebilir durumdaki kaynak kodlarını otomatik olarak tarayarak değerlendiren ohloh.net sitesinde Pardus projesi sayfasını temel kaynak olarak alıyoruz. Vurgulamamız gereken aşağıda verilen rakamların yalnızca Pardus projesi kapsamında oluşturulan katma değere ilişkin olduğu, ana kaynaktan (upstream) alınan on milyonlarca satır kod bunun dışında.

Bire On Verimlilik!

ohloh.net sitesinden alınan bilgilere göre Pardus projesine özgü olarak geliştirilen yazılımların kod ve belirtim satır sayısı 2.118.197‘ye ulaşmış durumda. Bu yazılım büyüklüğü sahipli yazılım geliştirme yöntemleri ile gerçekleştirilse idi 602 kişi-yıl‘lık bir işgücü gerektirecekti. Bu da Pardus projesinin teknik çalışmalarının başladığı 2004 Ekim ayından bu yana sürekli olarak 150 kişilik bir geliştirme ekibi istihdam edilmesi anlamına geliyor. Ortalama işgücü maliyetleri kullanıldığında bu ekibin maliyeti de 33.106.027 ABD Doları (yaklaşık 53 milyon YTL) olarak hesaplanmış.

Oysa Pardus projesi 2003 Eylül ayında 4 kişilik bir ekiple yola çıktı ve hemen hemen düzenli bir büyüme ile toplam 18 kişilik bir büyüklüğe ulaştı. Bu ekibin içerisinde yazılım geliştirme yanında proje yönetimi, grafik tasarım, proje geliştirme, proje destek, camia yönetimi ve sistem yönetimi gibi doğrudan değer yaratmayan kimi işlevlerde faaliyet gösteren kişiler de dahil. Bu hesaplama ile dahi Pardus projesinin toplam işgücü harcaması 2008 yılı sonu itibarı ile yalnızca 680 kişi-ay olacak. Bu düz hesaplama ile dahi Pardus projesinin sahipli yazılım geliştirmeye göre yaklaşık 10,6 kat daha verimli olduğunu söylemek mümkün.

Benzer kıyaslama ve bilimsel hesaplama yöntemleri ile çalışmalar Linux çekirdeğinin 1 milyar Avro ve Pardus gibi bir Linux dağıtımında kullanılan özgür yazılımların 10 milyar ABD Doları gibi yeniden üretilme maliyetleri olduğunu gösteriyor. Biraz daha karmaşık olsa dahi gerçek harcamalara bakıldığında buralarda da 5-10 gibi verimlilik çarpanları ile karşılaşmak mümkün. Dolayısı ile Pardus’un yarattığı “mucize” aslında tüm özgür yazılımlara yaygınlaştırılabilecek bir özellik.

Özgür Yazılım ile Mümkün…

Bu verimliliğin temelinde özgür yazılım geliştirme sistematiği yatıyor. Açık kaynak kodlu özgür bir yazılım olan Pardus’a dileyen herkes katkıda bulunabiliyor. ohloh.net sitesinden alınan bilgiye göre Pardus projesine şimdiye kadar 112 kişi katkıda bulunmuş. Bunların yalnızca 28’i halen ya da eski TÜBİTAK UEKAE çalışanı. Yani, TÜBİTAK UEKAE’nin istihdam ettiği her kişi için TÜBİTAK UEKAE dışından üç geliştirici projeye katkı vermiş.

Geliştiricisi çarpanına ek olarak projenin açık kaynak kodlu olarak yürütülmesi camiaya yeni katılan geliştirici adaylarının öğrenme sürecinin son derece hızlı gerçekleşmesini ve dolayısı ile daha hızla üretken hale gelmelerini sağlıyor. Geçen aylarda değindiğimiz camia katkısı burada da ön plana çıkıyor. Sahipli yazılım üretme sistematiği ile üretilip açık ya da özgür bir lisansla kaynak kodu açılan bir yazılım aslında bu verimlilik artışından yararlanamıyor, özellikle etkin bir kullanıcı ve geliştirici camiası oluşturulamazsa.

ohloh.net verilerine göre Pardus’a her ay katkıda bulunan geliştirici sayısı 40 civarında. Bu sayı 2005 yılı içerisinde yalnızca 10 imiş. Pardus projesinin hedefi bu sayıyı 2011 yılı sonunda 200’e çıkarmak. Bu amaçla çok yönlü bir dizi faaliyet başlatılmış durumda ve ilk meyvelerinin 2009 yılında alınmasını bekliyoruz. Artık Türkiye’de (ve dünyada) Pardus geliştirmek doğru ve cazip bir bilişim faaliyeti haline geliyor; hem bilişim sektörü firmaları ve hem de genç yazılımcılar için…

Bilişim Dergisi: “Kriz Döneminde Özgür Yazılım”

Sanırım sevgili Görkem Çetin başlattı, ardından sevgili Bora Güngören ve sevgili Erhan Ekici katıldılar. Kanbersiz düğün olmaz misali ben de gireyim lafa. Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Kasım sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Kriz Döneminde Özgür Yazılım

Dünya ekonomisi son seksen yılın en büyük ekonomik krizine giriyor, hatta girdi. Özellikle ABD’de emlak kredileri sektöründe başlayıp ABD ve Avrupa’da bankacılık ve finans sektörlerine sıçrayarak büyüyen kriz, tüm sektörleri ve tüm dünyayı içine alacak gibi görünüyor. Kurumlar ve kişiler için sıkıntılı dönemler. Bu yazımızda kriz döneminde özgür yazılımın halini mercek altına alalım…

Kriz Zamanları İçe Dönmek ve Düşünmek için Birebir

Kriz dönemlerinde tüm ekonomik aktörler harcamalarını kısmak, maliyetlerini düşürmek ve müşterilerini korumak gibi temel yaşamsal tepkiler gösterirler. Ancak tecrübe gösteriyor ki, bu yaşamsal ve günlük tepkilerin yanında, durgunluk zamanları içe dönmek ve düşünmek için de kullanılıyor. Yarınları etkileyecek kimi girişimler tam da bu kriz zamanlarında ortaya çıkıyor. En çabuk akla gelenler insan kaynaklarının iyileştirilmesi, kalite sistem ve süreçlerinin gözden geçirilmesi ve organizasyonel yükün (overhead) düşürülmesi gibi önlem ve uygulamalar.

Bilişim sistemleri, reel sektör firmalarının ana iş kolları veya çekirdek rekabet alanları arasında değildir. Bu nedenle işleyen sisteme müdahale etmek, değişiklik yapmak çok tercih edilmez. Mevcut sistem işini yaptığı sürece “en iyi” sistemdir. Hele bilişim sistemlerinde kullanılan yazılımları üretim, dağıtım ve destek modelleri açısından değerlendirmek, bu modelin firmanın üretkenliği, verimliliği, esnekliği ve karlılığına etkilerini sorgulamak günlük operasyon sırasında akla dahi gelmez. İşlerin yavaşladığı, siparişlerin seyrekleştiği, kemerlerin sıkılmaya başladığı kriz dönemleri ise bunları gündeme almak için biçilmiş kaftan.

Mevcut kriz, özgür yazılımın kurumsal pazarda yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi açısından önemli bir zaman. Mevcut sahipli yazılım çözümlerini sorgulayacak, özgür yazılım çözümleri ile test ve pilot çalışmaları yürütecek, sonrasında da kapsamlı özgür yazılım göçlerine girişecek pek çok firma olacak. Bunun hem bu firmalar, hem de özgür yazılım geliştiren, “satan”, hizmetleri veren yazılım ve bilişim firmaları için önemli bir fırsat olduğu açık.

Hem Tasarruf, Hem İnovasyon

Özgür yazılım krizde ve sonrasında firmalara neler vadediyor? Doğal olarak öncelikle tasarruf. Bedava anlamındaki free (as in free beer) her zaman özgür yazılımın birinci cazibesi olmuştu, kriz döneminde çok daha fazla böyle olacak. Gözden kaçırılmaması gereken, göçün de kimi zaman dışkaynakla yürütülen, belirgin bir eğitim ihtiyacı yaratan ve uygulama aşamasında üretkenlik kaybına yol açan bir proje olduğu. Özgür yazılıma geçişte yapılan yatırımın geri dönüşü (Return on Investment – ROI) toplam sahip olma maliyetinin (Total Cost of Ownership – TCO) düşüşü ile, belli bir vadede sağlanıyor. Özgür yazılım firmalarının bu dönemde yapması gereken, özgür yazılıma göçü sıkı nakit ve pahalı kredi ortamında dahi cazip kılabilecek yaratıcı iş modelleri üretmek.

Özgür yazılımın ilk anda bilançoya yansımayan, yansıdığında da kaynağını çok ele vermeyen bir katkısı ise inovasyonun kolaylaşması, hızlanması ve ucuzlaması. Bu, bilişim firmaları için olduğu kadar reel sektör firmaları için de böyle. Özgür yazılımın teknoloji ve iş modeli getirdiği açıklık ve sayesinde bilişimle hiç ilişkisi olmayan firmalar bile daha yenilikçi olabilecek, 21. yüzyıla daha hızlı ayak uydurabilecekler. Özgür yazılım firmalarının ikinci yapması gereken de özgür yazılımın ilk bakışta göze çarpmayan, ama kriz dönemi içe dönme ve düşünme seanslarının temeline hitap eden bu özelliğini potansiyel müşterilerine doğru anlatmak.

Bilişim Dergisi: “Özgür Yazılım ile Fırlayan Üretkenlik”

Bir yıldır, sevgili Yücel Kamçez derginin başına gedliğinden beri, Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘ne “Özgürlük İçin…” başlığı altında yazılar yazıyorum. Özgür yazılım, Linux ve Pardus konularına değindiğim köşenin etkilerini görmeye başladık, iyi yönde ve diğer türlü 😛 İşte derginin Ekim sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Özgür Yazılım ile Fırlayan Üretkenlik

Özgür yazılımı ayrıntılı didikleyen yazılarımıza “reklamlar” için bu ay ara vereceğiz. Çünkü geçtiğimiz günlerde Pardus 2008’in ilk güncelleme sürümü yayımlandı. Yeni kullanıcıların yüksek hacimli güncelleme gereksinimlerini ortadan kaldırmak ve Pardus teknolojilerinin en son durumlarını içeren güncelleme sürümlerine, geleneksel olarak, Anadolu’da nesli tehlikede bir hayvanın ismini veriyoruz. Bu kez sevimli çizgili sırtlan konuğumuz oldu ve yeni sürümümüz Pardus 2008.1 Hyaena hyaena olarak adlandırıldı…

Bir Tane Yetmez, Yedi Tane!

Bu sürümümüz bir açıdan şimdiye kadar yaptıklarımızın (ki sadece çalışan CD olanları da sayarsak dokuzuncu resmi ve açık sürümümüz oluyor) en iddialısı oldu. Normalde ya tek bir ürün, ya da kurulan ve çalışan CD şeklinde iki ürün çıkarırken bu kez tam yedi ürün hazırladık.

Başta doğal olarak kurulan CD Pardus 2008.1 Hyaena hyaena var, özellikle 2007’den 2008’e güncelleme betiği ile eski kullanıcılarımızın uzun süredir beklemekte olduğu. Hyaena hyaena’nın bir diğer özelliği de İsveççe dil desteğinin eklenmesi oldu. Biz sayısını karıştırmaya başladık, ama Pardus 11 dili tam olarak destekliyor artık. Bu da doğal olarak CD’de uluslararasılaştırma paketlerine gittikçe daha fazla yer ayırmamız; aynı zamanda, ve ne yazık ki, uygulama paketlerinin kimilerinden vazgeçmemiz anlamına geliyor. Bu sürümümüzde bu duruma bir çare aradık ve orijinal sürümü yalnızca Türkçe ve İngilizce olacak şekilde ve bolca uygulama ile çıkardık, eski günlerde olduğu gibi. Dünyanın dört bir yanındaki Pardus kullanıcıları için ise Pardus 2008.1 Hyaena hyaena International Remix adı altında 11 dilin hepsini (Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Hollandaca, Katalanca, Brezilya Portekizcesi, Lehçe ve İsveççe) içeren ikinci bir sürüm oluşturduk. Evet daha az uygulama içeriyor, ama tüm dil destekleri hazır geliyor.

Dahası, Pardus 2008 sürümünü yayımlarken hazır olmayan çalışan CD sürümümüzü ufak tefek problemlerini giderek yayımladık Pardus 2008.1 Hyaena hyaena Çalışan CD. Pardus’u yalnızca denemek isteyenler için birebir… Bununla yetinmeyip bir yıla yakın süredir ortalıkta olan ve Pardus 2009’un öntanımlı arayüzü olması kuvvetle muhtemel KDE4’ü de (mevcut sürümde KDE 3.5.9 kullanıyoruz) meraklı kullanıcılarımıza ulaştırmak istedik, Pardus 2008.1 Hyaena hyaena Çalışan CD KDE4 Seçkisi adı altında bir deneme sürümü daha çıkardık.

2008.1 sürecinde iş ortaklarımızdan dört ayı aşkın zamandır Pardus önyüklü masaüstü bilgisayarları pazarlamakta olan escort‘un sürümlerini de güncelledik. escort için üç ayrı kurulum görüntüsü ve bir kurtarma CD’si hazırladık, ama ben bunları bir sayıyorum.

Enteresan bir tanıtım stratejisi ile kapımızı çalan Mudo ile birlikte çalıştık ve Mudo mağazalarında dağıtılmak üzere eğlence ağırlıklı bir Mudo seçkisi oluşturduk. Geçtiğimiz günlerde başlayan ve birbirinden cazip unsurlarla sürecek olan, sonuçta da bir sosyal sorumluluk girişimine destek verecek tanıtım kampanyası yalnızca Pardus için değil, Türkiye bilişim dünyası için de ilginç bir örnek oluşturacak.

Son olarak da Almanca ve Türkçe kurulabilen ve üniversite öğrencilerinin gereksinim duyacağı çeşitli bilimsel ve teknik uygulamaları da içeren Pardus 2008.1 Hyaena hyaena Deutsche Akademische Remix sürümünü hazırladık. Önümüzdeki günlerde Almanca yerelleştiricimiz (yoksa “Pardus Almanya büyükelçisi” mi diyeyim) eliyle Almanya’da bir üniversitede dağıtımını yapacağız. Pardus’un ilk sistemli ve planlı yurtdışı harekatı olacağından hayli heyecanlıyız.

Enerji Gerektiği Yere

Bu noktada reklamları kesip arkamıza yaslanalım… Yalnızca 4 yıllık geçmişi olan, henüz 20 kişiye ulaşmamış bir ekip eliyle geliştirilen ve bu geliştirme esnasında ana ürün dışında Pardus teknolojileri adı altında pek çok inovatif bileşen de üretilen bir proje nasıl oluyor da böylesine geniş bir yelpazede bu sayıda ürünü ve eşzamanlı olarak piyasaya sürebiliyor? Pazarlama açısından değerlendirmeyelim, şu anda çok fazla odağımızda değil bu konu. Organizasyon ve planlama ve destek yapısı ve konfigürasyon yönetimi gibi teknik ve işletme ağırlıklı bir açıdan bakalım. Hiç mi çekinmedik böylesine kapsamlı bir operasyonu planlar ve icra ederken?

Yanıt çok basit: Hayır, çekinmedik. Çünkü özgür yazılım ve Linux’un onyılları bulan deneyimi ve dünya yüzeyine yayılmış binlerce-onbinlerce geliştiriciyi içeren ekosistemini kullandık. Biz enerjimizi yalnızca gerekli olduğu yere, sistem entegrasyonuna, bu amaçla geliştirdiğimiz Pardus teknolojilerine, sürüm yönetimine ve süreçlere yoğunlaştırdık. Eğer kaynaktan (upstream) kullanıcıya (downstream) akış yolu üzerinde kendinizi doğru konumlandırır ve ev ödevinizi iyi yaparsanız özgür yazılımla üretkenliğinizi havalara fırlatabilirsiniz. Unutmayın, aynı zamanda özgür yazılım lisansları sayesinde kodun tümü üzerindeki kontrolünüzü kaybetmeden…

Ufak bir not: Bu yazıyı kaleme aldığımda programa uygun yürüyen Mudo etkinliği önce organizasyon sıkıntıları nedeniyle ertelendi, sonra da ekonomik kriz nedeniyle iptal edildi. Biz yaptığımız çalışma ile kaldık…

Bilişim Dergisi: “Açık Kaynak Var, Açık Kaynak Var…”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Eylül sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Açık Kaynak Var, Açık Kaynak Var…

Bu yazıdan başlayarak birkaç yazımızda özgür yazılımı biraz daha ayrıntılı tanımlamaya çalışacağız. Dünyada artık altı ayda bir “özgür yazılım nedir?” (İngilizcesi ile “what is open source?”) tartışması yaşanıyor, biz de katkıda bulunalım bu süregiden tartışmaya…

Kaynak Kodunu Açmak Özgür Yazılım için Yeterli mi?

Özgür yazılımın dört şartını hızla anımsatalım: Kullanma, inceleme ve değiştirme, çoğaltma ve (değiştirerek) yeniden dağıtma. “İnceleme ve değiştirme” şartını yerine getirmenin tek yolu yazılımın kaynak koduna erişebilmek. “Yeniden dağıtma” şartı da dolaylı olarak açık kaynağa dayanıyor. Yani her özgür yazılım açık kaynak kodlu olmak zorunda. Ufak bir saptama: Bu önermenin tersi doğru değil, kaynak kodunun erişilebilir olması yazılımı özgür kılmıyor. Özellikle “yeniden dağıtma” şartı özgürlüğün oluşabilmesi için vazgeçilmez. Gerek Özgür Yazılım Vakfı (FSF – www.fsf.org) ve gerekse Açık Kaynak Girişimi (OSI – www.opensource.org) tarafından kabul gören bir özgür yazılım lisansı olabilmek için bu şartı sağlamak gerekiyor zaten.

Yalnızca Ürün Değil, Süreç de Önemli

Kaynak koduna geri dönelim: Evet, özgür yazılım için açık kaynak şart. Ve evet, yeniden dağıtımı sağladığınızda açık kaynaklı yazılımınız özgürleşiyor da. Ama kaynak koduna erişilebilen ve yeniden dağıtılabilen, yani formal olarak özgür yazılım sayılacak her yazılım ürününü aynı kategoride değerlendirmek mümkün değil. Örnek olarak zaman zaman rastladığımız bir uygulamayı vereyim: Bir kurum kendi kullanımı için bir yazılım sipariş ediyor bir şirkete ve kaynak kodunu ve dağıtım hakkını da talep ediyor ürün ile birlikte. Yazılım şirketi hesabını kitabını yapıyor, kurum da şirketin verdiği teklifi kabul ediyor. Şirket, sahipli yazılım geliştirme süreçlerini kullanarak, tümü kendi elemanları eliyle ve kapalı süreçlerle yazılımı oluşturuyor. Sonuçta çıkan ürünü, kaynak kodu ile birlikte kuruma teslim ediyor. Şimdi bu ürün özgür yazılım mı oldu?

Doğrudur, bu şekilde bir uygulama kurum açısından son derece avantajlı, kaynak koduna sahip olduğu için hapsolma tehlikesi hayli azalmış durumda. Yazılımın bakım ve tutumunu, gerekirse hata giderme ve iyileştirme işlerini üretici şirket dışında bir üçüncü partiye yaptırabilir ve hatta kendisi de yapabilir. Ayrıca yeni kullanım durumları için yeniden lisans almak gerekmiyor, istedikleri gibi kullanıyorlar yazılımlarını.

Buna karşın yazılım tümüyle sahipli yazılım geliştirme süreci ile geliştirilmiş. Meşhur “binlerce göz” testinden geçmemiş, tasarım ve gerçekleştirmesi tümüyle bağımsız zihinlerde değerlendirilip tartışılmamış, genel paylaşıma açılıp çok değişken şartlarda test edilmemiş … kısacası özgür yazılım geliştirme sürecinin özgüllüklerinden nasibini almamış, bildiğimiz bir kapalı kutu olarak üretilmiş teslim edilmiş.

“Camiası Olmayan Özgür Yazılım Eksiktir”*

Yazılım sahibi firma eğer özgür yazılımın özgüllüklerini kullanmak istiyorsa ürünü teslim aldığı andan itibaren bir camia oluşturmak zorunda. Hem geliştiricilerin, hem de kullanıcıların dikkatini çekmesi, ürünün geniş bir çerçevede kullanılmasını sağlaması, yazılımı daha iyi bir hale getirmeyi bağımsız geliştiriciler için ilginç ve iddialı bir iş haline getirmesi gerekiyor. Bunun için de hem yeni kullanıcıların yeni işlevsel beklentilerini yazılıma katmak (ya da katılmasına izin vermek), hem de geliştiricilerin ilgisini çekecek mimari ve teknoloji değişikliklerini yapmak (ya da yapılmasına izin vermek) zorunda.

İlk başta basit bir yazılım tedariki olarak düşünülen süreç birdenbire bir camia geliştirme macerasına dönüşüveriyor böylece. Diğer seçenek ise yazılımı aynen sahipli yazılım kullanır gibi kullanmak, kaynak koduna müdahaleyi de yalnızca iç (ya da dışkaynaklanmış) bakım ve tutum işleri ile sınırlı tutmak. Bu seçenekte toplam sahip olma maliyetinin sahipli yazılım alternatifinden daha düşük olacağını söylemek ise o kadar kolay değil…

İki temel sonuca varıyoruz böylece: Özgür yazılımın dağıtık ve paylaşımlı geliştirme ortamı en azından özgür lisansı kadar önemli. Öte yandan bir camiaya sahip olmayan, bir camia oluşturmadan geliştirilmiş “özgür” yazılımlar özgürlüğün pek çok özgüllüğünü kullanamıyorlar, ne yazık ki…

*Özgürlük İçin (www.ozgurlukicin.com) camiası emektarlarından Ali Işıngör’ün bir sözünden türetilmiştir.

Bilişim Dergisi: “Bile Bile Lades”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Ağustos sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Bile Bile Lades

Açık standartlar ve özgür yazılım konulu yazılarımıza geçen ay Pardus 2008 duyurusu için ara vermiştik; kaldığımız yerden devam edelim, hem de güncel bir gelişmeye gönderme yaparak.

Birlikte Çalışabilirlik Neden Gerekli?

Hemen her bilişim sistemi diğer bilişim sistemleri ile birlikte ve çoğu zaman bağlantılı olarak kullanılıyor, hayli uzunca bir süredir… Ne yazık ki (ya da “neyse ki” mi diyelim?) farklı işlevler için kullandığımız bilişim sistemleri, farklı ürünlerden, farklı tedarikçiler eliyle, farklı platformlara yerleştirilmiş, farklı farklı sistemler. Üstüne üstlük, yine pek çok kereler bu farklı sistemler şirketimizin, kurumumuzun farklı birimleri tarafından kullanılan ve işletilen altyapıların birer parçası. Teknik, operasyonel ve sosyal açıdan hayli karmaşık bu ortamda bilişim sistemlerinin birbiri ile sorunsuz veri paylaşabilmeleri hayli önemli bir problem. Bunun için bilişim sistemlerinin veri alışveriş arayüzlerinin düzgün tasarlanması gerekiyor, ta başından. Burada “düzgün” derken belli veri standartlarına uyulmasını kastediyoruz aslında, yani “birlikte çalışabilirlik” kurallarına.

Birlikte çalışabilirliğin temel hedefi makineden makineye veri paylaşımını sağlamak. Bu şekilde işler çok daha hızlı, çok daha kolay, çok daha hatasız görülebilecek. Gerçek anlamda elektronik (yani e-) bir uygulamaya geçebileceğiz, sistemden sisteme elle ya da bir insan müdahalesi ile veri taşımak zorunda kalmayacağız. Birlikte çalışabilirliğin en güzel örneği kamu hizmetleri: Çok farklı devlet kurumlarının elindeki verilerin birarada kullanılması gerekiyor ki gerçek e-hizmet ortaya çıkabilsin. Örneğin askerlik işlemleri için nüfus kayıt bilgilerine, sağlık kayıtlarına ve eğitim kurumlarına erişmek gerekiyor; araç satışı için vergi dairelerine, emniyet bilgilerine, nüfus kayıtlarına, trafik tescil ve muayene kayıtlarına; ve benzerleri…

Birlikte çalışabilirlik için tüm ilgili taraflar tarafından kabul edilmiş ve uygulanmakta olan kurallar olmadığı sürece e-devlet hayal olacaktır, her kurum kendi uygulamasını elektronik ortama aktarsa bile veri taşıması tümüyle elle yapılacağından.

Birlikte Çalışabilirlik Nasıl Sağlanır: İki Senaryo

Birlikte çalışabilirliği sağlamanın kolay (?) ve ucuz (?) yolu tek bir üreticinin ürünlerini kullanmak. Bu üretici tüm ürünlerini, doğal olarak, birbiri ile çalışacak şekilde tasarlayıp ürettiği için sizin birlikte çalışabilirlik sorununuz tümüyle ortadan kalkacaktır. Buna karşın nurtopu gibi bir tedarikçi tekeliniz oluşacaktır. Tedarikçinizin ürünlerine sürüm atlatması sırasında oluşacak veri yapısı değişiklikleri, geriye uyumsuzluklar, vs. de cabası.

Bir de zor yolu var birlikte çalışabilirliğin: Açık standartları kullanmak. Bu yol zor, çünkü pek çok farklı üreticiyi aynı standartları kabullenmeye ve ürünlerini tasarlar ve üretirken bu standartlara uydurmaya ikna etmek gerekiyor. Üreticiler görünürde performans, geliştirme hızı ve kolaylığı, güvenlik, inovasyon gibi bahanelerle, ama aslında sizi ürünlerine hapsetme ve tekel durumu oluşturmayı tercih ettiklerinden, ortak ve açık standartlara uymayı kabul etmek istemeyecekler; kimi zaman ayak sürüyüp, kimi zaman kendi belirtimlerini birlikte çalışabilirlik kurallarına eklemeye çalışacaklardır. Ama eğer tarafsız ve açık bir birlikte çalışabilirlik kuralları dizisi oluşturabildiyseniz ve daha önemlisi bu kuralları uygulayabiliyorsanız, açık rekabet, dolayısı ile tasarruf imkanı ve inovasyon fırsatı açısından önemli kazanımlar elde etmişsiniz demektir.

ODF, OOXML ve Birlikte Çalışabilirlik

Gelelim güncele: Türkiye e-devletinin bir Birlikte Çalışabilirlik Kılavuzu var, hem de 2005 Ağustos’undan bu yana. Mevcut kılavuzda gelecek bir zamanda ofis dokümanları için OASIS tarafından geliştirilmekte olan ODF doküman formatının kamu kurumları arasında belge paylaşımı için tek standart olmasını öngörülüyor(du). Ama ne olduysa kılavuzun güncellenen yeni sürümünde ODF’in yanına Microsoft’un rekabet, tasarruf ve inovasyon yerine hapsolma ve tekel vadeden OOXML formatı da ekleniverdi. Hem de Microsoft dahil tüm taraflar ve tarafsızlar “format savaşları”nda galibin ODF olduğunu açık açık beyan ederken…

Buna herhalde “bile bile lades” denir.

Bilişim Dergisi: “Özgürlük için… Bir Adım Daha”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Temmuz sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Özgürlük için… bir adım daha

Yazılarımıza başladığımızdan bu yana özgür yazılım, inovasyon, açık standartlar gibi konularda ve biraz da kavramsal düzeyde sürdürdüğümüz diziye bu aylık ara vereceğiz. Çok daha somut ve güncel bir konuya değineceğiz bu kez. Hem de çok geçerli bir nedenle….

Yöneticisi olduğum ve TÜBİTAK UEKAE bünyesinde yürütülmekte olan Pardus projesinin en son ürünü, Pardus 2008 geçtiğimiz günlerde tamamlandı ve kullanıcılara sunuldu. Pardus 2008, projenin 2004 sonbaharında başlayan dağıtım geliştirme çalışmalarının dördüncü ürünü. 2005 Şubat ayında temelde gösterim amaçlı yayınlanan, ÇOMAR’ın bir ön sürümünü içeren, PiSi ve YALI gibi Pardus teknolojilerini barındırmayan Pardus Çalışan CD ile başladık işe. 2005 yılının son günlerinde yayımlanan Pardus 1.0 bilgisayara kurulabiliyor ve masaüstü kullanıcısının hemen tüm gereksinimlerini karşılıyordu. Yine de gerek kararlılık, gerek işlevsellik ve gerekse Pardus teknolojilerinin olgunluğu açısından yapılacak çok şey vardı. Bir yıla varan çalışma sonrasında içimize çok daha sinen bir ürün çıkardık: Pardus 2007. Üründen memnun olan yalnızca biz değildik: Dünyanın dört bir köşesinden son derece olumlu değerlendirmeler geldi. Aylık bilgisayar dergileri ürünlerimizi dağıtmak için neredeyse sıraya girdiler, 800 bin civarında CD dağıttık geçen 1,5 yıl içerisinde. Pek çok kurum ve şirket Pardus ile çalışmak için bize başvurdular. Güncelleme ara sürümlerimiz Pardus 2007.1 Felis chaus, Pardus 2007.2 Caracal caracal ve Pardus 2007.3 Lynx lynx merakla beklendiler ve heyecanla karşılandılar. Aynı şekilde Pardus 2008’in de gerek kullanıcılarımız (mevcut ve potansiyel) arasında, gerek iş ortaklarımız (mevcut ve potansiyel) tarafından ve gerekse küresel özgür yazılım camiasında etkili olacağından şüphemiz yok.

Pardus 2008 Neden Önemli?

Pardus 2008’in teknik özelliklerini, sürüm numaralarını, Pardus teknolojilerine getirdiğimiz yenilikleri, vb anlatmayacağım. Bunlar, başta web sitemiz www.pardus.org.tr olmak üzere, çeşitli mecrada yazıldı, çizildi; yazılıyor, çizilecek…

Ben, burada Pardus 2008’in Pardus projesi içerisinde nasıl bir değişime, dönüşüme işaret ettiğinden bahsetmek istiyorum. Evet, bir dönüşüm arefesindeyiz. Haydi Pardus 2008’i bir kilometre taşı olarak kullanıp Pardus’un bugününe ve yarınına bakalım:

  • Öncelikle Pardus 2008, birinci (ve birbuçuğuncu) nesil Pardus geliştiricilerinin azınlık olduğu, asıl ağırlığın ikinci nesil Pardus geliştiricilerine geçtiği bir ekiple tamamlandı. Özgür yazılım projeleri ve şirketlerine benzer bir sirkülasyon hızımız var, dolayısı ile bilgi birikimini kişilerden ekibe geçirmek zorundayız. Öyle anlaşılıyor ki bunu epeyce becermişiz. Ama bekleyin, asıl sınav Pardus 2009 için verilecek…
  • Pardus 2008, öncüllerinden farklı olarak daha beta ve RC (sürüm adayı) döneminde uluslararası düzeyde ilgi çekti ve olumlu değerlendirmeler aldı. Bu da Pardus’un kalıcılığının ve inovasyon özelliğinin küresel Linux camiasınca da onaylandığını gösteriyor. Artık Pardus’un ve Pardus teknolojilerinin dışarıdan çok daha dikkatle takip edileceğinden emin olabiliriz…
  • Pardus’un marka bilinirliği önceki sürümlerine göre hayli artmış durumda. Artık yalnızca bilişim meraklılarının bildiği bir isim olmaktan çıkıp sokaktaki vatandaşın aşina olduğu bir markaya dönüştü “Pardus”. Zihin payının (mindshare) artması pazar payını artırmanın önemli bir ön koşulu…

Gelecek Pardus için Neler Vaat Ediyor?

Kısa kısa tahminlerimizi yazalım:

  • Pardus iş ortaklarının sayısı ve çeşidi artacak. Önümüzdeki aylarda duyurularımızı takip edin…
  • Pardus göçleri hızlanacak ve büyüyecek. Özellikle kamu kuruluşlarında… Öte yandan KOBİ’ler için de ilginç haberlerimiz olacak!
  • Pardus’un finansal gücü artacak. Dolayısı ile ekip büyüyecek, iş kolları çeşitlenecek ve en önemlisi daha rekabetçi olmak için gereken hareket kabiliyetine sahip olacağız sonunda…
  • Sonuncusu ve belki de en önemlisi, Özgür yazılımın, açık inovasyonun ve bu ikilinin temsil ettiği yeni iş modellerinin başarılı olabileceği kanıtlanmış olacak…

Bilişim Dergisi: “Bir Hapsolma Masalı”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Haziran sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

Bir Hapsolma Masalı

Son olarak Microsoft OOXML örneği üzerinden giderek standartlaşmanın temeli ve açık standartların özgür yazılımın gelişmesi açısından önemine değinmiştik, oradan devam edelim. Donanımı ve yazılımı genelde tedarik eden kullanıcının, yani sizin, bilişim sistemlerindeki tek varlığınız bu sistemlere girdiğiniz bilgi: Veri, malumat, enformasyon, bilgi, bildirim… Ne isimle anarsanız ve hangi işlenmişlik düzeyinde olursa olsun, kısaca “bilgi”. Aslında tüm bilişim sistemi bilgilerinizi saklayacağınız ve işleyerek yeni bilgiler elde edeceğiniz bir depolama ve üretim ortamından başka bir şey değil. Bilişim sistemlerinizin (donanımın, yazılımın, vb) sahipliğini sorgulamayabilirsiniz, ama bilgilerinizin, özellikle bilişim sistemine girdikten sonraki, sahipliğine çok dikkat etmelisiniz. Sonuçta, dedik ya, bu sistemde sizin olan tek varlık bilgi!

Bir varmış bir yokmuş…

Bir bilişim sistemine belli bir yatırım yapıyorsunuz, donanımını ve yazılımını satın alıyorsunuz, kullanıcılarınızı eğitiyorsunuz, bakım ve desteğini alıyorsunuz, tedarikçilerinize tavsiye ediyor ve hatta zorunlu kılıyorsunuz, bu sistem üzerine size özel geliştirmeler ve değişiklikler yaptırıyorsunuz… Tüm bilgilerinizi bu sistemde depoluyor, işliyor ve yeniden depoluyorsunuz. Gittikçe daha yaygın ve daha etkin kullanmaya başlıyorsunuz bu sistemi… Bir süre sonra kendi üretim ve yönetim sistem ve süreçlerinizden biri haline geliyor…

Ancak gün geliyor bu sistemle ilgili çeşitli soru işaretleri beliriyor zihninizde: Acaba çok mu para harcıyorsunuz bu sisteme? Alternatifleri daha çok işinize yarar mı görünüyor? Çok mu çağdışı kalmış sizin sistem, başkaları çok daha modern ve inovatif sistemler kurmuşlarken? Bakımı ve tutumu gittikçe daha zorlaşıyor ve pahalanıyor mu? Başka limanlara yelken açmanın zamanı gelmedi mi? Kararınızı veriyorsunuz: “Yarından tezi yok bu sistemden kurtulacağım, artık başka bir sistem kullanmam daha doğru!”

Ve ertesi sabah acı gerçekle yüzyüze geliyorsunuz: Ne yazık ki epey bir zaman önce siz bu bilişim sistemine hapsolmuşsunuz, kurtuluş imkansız! İngilizce’ye lock-in diye yerleşmiş olan, bizim en yakın anlamı ile hapsolmak dediğimiz sendromun temelinde bilginize sahip olma/olamama çelişkisi yatıyor işte. Yıllarca büyük bir rahatlık ve güvenle bu bilişim sistemine girdiğiniz bilgiler geçen zaman içerisinde hayli evrilmiş ve artık yalnızca bu sistem tarafından işlenebilir hale gelmiş. Bu bir şey değil, artık bilgilerinizi bu sistemden alıp farklı bir sisteme taşımanız bile mümkün değil. Mümkün olsa bile çok yüksek maliyetle yapılacak bir iş, yeni sisteme geçişin size kazandıracağı pek çok avantajı bir kalemde silebilecek nitelik ve nicelikte bir maliyet!

Mutsuz Son ve Mutlu Son

Sizin açınızdan hayli hazinli bir son: Mevcut sistemle hayatınıza devam ediyorsunuz. Ne kadar çağdışı kalsa, ne derece performansı düşse, maliyeti ne kadar fahiş olsa da… Başka çareniz yok çünkü, dedik ya, hapsolmuşsunuz.

Peki bu masalda mutlu kimse yok mu? Var tabii… Mevcut sistemi size satan, kuran, işletenler. Artık inovasyon yapmak, üretim maliyetlerini düşürmek, süreçlerini etkinleştirmek zorunda değiller. Çünkü onlara mahkumsunuz, hapsolmuşsunuz! Önünüze sürecekleri faturayı ödemekten başka çareniz yok.

Bu masalın sizin için mutlu şekilde bitmesini sağlayacak bir sihirli değnek var aslında: Açık standartlar. Bilginin yalnızca bilişim sistemleri arasında gidiş gelişte değil, bir bilişim sisteminde depolanmışken de açık standartlara uygun bir yapıda olmasını talep etmek. Bu sayede bilişim sistemi üreticilerinin hapsetme olanaklarını (ya da heveslerini) engellemek; bu sayede donanım ve yazılım üreticilerinin performans, işlevsellik, güvenlik ve maliyet alanlarında rekabet etmelerini şart koşmak…

Avrupa Komisyonu (EC) ile Microsoft arasında son yıllarda yaşanan anlaşmazlığın, yüz milyonlarca Avroluk cezaların, OOXML oylaması ile ilgili soruşturmaların… altında yatan temel sorunsal bu işte. EC Microsoft’un (haydi orada sınırlı tutmayalım, iTunes ve iPod ile Apple’ın da) bilgiyi hapsetmemesini istiyor. Yoksa bu firmaları yazılım ve ürün bazında sorgulamıyor ya da kısıtlamıyor, tam tersine rekabete açık bir ortamda bu yazılımların ve ürünlerin daha da iyileşeceklerini düşünüyor ve ümit ediyor. Temel endişesi Avrupalı kullanıcının hapsolmaması, bilgisine sahip çıkması ve sonuçta özgürleşebilmesi.

Özgür olmak için sizin de bilginize sahip çıkmanız gerekiyor, bunun için de hapsolmamanız..

Not: Yazının başlığı basılı dergide “Bir Mahkumiyet Masalı” olarak yer almış, doğrusu, yukarıda da yazdığı üzere, “Bir Hapsolma Masalı” olacaktı.

Bilişim Dergisi: “‘Tehlikenin Farkında mısınız?'”

Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Mayıs sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:

“Tehlikenin Farkında mısınız?”

Birkaç yazıdır inovasyon üzerine yoğunlaşmış durumdayız. İnovasyon yeni şeyler yapma ya da eski şeyleri yeni şekillerde yapma durumuna verdiğimiz ad. İlla bir icat ya da keşif kadar çarpıcı ve parlak olmak zorunda değil. Ama sonuçta hızla yarara dönüşecek kadar gerçeğe yakın ve pratik olmalı. İş dünyasının gözünden baktığınızda onyıllar değil aylar ve yıllar içerisinde üretime aktarılabilecek ve rekabet avantajı ya da doğrudan kar getirecek bir şey. İnovasyonda her zaman daha öncekine göre bir farklılık ve yenilik var, ama her farklı ve yeni olan da inovasyon değil. Belki de inovasyon kavramının iş çevrelerinde bu derece cazip olmasının bir nedeni de bu muğlak tanımı…

Standartlaştırma ise çoğu zaman inovasyona ters yönde, en azından inovasyonu engelleyici nitelikte bir hareket. İşlerin, şeylerin ne olduğunu ve nasıl yapıldığını herhangi bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde iyi tanımlamak gerekiyor bir standart üretmek için. Çünkü standartlaşmanın temel amacı kaliteyi yükseltmek, maliyetleri düşürmek ve rekabeti artırmak. Standartların varlığı pazardaki büyük ve güçlü aktörlerin çok arzu ettiği bir şey değil, ama giriş engellerini düşürmesi nedeniyle yeni ya da küçük aktörler için bir güvence.

Son kullanıcı ve tüketici açısından ise bu ikili yapının sürekli bir dönüşüm içerisinde olması en iyisi: Pazarın düşük fiyatları ve rekabeti tercih ettiği alanlarda standartlaşma yönünde baskı ve çabalar artıyor, yeni işlevsellik gerektiğinde ise standart dışına taşan inovatif değişimler ön plana çıkıyor. Bu sayede ne çağdışı kalmış standartlara mahkum kalıyoruz sürekli, ne de baş döndüren ama gerçek anlamda değer yaratmayan bir inovasyon çılgınlığına kapılıyoruz. Aslında hem o, hem de diğeri. Sektörün ve pazarın durumuna göre kimi standartlar onlarca yıl dayanabilirken, kimileri ancak sürekli güncellenerek gereksinimlere yanıt verebiliyorlar.

Standart oluşturma, özellikle büyük aktörlerin baskın konum elde etmemeleri için, uluslar ve şirketler üstü tarafsız organlar (ISO ve TSE gibi) eliyle yürütülüyor. Bu sayede standartların gerçek amacı, yani rekabeti artırma işlevi yerine gelebiliyor. İnovasyon ise büyüklü küçüklü her türlü piyasa aktörü tarafından hayata geçirilebiliyor; her ne kadar yaygın kanı büyük aktörlerin inovatif olma konusunda biraz geri kaldıkları yönünde olsa da.

Özgür yazılımların gelişmesi ve yaygınlaşması standartların açık ve hatta özgür olması ile son derece ilişkili. Sonuçta hiçbir bilişim sistemi tek başına işlev görmüyor artık, farklı sistemlerle birlikte çalışıyor, ya veri alıyor, ya veri gönderiyor; ya iş yaptırıyor, ya iş yapıyor başkalarına. Farklı sistemler arasındaki arayüzlerin “ne olduğunu ve nasıl yapıldığını herhangi bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde iyi tanımlamak gerekiyor” birlikte çalışabilmeleri için. Özellikle özgür yazılım ürünleri genelde zaten sahipli ürünlerin mevcut olduğu sistemlere dahil edildikleri için bir tekel oluşmaması, ya da özgür yazılımların önüne bir engel çıkarılmaması için bu, yani standartlaşma son derece elzem. Tabii ki bu standartların özgür yazılım geliştiricilerine açık, kolayca erişilebilir olması gerekiyor; erişildiklerinde de makul bir çaba ile gerçeklenebilmeleri, herhangi bir fikri mülkiyet hakkı engeline ya da rüçhan hakkı ödemesine takılmadan kullanılabilmeleri. Aksi durumda mevcut sahipli yazılım ürünleri özgür yazılımlara birlikte çalışma fırsatı tanımadan bir tekel oluşturabiliyorlar.

Geçtiğimiz ay Microsoft tarafından geliştirilen ve aslında bir standart değil de bir “ürün” olarak kabul edilmesi gereken Office Open XML (OOXML) dosya biçemi belirtimi, Microsoft’un dünya çapındaki lobi faaliyetleri ve kimi sorgulanabilir girişimleri sonucu ISO tarafından bir uluslararası standart (ISO/IEC DIS 29500) olarak kabul gördü. OOXML içerisinde neler yok ki: Mevcut ve hayli güncel bir uluslararası standart (ISO/IEC 26300 OpenDocument Format) ile büyük ölçüde çakışma ve çelişme, 8.000 sayfa civarında dokümantasyon, Microsoft dahil herhangi bir üretici tarafından gerçeklenmemiş bir belirtim, bol miktarda sahipli teknolojilere atıf, fikri mülkiyet (patentler vb) kapsamında korunmakta olan teknolojiler, daha neler neler… Şimdi yazdıklarımızı başından itibaren bir kez daha okuyun, “tehlikenin farkında mısınız?”