Archive for the ‘kişisel’ Category
You are currently browsing the archives for the kişisel category.
You are currently browsing the archives for the kişisel category.
Formula 1′in efsane pilotu Michael Schumacher, bugün Brezilya’da koştuğu son İnterlagos Grand Prix’si sonrası 16 yıllık F1 kariyerini sonlandırdı. F1 ile ilgili kırılabilecek hemen her rekoru kıran Schumi tarihe geçti, bunun ötesinde F1severlerin kalbinde taht kurdu. Yıllarca her iyi pilotu onunla karşılaştıracağız herhalde…

Schumi işine (=sporuna) duyduğu sevgi, azim ve hırsıyla hep örnek bir sporcu oldu. Buna karşın sportmenlik ve spor etiği konularında, sanırım azim ve hırsının etkisiyle, pek de başarılı olamadı; genelde gri bölgelerde dolaştı.
Bugünkü Interlagos yarışı Schumi’nin azmi, hırsı ve F1 sevgisine tam bir örnekti. 10. sıradan başladı, 6. sıraya kadar yükseldi… Arka lastiği patladı ve en son sıraya düştü; “herşey bitti” diye düşündük hepimiz… Pite girdi, lastiğini değiştirdi, piste çıktı ve sonuna kadar gaza bastı… Uçtu, hem de nasıl uçtu… Teker teker önündekileri geçmeye başladı… Ben 7. olur diye düşünürken 6., 5., 4. sıraya kadar yükseldi… Bir kaç tur daha olsa 2. sıraya yükselmesi bile mümkün olacaktı…
Brezilya’da yapılan yarışı Brezilyalı Massa kazandı, ama kameralar hep Schumi’nin üzerindeydi. Çünkü pistte izlemesi en keyif veren pilot oydu, çünkü o her an her şeyi yapabilirdi. Son yarışında hepimize harika bir seyir yaşattı sevgili Schumi…
Özleyeceğiz seni, güle güle Schumi!
İlk olarak Sessiz Ev’i ile tanıştığım, sanırım en son da yeni bir hayatın kapısındayken Yeni Hayat’ını okuduğum, itiraf etmek gerekirse bir süredir kitaplarını raflarda tozlandırdığım, sevgili Orhan Pamuk 2006 Nobel Edebiyat Ödülü‘ne layık görüldü.
Özellikle son zamanlardaki malum durumlardan hareketle bu ödül, özellikle ve ne yazık ki memleketimizde, çok tartışılacak, biliyorum. Ama sel gider, kum kalır. Bundan on, yirmi yıl sonra Orhan Pamuk’u okuyan tüm Türk ve dünya gençleri, bu tartışmalardan bihaber, ürperecekler, büyülenecekler ve hayran kalacaklar.
Sevindim, hatta Nobel’i kendim almışcasına sevindim; gurur duydum, amazon.com’da Orhan Pamuk kitaplarına hücum edenlerden önce bu hazinenin kimi parçalarına ellerimi sürebilmiş olduğum için gururlandım… Çok yaşa Orhan Pamuk, tebrikler ve teşekkürler!
Bilen bilir, Fransa Bisiklet turu, haydi gerçek adıyla söyleyelim Le Tour, hastasıyım. Fırsat buldukça TV karşısında -nefes almamacasına-, zorunluluk durumunda ise bilgisayar başında ya da cep telefonu ile internetten izlerim etapları. 25 yaş genç ve 25 kilo zayıf olsam, bir gün Le Tour’da pedal çevirmek hayali ile dere-tepe bisiklet binebilirdim, Allah sizi inandırsın..
Geçen senelerde Le Tour’a Lance Armstrong damgası vurulmuştu, hem yarışta, hem de doping vs tartışmaları ile. Kanser ile mücadelesini kazanması yetmiyormuş gibi adamın yedi kez Le Tour’u en önde tamamlaması başlıbaşına bir efsane konusu. Formula 1′de Schumi ile karşılaştırırım Lance’ı sık sık, ikisinin de seveni olduğu gibi sevmeyeni de boldur; ama sonuçlara gelince fazla söze hacet kalmaz. Şunu da ekleyeyim: konu sportmenlik ise Armstrong Michael’e fersah fersah fark atar. Rakibi düşünce durup bekleyen kaç bisikletçi çıkar şu alemde…
Lance’ın emekliliği ardından başa güreşeceği tahmin edilen Ulrich ile Basso, Operacion Puerto doping soruşturması kapsamında yarış dışı kalıp Vinokourov da takımının toparlanamaması nedeniyle yarışa katılamayınca, bu seneki Le Tour son yıllara göre hayli değişik, hayli sönük geçiyor. Turun son dağ etabı bugün koşuluyor, ama sadece günlüğüme birşeyler karalama gereği hissettiğimden yazıyorum, yoksa öyle koştura koştura haber verecek birşeyler yok.
Bugünün sonunda ak koyun-kara koyun ortaya çıkacak: Bakalım dün çatlayayazan Floyd Landis 8 dakikalık farkı kapatabilecek mi, yoksa İspanyol keçisi Carlos Sastre sessiz ve derinden birşeyler mi hazırlıyor dün olduğu gibi, ya da sönük ve silik Oscar Pereiro mı alacak kupayı? Yahu şu adamların hiç biri henüz bir etap kazanamadı, nasıl iştir anlaşılmaz. Hey gidi Lance hey!
Bizim ufaklığımızda, kapalı ekonomi dönemlerinden kelli, öyle zincir oyuncak mağazalarında filan satılmazdı LEGO’lar. Olsa olsa mahallede hali vakti yerinde ya da annesi-babası sık sık yurt dışına giden bir arkadaşımız olurdu, onun LEGO’ları ile, o da ne kadar müsaade ederse oynayabilirdik. Bizimki biraz LEGO-fakiri bir nesil, anlayacağınız.
Bundan mıdır nedir, bir kaç yıl önce LEGO web sitesinde “bilgisayar geyiği büyükler için LEGO” diye adlandırılabilecek Mindstorms‘u görünce kapıldım gittim. Epey bir zaman alma planları yaptım, memlekette yoktu ve fakat. Sevgili eşimle tutuştuğumuz bir lades sonucu parasını verme külfetinden de kurtuldum. Sonra memlekete geldi, ama afaki bir fiyata. Yurt dışından getirtme olanaklarını araştırmaya başladım. Derken araya işler, güçler, zaman, hayat girdi; unuttum…

Ta ki bir kaç hafta öncesine kadar: LEGO eskiyen Mindstorms 2.0 serisinin yerini alacak çok daha gelişmiş Mindstorms NXT serisini duyurmuştu. Ağustos 2006′da piyasaya çıkacak olan yeni oyuncaklar teknik açıdan gerçekten atalarının pabucunu dama atıyorlar. Bu sefer kararım kesin, 2006 yılı içerisinde Mindstorms NXT sahibi ve mimarı ve programcısı olacağım, başka yolu yok!
Uludağ projemizin mümtaz şahsiyetlerinden sevgili A. Murat Eren‘i bugün dünya evine soktuk. Tabii, son derece hızla ve aniden evlenmeyi seçtiklerinden biz İzmir’deki törene ancak kalben katılabildik. Hem bu şekilde “Niye beni şahidin yapmadın ülen?!” nidalarına muhatap olmaktan da kurtuldu MErencik…
Murat ve Duygu’ya ömür boyu mutluluklar. Ama bu bizim deli oğlanın yakında kanatlanıp uçacağı manasına mı geliyor… diye düşünmeden de edemiyorum. Önce bana bass öğreteceksin, sözün var!
Herhalde web günlüğümü izleyenler ters-ütopyalara (ya da distopia diyelim leylekten başka kuş tanımayanlara) olan ilgimi biliyorlardır artık. İki gün önce başlayan İstanbul Film Festivali oldukça hoş beş sürprizle geldi. Ne yazık ki bir süredir yoğunluktan kafamı kaşıyamadığımdan zamanında pozisyon alamadım, ve yalnızca iki sürprizi kafesleyebildim.
24. İstanbul Film Festivali’nde Geleceğin Karanlık Yüzü bölümünde beş tane ters-ütopya filmi yer alıyor:
Brazil ile THX 1138, 2004′de yeniden elden geçirilmiş kurguları ile geliyorlar perdeye. THX 1138 Geroge Lucas’ın ilk uzun metrajlı filmi olması açısından önemli. BıçakSırtı ise The Guardian gazetesinin büyük araştırmasında Tüm Zamanların En İyi Bilim Kurgu Filmi seçilmişti.
Meraklısına tüm bölümü tavsiye ediyorum. Ben yalnızca THX 1138 ile Bıçak Sırtı‘na programımı ayarlayabildim. Biraz geç kaldığım için de en ön sıralarda yer bulabildim ancak. Haydi hayırlısı.
Not: Sevgili eşim de 2046 ve Resim Gibi için biletler almış. Ankara seferlerim engel olmazsa bu festivali dört filmle geçireceğim.
İngiliz The Guardian gazetesi büyükçe bir grup (çoğunluğu Birleşik Krallık’ta yerleşik) bilimciye en iyi bilim-kurgu filmleri ve kitaplarını sormuşlar ve yanıtları bir “En İyi 10” listesinde toplamışlar. İşte sonuçlar:
Birkaç gözlem:
Uludağ proje ekibinden Barış Metin ile yavuklusu Burçin Can‘ı dün akşam evlendirdik.
Linux Kullanıcıları Derneği ağır toplarını, Uludağ proje ekibini ve diğer pek çok Linux bağımlısını birarada görebileceğiniz düğün, İstanbul Harbiye Orduevi’nde idi. Havalandırma sorununu saymazsak herşey dört dörtlüktü. Başta kilolu elemanlar ile pistte fazla tepinenler olmak üzere pek çok davetli sıcaktan rahatsız oldu
Ama gecenin güzelliği bunu hissettirmedi bile.
Nikahı Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül kıydı. Nikah sonrasında ipe sapa gemez bir konuşma yaparak Burçin ve Barış’a “nasıl çocuklar yetiştirmelisiniz” dersi verdi. Burçin’in tanığı İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey ise güzel bir konuşmayla “Burçin babasından bana emanetti, şimdi emaneti güvenilir ellere (aslan gibi, yakışıklı bir delikanlıya) teslim ediyorum” dedi, evlilik cüzdanını Burçin’e verdi.
Anlamadığım, biraz da bozulduğum, nikah memurlarının (Sarıgül dahil) önce geline sormaları “Kabul ediyor musun ?” diye. “Nasıl olsa hep son sözü kadınlar söylüyor, bir kere de erkekler söylemiş olsun” diye midir, yoksa düpedüz şovenist bir yaklaşım mıdır anlamam. Bence önce damada sorulmalı. Bizim nikahta öyle olmuştu, ama belki memurun kadın olmasının bir etkisi vardır
Düğün biraz orduevi formatında, törensel kısımları biraz abartılarak gerçekleştirildi. Gelinle damadın girişinde ve pasta kesimi sırasında elleri meşaleli oğlanların ortalıkta fink atması, neyse ki, bir güvenlik problemi yaratmadı.

Linux camiasının bir kısmı hayli sakinken pistten inmeyenler de vardı. Bendeniz ve sevgili eşim Latin danslarının unutulabileceğini gayet güzel ele güne gösterdik:-(. En hareketli Linux elemanları Görkem Çetin ile “Zerroş” Zerrin’in erkek arkadaşı Levent “Kemal” idi. Doruk Fişek’in yerinden hiç kımıldamaması bizim düştüğümüz tufaya düşüp sırılsıklam kalmak istememesi ile ilişkilendirildi. Camianın neşe kaynağı MEren için ise söyleyecek bir şey bulamıyorum, öyleydi, camianın neşe kaynağıydı.
Burçin ve Barış, bir ömür boyu mutlu bir birliktelik diliyoruz size.
Tatilden döneli bir haftayı geçti, ama oturup günlüğüme kayıt düşmeye vaktim olmadı. Üşengeçlik diyelim, ama biraz daha bekletirsem unutmaya başlayacağım olan biteni! Zorladım kendimi ve resimleri yükleyip geçtim klavyenin başına.
“Tatil”in bu sene imkansız bir kelime olduğunu düşünüyorduk, eşimin izin alma imkansızlığından hareketle. Ama Perşembe günü rüzgar tersten esti, izin alındı ve plan yapılma zorunluluğu doğdu. Cuma-Pazar arası çok yakın arkadaşlarımız (“baldız ve bacanak”) İrlanda’dan geliyorlardı, tekila partisi, mangal sefası, şu-bu, Pazartesi’ye kadar kıpırdamamız mümkün olamazdı. O zaman yalnızca altı günlük bir tatil planlayabilirdik. Ben yıllardır aklımızdan geçen Datça için kullandım oyumu. Sevgili eşim ise yolun uzunluğundan dolayı olumsuz bakıyordu, daha yakın bir yere gidelim istiyordu. Ben ısrar ettim ve internette hızlı bir arama sonrasında Akgün Akova’nın “Datça’da kalınacak en güzel yer” olarak nitelediği Villa Carla‘da iki gecelik yer ayırtabildim.
Haftasonu rezil geçti. Büyük olasılıkla Cuma öğlen Uludağcılar ile yediğimiz Çöpçü’nün şişlerinden, geleneksel hale gelen gıda zehirlenmelerimden biri vuku buldu. Baldız ve bacanağı tam yarı yolda bıraktım, onlar sevgili eşim ile zaman geçirmeye çalışırken ben genelde yere paralel durumdaydım. Biraz da bu halden hareketle sevgili eşim Datça’dan iyiden iyiye vazgeçmeye niyetlendi; ama ben allem ve kallem yolları ile Bandırma’ya İDO bileti almak da dahil tüm gerekleri yerine getirebildim.
Pazartesi kendimi çok daha iyi hissediyordum ve yola çıktık. Deniz otobüsünde biraz çocuk parkına yakın olduğumuzdan yüksek desibelli seyahat etmek zorunda kaldık, ama dönüşe göre cennetti (bkz. aşağıda). Bandırma’dan sonrası ise sıradan bir yol günüydü. Bir tek Bornova’da otoyola dönüş ışıklarında arkadan gelen bir kamyonun hafifi üstümüze çıkma denemesi kayda değer. Araba şöyle hoplayıp öne fırladığında aynadan baktım ve yalnızca kırmızı gördüm. Sonra yavaş yavaş iki far, bir tampon ve diğer aksam ortaya çıktı da icadın bir kamyon olduğunu anlayabildim. Neyse ki oğlan usturuplu vurmuş, helalleştik ve yola devam ettik.
Yahu bu Ege bölgemiz çok enteresan, yol için aldığımız iki gıdım meyvayı yıkamadan yememek için (sevgili eşimin hijyen saplantısından sözetmiş miydim?) kilometrelerce yol kenarı suyu aradık durduk. Yok, yok, yok! Adamlar şöyle “geçen yolcu serinlesin, susuzluğunu gidersin, ölülerimize hayır dua etsin” diye düşünüp bir çeşme, musluk, yalak, . inşa etmemişler. Abartısız 200 km çeşme bakındık, sonunda bir benzin istasyonuna girip işimizi modern çağın gereklerine göre hallettik.
Datça’da -her zaman olduğu gibi- nahoş bir sürpriz bekliyordu bizi. Telefonda bana söylenen “deniz manzaralı 5 numaralı oda” geçen zamanla giriş katına inmiş ve 2 numaraya tenzil edilmişti. “Burası Türkiye” deyip sinemize çektik, ufak bir yemek, cumba yatak ve yol yorgunluğunun üzerimizden atılması.
Ertesi sabah otelin konum ve manzarasını görünce biraz keyiflendik.


Kahvaltı da keyfimizi ikiye katladı. İlk gün fazla dolaşmayıp dinlenmeyi tercih ettik, otelin altındaki koydan bir denize girdik, Datça’ya inip biraz sağı-solu dolaştık, Kargı koyuna gittik, ama pek beğenmedik, akşam da otelde Lütfü’nün ızgarasından dip mercanı yedik. Akdeniz balıkları o kadar lezzetli olmuyor, ama suçun çoğu bizde. Emek vermeyince tabii ki soğuk suların yağlı balıkları gibi olmaz yavrucaklar, bilenin elinde nasıl da bir şölene dönüşürler halbuki (bkz. aşağıda).
İkinci gün keşfe başladık ve Hayıtbükü’ne gittik. Burası çok daha eğlenceli ve hoş bir yerdi. Kötü bir fotoğrafını ekleyeyim:

Özellikle şnorkelle sağa-sola bakınca hemen boy seviyesinde dahi deli gibi ilginç su yaşamı karşınıza çıkıyor. Sevgili eşimi zorla razı edip (“ben şnorkelle nefes alamam, istemem” itirazlarına kulak asmadan
ona da maskeyi geçirdim, o da vuruldu. Ne yazık ki tek şnorkelimiz vardı, o nedenle sırayla keyfini çıkarabiliyorduk su altının, buddy olamıyorduk yani. Buddy olduğumuz zaman da Hayıtbükü’ndeki kadar eğlenceli bir sualtı yaşamı bulamayacaktık maalesef (bkz. aşağıda).
Akşam otele dönünce bizi ikinci bir nahoş sürpriz bekliyordu. Baştan rezervasyonumuz yalnızca iki günlük olduğundan ben zaten fena halde stres altındaydım. Sevgili eşim ise son derece sakin bir şekilde beklemede. Etraftaki insanların konuşmalarından kim çıkıyor-kim kalıyor konusunda fikir ve bilgi edinmeye çalışıyoruz sürekli. Neyse ki o gün tam üç oda boşalıyordu, biz de gönül rahatlığı ile “akşama üst kata taşınıyoruz değil mi?” diyip büklere uzandık. Akşam “maalesef sizi yine 2 numarada tutacağız” lafı ile irkildik ve biraz tavır koyduk. Sonunda onlar da yaptıklarının ayıbını anladılar, özellikle sevimli bell-boy/animateur Yücel’in de ısrarı ile manzaralı bir odaya geçebildik. Bakın bakalım kötü mü yapmışız:



Akşam tatilin gastronomik zirvelerinden biri olan Fevzi’nin Yeri‘ne gittik. Mezeler pek hoştu (özellikle çiğ balık, kogonosti, kapari), kalamar dolması harikaydı ve Fevzi usta çipurayı hakkını vererek pişirmişti. Keşke midelerimizi zorlayıp daha abartılı yeseydik diye hayıflanmadım değil, özellikle ikinci ziyaret planımız suya düşünce (bkz. aşağıda).
Üçüncü gün sıradan büklere devam ettik, Palamutbükü’ndeydik. İşte size sakin, tenha ve harika bir plaj, fıstık gibi bir deniz.

Sevgili eşime de biraz uyduruk olmakla birlikte bir maske-şnorkel aldığımızdan birlikte sualtına bakabiliyorduk. Ama Palamutbükü kumluk bir mekan olduğundan fazla bir zevat mevcut değildi. Bir deniz yıldızı ile biraz uğraştım, birkaç dil balığını izledik, o kadar. Öğlen yemeğimiz Nostalgia Cafe‘deydi. İşte size ikinci gastronomik zirve! Tazecik bahçeden koparılmış sebzeler, nefis yerel zeytinyağında pişirilmiş. Yeme de yanında yat. Sanırım abarttık, ama hakediyordu doğrusu.

Akşama doğru bir Knidos ziyareti yaptık, Eski Datça’yı dolaştık, Palamutbükü’nde ilanlarını gördüğümüz Ada Yeme-İçme Dükkanı’nda hafif birşeyler atıştırdık ve Villa Carla’ya döndük.
Dört ve beşinci günler için benim planım yavaş yavaş dönüşe başlamaktı. Bunun için Akturda yer ayırtmıştım bile. Yolda önce Karaincir’e uğradık. Benim pek hoşuma gitmeyen, “yürü-yürü dizboyu” tipi anlamsız bir yerdi. Zaten güneşten korunmak için uygun bir düzenek de bulamadık. Sevgili eşimin birkaç gündür aşerdiği kızarmış patates de olmasa hayli kötü başlıyordu gün.

Aktur tam bir kabustu! Mezar odası gibi bir “otel” odası, kalabalık, sosyetik İstanbul tipleri (“oha filan oldum yani”ce konuşan boyalı saçlı kızlar
. Sevgili eşim nefret etti, ben sesimi çıkaramadım, birbirimize kızdık-küstük, rezaletti!
Ertesi sabah pılıyı pırtıyı toplayıp geri döndük. Palamutbükü ve Nostalgia Cafe (bu kez meşhur kabak çiçeği dolması!) kürü ile kendimize gelebildik ancak.

Akşama kalacak yerimiz yoktu, ama neyse ki Eski Datça’nın güzel pansiyonu Dede Pansiyon‘da o akşam için boş yer olduğunu anımsadım (Villa Carla’dan önceki tercih Dede Pansiyon’du, yola çıkmadan aamış ve hangi günler yerleri olduğunu öğrenmiştim), bir telefon ve rahatlama. Dönüşte Palamturbükü-Hayıtbükü arasındaki ufak koylardan birinde biraz daha denize girdik, şnorkelle dolaştık ve harika bir sualtı yaşamı ile karşılaştık. Böyle birkaç yer daha bulsam sevgili eşimi gelecek yıl scuba yapmaya razı edebileceğimi düşünüyorum, o da tam aksini iddia ediyor. Dede Pansiyon, Eski Datça’da bir Almancı amca ile eşinin emek-emek 20 yılda adam ettikleri bir mekan. Altı odasının altı ilginç ismi var, biz Chaplin‘de kaldık. Diğer odaların isimlerini merak edenler bir zahmet Datça’ya kadar uzasınlar
Bizim odanın tüm duvarlarında Charlie Chaplin resimleri olması yetmiyormuş gibi duş perdesi de Chaplin desenliydi
İlk kez cibinlikli bir yatakta uyumanın heyecan ve mutluluğunu da burada yaşadık.



Plan son akşam yemeğini yine Fevzi’nin yerinde almaktı. Ama bir yandan yeni doğmuş mehtabın görünüşü, diğer yandan barbunyaların duruşu kanımıza girdi; Küçük Ev’in terasına oturduk. Özel mezelerinden gemici ve mancıyı tattık, paşa mezesini Fevzi’de yediğimizden burada pas geçtik (acaba hata mı ettik?). Koca bir İngiliz grubu restorana ağırlığını koyduğundan (çalışanlar dışında tek Türk bizdik, çok ilginç) barbunyaların erken gelmesi, ızgara değil de tava oması (neyse ki hafif yapmışlardı), “mutfak yoğun olduğundan” rakının ikiz kardeşi beyaz peynir-kavun verememeleri gibi ufak tefek aksiliklere fazla kafayı takmadık. Çünkü bir gün erken de olsa sevgili eşimle beşinci evlilik yıldönümümüzü kutluyorduk
Tavsiyem, eğer mehtap varsa Küçük Ev’e gidin ve gastronomik beklentilerinizi sınırlayın; eğer damak tadı birinci plandaysa Fevzi’nin yerine gidin, ama masadakiler dışında bir görsel şölen beklemeyin. Son bir not: Olabildiğince sık Çınar Dondurma’ya uğrayın ve kahveli, portakallı ve kayısılıdan şaşmayın (sevgili eşim çeşitleri denemekten, özellikle kakaoludan yana fikir belirtecektir)!
Son gün dönüşe ayrılmıştı tabii ki. Yolu uzatmasına karşın İzmir’den Ayvalık tarafına yöneldik. Cunda adasında Taş Kahve’de Dede’nin Ayvalık tostunu yedik,

Has Ada’ya uğrayıp zeytinyağı stoğumuzu tazeledik. Doymadık, bir de Otantik’te Engin hanım’ın elinden papalina ile annesi hanımefendinin ayıkladığı istifne otu ve deniz börülcesi tıkındık. Sakızlı dondurmaya dokunmadık neyse ki
Tam Taş Kahve’deyken gezinin en ilginç olayı cereyan etti: Birdenbire, ve hiç uyarısız, İstklal Marşı çalmaya başladı! Cunda kordonunu doldurmuş vatandaşlar, Taş Kahve’nin içindeki yerli-turiz tüm vatandaşlar, Kahve’nin gölgesine sığınmış balıkçı amcalar, velhasılı maç seyreden bir grup genç-ihtiyar adalı hariç tüm vatandaş ayağa fırlayıp esas duruşa geçti.

Harbiden de marşın tümü çalındı, ve millet de esas duruş dinledi. Marş bitince de herkes uslu uslu işine, gücüne, aylaklığına döndü. 1984-Metropolis karışımı birşeydi, endişelendim
Neyse, “yolcu yolunda gerek” deyip devam ettik. Plan Balıkesir-Bursa-Yalova, oradan feribot ve İstanbul. Ama yorgunluk da geliyor yavaş yavaş. Susurluk Yörsan tesislerinde geleneksel dinlenme ve süt ürünü stoğu oluşturma molasında İDO’ya bir bilet bulduk da kurtulduk. Bu arada dört kişilik biletin iki kişilik kısmını satma konusunda sevgili eşimle Bandırma İDO sırasında biraz atışmadan edemedik, biletlerden birini sattık, biri bizde kaldı.
Dönüş biraz kabustu. Karşımızdaki teyzelerden biri ayakkabısı ya da terliği, her neyse, çıkarınca derin uykumdan uyandım. Biraz sonra sevgili eşimle gözgöze geldik ve beş dakika dahi dayanamadan ayaklandık. Tanrım, o ne koku! Bu nasıl bir icat?! Başka çare bulamayınca yolculuğun büyük kısmını (elimizde üç bilet olmasına karşın
) merdivenlerde tüneyerek geçirdik, ama anı oldu.
Sonunda evim, güzel evim. Özlemiştik netekim.
“Yıllardır hayal ettiğim şeyler” listemi gerçekleştirme yoluna gidiyorum ya, sırada bas gitar vardı. Dün akşam ilk dersimi aldım ve bu aleme de ayağımı atmış oldum.
Neden bas gitar? Sanırım aslında çelloya olan hayranlığımdan. Acayip bir şekilde, müzikte lead etmek istemememden (acaba?). Bir gün kontrabas çalmak için bitip tükenmez bir arzu duymamdan. Piyano çalmaya başlayacak kadar kendime güvenmememden. Sanırım bu kadar sebep yeterli.
Neden şimdi? Dediğim gibi yıllardır proje halindeydi. Hatta geçen yaz bir ara bas almak için piyasa araştırmasına başlamıştım bile. Ama olmadı, şu oldu, bu oldu, o girdi araya, zamanı değildi, şuydu, buydu. En sonunda A. Murat Eren, herhalde ilahi bir dokunuş ile Uludağ proje ekibine dahil oldu. Onun bas üstatlığı ile benim hevesim bir araya gelince birkaç ay zaman alsa da sonunda ilk dersi ayarladık.
Dün akşam Meren ile Zyariz’in malikanesine gittim ve tıngırdatmaya çalışmaya başladım. İşte söz konusu cihaz bu:

Ama hocamın tavsiye ve direktifleri yönünde önümüzdeki günlerde kendime bir bas alacağım. Bu sayede hergün çalışabilir hale geleceğim. İlk gün neler mi yaptık? Biraz sağ el, biraz sol el, biraz aşağıya, biraz yukarıya. Nasıl mı geçti ders? Hocam arada sırada sert ve otoriter olabiliyor, onu gördüm. Ama sanırım iyi öğretiyor. Anladığım kadarı ile (eğer yağcılık yapmıyorsa) ben de kazmalık sınırının üzerindeyim, çalışırsam bu işi becerebilecekmişim gibi geliyor.
Haydi hayırlısı. Ne demişler: “Bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır.”