Archive for the ‘g’ Category
You are currently browsing the archives for the g category.
You are currently browsing the archives for the g category.
Linux Vakfı’nın düzenlediği ve geçtiğimiz yıl Portland’da -Linus Torvalds’ın memleketi- başlayan LinuxCon yıllık konferansları bu sene Yeni İngiltere’nin kalbi Boston’daydı. Tabii ki bendeniz de orada…
OSDL ve FSG’nin birleşerek Linux Vakfı’nı kurmasına, ve hatta vakfın adına şüpheyle yaklaşmıştım zamanında. Ama gerek Jim Zemlin önderliğinde yaptıklarına ve gerekse sadece LinuxCon toplantılarına bakınca ne kadar yanıldığımı görebiliyorum. Linux Vakfı gerçekten Linux’un, ve neredeyse daha geniş çerçevede özgür yazılımın, marka ve satıcı bağımsız sözcüsü ve önderi haline geliyor yavaş yavaş.
Birinci Gün
Boston’a dönelim… Konferans’ın açılışını Jim Zemlin yaptı ve bombayı patlattı: Özgür yazılım lisans ihlali yapan firmaların çoğu bunu kasıtlı olarak yapmıyorlardı ve alsında hemen hepsi lisans uygun davranmayı tercih edecek durumdalardı. İhlalin temel nedeni bilgi eksikliği idi. Ve Linux Vakfı özgür yazılım ürünlerini kullanarak türev ürünler üreten firmaların lisans uyumlarına yardımcı olabilmek için yeni bir program başlatıyordu: The Linux Foundation Open Compliance Program, yani Linux Vakfı Açık Uyumluluk Programı. Eğitim, Araçlar, SPDX, Değerlendirme kontrol listesi, Uyumluluk rehberi ve FOSS Bazaar bileşenlerinden oluşan program ilerleyen sat ve günlerde tüm katılımcılardan son derece olumlu tepkiler aldı. Bir Linux Vakfı kazanımı daha…
Açılış konuşmasını Oracle’dan Wim Coekaerts yaptı ve Oracle/Sun ekseninde (MySQL eksenini biraz es geçip) özgür yazılım perspektifini anlattı. Yeni ve ilginç bir veri Oracle’ın kullanıcı temelinin %20′nin üzerinde Linux kullanmakta olduğu idi, karşılaştırma için Solaris %27′de. İkinci konuşmayı Qualcomm’dan Rob Chandhok verdi ve ismi özgür yazılımla pek yanyana gelmeyen Qualcomm’uın mobil özgür yazılım geliştirme amacıyla QuIC: Qualomm Innovation Center ismiyle bir şirket kurduğunu (ki Chandhook bu şirketin başında) ve QuIC’in başta kernel MSM bakıcılığı olmak üzere şimdiden çeşitli işlere girmiş olduğunu gururla ilan etti kendisi.
Paralel oturumlarda geleneksel iş – hukuk çemberini kırmak istedim bu kez ve daha teknik konuşmaları izlemeye çalıştım. Varşova Üniversitesi ve SuSE’den Rafael Wysocki çalışma zamanı güç kontrolü gibi son derece ilginç bir başlık altında son derece sıkıcı ve dağınık bir sunuş yaptı. Ardından Smack grubundan Casey Schaufler’in dosya içeriği temelli erişim kontrolü konuşmasını izledim, pek güzel ve heyecanlı bir konuşma idi. Olay soru-cevapta çıktı, meğersem bu amca SELinux’çuların ile kanlısıymış, epeyce bir atışma oldu. Ama asıl kızılca kıyamet paralel Android oturumunda yaşanmış, Android’in kernel ağacından uzak kalması zaten bir tartışma konusu, konuşmalar hararetlenince sesler yükselmiş, sonunda konuşmacı bir izleyiciyi salondan kovmuş, vb.
Öğleden sonra teknik yazar Jeff Osier-Mixon’ın dağıtım kapışması vardı. Geleneksel hale gelen bu kapışma önde gelen üç masaüstü dağıtımının (fedora, openSuSE ve Ubuntu) 7 alanda (kurulum, açılış zamanı, uygulama yükleme, sistem yapılandırma, çevrimiçi yardım, yeni donanım ve ağ servisleri kurma) hız, kullanışlılık ve estetik açıdan değerlendirilmesine dayanıyor. Sonuçlar oldukça yakın çıktı: Ubuntu 156, openSuSE 155 ve fedora 144. Pardus’umuzu bu kapışmaya soksak sanırım 120-130 arası bir puan alır, hala gidecek hayli yolumuz var yani. Konuşmadan önemli bir tartışma dağıtımların kullanıcı sayısı üzerine idi, fedora (milyonlarca kullanıcı) ile openSuSE (3 milyon kullanıcı) bu sayılara nasıl ulaştıklarına dair ayrıntılı bir metodoloji açıklarken Ubuntu (12 milyon kullanıcı) yalnızca şakadan bir sayı çıkarıyor denildi. Pardus’un kullanıcı sayısı hakkında ettiğimiz lafların güvenilirliğini en başta ben sorguluyorum, biline…
Günün en eğlenceli oturumu basın gözünden Linux üzerine paneldi. 2000′lerin en büyük Linux hikayesi için SCO, IBM’in desteği, RHEL, mobil, Ubuntu yanıtları geldi. Özellikle openSuSE’nin eski camia yöneticisi Joe Zonker Borckmeier fedora ve openSuSE’nin Ubuntu’nun çıkışı sonrasında kendilerine çeki düzen verdiklerini, yoksa RedHat ve Novell’in camia dağıtımlarını pek de takmaz bir halde olduklarını iddia etti. Bugünün büyük hikayesi olarak da Android, Chrome OS, Linux Vakfı, mobil gösterildi. Ardından analistlerin rakamları konuşuldu ve bolca atıldı analiz firmaları ardından. Neden büyük Linux haberleri yapılmadığı tartışıldı ve temel neden olarak Linux’un artık her yerde ve harcıalem olması gösterildi, yani bu iyiye bir işaretmiş. Linux haberlerini daha çok teknoloji meraklılarının okuduğu, Microsoft’un bolca reklam verdiği, firmaların bloglar vb. aracılığı ile “yayıncılık”a soyunmasının alışıldık medya için aslında çok da bir tehdit oluşturmadığı vb. konuşuldu. Pek güzeldi…
İlk günün kapanış oturumu yine geleneksel kernel paneli idi. Geçtiğimiz yılın kernel olayını James Bottomley “barriers’in ölümü” olarak ilan etti, depolama altsistemindeki gelişmeler tüm panelistler tarafından taktirle anıldı. “Kimse ana kerneli test ediyor mu? Yoksa herkes bir çatalını mı kullanıyor” gibi kışkırtıcı bir soru ile devam edili. Dave Jones yükselen kaliteye koşut olarak Linux kerneline girişin gittikçe daha zor olduğunu vurguladı, hem iyi hem de kötü bir şey olarak. Ted T’so RedHat ve SuSE’nin kernel’i çok daha fazla çatallamasına karşın paparayı Google ve Android’in yemesinden şikayet etti.
İlk günün sosyal etkinliği -yine geleneksel- bowling partisi idi. Yerel biralar eşliğinde hoş ve eğlenceli bir akşam geçirdik.
İkinci Gün
Ana konuşmada Novell’den Markus Rex inovasyon politika ve tekniklerini anlattı. Forrester’dan Jeffrey Hammond rakamlarla Linux’un artık gelecekteki bir olay olmaktan çıkıp bir olgu haline geldiğini gösterdi. Önemli bir bilgi geliştiricilerin (Eclipse geliştiricileri üzerine yapılan bir araştırma sonuçlarını verdi) hem geliştirme ve hem de üretim ortamında dağıtım olarak Ubuntu’yu tercih etmesiydi. Üretimde RHEL ciddi bir paya sahip, ama bir numara değil!
Paralel oturumlarda önce IBM’den Jean Staten-Healy sunumuna gittim. Masaüstünde Linux’un kullanılabileceğini ZSL inc’de Ubuntu, Cybernet-SlashSupport’ta RHEL örnekleri ile anlattı. Artık CIO’ların Linux’u stratejilerinin bir parçası yapmak istediklerinden bahsetti. Dünya ile Türkiye’yi karşılaştırıp moralimi bozmaya devam ettim ben de
Scott James Remnant’ın Ubuntu’yu daha hızlı başlatma üzerine bir konuşmasına takıldım. Moblin kazanımları üzerine bir-iki ufak numara dışında fazla bir şey yoktu, etkilenmedim.
İkinci günün bombası Monty Widenius’un MariaDB (ya da My’ya karşı Maria) konuşması idi. Votkalı çikolata ile başlayıp kara votka ile bitmesini geçeyim oturumun, içerik ile ilgili yok. Monty, bildiğiniz Linus’un veritabanı hali… Zaten o da Finlandiya’dan ve MySQL’den kazandığı milyonlarca dolara karşın tam bir geek görünümünde. MySQL’in 2002′den başlayarak nasıl camiaya sırtını döndüğünü ve nasıl “son”unu hazırladığını anlattı. Yeni özellik ve yamaların camiaya verilmeden yalnızca kurumsal ürüne konulmasının nasıl müşterilerin sorunlarını ve test zamanlarını katladığını söyledi. MySQL’in bir ürün olarak başarılı olduğunu, ama bir proje olarak battığını iddia etti. MariaDB’nin bir ürün değil bir proje olduğunu söyledi. Son derece keyfili bir oturumdu…
IDC’den Al Gillen ilk önce “dün gazeteciler bizim hakkımızda atıp tutmuşlar, onlardan kimse var mı bu salonda” dedi, olanlar indiler yerlerinde, biz de ispiyonlamadık. Yine rakamlarla Linux’un ne kadar iyi durumda olduğunu anlattı… Solaris’in zayıflamasını ve bulut bilişimi Linux için önemli fırsatlar olarak saydı. SuSE Studio’dan beğeni ile söz etti. Gerek Forrester ve gerek IDC konuşmacılarının vurguladığı birşey vardı: “Tebrikler, kazanan takımdasınız!”, artık Linux “geliyor mu, gelecek mi” diye sorulan, az bilinen ve merak edilen birşey değil, bilişim dünyasının, -hem de son derece önemli- bir parçası. Özellikle bulutun yaygınlaşması ile masaüstü işletim sistemlerinin alakasızlaşması süreci tamamlanınca Linux her alanda mücadelesini kazanmış olacak, dünya hakimiyeti!
Geleneksel hukuk oturumlarıma döndüm sonunda, Eben Moglen’den harika bir konuşma izledik. ABD patent sisteminin çöküşü konusu etrafında mükemmel bir yolculuğa çıkardı bizi Eben, her zamanki gibi muhteşemdi… Dinlemekle konuşmayı sindirmeye çalışmak arasında gidip geldik.
Gün MeeGo oturumu ile tamamlandı, Nokia ve intel temsilcilerinin katıldığı bir mini panel şeklinde. Önemli haber 2011 başında Nokia’nın ilk MeeGo telefonunu çıkaracağı idi. Özellikle MeeGo’nun ne kadar anakaynağa yakın durduğu vurgulanarak “Android gibi herşeyi çatallamıyoruz, ağır entegre bir sistem de yapmıyoruz, burada herkese ekmek var” mesajı verildi. Güzeldi… Nokia’nın Symbian’ı ve ovi dükkanı ilginç sorular arasındaydı.
İkinci günün sosyal aktivitesi Boston körfezinde tekne gezisi oldu. Monty ile aynı masaya düşmeyi becerebildiğimden sohbeti genişlettik. Ekim ayında İstanbul’da yapacakları geliştirici toplantısında birlikte neler yapabilirizi konuştuk, kara votka ile beyaz rakı birlikteliğine kadar uzattık hikayeyi. Serin güvertede Boston’un ışıklı silüetini izleyerek günü tamamladı penguenler…
Üçüncü Gün
Ana konuşmacı GNOME Vakfı’nda Stormy Peters idi, buluttaki verilerin güvenliği ve gizliliğinden bahsetti, internet servisi olarak da özgür alternatifleri seçmemiz gerektiğini vurguladı. GNOME ve Stormy’nin tüm konuşmaları gibi özgürlüğe vurgu yapan pek güzel bir çağrıydı…
Bir kullanıcı olarak Virgin havayollarından Ravi Simhambhatla geldi sonra, Linux’u nasıl kullandıklarını anlattı. Ravi yanılmıyorsam OSBC’de de konuşmuştu, aynı kurumsal kullanıcıyı 6 ay ara ile iki kez konuşturmak ters geldi bana. Türkiye’de olsa “zaten kaç kurumsal kullanıcımız var ki” diyeceğim, ama küresel ölçekte olmamış…
Yine hukuk ve RedHat’ten Richard Fontana katkıcı politikaları anlatıyor. fedora’nın yeni katkıcı sözleşmesinin hikayesini genel bir perspektifle öyle güzel verdi ki, tam da camia tartışmalarımız arasında ilaç gibi geldi. Soru-cevapta bir yandan Eben Moglen, diğer yandan Canonical’ın baş hukuk danışmanı konuya girince oturum iyice şenlendi…
Canonical’an Matt Asay’in yönettiği “What Next for Linux?” paneline girdim öğleden sonra. Asay son derece kötü yönetti paneli, izleyicilerin soruları da olmasa tam bir fiyasko olacaktı. Sonuçta Linux’un masaüstünde başarısız, mobilde başarılı olduğunu öğrendik
Bdale Garbee bu kez gerçekten roket anlatıyordu. Kapalı sistemlerin nasıl sakıncalı olduğunu ve kendi özgür platformlarını nasıl oluşturduklarını bir dizi embedded ve Make geek’i ile bana anlattı, her zamanki gibi pek güzeldi…
Yavaş yavaş kapanışa geldik. Geleneksel geek’ler nerd’lere karşı yarışması ile sona erdi konferans. Nerd’ler ağır bir yenilgiye uğrattılar geek’leri, Zemlin’in bütün çabasına karşın…
Boston, dedim ya, Yeni İngiltere’nin kalbi. Hafifi İngiltere’yi çağrıştıran 19. yy mimarisi, limanı ve Charles nehri, deniz ürünleri, MIT ve Harvard başta üniversiteleri ile hoş bir şehir. ABD’nin her büyük şehri gibi yaşaması kolay, özellikle paran varsa
Gelecek yıl Kanada’ya geçiyor LinuxCon ve Vancouver’a gidiyor…
UEKAE tarafından yayınlanmakta olan UEKAE Dergisi‘nin 3. sayısında Pardus ve yerli yazılım üzerine bir yazım yayımlandı. Zaman zaman alevlenen ve bugünlerde yine revaçta olan “Pardus ulusal mı, %100 yerli mi, …” tartışmalarına ışık tutması açısından yararlı bir veri noktası oluşturacağını düşünüyorum.
Pardus Projesi ve Türkiye Yazılım Sektörü
Pardus Projesi Vizyon ve Hedefleri
TÜBİTAK, 2003 yılı başında Başbakanlık tarafından milli bir işletim sisteminin olurluğunun araştırılması ve geliştirme işinin projelendirilmesi işi ile görevlendirildi. Bu kapsamda yapılan beyin fırtınası çalışmaları ardından, 2003 yılı sonbaharında, daha sonra Pardus adını alacak olan Özgür Yazılım Geliştirme ve Üretim (ÖZGÜR) projesi başlatılarak bir çekirdek ekip oluşturulması yoluna gidildi. ÖZGÜR projesi birkaç aylık bir değerlendirme sonucunda olurluk ve projelendirme çalışmalarından daha önemli ve öncelikli gördüğü işletim sistemi geliştirme işine yoğunlaştı. Uzunca süre UluDağ adıyla anılacak ve kimi yanlış anlaşılmalara yol açacak Ulusal Dağıtım projesi bu aşamada şekillendirildi. UluDağ kapsamında önce teknik olurluk çalışmaları ve değerlendirmeler yapıldı, kimi tasarım kararları verildi. Projenin başlamasından yaklaşık bir yıl kadar sonra, 2004 sonbaharında daha sistemli bir yaklaşım geliştirilmesi gereği duyularak bir Proje Ana Sözleşmesi oluşturuldu.
Proje Ana Sözleşmesi’nde Pardus şöyle tanımlanmakta:
"… bilişim okur-yazarlığına sahip bilgisayar kullanıcılarının temel masaüstü ihtiyaçlarını hedefleyerek; mevcut Linux dağıtımlarının üstün taraflarını kavram, mimari ya da kod olarak kullanan; otonom sisteme evrilebilecek bir yapılandırma çerçevesi ve araçları ile kurulum, yapılandırma ve kullanım kolaylığı sağlamak üzere geliştirilen bir GNU/Linux dağıtımı …"
Bu tanımdan Pardus projesinin Başbakanlık görevlendirmesinde vurgulanan ulusal güvenlik gereksinimlerine yoğunlaşmak yerine daha farklı bir yol seçtiğini görebiliyoruz: Pardus genel kullanıma yönelik bir işletim sistemi ve hatta bir işletim sistemi platformu oluşturmayı hedefliyor.
Proje Ana Sözleşmesi ile aynı zamanda inşa edilen proje misyonu da bu kanıyı güçlendirir yönde:
- Ulusal teknolojik bağımsızlık, tasarruf ve güvenlik sağlamak,
- Yerel bilgi birikimini artırmak,
- Yüksek katma değerli üretim yapmak,
- Ürün yol haritasına hakim olabilmek.
İlk misyon maddesi TÜBİTAK UEKAE’nin misyon cümlesinden alınma ve UEKAE’de yürütülen tüm projelerde ön planda tutulan ilkeleri içeriyor. Ancak Pardus Başbakanlık’ın "sipariş ettiği" ürünü gerçeklemeden önce bilgi birikimi sağlamayı (UEKAE içinde ve dışında) ve üretim yapmayı (yine UEKAE tarafından ve diğer) hedefliyor. Bu ufak gözlem dahi Pardus projesinin basit bir Linux dağıtımı işi olmaktan öte geçen, Türkiye yazılım sektörü ile ilgili çeşitli hedefleri olan bir çalışma olduğunu gözlemek için yeterli.
Pardus projesinin tarihçesi bundan yaklaşık 5 yıl önce, 3 Şubat 2005′te, Gaziantep Üniversitesi’nde düzenlenen Akademik Bilişim kongresinde Pardus Çalışan CD‘nin yayımlanması ile devam ediyor. Ancak bu yazı bağlamında tarihi gelişime yoğunlaşmak yerine stratejik plan ve uygulaması üzerinde duracağız. Yukarıda sözü geçen misyon kapsamında ortaya konan hedefler bir sacayağı yapısında:
- Yaygın bir işletim sistemi dağıtımı,
- Sürdürülebilir organizasyon,
- Teknolojik inovasyon.
Geçen 5 yıl sonunda 200 bin üzerinde kullanıcı tarafından tercih edilen Pardus halen Türkiye’nin en yaygın Linux dağıtımı, pazar payının yaklaşık %2-3 civarında olduğunu tahmin ediyoruz. Sınırlı tanıtım olanakları ve fiili bir tekel ortamında ulaşılan bu düzey, yeterli olmamakla ve daha gidilmesi gereken çok yol olmakla birlikte, ümit verici.
Sürdürülebilirlik yalnızca finansal anlamda, projenin makul bir özyeterlilik sağlayacak gelirleri olması bağlamında ele alınmıyor. Bilgi birikiminin, insan kaynağının sürdürülebilirliği de en azından bu kadar önemli. Pardus’un yalnızca UEKAE bünyesinde yürütülen bir proje olmaktan çıkması ve geniş bir geliştirici camiası tarafından sahiplenilmesi bu noktada en önemli kazanım. 2008 yılında ufak çapta başlayan ve 2010 yılından itibaren ölçek değiştirerek devam eden milli bütçe (DPT Yatırım Planı kapsamında) desteği de vurgulanmaya değer.
Son olarak da proje kapsamında yapılanların basit bir entegrasyon ve adaptasyon çalışması olmanın çok ötesinde, teknoloji üretmeyi, üretilen teknoloji ile kullanıcıya değer katmayı hedefleyen bir yapı kurmaya yönelik olduğu görülüyor.
Pardus projesinin temel taşlarını hızla gözden geçirdiğimizde Türkiye yazılım sektörü ile ilgili önemli fikirlerle ve tasarımlarla karşılaşıyoruz. Dahası üretmeye, geliştirmeye niyetli gençlere, girişimcilere, bilişim yolu ile rekabet avantajı yaratmayı amaçlayan dinamik firmalara manifesto niteliğinde bir çağrı çıkıyor karşımıza.
İzleyen bölümlerde bu çağrının önemli bileşenlerini temel felsefe, mevcut durum ve gelecek planları ile büyüteç altına alacağız.
İş Ortakları
Pardus yazılım dizisinin özgür yazılımları kullanacağı ve özgür lisanslarla dağıtılacağı projenin başlangıcından itibaren biliniyordu. Yaygınlaşma ve iş geliştirme alandaki hedef de bir "iş platformu" oluşturmak şeklinde belirlenerek ve neredeyse tek bir satır kod yazılmadan, 2004 baharındaki Linux Şenliği’nde, ilan edilerek açık ve katılımcı yapının geliştirme ve dağıtım modelleri ile sınırlı olmayacağının altı çizildi. Pardus projesi, UEKAE ve TÜBİTAK oluşacak fikri mülkiyeti kamu yararına dönüştürmeyi ön plana alacak, kamuya açık bilginin kullanılması ile yaratılacak özel yarar için patent, lisans vb. tarzından bir mülkiyet talebinde bulunmayacaktı.
Bu yaklaşım ilk bakışta sürdürülebilirlik, özellikle finansal sürdürülebilirlik açısından doğru bir hamle olarak görülmese de biraz yakından incelendiğinde durumun bunun tam tersi olduğu görülecektir. Pardus’u ve Pardus üzerinde koşacak özgür yazılımları kamu ve özel sektörde, kurum / şirket boyundan bağımsız olarak ve Türkiye’nin her yerinde yaygınlaştırmak, TÜBİTAK ve UEKAE’nin misyon ve vizyonları, örgütlenme ve çalışma şekilleri ile uyuşmayan görevlerdir. Özellikle ulusal güvenlik birimleri ve kritik özellikteki kamu kurumları için bu görevler doğrudan UEKAE tarafından üstlenilse dahi hedef kitlenin çok büyük bir kesiminde bu operasyonu yürütmek için iş ortaklarına ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak bu şekilde hem coğrafi dağılım ve hem de proje sayısı açısından ölçeklenebilir bir organizasyon oluşturulabilecektir.
Bu değerlendirmeler ışığında 2008 yılı sonunda Pardus Göç Ortaklığı programı ilan edilerek ilk iş ortakları ile sözleşmeler yapılmaya başlanmıştır. Nisan 2010 itibarı ile sayıları 20′ye varan Pardus Göç Ortağı (PGO) geniş bir yelpazede Pardus tanıtım ve pazarlama çalışmaları yürütmekte ve hayata geçmekte olan göç projelerinde aktif olarak katkıda bulunmaktadırlar. UEKAE dahil her PGO’nun yaptığı göçlerden elde edilen bilgi birikimi ortak bir havuzda toplanmakta ve diğer iş ortakları ile paylaşılmaktadır. PGO’lar tarafından yürütülen göç çalışmaları UEKAE müşteri temsilcileri tarafından sürekli izlenmekte ve belirli bir kalite düzeyi tutturmaları sağlanmaktadır. Şimdilik yalnızca büyük şehirlerde yoğunlaşan PGO’ların 2010 yılı içerisinde tüm Türkiye sathına yayılması planlanmaktadır.
Göç projelerinin temel bileşenlerinden biri kurumların iş mantıklarını üzerinde çalıştıracağı uygulama yazılımlarıdır. Kurumsal kaynak planlama (ERP), imalat kaynak planlama (MRP), doküman ve içerik yönetimi, iş akış sistemi, müşteri ilişkileri yönetimi (CRM), veri madenciliği, iş zekası (BI) ve benzeri kurumsal yazılımlar ve bunlar üzerine kuruma özgü geliştirilen sistemler olmadan çoğu kurumun Pardus’a göçünü sağlamak mümkün olmayacaktır. Kurumların özellikle ilgilendikleri iş süreçlerini yönettikleri bu uygulama yazılımlarıdır, işletim sistemleri (ve işletim sistemleri ile kurumsal yazılımlar arasındaki katmanda yere alan web sunucular, veritabanı yönetim sistemleri, uygulama sunucular, uygulama çerçeveleri vb.) yalnızca bu yazılımlar için bir platform oluşturur. TÜBİTAK ve UEKAE’nin kurumsal yazılım geliştirme ve kurumlara özgü çözüm geliştirme görevlerini üstlenmesinin, özellikle ölçeklenme sorunları ve dikey pazar dinamikleri gözönüne alındığında, olurluğu bulunmamaktadır. Kurumsal yazılım ve çözümler konusunda da iş ortakları ile çalışmak doğru yol olarak görünmektedir.
Gerek kurumlar ve gerekse bireyler için işletim sistemi edinme yolları arasında en yaygını yeni donanım alımıdır. Dolayısı ile yaygın bir işletim sistemi dağıtımı olmayı hedefleyen Pardus’un yeni bilgisayarlarda ön-yüklü olarak satılıyor olması önemli bir gerektir. 2008 yılında bu yönde yapılan bir iş ortaklığından oldukça olumlu sonuçlar alınmıştır. Özellikle Pardus’un özgür yazılım olması sonucu yüksek sayıda Pardus yüklü bilgisayarın satılmakta olduğu da açık bir bilgidir. Buna karşın Pardus ön-yüklü satılan bilgisayarların önemli bir kısmının lisanssız sahipli yazılımlar ile çalıştırılmaya devam edildiği de bilinmektedir. 2010 ve özellikle 2011 yılı için hedeflenen bir yandan yeni donanım iş ortaklıkları ile bilgisayarların son kullanıcıya Pardus yüklü ulaşmasını sağlamak, diğer yandan da bu bilgisayarların Pardus kullanmaya devam etmesini sağlayacak şekilde tanıtıma ve destek hizmetlerine ağırlık vermek olacaktır.
Özgür yazılım ile dikey pazarlar için donanım/yazılım/servis tümleşik çözümler oluşturulması son derece kolay bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Geliştirme maliyetlerinin düşüklüğü, pazara sunma zamanının kısalığı, dağıtım modellerinin serbestliği gibi özellikleri ile küçük firmalar ve genç girişimcilere son derece cazip iş fırsatları sunmaktadır. Pardus projesi girişimci iş ortakları ile ve gerekli durumlarda büyük sektör aktörlerinin de katkısı ile böylesi çığır açan ürünler geliştirmesine katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Bu ürünleri yalnızca Türkiye çapında değil, küresel ölçekte de pazarlanabilir kılacak şekilde bir teknoloji içeriği oluşturmak yönünde üzerine düşenleri yapmaya hazırdır.
Eğitim Projeleri
Gerek Pardus kullanan kurumların ve gerekse bu kurumlara ürün ve çözüm üreten iş ortaklarının sayısının artması ile Pardus konusunda bilgi sahibi deneyimli işgücü ihtiyacı ciddi şekilde artacaktır. Bu ihtiyacın hızlı ve aynı zamanda belirli kalite düzeyinde karşılanması için en uygun çözüm standartlaşmış eğitim programları olacaktır. Bilişim sektöründe yaygın olarak kullanılmakta olan bu yöntem Pardus projesi tarafından da benimsenerek 2010 yılı ilk yarısında hayata geçirilmektedir.
Pardus eğitimlerinin profesyonellere hitap etmekte ve kariyer geliştirme amacına yönelik olarak tasarlanmaktadır. Birbiri ardına ya da bağımsız olarak izlenecek kurlar şeklinde kurgulanan bu eğitimler sonucunda TÜBİTAK gözetiminde yapılacak sınav sonrasında sertifikalandırma yapılacaktır. Mevcut ve geliştirilmekte olan kurlar şunlardır: Pardus Destek Elemanı (PDE), Pardus Destek Uzmanı (PDU), Pardus Sistem Yöneticisi (PSY), Pardus Sistem Uzmanı (PSU), Pardus Kullanıcı Eğitmeni (PKE) ve Pardus Yazılım Geliştiricisi (PYG). TÜBİTAK onaylı Pardus Eğitim Merkezleri’nde (PEM) sertifikalı eğitmenlere tarafından verilecek bu eğitimler kariyerini Pardus ve özgür yazılım çevresinde şekillendirmek isteyen bilişim profesyonelleri düşünülerek tasarlanmaktadır.
Bilgisayarları işinin bir parçası olarak kullanacak kişiler için de temel Pardus eğitimleri tasarlandı ve şekillendiriliyor. Genel bilgisayar oqkur-yazarlığının belgelendirilmesi niteliğindeki European Computer Driving License (ECDL) benzeri bir temel Pardus ehliyeti müfredatı Milli Eğitim Bakanlığı Halk Eğitim Genel Müdürülüğü ile işbirliği halinde geliştirilmektedir. Ortaya çıkacak ve Halk Eğitim onaylı bu müfredat öncelikle Halk Eğitim merkezleri, belediyeler, sivil toplum örgütleri gibi kanallarla işsizler, kadınlar ve gençlere sunulacak ve bu kesimlerin istihdama katkılarının artırılması hedefine odaklanılacaktır.
Eğitimin Pardus’un yaygınlaşmasındaki önemli bir işlevi de alışkanlıkların oluşturulması ve tanımlanması olacaktır. Bu nedenle özellikle Milli Eğitim Bakanlığı ile ortak yürütülecek çalışmalara önem verilmektedir. Halen Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü (EĞİTEK) ile yapılan bir protokol kapsamında formatör bilişim öğretmenlerine farklı seviyelerde Pardus ve özgür yazılım eğitimleri verilmektedir. Bu eğitimlerden geçen öğretmenlerin Türkiye sathında eğitim programları düzenleyerek diğer öğretmenlere bilgi aktarımında bulunması planlanmaktadır. Bu sayede her yıl 3.000′in üzerinde bilişim öğretmeni bu birincil ve ikincil eğitimlerden geçerek ilgili derslerde Pardus ve özgür yazılımlar konusunda eğitim verir hale geleceklerdir.
Üniversiteler ve Ar-Ge
Eğitim çalışmalarının son kademesi üniversiteler olacaktır. Bu aşamada ortak çalışmaları yalnızca eğitim ile sınırlı görmemek, üniversitelerin asli görevlerinden araştırma-geliştirmeyi de ufuk dahilinde görmek gereği açıktır. Seminerler, konuk dersler, bitirme projeleri, staj programları bu kapsamda gözönünde bulundurulan araçlardır. Pardus projesi, özellikle teknolojik inovasyon vizyonu ile, üniversite öğrencilerinin ilgisini çekecek niteliktedir. Nitekim 2007 yılından bu yana yürütülen staj programlarına gösterilen yoğun ilgi bunun bir göstergesidir. Önümüzdeki dönemde bu çerçevede yapılanları çeşitlendirerek artırmak hedeflenmektedir.
Üniversitelerle yürütülecek ortak çalışmalar arasında önemli yer tutan tematik ortak geliştirme projeleri olacaktır. Bunun ilk örneği Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) ile yapılan 64-bit projesi olmuştur. ÇOMÜ’de bir öğretim görevlisi önderliğinde bir grup öğrencinin oluşturduğu proje ekibi, UEKAE Pardus ekibinin de katkı ve desteği ile, 2009 yılı ortasından itibaren Pardus’un 64-bit sürümünü hazırlamaya başlamış ve 2010′un ilk aylarında bu çalışmalar ana geliştirme deposuna dahil edilmiştir. Artık Pardus’un 32-bit ve 64-bit sürümleri aynı kaynak deposundan ve aynı anda üretilebilecektir. Özgür yazılım yaklaşımı ile ve fakat belli bir organizasyonel yapı dahilinde yürütülen çalışmalar benzer projelerin oluşturulması için bize ilham vermiştir. Önümüzdeki günlerde çok sayıda üniversite ile benzer yapıda tematik ortak geliştirme projeleri başlatma hazırlıklarını yürütüyoruz.
Özellikle üniversite öğrencileri tarafından ilgi gören bir başka çalışma Google Summer of Code (GSoC) programıdır. Google’ın dünya çapında özgür yazılım projelerini desteklemek amacıyla uzun süreli stajyer öğrencilere ve ustalarına maddi destek vermesine dayalı program 2005 yılından bu yana yürütülmektedir. Pardus projesi 2008 yılından bu yana ve her yıl 5 öğrenci/proje ile GSoC programına dahil olmaktadır. Bu kapsamda öğrencilere doğrudan ürün ağacına katkıda bulunma ve Pardus geliştiricileri ile birebir çalışma olanağı sağlanmaktadır.
Staj, tematik proje ve GSoC programına dahil olan öğrencilerin gelecekte kariyerlerini özgür yazılım çerçevesinde şekillendirmelerini ümit ediyoruz. Bu sayede yalnızca Pardus ekibine nitelikli bir insan kaynağı yaratılmakla kalınmayıp Türkiye özgür yazılım camiasına da yeni yüzler kazandırılabilecektir. Orta vadede hedefimiz bu programlarda yılda 400 öğrencinin yetişmesi planlanmaktadır. Mezun olduklarında doğrudan üretime katkıda bulunacak şekilde donanımlı ve yetkin bir çalışmadan geçen bu genç geliştirici ve girişimcilerin yazılım ve bilişim sektörüne katkıları büyük olacaktır.
Pardus Ekosistemi
Orta vadede PGO’lar, yazılım ve çözüm ortakları, donanım ortakları, eğitim merkezleri ile çeşitlenen ve genişleyen Pardus ekosisteminin Türkiye yazılım ve bilişim pazarında önemli bir ağırlık oluşturacağını öngörüyoruz. Bu ekosistem kurumsal göç projelerinde işbirliği ve sinerji ilkesini ön planda tutarak hızlı, ekonomik, güvenilir ve kaliteli çözümler üretir hale gelecektir. Türkiye çapında hizmet veren, çeşitli dikey pazarlarda yetkinleşmiş, tüm kurumsal yazılım dizisine hakim bir ekosistem, Pardus’un en güçlü varlığı haline gelebilecektir. Öngörümüz orta vadede Pardus ekosisteminin 2.000 kişiye doğrudan istihdam sağlayacağını (mevcut istihdamın yaklaşık %5′i) ve yıllık 50 milyon ABD Doları büyüklüğe ulaşacağını tahmin ediyoruz. Bu sayede Türkiye yazılım sektörünün yeni ve değişik bir gelişme / genişleme alanı ortaya çıkacak, küresel rekabet avantajı oluşturma yönünde bir fırsat yakalanabilecektir.
Bu sayede ulusal güvenlik kaygısı ile ve ürün odaklı başlatılan bir proje, yalnızca 8 yıl içerisinde istihdam yaratan, yüksek katma değerli üretimi hedefleyen, mikro ve makro ölçekte rekabet avantajı oluşturan önemli bir ekonomik enstüman haline gelecektir. Dünyada esmeye başlayan özgür yazılım rüzgarının Türkiye’de hem temsilcisi ve hem de önderi Pardus olacaktır. Pardus projesi artık hedefini "Türkiye bilişim sektörünün evriltilmesi" şeklinde çizmektedir…
Pardus macerası bugün pek önemli bir kilometre taşını geçiyor: İlk ürünümüz olan Çalışan CD‘nin çıkışının üzerinden tam 5 yıl geçmiş. 1, 5, 10, 25, 50 … önemli yıldönümleri; hayır, diğerlerinden farklı olduğundan değil, sayının yuvarlaklığından etkilenip özel anlamlar yüklediğimizden; gümüş, altın, platin yıl diye isim bile koyduğumuzdan. Beş yaş, kalıcılığın kesinleştiği, buna karşın geleceğe dönük beklentilerin arttığı bir dönem. Pardus’un geçmişine ve geleceğine baktığımızda da benzer şeyler görüyoruz.
Pardus’un katettiği yolu anlamak için en iyisi bu 5 yılda çıkardığımız ürünlerin üzerinden geçelim birer birer:
Gaziantep Üniversitesi’nde düzenlenen Akademik Bilişim konferansında 2 Şubat 2005′te duyuruldu Pardus Çalışan CD ve dağıtılmaya başlandı. Çalışan CD’ye giden yol başlıbaşına roman konusu olur. Ben birkaç konu başlığı vermekle yetineyim: Master CD’lerin basılışı ve teslimatı, evde unutulan anahtar, Acıbadem-Atatürk Havalimanı hattı, Pardus kartonetinin otomobil ve uçaktaki macerası, “kaymağım”, İmam Çağdaş, katmer ve sıcak sütle kahvaltı… Ürüne gelirsek dört aylık sıkı bir çalışmanın sonucu, Pardus’la ne yapmak istediğimizin güzel bir örneği. Görseller (sevgili Umut, kulakların çınlasın!) harika, arayüzler temiz ve kullanışlı. Altta, biraz sıkıntılı da olsa, bir nevi ÇOMAR çalışıyor. En önemlisi marka sorunlu Uludağ ismi yerine Pardus gelmiş, aslanlar… yok yok parslar gibi!
Yeni bir ürün çıkarmanın aslında kolay, mevcut olanı sürdürmenin ise zor olduğunu öğrenme “fırsat”ını Pardus Çalışan CD 1.1 zamanlarında bulduk. “İki haftada hallederiz” diye giriştiğimiz güncelleme, hata giderme ve kimi teknolojilerimizi törpüleme / cilalama işi üç ayı aşıyor. Aslında daha da uzar, ama bir noktada dur demek gereğini -biz bile- hissediyoruz. Son gece ÇOMAR ile gereksiz oynamalar (sevgili Serdar Hoca, biz bu mereti neden yedik?), sabaha kadar süren bir ralii… Sonunda sessiz sedasız ortaya çıkıyor Çalışan CD 1.1. Arada “Çalışan CD ile övünmek TÜBİTAK’a yakışmaz”, “Taktım CD’yi çalışmadı, rezalet” ve benzeri değerlendirmeler cabası…
Pardus 1.0 kritik bir sürümdü. Bir kere PiSi’yi tasarlamak ve geliştirmek gerekiyordu. Sonra gerçek anlamda çalışan ve sürekli çalışabilecek bir de ÇOMAR. Ekip biraz büyüdü, tasarım tartışmaları biraz sertleşti, diğer işleri nedeniyle proje yöneticisi ofise biraz daha az uğramaya başladı… Sonunda sevgili Çağlar tarihi açıklamasını yaptı: “Bu sürüm bu yıl içerisinde çıkmazsa kendimi Boğaz Köprüsü’nden atacağım!”. Çağlar sevgisi ağır bastı ve yılın bitmesine dört gün kala Pardus 1.0 arz-ı endam etti. Bizim için önemli bir adımdı, ama herhalde yapılmış en iyi Linux dağıtımı değildi. Yine de büyük sükse yaptı…
Bir yaşını kazasız belasız atlatan Pardus, daha da dişli yeni hedefine yöneldi: Yeni bir sürüm çıkarmak. Bu hedefe ulaşırken önemli bir de hata yaptı, kısmen isteyerek: Pardus 1.0′ı ölüme terketti. 1.0′ın gerek tasarım hataları ve gerekse yeterince oturmamış kod temeli zaten geliştirici ekibi rahatsız ediyordu. Bu arada ekip gelişmiş ve Türkiye’de özgür yazılımın rüya takımı haline gelmişti. Pek çok şey gözden geçirildi, yeniden yazıldı. Sevgili Barış YALI’yı rock-solid hale getirdi, sevgili Gürer ÇOMAR’ı ve pek çok yönetsel aracı ele aldı, sevgili Faik PiSi’yi ayağa kaldırdı. Sürüm yöneticimiz sevgili Çağlar, yanında multimedya gurusu sevgili Onur, güvenlik ninjası ve herşey sorumlusu sevgili İsmail… Sevgili Ekin testçi kisvesi altında Pardus kariyerine hazırlanıyordu. Genç arkadaşlarımız sevgili Bahadır ile Gökmen de abilerine destek oluyordu. Grafik için Umut, sosyal ve camia işleri için sevgili Löker. Bir tek sevgili Meren‘i kaybettik yolda, medeni hal değişimi ve akademia sevdası ile. Bu ekip ile yapılamayacak iş göremiyorum ben…
Ekip hakkını verdi ve Pardus’un sürüm kalitesi kat kat yükseldi. Yavaş yavaş kurumsal kullanıcıların ve (belki daha önce) küresel Linux camiasının dikkatini çekecek özelliklerde bir ürün çıktı ortaya. Durumun verdiği özgüven ile güncelleme sürümleri yayımlamaya başladık, bunlara da Anadolu’nun nadir ve nadide hayvanlarının adlarını verdik. Pardus 2007′nin en önemli başarısı Milli Savunma Bakanlığı’nın Türkiye çapında 600 biriminde ve 5.000 üzerinde istemcide Pardus (2007 temelli “Kurumsal 1″) kullanmaya başlaması idi. 2007 güzel bir yıl oldu…
2007 bir yandan böyle parlak geçerken bir yandan da rüya takım’ın dağıldığı dönem oldu. Hatta öyle zamanlar oldu ki biz bile projenin geleceğinden, hadi en azından kısa vadede geleceğinden, endişe duymaya başladık. Ama isimlerini özellikle saymak istediğim üç genç arkadaş, sevgili Gökçen, sevgili Ozan ve sevgili Fatih birinci ve birbuçuğuncu nesil geliştiriciler ile birlikte harika işler çıkardılar ve Pardus 2008, istediğimizden biraz geç de olsa, sevgili Ekin‘in sürüm yöneticiliğinde yayımlandı. Gerek kullanıcılarımızdan, gerekse küresel Linux camiasından aldığı tepkiler Pardus 2007′nin gerisinde değildi, hatta daha bile iyiydi. Şimdilerde bile sıkı tartışmalardan birisi en iyi Linux sürümünün Pardus 2007.3 Lynx lynx mi, yoksa Pardus 2008.2 Canis aureus mu olduğu yönündedir. Pardus ekibi kısmen kurumsallaştığını, sürdürülebilirliğinin kişi bağımsız olduğunu göstermişti. Hem de 2008′i çıkarırken 2007′yi öldürmemiş, ikisine de destek vereye devam etmiştik. Ekip ve süreç olgunlaşıyordu…
Kimi diğer dağıtımlardan farklı olarak biz güçlü görsel efektleri ve yeni nesil etkileşim paradigması sunan KDE4′e biraz mesafeli durduk. Bleeding edge tekno-geyikler kadar sıradan kullanıcı, KOBİ’ler ve hatta kurumların tercih ettiği bir dağıtım olarak kararlılığı da gözardı etmememiz gerekiyordu. KDE4′in girişi Pardus 2009 ile oldu. Ve çok da bomba oldu… Sevgili Onur yönetiminde ekibimiz pek çokları (bu arada KDE geliştiricileri) tarafından “en iyi KDE4 gerçeklemesi” olarak anılan bir sürüm çıkardılar. Diğer yandan 2008 desteğini de sürdürerek (ve hatta Pardus Kurumsal 2 için KDE3 arayüzünü tercih ederek) aynı anda iki ana kanalda da iş görebileceğimizi gösterdik. 2009 şu anda kendinden emin bir şekilde yaşamına devam ediyor, bu yıl sonunda Pardus 2011 çıkana kadar buraların efendisi o!
Görüldüğü üzere karnemiz oldukça etkileyici. Hele bu işleri rakibimiz / kıyaslama yaptığımız dağıtımların 3, 5 ve hatta 10′da biri büyüklükte bir ekiple yaptığımızı düşündüğümüzde oldukça etkileyici. 5. yıl değerlendirmelerimize diğer açılardan devam edeceğiz…
Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisinin Eylül sayısında yayımlanan bu yazı ile özgür yazılım lisansları etrafındaki gezintimiz sona eriyor…
Özgür Yazılım Lisansları
Hukuksal AçındanÖzgür yazılım lisanslarını incelememizi bu ay, konuya giriştiğimiz nokta olan hukuksal açıdan irdeleyerek tamamlıyoruz. Yazının başında alışıldık “ben avukat değilim, ama …” şeklinde sorumsuzluk beyanımı yapayım da sonra sıkıntı yaşanmasın.
Mevcut Yasal Yapı
Türk hukukunda yazılımlar 5 Aralık 1951 tarih ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) çerçevesinde düzenlenmektedir. Bu yasa 1983, 1995, 2001 ve 2004 yıllarında çeşitli değişikliklere uğramıştır. 1995 yılındaki değişiklik Gümrük Birliği’ne uyum, 2001 yılındaki değişiklik bu değişiklik sonucu ortaya çıkan çarpıklıkları giderme ve 2005 yılındaki değişiklik de AB mevzuatına uyum amaçlıdır. Yazılımların “bilgisayar programı” adı altında yasaya girişleri 1995 değişikliği ile olmuştur.
FSEK uyarınca “[...] her biçim altında ifade edilen bilgisayar programları ve bir sonraki aşamada program sonucu doğurması koşuluyla bunların hazırlık tasarımları,” birer ilim ve edebiyat eseri sayılırlar, buna karşın “Arayüzüne temel oluşturan düşünce ve ilkeleri de içine almak üzere, bir bilgisayar programının herhangi bir ögesine temel oluşturan düşünce ve ilkeler” eser sayılmazlar. Yasa koyucu bu ifadeler ile yazılımları ürün aşamasında eser olarak değerlendireceğini, düşünce aşamasında bir kapsama sağlamadığını açıkça ifade etmektedir.
FSEK’e göre “Bir eserin sahibi, onu meydana getirendir.”, ayrıca “Birden fazla kimsenin iştirakiyle vücuda getirilen eser ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa, eserin sahibi, onu vücuda getirenlerin birliğidir.” Yani paylaşımcı bir geliştirme ortamında ve açık olarak geliştirilen özgür yazılımların “sahip”i, Türk hukukuna göre, o yazılımın ayrılmaz parçası haline gelmiş bir katkıda bulunmuş tüm geliştiricilerdir.
FSEK ayrıca “Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu eserlere nispetle müstakil olmayan” eserleri de “işlenme eser” adı altında sınıflandırıyor ve “Bir bilgisayar programının uyarlanması, düzenlenmesi veya her hangi bir değişim yapılması” sonucu ortaya çıkan yazılımı da bir işlenme eser sayıyor. “Bir işlenmenin [...] sahibi, asıl eser sahibinin hakları mahfuz kalmak şartıyla onu işleyendir.” diyerek de işlenme eser sahipliğine açıklık getiriyor.
Sonuçta FSEK, gerek özgür yazılım üretim sürecine ve gerekse özgür yazılımlardan türetilen eserler konusunda uygulanabilir kurallar koyuyor.
Özgür Yazılım ve FSEK
FSEK’in koca bir kısmı eser sahiplerinin Manevi (Umuma Arz, Adın Belirtilmesi, Eserde Değişiklik Yapılmasını Men, vb) ve Mali (İşleme, Çoğaltma, Yayma, Temsil, vb) Hakları’na ayrılmış durumda. Ve genel olarak her türlü hak için “münhasıran eser sahibine aittir.” diyerek, en azından kağıt üzerinde, önemli bir güç veriyor eseri meydana getiren(ler)e. Yukarıdaki özgür yazılım ve işlenme eserler ile baktığımızda, gerek hoşgörülü ve gerekse copyleft lisansları eser sahiplerinin eser üzerindeki haklarını düzenleyen birer hukuksal metin olarak görmek ve FSEK’te tarif edilen işleyişin ayrıntısını düzenlediğini düşünmek mümkün.
FSEK ile özgür yazılımların uyumu konusunda sıkıntı yaratabilecek ayrıntılar yok mu? Var tabii ki… Ama genelde yazılımlar için benzer sıkıntılardan söz etmek de mümkün. Yazılımların oluşturulması ve dağıtılması süreci ve FSEK’in değişiklik tarihleri düşünüldüğünde bu tip sıkıntıların olmaması şaşırtıcı olurdu.
Ne yazık ki Türk hukukunda özgür yazılım lisans sözleşmelerinin hukuksal süreçlerde irdelenmesi ve FSEK kapsamında içtihat oluşturulması için bir örneğe rastlayamadım. Hatta Google’da “FSEK özgür yazılım” şeklinde bir arama yapınca gelen ilk sonucun benim bir web günlüğü girdim olması da düşündürücü. Bu konularda daha fazla çalışmaya ihtiyacımız var, kesinlikle…
FSEK ile ilgili önemli bir saptama da bu yasanın ilk ortaya çıkışından bu yana, tüm değişiklikler de dahil, temel güdü olarak eser sahiplerinin haklarını korumanın temel alınmış olması. Özgür yazılım bağlamında, birkaç yazıdır değindiğimiz gibi, geliştirici yanında kullanıcının ve genelde kamunun yararları da son derece önemli. Kanımca FSEK’e bu açıdan yeni bir bakış da çok yerinde olacaktır…
Özgürlük İçin e-dergisini okuyun, okutun…
Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisine Ağustos sayısında yayımlanan yazım:
Özgür Yazılım Lisansları
Felsefi AçısındanGeçtiğimiz aylarda hoşgörülü ve copyleft özgür yazılım lisanslarını önce geliştiricileri sonra da iş modelleri açısından karşılaştırıp irdelemiştik. Şimdi sırada daha derin bir konu var, aynı lisansları felsefesel ve “özgürlük” kavramı açısından karşılaştırmak.
Özgürlük Nedir?
Hep yararlı gördüğümüz şeyi yapalım ve TDK Güncel Türkçe Sözlük’e bakalım özgürlük sözcüğünün lafzi anlamı için:
Özgürlük: Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.
İlk adımda sert bir kayaya çarptık, gördüğünüz gibi. Her lisans sözleşmesi bir dizi şart içerir, bu hali ile zaten “özgürlük” sözcüğünün lafzi anlamı ile çelişirler. Ufak bir araştırma ile “şarta bağlı olmama” kısmını ön plana çıkardığımızda “özgürlük”ten “başıboşluk”a gittiğimizi görebiliriz. Eğer bu sözcüğü kullanacaksak, yazılımı başıboş bırakmanın tek yolu kamusal alana bırakmak, yani herhangi bir telif işareti koymamak. Kimi yazılımcılar gerçekten bu yolu seçiyor ve eserlerini kamuya devrediyorlar. Bunun sonucu olarak da bu yazılımlardan türetilecek ürünler üzerinde herhangi bir söz hakları bulunmuyor.
Başıboş yazılım çok tercih edilen bir lisanslama yöntemi değil. Çünkü yazılımcılar ürettikleri ve kamu ile paylaşmaya karar verdikleri fikri mülkiyetlerinin ne şekilde kullanılacağı konusunda, özellikle özgürlük bağlamında söz hakkına sahip olmak istiyorlar. Bunun sonucu olarak da hoşgörülü ve copyleft özgür yazılım lisanslarından birini seçiyorlar.
Geliştiricinin Özgürlüğü, Kodun Özgürlüğü, Kullanıcının Özgürlüğü
Hoşgörülü lisanslar, bir açıdan bakınca, en geniş özgürlüğü sunan özgür lisanslar. Çünkü, adı üzerinde, bu lisanslar geliştiricilere özellikle türev ürünler için son derece geniş bir hareket serbestisi sağlıyorlar. Hoşgörülü bir lisansla yazılmış yazılımdan türeteceğiniz ürünü istediğiniz şekilde sunabiliyorsunuz kullanıcıya, hatta kodunu kapatarak. Apple’ın BSD çekirdeği üzerine inşa ettiği MacOS X’i sürekli örnek veriyoruz bu konuda, ama örnekler saymakla bitmez. Hoşgörülü lisanslar geliştiriciyi özgürleştiriyor, kısıtlarını kaldırıyor. Bu özellikleri ile kimi zaman “gerçek özgür lisanslar”ın hoşgörülü lisanlar olduğu savlanıyor.
Tabi bu noktada önemli bir soru ile karşılaşıyoruz: Özgürlüğü kimin için talep edeceğiz? Geliştiriciyi özgürleştiren lisanslar yazılımı da özgürleştiriyorlar mı gerçekten? Geliştiriciyi özgürleştirmek yönündeki her adım kullanıcıyı da daha özgür kılıyor mu?
Özgür Yazılım Vakfı’nın (www.fsf.org) buna yanıtı net: Hayır, geliştiriciyi özgürleştirmek önemli olmakla birlikte nihai hedef olamaz. Önemli olan kullanıcının özgürleşmesidir. Bu uğurda geliştiricilerin özgürlüklerinden fedakarlıkta bulunulabilir, hatta bulunulmalıdır da. Copyleft özgür lisanslar tam da bunu yapıyor, bir kez özgür kılınan yazılımın (aslen kaynak kodunun) her zaman özgür kalmasını şart koşuyorlar. Örneğin GPL ile lisanslı bir yazılımdan türetilen ürün kapalı kaynak kodu ile dağıtılamıyor. Geliştirici GPL koda el sürdüğünde bu şartı da kabul etmek zorunda. En güzel örnek daha birkaç gün önce Microsoft’un Linux çekirdeğine katkıda bulunmak için GPL lisansını kullanmak “zorunda kalması”.
GPL lisansının (burada kastettiğimiz 1991 tarihli sürüm GPLv2) kodun özgürlüğünü sağlarken kullanıcıyı özgürleştirmek için her zaman yeterince etkili olamadığını geçen onbeş küsur yıl gösterdi. Özgür yazılımları kullanan donanım ürünleri (örneğin en meşhur vaka TiVo) ya da internet bazlı servisler (örneğin Google arama aracı) kaynak kodlarını FSF’in amaçladığı kadar açmadan ve özgürleştirmeden de çalışabiliyorlardı. Bu sıkıntıları da gidermeyi hedefleyen GPLv3 çalışması 2007 yılında tamamlandı. Gittikçe daha fazla yaygınlık kazanan GPLv3 ve Affero GPLv3 lisansları ile kullanıcılar biraz daha özgür olabilecek.
Kişisel görüşüm ise, bu tip karmaşık sorunların yalnızca bir lisans metni ile çözülemeyeceği, özellikle yazılımın yeniden üretimi ve yenilikçi ürün geliştirime konusunda yeterince cazip yeni iş modelleri oluşmadan yapılacak lisans metni iyileştirmelerinin yalnızca sınırlı başarısı olacağı yönünde…
Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisine Temmuz sayısında yayımlanan yazım:
Özgür Yazılım Lisansları
İş Modelleri AçısındanGeçtiğimiz ay özgür yazılım lisanslarını, özellikle hoşgörülü ve copyleft lisansları geliştirici açısından karşılaştırıp irdelemiştik. Bu kez de iş modelleri ve “yazılımdan para kazanma” kapsamında aynı karşılaştırmayı yapacağız.
Copyleft Özgür Yazılımdan Para Kazanmak
GPL ve benzeri copyleft özgür yazılım lisansları, geçen yazımızda da irdelediğimiz gibi, kaynak kodunun türev eserlerden kapatılmasına izin vermiyor. Yani GPL bir kodu alıp bir ürün oluşturduğunuzda bu ürünü de açık kaynak kodlu olarak dağıtmak, satmak zorundasınız. Yani sizin koda eklediğiniz bilgi birikimini ürünü alan herkesle, bu arada rakipleriniz ve pazara yeni gireceklerle paylaşıyorsunuz. Bu durumda ürünün fiyatının düşmesini, sonuçta da sıfıra inmesini engelleyemiyorsunuz teorik olarak. Yani özgür yazılımı (free as in freedom) sonuçta bedava yazılım (free as in free beer) haline geliyor. Doğal olarak “aklı başında” herhangi bir yazılım şirketi de bu yola girmiyor, GPL bir yazılımı alıp para ile satılacak bir ürün haline getirmiyor. Tabii ki aklı başında olmayanlar istisna…
Örneğin RedHat. Tümüyle GPL Linux çekirdeği ve pek çok özgür yazılımdan oluşan bir işletim sistemi oluşturuyor, bu yazılımın kaynak kodunu da erişilebilir durumda tutuyor, hatta marka unsurları hariç kendi ürünü ile aynı (ve bedava yazılım) CentOS’u bir rakip olarak görmekle birlikte kullanıcılarına “istediğiniz zaman CentOS’a göç edebilirsiniz” bile diyor, ve tüm bunlara karşın ürününü satıyor. Binlerce kurum da satın alıyor, RedHat’in yıllık cirosu yarım milyar ABD Doları, piyasa değeri dört milyar ABD Doları’na yakın.
Biraz değişik bir örnek MySQL. MySQL’in farklılığı ürününü GPL olarak dağıtmakla birlikte tüm yazılımın aynı zamanda eser sahibi (yani telif hakları sahibi) olması. Bu sayede aynı ürünü istediğine GPL ile, istediğine daha farklı bir lisansla verebiliyor. MySQL farklı lisansla verdiği ürüne ek özellikler katıp bu özelliklerinin kaynak kodunu kapalı tutma yolunu da izliyor. Bu sayede ek özelliklere ihtiyaç duyanlar için fiyatı sıfıra inmeyecek (hem teoride, hem pratikte), dolayısıyla satılabilir, bir ürün çıkarıyor. Ayrıca MySQL türevi ürünler geliştirecek firmalar bu farklı lisans yolunu kullanıp kendi ürünlerini kapalı kaynak koduyla satabiliyorlar, büyük avantaj. MySQL bu nedenle bir milyar küsur ABD Doları’na satın alındı, Sun tarafından. “Çifte lisans” ya da “özgür çekirdek” diye adlandırılan bu yöntem ürününü GPL ile açmak isteyen pek çok özgür yazılım firması için can kurtarıcı.
Hoşgörülü Özgür Yazılımın Cazibesi
Hoşgörülü özgür yazılım lisansları için iş dünyası çok daha verimli. Aslında MySQL’den bahsederken “farklı lisans” diye adlandırdığımız lisans yine bir özgür yazılım lisansı, ama hoşgörülü. Aklı başında yazılım firmaları hoşgörülü lisansa sahip özgür yazılımları alıp, üzerinde değişiklikler yapıp, ortaya çıkan ürünü kaynak kodunu açmadan pazarlamayı pek seviyorlar. Bu nedenle işletim sistemi çekirdeği ve işletim sistemi olarak BSD (ve kardeşleri) pek revaçta yazılım firmaları açısından.
En baba örnek tabii ki Apple. BSD çekirdeği ve işletim sistemini, üzerine kurulu pek çok özgür yazılımı alıp Mac OS X haline getiren Apple. Hakkını verelim, BSD üzerindeki kimi iyileştirmeleri ana geliştirici ile paylaşıyor Apple. Apple’ın işe dahil olması BSD için iyi bir etki yarattı. Ama BSD’yi ana kaynağından alıp OS X gibi bir hale getirmek pek mümkün değil, çünkü aradaki yolun üzeri örtülmüş. Bu, tam olarak copyleft lisansların önlemeye çalıştığı şey.
Pek çok başka örnek var, isimle saymaya gerek yok. Herhalde meramımızı anlatabildik: Hoşgörülü lisans üzerine iş planı yapmak daha garantili yol, ama copyleft yazılımlardan yazılım satarak para kazananlar da var.
Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisine yazdığım yazılarda birkaç aydır özgür yazılım lisanlarını çeşitli açılardan inceliyorum. Özellikle hoşgörülü ve copyleft lisansların karşılaştırmasını yapmaya çalışıyorum. Geliştiriciler, iş modelleri ve felsefi açıdan değerlendirmelerin yer aldığı ilk üç yazıyı web günlüğüme aktarıyorum. Dizi, büyük olasılıkla, önümüzdeki ay yayımlanacak hukuk açısından değerlendirme yazısı ile son bulacak. İşte Haziran sayısında yayımlanan yazım:
Özgür Yazılım Lisansları
Geliştiriciler AçısındanGeçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi Fikri Mülkiyet Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi (bilfim.bilgi.edu.tr) ile Bilişim ve Yazılım Eser Sahipleri Meslek Birliği (www.biyesam.org.tr) işbirliği ile düzenlenen Hukuki Boyutları ile Bilgisayar Programları konferansına izleyici olarak katıldım. Programda Dr. Emre Bayamlıoğlu’nun özgür yazılımlar ile ilgili bir konuşması bulunması benim için cazibe oluşturan unsurlardan biriydi. Konuşma sonrasında aklımda yer eden ana görüş özgür yazılımı hukukçulara anlatmada eksik kaldığımızı, bunun da özgür yazılım temelli iş modelleri ve iş planları oluşturacak firmalar için bir handikap oluşturabileceği idi. Bu saptama ışığında birkaç yazıda özgür yazılım lisansları ile iş modelleri arasındaki bağlantıyı irdelemeye çalışacağım.
Ortak Payda: Özgürlük
Özgür yazılım lisanslarına eğitimsiz ve deneyimsiz bir bakış ilk anda iki farklı lisans ailesi ve sadece nüanslara sahip iki yaklaşım arasında olmayan “çatışma”yı algılıyor. Bu bilişimciler için de geçerli, öyle anlaşılıyor ki hukukçular için de. Özgür Yazılım Vakfı (Free Software Foundation-FSF, www.fsf.org) tarafından kaleme alınan ve ısrarla savunulan GNU GPL ve uyumlu lisanslar ile Açık Kaynak Girişimi (Open Source Initiative-OSI, www.opensource.org) tarafından onaylanan daha geniş anlamda özgür yazılım lisansları aslında aynı ortak payda üzerine şekilleniyorlar: Özgürlük. Ayrıntılandırmak gerekirse dört temel özgürlük:
- Özgürlük 0: Programı sınırsız kullanma özgürlüğü.
- Özgürlük 1: Programın nasıl çalıştığını inceleme ve amaçlara uygun değiştirme özgürlüğü.
- Özgürlük 2: Programın kopyalarını sınırsız dağıtma özgürlüğü.
- Özgürlük 3: Programın değiştirilmiş halini dağıtma özgürlüğü.
Gerek GNU GPL, gerekse diğer OSI onaylı özgür yazılım lisansları bu özgürlüklerin karşılanmasını temel şart olarak ortaya koyuyorlar.
Ayrıldıkları nokta ise türev yazılımlarla ilgili şartlar ya da izinler. GNU GPL türev yazılımların da aynı lisansla dağıtılmasını, dolayısı ile bir kez özgürleştirilen yazılımın türevlerinin de kapatılamamasını şart koşuyor. Bu tip lisanslar copyleft ya da karşılıklı (reciprocal) olarak sınıflandırılıyor. Kimi özgür lisanslar ise (örneğin BSD, Mozilla Public License gibi sıkça kullanılan lisanslar) türev yazılımlar için herhangi bir şart koşmuyor, bu nedenle de hoşgörülü (permissive) lisanslar olarak anılıyorlar. Hoşgörülü lisanslar ile bir özgür yazılımı değiştirdiğinizde kaynak kodunu kapatma, türev yazılımı sahipli hale getirme “özgürlüğü”nüz de var. En popüler örnek Apple’ın BSD çekirdeği üzerine şekillenen OS X işletim sistemi. Evet, OS X özgür yazılım değil, ama bu durum BSD çekirdeğinin özgürlüğünü ortadan kaldırmıyor.
Yazılım Geliştirici Açısından Hoşgörülü Lisanslar
Özgür yazılım lisanslarına iş modelleri açısından yaklaşmadan önce yazılım geliştiricinin bakışından değerlendirelim: Karşılıklı lisanslar açık bir şekilde bir kez özgür dağıtılan kodun hep özgür dağıtılmasını şart koşuyor. Tabii tek eser sahibi için çift lisanslama olanakları mevcut, ama bu GNU GPL kodun ve türevlerinin özgürlüklerini etkilemiyor. Hoşgörülü lisanslar ise özgür dağıtılan kodun “sahiplenilmesi”ne olanak tanıyor. BSD çekirdeğine katkıda bulunan bir geliştirici bu kodun kapalı OS X işletim sisteminin başarısına da katkıda bulunacağını, yani özgür olmayan yazılımlara bir anlamda destek olduğunu biliyor.
Yazılımcı olmayan bir kişinin gözünden bakıldığında bu tümüyle bir yarar / zarar analizi ve hür iradeyle verilen bir karar. Kendini FSF felsefesine adamış birisi için kabul edilemez bir uygulama olabilirken olaya daha pratik / pragmatik açıdan yaklaşan birisi için özgür yazılım için elde edilecek fayda ön plana çıkabiliyor. Dolayısı ile hoşgörülü lisansları kullanan yazılımcıları copyleft lisansları kullanan yazılımcılardan daha az “özgür yazılımcı” olarak görmek gibi bir durum söz konusu olmamalı. Her ikisi de özgür yazılımların gelişmesi için çalışıyorlar. Ben, bu nedenle, Türkçe’de ve Türkiye’de “Özgür Yazılım – Açık Kaynak” diye bir ayrıma, FOSS, FLOSS gibi (bence) zorlama bölünmelere ve “çatışma”lara ziyadesiyle karşıyım. Tek bir özgür yazılım tanıyorum, ve her platformda bunu vurgulamaya çalışıyorum.
Gelecek ay hoşgörülü lisansların iş modelleri açısından önemine değineceğiz, işler biraz daha karışacak
![]()
Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisine Mayıs sayısında yayımlanan yazım:
Pasifik’in İki Yakasından Üç İş Vakası
Özgür yazılım üzerine kurulu iş modellerine ve iş pratiklerine eğilmeye devam ediyoruz. Bu ay değişik zamanlarda eğildiğimiz açıklık, paylaşımcı geliştirme modelleri, yönetişim ve iş modelleri kavramlarının hepsini içinde barındıran özgür yazılım / açık kaynak temelli üç iş vakasını karşılaştırmalı olarak irdeleyeceğiz: Google’ın cep telefonu ve giderek taşınabilir bilişim cihazı işletim sistemi ve geliştirme platformu Android, Tayvan’dan yalnızca meraklılarının duyduğu özgür ve hayli açık cep telefonu girişimi OpenMoko ve Intel’in taşınabilir internet cihazları için geliştirdiği Moblin.
İnorganik İnovasyon, Kontrollü Geliştirme ve Korumacı İş Modeli
Google, 2005 yılında cep telefonları için yazılımları üreten Android Inc. şirketini satın aldı. Oldukça parlak bir kurucular listesine sahip şirket Google bünyesinde Linux temelli bir mobil işletim sistemi ve geliştirme platformu oluşturmak için hayli kapalı kapılar ardında çalışmalara başladı. Tam olarak “inorganik inovasyon” denen, firmanın elindeki kaynaklarla değil, satınalmalar yoluyla yenilik yaratma yöntemine uygun şekilde…
2007 yılı sonlarında, yani satınalmadan iki yıldan fazla bir süre sonra, Google çok sayıda cihaz üreticisi, cep telefonu operatörü ve bilişim firması ile birlikte Open Handset Alliance girişimini kurduğunu ilan etti. OHA girişimi ilk ürünü olarak da Android cep telefonu platformunu duyuruyordu.
2008 yılı sonunda iki önemli gelişme yaşandı: Önce HTC’nin ilk Android temelli cep telefonu G1 piyasaya çıktı, sonra da Android Apache License ile özgür yazılım haline geldi. Ancak hala Android geliştirmesi hayli kontrollü (ve kimilerine göre aslında kapalı) bir şekilde geliştiriliyor. Öte yandan OHA’ya yeni katılımlar ile Android’in pazar geleceği hayli parlak görünüyor.
Özgür Yazılım, Özgür Donanım, Özgür Tasarım
OpenMoko kendini şöyle tanımlıyor: “Yaşama, tutkuya, işleve ve sade güzelliğe açık. Asla kapalı, mükemmel ya da bitmiş değil. Fikirlerinizle doldurulmayı bekleyen boş bir tekne…”, ya da Laozi’nin dizeleri ile: “Menfaat hep orada olandan gelir / Fayda ise olmayandan.”
Biraz idealist, biraz hayalperest bir “sörfçü” olan Sean Moss-Pultz’un projesine Tayvan’ın First International Computer (FIC) finansal destek vermiş. Önce OpenMoko Linux altında özgür bir cep telefonu platformu, sonrasında da Neo 1973 (yalnızca geliştiriciler için) ve Neo FreeRunner adıyla iki cep telefonu çıkmış ortaya. Yalnızca yazılım özgür değil, donanım ve hatta cihazın endüstriyel tasarım çizimleri dahi özgür; isteyen alsın, geliştirsin yaklaşımıyla kamuya açılmış.
Teknoloji meraklıları ve özgür yazılımcılar tarafından çok büyük bir sevinç ve ilgiyle karşılanan OpenMoko projesi, ne yazık ki, pazarda manalı bir varlık gösterememiş; yeni telefonları GTA03 geliştirmesinin iptal edildiğine dair bir haber çıktı pek yakınlarda.
Güçlü Firma ve Mantıklı Yönetişim
Intel, 2007 yazında Intel Atom işlemci ailesi ve bu ailenin geleceğinde önemli yer tutmasını beklediği mobil internet cihazları (MID – Mobile Internet Devices) için Linux temelli ve özgür yazılım Moblin projesini duyurdu. Intel’de kalabalık ve güçlü bir ekip tarafından yürütülen geliştirme süreci, Android’den farklı olarak, hayli açık yol aldı. Moblin, özellikle bir geliştirici camiası oluşturmaya önem verdi. Bunun sonucu olarak da başta diğer Linux dağıtımları olmak üzere pek çok özgür yazılım geliştiricisinden destek aldı.
Öyle ki, geçtiğimiz haftalarda Intel, Moblin’in yönetimini Linux Foundation’a devretti. Bu yönetişim hamlesi ile Moblin’in özgür yazılım geliştirme geleneklerine uygun bir şekilde açık ve paylaşımcı bir ortamda geliştirilmesi yönünde bir adım daha atılmış oldu. Intel, kontrollü inovasyon yerine açık geliştirme yolunu seçerek önemli bir stratejik karar verdi.
Hemen hemen aynı alanda üç proje, üç farklı yaklaşım… Hepsi özgür yazılım temelli, ama hepsi farklı iş modellerine sahip… Pazarın bu yaklaşımları nasıl değerlendireceğini önümüzdeki aylar ve yıllarda göreceğiz!
2 Mayıs günü üç günlük tatilin orta gününde yapılması pek de akıl karı olmayan bir iş yaptım, Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Hukuki Boyutuyla Bilgisayar Programları konferansına katıldım. Konferans, Bilgi Üniversitesi’nin Fikri Mülkiyet Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Bilişim ve Yazılım Eser Sahipleri Meslek Birliği tarafından düzenlenmişti ve son derece etkileyici bir programı vardı.
İlk oturum “Bilgisayar Programları ve Hukuki Koruma” başlığını taşıyordu ve genelde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çevresinde yapılanmıştı. Konunun duayenlerinden olduğunu anladığımız Prof. Mustafa Topaloğlu girişi yaptı. İlginç bir şekilde hukukçular yazılımı: Program akışı, algoritma, kaynak kodu ve arayüz olarak bileşenlerine ayırıyorlar. FSEK temelde kaynak kodu ve program akışına bir koruma getiriyor. Algoritma ile arayüz koruma altında değil. Topaloğlu bu durumdan “maalesef” diye bahsetti. Özellikle algoritmanın korunması gereğini anlayamadım. Topaloğlu FSEK’in şahsi kullanım için çoğaltma hükmünü de yedekleme amacı ile sınırladı ve hatta bunu da yasaklar bir yorum getirdi, ki bu daha da şaşırtıcı idi. Oturumun soru-yanıt kısmında bir avukatın lisans süresi dolmuş bir yazılımın yalnızca verilerin başka bir yazılıma aktarılması için kullanılması konusundaki sert olumsuz tavrı da kayda değerdi. Neyse ki özellikle meslek icra eden hukukçulardan bu yorumlara ciddi itirazlar geldi.
İlk oturumun ikinci konuşmacısı Yrd. Doç. Emre Gökyayla idi ve FSEK’e göre hak sahipliği konusunda konuştu. FSEK’in tüzel kişilerin eser sahibi olmasına müsaade etmediği görüşü benim için hayli çarpıcı idi. Gerçi bu görüş hem soru-yanıt bölümünde sorgulandı, hem de Gökyayla FSEK’in diğer hükümleri ile gerçek kişilerin sahipliğinin özellikle işçi-işveren ilişkisi ile “boş bir kabuk” haline geldiğini söyleyerek bu görüşün yalnızca temsili olarak algılanması gereğine işaret etti. Benim açımdan Gökyayla’nın konuşmasındaki bomba FSEK’in 10/son fıkrasının
“Birden fazla kimsenin iştiraki ile vücuda getirilen eser, ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa bir sözleşmede veya hizmet şartlarında veya eser meydana getirildiğinde yürürlükte olan herhangi bir yasada aksi öngörülmediği takdirde birlikte eser üzerindeki haklar eser sahiplerini bir araya getiren gerçek veya tüzel kişi tarafından kullanılır.”
ifadesi idi. Bu maddeyi lafzi olarak değerlendirdiğimizde şirket merkezli bir özgür yazılıma camianın katkısının, eğer bir sözleşme ile düzenlenmiyor ise, eser haklarının camiayı bir araya getiren tüzel kişi, yani şirket, tarafından kullanılacağı sonucuna varıyoruz. Doğal olarak bu “kullanım”ın sınırları tartışılır, ama hukukçuların yorumundan anladığım burada söz konusu olan sahip olmak dışında sahip olmanın getireceği tüm hakların kullanılması. Demek ki, FSEK’e göre, benim aylar ve yıllardır çığırtkanlığını yaptığım Pardus Geliştirici Sözleşmesi geliştiricilerimizin hakları açısından bir hukuki dipnotu değil, son derece önemli ve merkezi bir doküman. Sözleşme üzerindeki çalışmaları hızlandırmak gerekli…
İlk oturumun son konuşmacısı Yrd. Doç. Özgür Öztürk idi ve patent koruması konusuna değindi. Öztürk konuşmasını yazılım patentlerinin iyi ve gerekli olduğu varsayımına dayandırmıştı. ABD’deki mevcut durumu tasvip ve tercih ettiği açıktı. Buna karşın ABD’deki son gelişmelerden, örneğin Yüksek Mahkeme’nin eBay-MercExchange davasından ve Federal Temyiz Mahkemesi’nin Bilski kararından bahsetmedi. Dolayısıyla izleyenler ABD Patent ve Marka Tescili Ofisi’nin (UPSTO) yazılım patenti uygulamalarının da, hem de çok ciddi şekilde, eleştirilmeye başlandığı bilgisinden mahrum kaldılar. Avrupa Patent Ofisi’nin (EPO) G 3/08 havalesi ile ilgili gelişmeleri yakından takip edelim yine de…
İlk oturum sonunda hem kendime, hem de hukukçulara temel prensiplerle ilgili bir soru oluştu zihnimde: “Eser sahibinin yazılım ile ilgili haklarını neden koruyoruz?” İlk oturumun konuşmacıları net bir şekilde eser sahibinin çıkarı açısından yanıtlıyorlar bu soruyu. Benim bu yanıtla ilgili rekabet, inovasyon ve kamu yararı açısından endişeler taşıyorum. Neyse, derin bir mevzu…
İkinci oturum “Veritabanları ve Bilgisayar Programlarına İlişkin Sözleşmeler” başlığını taşıyordu ve özgür yazılım ile ilgili bir konuşma içerdiğinden benim için pek önemliydi. Oturumun ilk iki konuşmacısı Uğur Çolak veritabanlarının hukuki koruması ve Erdem Türkekul BİYESAM için hazırlamakta oldukları tip lisans ve bakım / destek sözleşmelerinden bahsettiler. Dr. Emre Bayamlıoğlu’nun konuşmasının başlığı ise “Açık Kaynak ve Kamusal Bilgi Alanı” idi.
Net bir şekilde söyleyeyim: Konuşma benim için tam anlamı ile bir hayal kırıklığı oldu. Bayamlıoğlu özgür yazılımı neredeyse Özgür Yazılım Vakfı (FSF) ile Açık Kaynak Girişimi (OSI) çekişmesine indirdi. İngilizce isimlerden hareketle doğru olmayan kimi saptamalarda bulundu. Dört özgürlükten ve FSF ile OSI’ın nasıl bu özgürlükler etrafında toplandığından bahsetmedi, özgürlük sözcüğünü hiç kullanmadı bile. Sahipli yazılımlara kimi zaman “ticari”, kimi zamanda “ücretli” diyerek olayı iyice çorbaya çevirdi. İzin veren (permissive) özgür yazılım lisanslarını “serbest açık kaynak” diyerek çorbayı iyice karıştırdı. İzin veren özgür yazılım lisanslarından yararlanan, ancak türev işleri kapalı ve sahipli tutan uygulamaları da özgür yazılım kapsamına soktu neredeyse. Hatta Microsoft’un işletim sistemleri için “bunlar da aslında serbest açık kaynak, çünkü herkes bu sistemler için geliştirme yapsın istiyorlar” diyerek düpedüz sap ile samanı karıştırdı. O kadar kötü bir konuşmaydı ki (sanırım benzer ya da daha ileri kötülükte 1 sunuşa şahit oldum şimdiye kadar) soru ya da yorumla düzeltilecek hali dahi yoktu.
Tamam, Groklaw kalibresinde bir performans beklemiyordum, ama hiç değilse maddi hataların olmadığı ya da daha az olduğu, eli yüzü düzgün bir sunuş istemek de mi çok fazla? Akademiyi eleştiriyorum, teknik alanda da, görüldüğü üzere hukuk alanında da: Neden özgür yazılım konusunda çalışmıyorlar? Hele de Pardus gibi özgür yazılımı Türkiye’deki momentumunu ciddi bir şekilde etkileyen bir proje varken ortalıkta…
Günün son oturumu “Bilgisayar Programlarına Yönelen İhlaller” başlığındaydı. Konferansın tek teknik konuşmacısı Rabun Koşar kaynak kodu ihlallerinin teknik olarak nasıl tespit edilebileceğini anlattı, özellikle MOSS uygulamasının bir gösterimini yaptı. Doç. Dr. Tekin Memiş aynı konuya hukuki açıdan yaklaştı. Memiş’in FSEK’in geneli ve uygulaması üzerinde yaptığı saptama ve yorumlar, kanımca, günün en önemli cevherleri idi. Daha önce farklı veçhelerden hikayesini dinlediğim BİLSA vakasının hukuki açıdan değerlendirmesini dinlemek ve Rekabet Kurulu’nun BİLSA kararından haberdar olmak ayrıca güzeldi.
Günü kapatan konuşma, bence günün en iyisi, İzmir Cumhuriyet Savcısı Nevhan Akyıldız’ın ihlallerin soruşturulması konusundaki sunumu idi. Son derece yanlış hazırlanmış sunum materyali ilk anda bir endişe doğurdu, ancak Akyıldız’ın net ve temiz konuşması, sunum malzemesini yalnızca yardımcı malzeme olarak kullanması, konuya hakimiyeti ve rahatlığı sunumu çok izlenir hale getirdi. İçerik olarak da son derece dolu ve sağlam idi konuşma. Türk hukuk sisteminin hukukçuların bilgilerini davaya yansıtmalarına izin vermemesine, mecburen, çoğu zaman Akyıldız kadar net bir vizyonu olmayan, bilirkişilerin kullanılmasına üzülmedim desem yalan olur. Büyük olasılıkla Nevhan Bey bir istisna, ama keşke bu istisnayı kuralı bozmadan daha iyi kullanabilsek.
Gelenek olduğu üzere konferansın programına uyulamadı ve bir saati aşkın bir gecikme oluştu. Sevgili eşim ve kızıma verdiğim sözü tutamamanın mahcubiyeti ile son soru-yanıtlar bitmeden Dolapdere’den ayrıldım…
Özgürlükİçin.com‘un aylık e-dergisinin Nisan sayısında yayımlanan yazım:
Atlantik’in İki Yakasında Özgür Yazılım İş Modelleri
Son aylarda özgür yazılımın ne olup ne olmadığına hep yazılım tarafından baktık, ki doğru olanı da buydu. Kim Richard Stallman’ın özgürlük manifestosuna, kaynak kodunun açılması ve yazılımın özgürleşmesi için verdiği mücadeleye bakıp da FSF’ye (Özgür Yazılım Vakfı) üye olmak istemez? Öte yandan özgür yazılımın hayatımıza girişi, çoğu zaman, Stallman’ın felsefi hatta ideolojik düsturları ile değil de kar amacı güden bir şirketin kar amacı güttüğü bir faaliyetiyle oluyor.
Hayatımızın gerçeği bu, fazlasıyla ticarileşmiş, kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz… Tam da bu nedenle birkaç yazı ile özgür yazılım üzerine kurulu iş modellerine eğilme gereği duydum.
Kazanç için mi, Değer için mi?
Özgür yazılım, iş ve iş modelleri kavramlarına girmeden, belki biraz da aceleyle, önemli bir coğrafi ayrıma dikkatinizi çekmek istiyorum: Özgür yazılım temelli iş modelleri ABD ile Avrupa arasında oldukça belirgin, kategorik bir farklılık gösteriyorlar. Bu farklılık aslında şu anda içinde olduğumuz küresel krize neden olan sosyal ve sosyo-antropolojik güdülere kadar giden bazı köklere sahip. Her kategorik genelleme gibi bunun da yanlışları vardır, ama ilk yaklaşım olarak kullanılabilecek bir ölçüt. Basitleştirerek anlatayım…
Atlantik’in ötesinde, “özgürlükler ülkesi” Amerika’da, insanların hayali “zengin olmak”, refah içerisinde ve hatta gereksinimlerinin çok ötesinde yaşamak. Bunun sonucu olarak girişimci gençlerin de kafasında tek bir hedef beliriyor: “Zengin olmak”. Nedir zengin olmanın yolları? Şirketi büyütüp dev bir şirkete (mesela Google’a ya da Microsoft’a) koca bir çek karşılığı satmak. Ya da başarılı bir iş modeli kurup bir girişim sermayedarını (yani VC, yani venture capitalist) şirkete büyükçe bir çek yazmaya ikna etmek. Ya da gerçekten boş bir alanda hızla büyümek (mesela FaceBook ya da twitter gibi) sonrasında da kullanıcı sayısını gelire dönüştürecek bir iş modeli bulmaya çalışmak. Ama sonuçta sürekli ve daima kazanç‘a odaklanmak. Şirketleri hep pazar değeri ile sıralamak…
Bu durum, doğal olarak, özgür yazılım iş modellerine de yansıyor. “Bir sonraki bir milyar dolarlık özgür yazılım şirketi hangisi olacak sizce?” sorusunu kimbilir kaç kez duydum ve okudum. Dolayısı ile özgür yazılım yaklaşımının hafif dışına taşan iş modelleri pek makbuller: Sahipli yazılımın başarılı iş modelini örnek almak, kodun bir kısmını açarken bir kısmını kapalı tutmak ve aynen eleştirdiğimiz sahipli yazılım şirketleri gibi kapalı/sahipli yazılımlar satarak gelir, hatta büyük gelir elde etmek. Yakın zamanlarda bu türden özgür yazılım iş modellerine yeni yeni isimler bulmak moda oldu: Önceleri “çift lisans”, şimdilerde “özgür çekirdek lisanslama”, …
Atlantik’in berisinde ise başrolde şirketlerden çok hükumetleri, kanun koyucuları, yerel yönetimleri görüyoruz. Evet, bunlar gerçek anlamda iş modeli oluşturucuları ve icracıları değiller. Sonuçta iş yine kar amacı güden şirketlerin kar amacı güttükleri faaliyetleri ile görülüyor. Ama, bu yönetim organları koydukları yasa ve kurallarla iş modellerini şekillendiriyorlar. Ve bunu yaparken de üretilen değer‘i ön plana çıkarıyorlar. Yerel ekonominin, Avrupa’da istihdamın gelişmesini temel hedef olarak belirliyorlar. Avrupa temelli ve özellikle Avrupa’da faaliyet gösteren özgür yazılım şirketleri daha çok hizmete, desteğe, katma değerli işlere yoğunlaşıyorlar. Şirketin bilançosu, hisse fiyatı, pazar değeri o kadar da ön plana çıkmıyor.
Dolayısı ile Avrupa’da özgür yazılım şirketleri yazılım satışından çok hizmet satışına odaklanıyorlar. Danışmanlık, çözüm, destek, katma değerli hizmetler alanlarına yoğunlaşıyorlar. Ürün odaklı Avrupa firmaları eninde sonunda Amerikan firmaları tarafından satın alınıyorlar, SuSE gibi, MySQL gibi…
Bizde Durum
Türkiye’de iş dünyası Amerika’ya, kamu da Avrupa’ya benzer bir şekilde yapılanır ve davranır. Bunların arasında kalan vatandaş da müthiş bir adaptasyon yeteneği ve esnekliğe erişir. Özgür yazılım üzerine kurulan işlerde de durum oldukça benzer. Özgür yazılım şirketleri, ki hemen hepsi KOBİ büyüklüğündedir, doğal olarak, kazanca odaklı ve büyüme hedefli iş planları yaparlar. Büyük şirketler özgür yazılımı hemen her zaman bir tasarruf aracı, nadir olarak da geliştirme maliyetlerini düşürücü bir unsur olarak görürler.
Kamu destekli Pardus projesi ise daha Avrupai bir şekilde oluşturulan değere ve katma değeri artıracak şekilde organize olmuş ekosisteme odaklanmış durumda. Daha da ötesi, özgür yazılım kullanımının Türkiye bilişim sektörüne küresel ölçekte rekabet edebilirliğin kapılarını açabileceğini düşünüyor Pardus. Bu nedenle özgür yazılım şirketleri arasında rekabetten çok işbirliği olmasına, bilginin (iş ile ilgili bilgi de dahil) olabildiğince serbest ve açık paylaşımına, kendi yürüttüğü projelerde de olabildiğince fazla çözüm ortağı kullanarak birlikte çalışma deneyiminin artmasına dikkat ediyor.