Soner Çağaptay: “Yükselen Türkiye”

Rise of Turkey

Türkiye’nin mevcut yönetiminden memnun değilim, benim istediğim gibi yönetilmiyor memleket. Ama zaten demokrasi de bunun için var, tek bir kişinin istediği gibi değil de ağırlıklı bir ortalamanın istediği gibi yönetilsin ve bu arada ortalamadan sapanların hakları da düzgün bir şekilde korunsun, sesleri çıkabilsin diye… Türkiye’de bu şekilde ifade edilebilecek bir demokratik bir yönetim olduğuna da inanmıyorum. Buna karşın 2002’de AKP iktidara geldiğinde koca bir parantez açıp, “işte bunlar geldi böyle oldu” diyenlerden de değilim. Özellikle 2003 Irak tezkeresinin reddedilmesi, 2002-2005 arasında AB yolunda yapılanlar, Kürtlere haklarının teslimi için (samimi ya da hesaplı) yapılan çeşitli girişimler ve uygulamalar, 2001 sonrası IMF programlarından memleket insanı hayrına ve IMF ile çatır çatır pazarlıklarla yapılan sapmalar, … gibi son derece doğru icraatları olduğuna inanıyorum AKP hükumetlerinin. Buna karşın Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıra, AKP kapatma davası,  … gibi durumların AKP’nin bugününün şekillenmesinde son derece önemli ve olumsuz etkileri olduğuna inanıyorum. Kıbrıs’ın AB’ye alınması, Sarkozy-Merkel ittifakı ile AB kapısının Türkiye’nin suratına kapatılması, ABD’nin II. Irak Savaşı’nda Türkiye’yi çok kolay gözden çıkarması, … gibi dış etkenlerin de bu gidişatı hızlandırıcı ve kuvvetlendirici etkisi olduğuna inanıyorum. Öte yandan, AKP’yi destekleyen Sünni-Müslüman-muhafazakar kesimin Gezi sırasında uygulanan vahşet ve 17-25 Aralık olaylarındaki bariz hırsızlığa göz yummasının mevcut duruma gelmemizde önemli bir etken olduğuna inanıyorum. Tabii ki AKP’nin 2007’den başlayan sapması (ya da kimine göre asıl benliğini bulmasına) önemli katkısı bulunan Gülenci yapılanmanın olumsuz etkisi ve fazlasına inanıyorum, ama bu cemaati şeytanlaştıran “kandırıldık” nevi mazeretleri hiç kale almıyorum, moda deyimle “hepiniz oradaydınız ulan!” demeyi tercih ediyorum. Fakat bunlar son derece öznel değerlendirmeler… Türkiye gerçekten kötü mü yönetiliyor, yoksa bana ve muhaliflere mi öyle geliyor? Daha nesnel bir gözle bakıldığında Türkiye yükseliyor mu?

Bu sorulara benim bakış açımdan farklı bir yanıt veren bir kitap “Rise of Turkey – Yükselen Türkiye”.  Müellifi Soner Çağaptay. Washington Enstitüsü’nde kıdemli uzman ve Türkiye Araştırma Programı’nın başında. Başta ABD Meclisi olmak üzere CNN International, Washington Post, Wall Street Journal gibi mecralarda boy gösteriyor. Özgeçmişi burada. Popüler sanal mecramız ekşisözlük‘te de maddesi var kendisinin. Kağıt üzerinde o ya da bu taraftan diye nitelenecek bir arkadaş değilmiş gibi duruyor. Kitap bir sene kadar önce piyasaya çıkmış, Gezi’den sonra ve 17-25 Aralık olayları ile eşzamanlı. Ben de epey bir zamandır farkındaydım kitabın, ama son zamanlarda bir-iki yerde adının olumlu bir şekilde geçmesi üzerine yılbaşında aldım (tabii ki e-kitap olarak!); hızla (kendi ölçüme göre), yarıda bırakmadan, deyim yerindeyse “kendimi zorlayarak” okudum ve bitirdim.

Okuma sırasında aldığım notlar üzerinden bir değerlendirmesini yapacağım, gene düşüncelerim en sonda… Kindle’daki okuma uygulaması (cep telefonundan farklı olarak) yalnızca konum verip gerçek sayfa numarası vermediği için alıntıların konumunu ver(e)miyorum, kusura bakılmaya. Aşağıdaki alıntılar Kindle’da altını çizdiğim yerler ve aldığım notlar, internet üzerinden ve son anki hallerine ulaşmak da mümkün.

More than anything else, this points to the rise of Turkey as a middle-class society with democracy at its core

Çağaptay’ın temel tezi bu: AKP yönetiminde o derece büyük bir ekonomik gelişme, sınıfsal hareketlilik ve demokratikleşme yaşandı ki, küresel manada bir orta sınıf oluştu ve bu zümre de Türkiye’nin yükselişinin teminatı olacak. Tezin pek çok sorunlu unsuru var, sırasıyla üzerinden geçeceğiz. Ama kitabın daha girişinde orta sınıfın temel değeri olarak demokrasiyi gösteriyor olması ve kitap boyunca yinelediği bu iddiaya herhangi bir kanıt ve destek vermiyor oluşu zaten tezi baştan sakatlıyor. Kanımca demokrasiye zarar veren pek çok uygulamaya ses çıkarmayan bu orta sınıf, bir kesimi ile, ilk kez ve şimdilik yalnızca Gezi’de ayağa kalktı ve bu Türkiye’nin yükselişinin değil, ama AKP’nin düşüşünün bir işareti oldu.

largely thanks to sound policies implemented by the AKP.

Çağaptay, yine kitabın başında, Türkye’de 2000’lerin başından 2010’ların ortasına kadar olan iyi şeylerin temel nedenini AKP’nin sağlam icraatları olarak tespit ediyor. Evet, AKP’nin icraatları bunlar, ama olanları AKP’nin içsel bir niteliği gibi ortaya koymak ne derece doğru? Ne kadarı dışsal nedenlerle, ahvale bağlı olarak, yapılmak durumunda kalınan icraatlardı? Bu konularda herhangi bir değerlendirme yok. Aynı bakış açısından 2007 sonrası cemaat ile işbirliği halinde muhalefeti bastırma ve yargıyı ele geçirme harekatını, 2013 sonrası demokrasi karşıtı, baskıcı ve otoriter (ve giderek otokrat) bir rejime dönüşme sürecini de sadece AKP’nin içsel niteliklerine bağlamak gerekmez mi?

Gaziantep was knocking on the doors of the global economy, and it was joined by industrious Turkish cities across the Anatolian plateau.

Çağaptay, beklenildiği üzere, AKP iktidarı süresince ekonomik ve diğer açılardn ilerleme göstermiş toplum kesimlerini ön plana çıkarıyor. Anadolu Kaplanları bunlardan biri. Gaziantep’in özellikle II. Irak Savaşı ardından ve Irak Kürdistanı’nın özerkliği ve ABD katkısı ile gelişmeye başlaması ile önemli bir üretim ve ticaret merkezi haline geldiği açık. Ama bunu “küresel ekonominin kapılarını çalıyor” diyerek göstermek doğru mu? Çağaptay’ın kitap boyunca yaptığı göz yanılsamasına (optik illüzyon diyeyim, illa yabancı sözcüklerle konuşmak isteyenlere) ilk örneği burada görüyoruz. İyi olanı abartarak ön plana çıkarmak, iyi olmayan/kötü olanı olabildiğince gözönünden kaldırmak. Örnekler çoğalacak, bekleyin…

Since 2002 Turkish economic output has nearly trebled.

“trillion dollar plus”

$1.3 trillion.

Geldik kitap boyunca dönüp dolaşıp kullanılan göz yanıltmasına: AKP iktidarı süresince ekonomi “mucizevi şekilde büyüdü”, “üç kart büyüdü”, “trilyon dolarlık ekonomi oldu”, … Aslında bu yanılsama Çağaptay’a özgü değil, son derece saygın medya kuruluşları, mesela The Economist de (bkz. düzeltme metni) aynı hatayı yapabiliyor. Trilyon dolar sınırı da yalnızca satınalma gücü paritesi ile geçilmiş durumda, yani, bana sorarsanız yalnızca bir takım hesaplar sonucu elde edilmiş bir rakam, gerçek bir üretim vb değil. Türkiye ekonomisinin gerçek büyüme performansını görmek isterseniz Ozan Cığızoğlu‘nun şu çok güzel özetine bakabilirsiniz; ya da biraz da magazin istiyorsanız bakan Mehmet Şimşek ile akademisyen Dani Rodrik arasındaki tartışmanın usturuplu, dalga geçen ya da bilimsel bir özetine göz atmakta yarar var. Özet olarak AKP iktidarında ekonominin büyümesi iyimser bakış ile “iyi”, ortadan bakış ile “makul”, kötümser bakış ile “benzer ekonomilerin gerisinde” olarak nitelendirilebilir. Sevgili Çetin Altan’ın deyimi ile Türk’ün Türk’e propagandası ile bir ekonomik mucize yalanı tutturmuş gidiyoruz, Çağaptay’ın ana tezi de bu…

by the same token this has come at the price of near single-party rule and growing authoritarianism since 2002.

Ama hakkını da veriyor Çağaptay, bu “mucizevi ekonomik gelişme”nin tek parti icraatı ve artan otoriterlik ile geldiğini yazıyor. Ve dikkat edin, bu yazılanlar Gezi’den sonra, ama 17-25 Aralık ve cemmat karşıtı girişimlerin öncesinde!

Turkey will rise as a cornerstone of regional stability only if Ankara can leverage its Muslim identity and Western overlay, maintaining its strong ties with the Western states even as it expands its influence as a Middle East power.

Çağaptay’ın reçetesi bu: Türkiye, Müslüman gelenek/tarihini, coğrafi konumu ve Batı’ya olan bağları ile birleştirerek 21. yüzyılın önemli güç odaklarından biri haline gelebilir. Hemen reddedilecek bir reçete değil, ilginç açılımları var. Zaten kitabı sonuna kadar onun için okudum 🙂

In 2014 Turkey will take over the prestigious position as one of the executive directors of the International Monetary Fund (IMF)

188 üyeli IMF’nin 24 İcra Müdürü var. Bir kısmı büyük ekonomiler için, bir kısmı da bölgelere bakıyor. 2010’da yapılan bir değişiklikle Avusturya, Belarus, Çek Cumhuriyeti, Kosova, Macaristan, Slovakya, Slovenya ve Türkiye’yi temsil etmekte olan Avusturya müdürünün dönüşümlü olarak Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Türkiye ile yer değiştirmesi kararlaştırıldı. Bu kapsamda 2014 yılında Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı söz konusu İcra Müdürü makamını devraldı. Yani Çağaptay’ın çok önemli bir olaymış gibi ve birden fazla kez bahsettiği, yükselen pazarların IMF’deki etkisini artırmak için yapılan bir değişiklik sonucu. Ne Türkiye’ye özgü, ne çığır açıcı. Evet, önemli… ama sadece o kadar. Çağaptay, burada da olguları bükerek göz yanılsamasına dahil ediyor. (haberin ayrıntısı için bkz. Hürriyet Daily News)

Turkey has to bring together its disparate social segments if it wants to emerge as a regional and global player, especially considering that the country is currently debating drafting its first-ever civilian-made constitution.

Yine yerinde tespitlerden birisi: Türkiye ayrık (ve AKP iktidarı boyunca daha da ayrılmış, Çağaptay bu konuya değinmiyor) toplumsal kesimleri, yeni ve sivil bir anayasa ile (sözkonusu şu anda adı geçen Başkan’ın Anayasası değil, Özbudun’la başlayıp TBMM komisyonu ile devam eden anayasa…) biraraya getirmeli ki gerçek anlamda küresel bir güç haline gelebilsin.

supporters and opponents alike will be on their way to reconstituting a Turkey where individuals from all walks of life can thrive.

Çağaptay’ın rüyası bu! Ama kitap yayımlandığında açık olan ve geçen 1,5 yılda iyice belirginleşen bir şekilde tam da bunun tersi oldu, farklı yollardan gidenler iyice ayrı düştüler. Şu anda son derece kapalı bir şekilde yürütülen Kürt barışı görüşmelerini saymazsak gidişata “ben de bunun sonunda kazançlı çıkacağım” diye bakan muhalif kimse kalmadı.

Such a formula within the new charter would likely satisfy both nationalist Kurds and also majority Turks who generally do not favor group-specific rights given to the Kurds.

AKP’nin Kürt barışı için çalışması son derece yerinde. Oslo görüşmeleri de gerekliydi, ilk açılım da. Ancak bunun bir toplumsal girişim olarak değil de bir siyasi manevra olarak algılanması ve bu bakışla yürütülmesi AKP ve bir miktar HDP taraftarları dışında inandırıcılığını kaybetti. Öte yandan ve belki daha önemlisi, Türklere bu sürecin önemi, gerekliliği ve durumu hakkında hiçbir bilgi vermeyerek/telkinde bulunmayarak barışı yalnızca “AKPye oy vermek için bir neden” düzeyine indirdiler. Şu anda olası bir barış çözümünün çok sayıda sorunu çözmekle birlikte belki ona yakın yeni problem doğuracağını görmemek mümkün değil…

it would be difficult for its Western partners to promote Ankara as a model for post–Arab Spring countries such as Egypt, Tunisia, Libya, and Yemen.

Geçen sürede böyle bir modelin anlamlı olmadığı zaten defaatle görüldü. Kaldı ki, Çağaptay da ilerleyen bölümlerde Türkiye’nin Arap dünyasına model olmasının önündeki engelleri yazıyor. Kişisel görüşüm Arap dünyasına, eğer illa olacaksa, Tunus’un bir model olarak sunulabileceği yönünde. Tarihi, kültürel ve toplumsal altyapısı, son birkaç yıldır izlediği yol vb açısından çok daha uygun. Ama, zaten asıl soru “Arap dünyasına illa bir model gerekiyor mu?”

The cornerstone of Turkey’s rise has been the government’s ability to foster stable political conditions for economic growth.

Evet, yine göz yanılsaması…

phenomenal economic growth, which has, in return, been made possible by Turkey’s image as a stable and regionally responsible country, a reputation that has benefitted Turkey by attracting record-breaking investments.

Ve yine…

Just as the sudden spread of middle-class prosperity in the United States in the1950s instilled a can-do attitude in American sentiment toward the world, the same is now happening in Turkey.

Ve bu yanılsamayı bu derece güçlü bir propaganda aracı ile yaymanın sonucu: “Ben herşeye kadirim” diyen bir (Sünni-Müslüman-muhafazakar-“Türk”) orta sınıfın yükselişi. Bu kesimin, özellikle içeride, kendilerini muktedir hissetmeleri ve ne idiği belirsiz bir Yeni Osmanlıcılık akımı içerisinde talep ettikleri “değişim”.

expensive natural gas and energy imports, putting a crater-sized dent in Turkey’s trade balance.

Evet, biliyoruz, cari açığın tek nedeni enerji ithalatı değil. Büyük olasılıkla Çağaptay dakatma değeri ve üretkenliği düşük Türkiye ekonomisinin açık vermeden büyüyemediğini biliyor, ama menkıbesi açısından böyle yazması gerekiyor. Yine bir göz yanılsaması…

As it is likely to outlive even Ataturk’s fifteen-year domination of Turkish politics in the early twentieth century, the AKP’s global vision is likely to prevail.

AKP iktidarı süre olarak Atatürk iktidarını geçiyor, belki CHP iktidarını bile geçer (Allah göstermesin). Ama söz konusu küresel vizyon’un baki kalması söz konusu değil, daha şimdiden görülüyor…

The city’s Armenian population all but disappeared during the calamities of World War I

Ermeni soykırımına Çağaptay’ın bulduğu isim: “calamity”.

The AKP has been lucky in the sense that it came to power soon after Turkey’s population growth rate stabilized, with the bulk of the population forming a young yet mature and productive bloc.

Bu da yerinde bir tespit. Meşhur demografik pencere denen durum Türkiye’de 90’ların sonunda ve 2000’lerin başında ortaya çıktı. Yani AKP nüfusun görece büyük bir kısmını üretime katarak bir atılım gösterebilme olanağına sahipti. Ancak bu konuda önemli bir gelişme olmadı görüldüğü kadarı ile. Tam tersine, meşhur “en az 3/4/5 çocuk” söylemi ile ekonominin doğası içerisinde son 40 yılda elde edilen kazanımların 10 yılda berhava edilmesi tehlikesi belirdi, AKP eliyle tam da … Son derece ayrıntılı ve yerinde bir değerlendirme için Erik Meyersson‘un şu harika yazısına bakabilirsiniz…

its position of stability amongst its neighbors, which has convinced investors to finance its deficit with massive portfolio inflows, at least for now.

FDI göz yanılsaması… Türkiye ve FDI konusunda daha nesnel bir değerlendirme için şuraya bakabilirsiniz. Özetle Türkiye BRIC ile FDI konusunda rekabet edemeyecek kadar küçük bir ekonomi ve nüfusa sahip diyor. Ama daha demokratik bir toplumsal yapı ve daha iyi bir altyapı ile bu dezavantajını kısmen ortadan kaldırabilir. Biraz Daron Acemoğlu tadında, daha kapsayıcı ve açık bir toplum ile daha iyi bir ekonomik gelişme…

In the field of communication and transportation Turkey is also taking giant strides, making life easier for common Turks:

Bu da bir göz yanılsaması… “İnönü devrinde tek bir vatandaş bile internete bağlı değilken AKP iktidarı 20 milyona genişbant, 50 milyona 3G getirdi” 😛

In the last decade, though, the military’s symbolic power over Turkish society has eroded. The military’s dominant role over Turkish politics has come to an end, the laïcité model has collapsed, and the military has become a partner to the Ankara government, fully falling under its power.

AKP iktidarının, her ne kadar tartışmalı bir takım yollardan elde edilmiş olsa da, en önemli kazanımlarından birisi: Ordunun siyaset dışına çekilmesi ve toplum üzerindeki gölgesinin kaldırılması. Gerçi bu kazanımın gerçek mi, yoksa zahiri mi olduğu çok açık değil. AKP iktidarının yakın zaman icraatları sayesinde/yüzünden Türkiye’nin yakın geleceği falında bir askeri darbe olasılığı, ben dahil, pek çok kimse tarafından hala gözönünde bulunduruluyor.

Unable to renew its ideological stance, the military was ripe for challenge from Turkey’s fast-changing society. In the end it would be the AKP that would truly take them to task.

AKP’den çok Gülenci hareket demek yerinde olacaktır. AKP ordunun “temizlenmesi” operasyonuna -kimi zaman son derece önemli olan- siyasi destek verdi. Uydurma -kimisinin içerisinde gerçek olanlar da vardı mutlaka- davalar yolu ile yürütüldü bu iş. Gerçek anlamda Türkiye siyaseti ya da halkı ordu ile yüzleşmedi…

“freedom of religion”
“freedom from religion.”

Çağaptay AKP sonrası ve öncesi laikliği ile bu terimler ile açıklıyor: Dinin özgürlüğü ve dinden ayrılık. Yerinde bir tespit. Ama… “Ama”ları var, geleceğiz.

Acting as a social leveler and a democratizing institution, the military provides a rare chance for upward mobility.

Yerinde tespitlerden birisi daha… Tabii önceleri sınıflararası geçişi sağlarken zamanla demokratikliği kalmamış, kendi dogmaları ve doktrinleri içerisinde sıkışıp kalmış, o başka…

During the summer of 2012 more than 30 percent of Turkey’s generals and admirals were facing criminal charges, with half of those charged sitting behind bars without chance of bail.

Balyoz ve Ergenekon kumpasları… Ve suçlu olanların ve olabileceklerin de gerçek bir yargılamaya tabi tutulmadan, gerçi yıllarca tutuklu kaldıktan sonra, salıverilmeleri…

A recent survey by the Turkish Economic and Social Studies Foundation (TESEV), an Istanbul-based think tank, measured perceptions of Turkey in the Middle East.

the country that has played the “most constructive” role in the region. When asked this question, twice as many Arabs voted for Turkey than voted for the United States.

Türkiye’nin yumuşak gücünü (soft power) gösteren bu çalışmalarla ilgili önemli bir nokta her ikisinin de 2011 yılında yapılmış olması Yani hükümet ile Gülenci hareket arasında iktidr paylaşım mücadelesinin ve gidere kıyasıya savaşın başlamasından çok önce. Çağaptay’da Türkiye’nin yumuşak gücünün önemli bir etkeninin Gülen cemaati olduğunu vurguluyor. 17-25 Aralık sonrasında bir ayndan bu yumuşak güç etmenlerini bertaraf ederek, diğer yandan da gittikçe baskıcı ve otoriter bir hal alarak bu kazanımların tümünü ve hızla heba etti AKP iktidarı.

If the Arabs start to see Turkey as a neo-Ottomanist entity, Ankara could encounter pushback as it tries to lead political developments in the region.

Çok önemli bir tespit! “Osmanlı”, Sünni-Müslüman-muhafazakar-Türk toplumu için iyi bir çağrışım yapıyor olabilir, ama Arap dünyasında ya da -alimallah- Balkanlar ve ötesi Avrupa’da o kadar beğeni topladığını sanmıyorum. Dolayısı ile, Çağaptay’ın bahsettiği yumuşak güç ile bölgesel ve küresel alanda kuvvetlenen Türkiye, iç politika sloganları üreteceğim diyerek bu gücünü söylem ve propaganda alanında kendi eliyle yok ediyor…

The nation entered a period of increasingly cold relations with the United States and turned its interest to the Middle East in hopes of becoming a regional power.

Following this affront Ankara broke from Assad and began calling for his ouster.

to target Turkey.

Çağaptay bölgedeki ahvali ve Türkiye ile alakasını değerlendirirken gereksiz yere fazlaca Türkiye merkezli bir bakış açısı geliştiriyor. ABD’nin Türkiye’ye sırtını dönmesi II. Irak Savaşı tezkeresinden dolayı değilmiş gibi, Esad ile aranın bozulması Türkiye’nin sözünden çıkmasından çok mezhepsel nedenlerle değilmiş gibi, İran’ın PEJAK ile ilişkisi kendi iç dinamiklerinden çok Türkiye ile göreceği bir hesapla ilgiliymiş gibi… Öyle bir noktaya geliyoruz ki, bölgede olan herşey Türkiye’nin yükselişinin önünü kesmek için yapılıyor. Bakış açısı bu olunca yerinde olabilecek tespitler de güme gidiyor…

The Turkish leader appears to have a penchant for personal friendship with other foreign leaders, and Obama has given him attention and respect, which in turn encouraged the remolding of Turkish foreign policy through Erdogan’s powerful personality.

Çağaptay bunu yazarken kendisi inanmış mıdır merak ettim. Uluslararası ilişkilerin, hele ABD gibi bir küresel güç için, kişisel ilişkiler temelinde şekillenmesini düşünmek, en hafif deyimle, gaflet. Zaten sonrasında Obama da aylarca Erdoğan ile konuşmayarak -o derece ki kamuya açık bir şekilde dert yandı Erdoğan- bu tezin boşluğunu gösterdi… Tabi bir ergen küsmesi açıklaması çıkarmazsak ortaya 🙂

Ultimately, political stability and regional clout are Turkey’s hard cash. Its economic growth and ability to rise as a “Muslim BRICS” and “Eurasian China” will depend on both.

Evet, bölgesel etki önemli… Fakat bunun için politik istikrarın (ki artık biliyoruz, politik istikrar “AKP hep iktidar kalsın” ile aynı anlama geliyor) gereği neden önemli, Çağaptay bir neden öne süremiyor? Evet, bildiniz, kıymeti kendinden menkul bir çıkarım…

This new worldview is often portrayed as a refreshing way to reimagine Turkish identity and negate Kemalism’s side effects that have led to systematic injustice against Christians and Jews.

Müslüman olmayan toplumlara karşı haksız ve basmakalıp hareketlerin vebalini yalnızca Kemalizm’e yüklemek olmamış. Kemalizm’den kısmen de olsa ayrı değerlendirilmesi gereken 30’lar faşizmi, ardından Demokrat Parti ile başlayıp neredeyse aralıksız süren Sünni-Müslüman- muhafazakar-Türk iktidarlar. Kemalizm, en azından “Ne Mutlu Türküm diyene” diyerek Müslüman olmayanlara bir çıkış yolu göstermiş. Diğerleri doğrudan aşağılama, hakaret etme ve saldırma yoluyla tam bir ayrımcılık politikası ve kültürü oluşturmuş. Yani söz konusu adaletsizliğin temel nedeni bizatihi yeni-Osmanlıcılar…

Ottoman Islamic consumerism sells a simple message: Never mind who the Ottomans really were, just buy their symbols.

Evet, son zamanlarda pompalanan ve satın alınan ecdat edebiyatı tam olarak bu… Osmanlı kimdir, ne yapmıştır/ne yapamamıştır, neden bugün için örnek teşkil eder ya da etmez araştırmayan, bırakın araştırmayı düşünmeyen, bırakın düşünmeyi en ufak bir fikri olmayan bir güruha (evet, güruh) pazarlanıyor çarpık ve fakat cazip bir Osmanlı görüntüsü.

thousands of Alevis, including many women educated as early as the 1930s, became schoolteachers in Turkey’s secular education system, spreading the idea of a secular republic.

among all the pillars supporting secularism in Turkey, the Alevis may be the only ones not weakened by the AKP.

Çağaptay’ın Alevilik ve Aleviler ile ilgili bölümü hayli ilginç. Konu hakkında çok bilgi sahibi değilim, ama kitapta yazanlar öğrenme isteği uyandırdı. Buna karşın yukarıdaki iki alıntıda bahsedilenlerin son derece yerinde olduğu sabit. Ana muhalefet CHP’nin onyıllardır yeniden yapılanma gereği duymadan ayakta kalabilmesi de, kanımca, Alevi oylarının neredeyse kemikleşmiş bir şekilde bu partiye akmasından kaynaklanıyor. Aleviler CHP’den vazgeçmeden CHP ya da sosyal demokrat/ortanın solu/sosyal adaletçi liberal kanat toparlanmaz, öte yandan Aleviler’in gönül rahatlığıyla oy verebileceği bir partinin ortaya çıkması da CHP tökezlemeden mümkün olmaz… Neticede tam bir çıkmaz 🙂

This middle-class emergence, midwifed by the ruling AKP, is changing the nature of politics in Turkey as middle-class Turks from all lifestyles and backgrounds buy into the quintessentially middle-class values of liberal democracy. The AKP has perhaps become a victim of its own success.

Orta sınıfın yükselişini AKP’nin ebeliğinde gerçekleşmiş bir doğum olarak göstermek ne derece doğru, tartışma götürür. AKP iktidarı boyunca Sünni-Müslüman-muhafazakar-Türk kesime önemli bir servet transferi yapıldığı, bu şekilde milyarderden mahalle milyonerine bir çeşit orta ve üst sınıf oluşturulduğu bir vakıa. Ancak bu zümrenin evrensel anlamda orta sınıf değerlerine sahip olduğunu ve liberal demokrasi ilkelerini benimsediğini söylemek mümkün değil. İşte bu nedenle “AKP kendi başarısının kurbanı” olmuyor, orta sınıf (ya da biraz çarpıtıp burjuva diyelim) olamayan ama zenginleşen bu zümre AKP’yi ne (hemen hemen) yaparsa yapsın, katil olsun hırsızlık olsun, desteklemeye devam ediyor…

communists

Bu tek sözcüğün de altını çizmişim. Genelde kimi eğilim ve tercihleri analizlerini etkiliyor olsa da makul bir kişi görünümü veriyor Çağaptay. Ama  70’lerin sağ kanadı tarafından kullanılmış ve artık sadece kafa yapısı olarak 70’lerede kalmış bir kesim tarafından kullanılmakta olan bu betimleme bu görünümü sorgulatacak nitelikte… Görmezden gelelim en iyisi, dil sürçmesi diyelim.

Turgut Ozal opened the country to the global economy, paving the way for prosperity.

Türkiye ekonomisinin dışa açılması ile refaha kavuştuğunu söylemek hayli tartışmaya açık…

Together with other factors, instability has prevented the area from taking part in Turkey’s opening to the global economy in the 1980s and the economic miracle of the past decade.

İstanbul ile karşılaştırarak Güneydoğu’nun küresel ekonomide rol alamadığını söylemek ve bunun nedeni olarak da Kürt sorununu göstermek biraz aşırı basitleştirme. Trabzon, Yozgat ya da Uşak’ın küresel ekonomi ile daha iyi uyum sağladığını söylemek zor. Hatta Irak ve Suriye’de Kürt yönetimlerinin ortaya çıkması ile Güneydoğu’nun bu alanda önemli gelişme kaydettiği de açık. Coğrafi temelli bir açıklama çok daha yerinde olurdu.

“Turkey’s Kurdish problem in the far southeast.”

Yine bir aşırı basitleştirme… Belki 20-30 yıl önce Kürt sorununun Güneydoğu köşesi ile sınırlı olduğunu söylemek mümkün olabilirdi, artık değil. Bunu yalnızca BDP/HDP oylarına bakarak söylemek de yerinde değil.

The AKP’s appeal in this region is to the religious and conservative Kurds while the BDP appeals to nonreligious, secularist, and nationalist Kurds. Conservatism versus secularism is a powerful fault line.

Çok yakın tarihte yayımlanan bir araştırma BDP/HDP seçmeninin mütedeyyinlik, muhafazakarlık ve laiklik karşıtlığı konularında AKP seçmeninden çok daha ileride (geride 🙂 ?) olduğunu gösterdi. Tarihi nedenlerle, ve özellikle örgütlü alanda, laik Kürtler daha ön planda olabilir ancak bu durum da değişiyor dışarıdan görülebildiği kadarı ile…

To that end the AKP must realize that secular, liberal Turkey, which comprises around half of the country’s population, is too big to ignore. (And the secular liberals must realize that, unlike a decade ago, Turkey has a large, established conservative-Islamist elite and political party with widespread support).

Yerinde Çağaptay tespitlerinden birisi daha. Ancak her iki kanat da bu konuda ümit vermek bir kenara, büyük birer hayal kırıklığı yaratmış durumdalar.

that will require truly high-minded leadership on the part of the AKP.

Doğrudur, ancak böyle bir AKP yok görünürde, istikamet tam tersi…

the new CHP ran on a platform that was forward looking, with a vision to create a new, liberal and pro-Western Turkey.

Çağaptay, büyük olasılıkla, Baykal CHP’sinden Kılıçdaroğlu CHP’sine geçişte böyle bir durum ortaya çıkacağını ümit ediyor, yani yalnızca AKP için değil, CHP için de olmayacak duaya amin diyor. Yeni CHP’nin değiştiği doğru, ancak geleceğe bakan, yeni, liberal ve Batı’ya dönük bir platformdan söz etmek mümkün değil.

In order to challenge this strategy and set up a serious alternative to the AKP in the polls, the CHP must de-couple social conservatism from religiosity and thus end the AKP’s monopoly over the “the party of religion” brand.

In other words, the CHP has to reinvent itself as the party of liberalism in order to find a place where it can be at peace with religion but also promote socially liberal values.

CHP yönetimi bu formülü bu şekliyle olmasa da uygulamaya çalıştı, ama her seferinde başarısız olmak yanında hem çekirdek tabanı ve hem de öncü aydınları tarafından kıyasıya eleştirildi.

G20, the 2020 World Expo, and Olympic Games, as well as it 2014 ascendance to the IMF executive directorship.

Başarılı olamamış kimi girişimler…

Perhaps the most difficult challenge will be reforming Turkey’s deeply ingrained social and political culture that has stifled pluralism and stoked conflict in the past.

Çok yerinde bir değerlendirme daha… Ama, kaçıncı kez tekrarlıyorum unuttum, böyle bir gelişme yok, tam tersi farklılıkları dışlayan ve ezen, çelişki ve çatışmaları siyasi stratejilerin bir etmeni olarak kullanan bir anlayış gittikçe daha fazla hakim oluyor AKP yönetimine. 2002-2007 arasında ve hatta bir kısmı 2013 sonuna kadar AKP’ye destek veren geleneksel taban dışı çevrelere ve ilk zamanlardaki “beyin takımı”na bakar ve bugün ile karşılaştırırsanız durumun vehameti çok açık ortaya çıkacaktır. AKP, liderinin paranoyası ve egosu yüzünden ikinci ve hatta üçüncü lig “kanaat önderleri” ve “danışmanlar”ın ve siyasetçilerin elinde kalmış durumda. Buradan sonra tek yön var: aşağı ve daha aşağı…

Whereas a century ago it was Western powers that dismantled and carved up the Ottoman Empire after World War I, today Turkey can place itself in the driver’s seat of shaping the borders of the emerging Near East map.

Bu tip bir emperyal planın peşinde koşmanın yanlışlığı ayrıca tartışılabilir. Ancak sırf pratik açıdan yaklaşılsa bile söz konusu edilenin ne derece uzağında olduğumuzu görebiliriz. Haritayı şekillendirmek için oturduğumuz masadan, hatta masanın olduğu odadan atıldık çoktan. Türkiye’de şu anda İhvan politikası etrafında oluşturduğu dış politika ile ne Batı’nın, ne bölge güçlülerinin, ne de bölge halklarının yararına / çıkarına / doğrultusunda konumlanmış durumda, gittikçe yalnızlaşıyor ve uzaklaşıyor. Hatta kapalı kapılar ardında ve yine politik hesaplar çerçevesinde yürütülen Kürt barı görüşmelerinin başarısına bağlı olarak haritada değişen sınırların Türkiye’nin olması olasılığı bile mevcut…

More bluntly, does this new Turkey even want to be in the West?

Soru bu! AKP’nin son birkaç yıldır verdiği cevap “Hayır”, zımnen de olsa…

given Turkey’s European and democratic accretions, why can’t it aim for Denmark?

Evet, budur… Burnumuzun dibinde, el kadar Rojawa’da demokratik, çoğulcu ve modern bir yönetim şekli denenirken Türkiye’de oklar hep geçmişi gösteriyor. Danimarka değil, ama Afganistan…

leading the world in dropping dictators in favor of the pro-democracy movements, from Egypt to Libya to Syria.

Ve Çağaptay yine göz yanılsamasına dönüyor. Önderlik edebilmek için önden gitmek ve birileri tarafından takip edilmek gerekiyor. Arap Baharı’nın başında, özellikle Mısır’da Mübarek’in düşüşü sürecinde AKP ve Erdoğan’ın doğruları son derece fazlaydı, sonrasında Kahire’de, İhvan’ın yüzünü ekşitmesi pahasına, “laik olun” temalı konuşma da aynı şekilde. Ama Libya ve özellikle Suriye’de, ve özellikle mezhep temelli çatışmalarda yan seçmesi gerektiğinde, ve strateji yerine taktik hareketleri tercih edince, … bu inisiyatif tümüyle ortadan kalktı ve “değerli” (öyle olup olmadığı hayli tartışılır) yalnızlık günleri başladı. Türkiye’nin Orta Doğu politikası tümüyle iflas etmiştir, NOKTA…

Çağaptay’dan notlarım bunlar… Genel bir değerlendirme yapacak olursam, görebildiğim kadarı ile, Çağaptay etrafta gittikçe daha sık görmeye başladığımız şarlatanlar gibi olmayan gerçeklikler kuran, bunlar üzerinde AKP methiyeler düzen birisi değil. Türkiye’nin geleceğine olumlu bakmak istiyor bunu yaparken AKP iktidarını olduğundan daha olumlu değerlendiriyor, bunu da pozitif geri besleme ile güçlendirerek -büyük olasılıkla kendisinin inandığı, ve bizim de inanmamızı istediği- bir göz yanılsaması oluşturuyor. Verileri hafif oynamak, iyi şeyleri misliyle abartarak aktarmak, sistemli bir teste tabi tutulmamış önermeleri gerçek gibi göstermek, kötü şeyleri görmezden gelmek gibi ufak “hile”ler kullanıyor sürekli.  Kitabı okumaktaki saiklerimi başta özetlemiştim. Ben kendimi zorlayıp okudum, kısmen de özetledim. Artık sizin okumanıza gerek yok, birşey kaçırmış olmazınız…


Not 1: Bu yazıya başladığımda Türkiye normal bir karanlık içerisindeydi; bitirirken Özgecan cinayeti, Nuh Köklü’nün öldürülmesi, İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nın TBMM’de kavgalı görüşmeleri, … geçmişti başımızdan. Bugünlerde Çağaptay’ın dediklerine bakınca insan acı acı dahi gülümseyemiyor. Türkiye 20. yüzyıl başlarında küllerinden doğan Anka kuşuna benzetilirken, şimdi üzerine benzin döküp yakan bir meczuba dönmüş durumda… AKP iktidarının (sağ iktidarların geleneği olan devlette yoğun kadrolaşmayı ve yolsuzluğu saymayayım) özellikle 2007 sonrasında girdiği yol ve bu yolda liderinin paranoya ve egosu ile kazandığı ivme devlet yapısı dahil pek çok şeyi kırıp dökerek ne olduğu belirsiz bir karmaşaya götürüyor bizi. Çağaptay’ın övdüğü ve inandığı muhafazakar orta sınıf da yapılan tüm kötülüklere (cinayet, hırsızlık yalancılık, …) göz yumarak gün geçtikçe kirleniyor. Memlekette iyi giden tek şey Kürt barış görüşmeleri, onun da yürütülüş şekli sonucuna olan inancımızı hayli zayıflatır yönde… 2001 krizi ardından IMF komiseri Kemal Derviş eliyle Ecevit ve ortaklarına yaptırılan yapısal reformlar dışında ekonominin herhangi bir yerine dokunulmuş durumda değil. İhracatı çeşitlendirme ve pazarları genişletme yönünde olumlu çalışmalar yapıldığı açık, ancak üretme ve üretkenlik konusunda ciddi sorunlar yaşayan bu ekonomik yapıda bunun da olumlu etkisi sınırlı oluyor. Dış politikadaki yanlışlarımıza bakarak birkaç yıl içerisinde Avrupa hayalini resmi olarak rafa kaldıracağımızı ve kimilerinin çok önem bahşettiği o jeopolitik önem ve  avantajımızı da kaybedeceğimizi tahmin etmek zor olmasa gerek. Kısacası Çağaptay’ın yalnızca bir yıl kadar önce yazdığının tam tersine Türkiye yükselmiyor, alçalıyor ve hızla alçalıyor. AKP iktidarının başında gerçekleştirdiği olumlu şeyleri son birkaç yıldır geri aldı ve hızla olumsuza dönmeye devam edecek. Türkiye için, popüler bir dizinin deyimini kullanayım, Winter is coming


Not 2: Kitabın genel gidişatı ile o kadar ilgili değil, ama Alevilik bölümünü hayli beğendim ben. Bu konuda ilgimin ne kadar sınırlı olduğunu gördüm, daha ayrıntılı okuma ihtiyacı duydum, kaynakların ne kadar sınırı olduğunu farkettim. Son olarak din konusunda bir alıntıyı aktaracağım:

This new Diyanet, with Muslims, Jews, Christians, and others at its helm, should equally fund and support the religious and spiritual activities of all these groups.

Bu hala AKP civarında kalabilmiş az sayıda çoğulcu kişi tarafından önerilen modele benziyor biraz. Ama tabii ki en doğrusu Diyanet’in tümüyle lağvedilmesi, dinin tümüyle (düzgün bir şekilde ve aslen finansal çerçevede denetlenen) sivil toplum örgütlerine bırakılması. Sünni Müslüman bir başkanın altında farklı din ve mezhepleri kapsayacak bir din işleri yapılanması yapmak mümkün değil, manalı değil, gerekli de değil…