Pardus Welcomes GSoC Students…

From our beloved Çağlar’s blog:

The Pardus Project is pleased to announce that Google has agreed to sponsor five student slots.

Congratulations, and welcome to the Pardus community! We are looking forward to the successful completion of the following interesting projects:

  • A System Restore Project for Pardus
    by Mehmet Ozan Kabak, mentored by Gökmen GÖKSEL
  • Pardus CD/DVD/USB Distribution Wizard
    by Türker Sezer, mentored by S.Çağlar Onur
  • Internet Connection Share Module
    by Cihangir Beşiktaş, mentored by Pınar Yanardağ
  • 802.1x support for network manager
    by İşbaran Akçayır, mentored by Gökçen Eraslan
  • PISI – Package Signing Mechanism
    by Serdar DALGIC, mentored by Faik Yalçın Uygur

Student projects will be worked on roughly full time (~40 hours/week) between May 26th and August 18th.

A hearthly welcome to the “maginificent five” from me as well… Hope you will each become a-heck-of-a-free-software-developer by late August!

Küresel-Ulusal İkilemi

Biliyorsunuz, ilk halk karşısına çıktığı 2005 Şubatı’ndan bu yana Pardus’un göbek adı “Ulusal İşletim Sistemi”. Bu göbek adını pek çok platformda, hatta proje ekibinden arkadaşlara bile, defalarca açıklamam ve hatta savunmam gerekti geçen üç yıl boyunca. Sanırım en deerli toplu ve doyurucu açıklamam yine bu günlükte yer alan bir yazı oldu. Başka mecralarda da “ulusal”dan, “milliyetçilik”ten ne anladığımı yazdım-çizdim zamanında; meraklısı ya biliyordur, ya bulur okur. Ama son tahlilde bir “yurtsever” olduğum itiraf etmek durumundayım, mevcut konumum da bunu açıklıyor ya zaten…

Öte yandan da bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanan, ve bu bağlamdan hareketle de insanları ayıran her türlü betimlemeye (cinsiyet, ırk, din, millyet, …) karşı çıkan biriyim. Evet, “enternasyonalist” ve “globalist”im; her ikisi de çeşitli çekincelerle 😛

Doğal olarak bu iki cami arasında bi-namaz kalıyorum zaman zaman ve hatta sık sık. Küresel-ulusal ekseninde zihnim sünüp duruyor, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor…

Alın son günlerden iki haber:

İstanbul Belediyesi’nin şovunda 165 bin domino taşı bir fiske ile devrilerek Türkiye rekoru kırılmış. Ne güzel! Japonyalar’da, Hollandalar’da izlediğimiz o şovlar artık bize de geliyor; biz de daha büyük, daha çok, daha uzun domino taşı dizileri yapıp devirmeye başlayacağız artık. Dünya rekoru 4 milyonmuş, ne gam; her uzun yol bir adımla başlar, zamanı gelecektir milyonların da. İlk PiSi paketinin oluşturulduğu günü anımsıyor musunuz? Ama o da ne? Meğersem İstanbul’daki dominoları dizenler de Hollanda’dan gelmişler. Tasarım ithal, taşlar ithal, operasyon (en azından operasyonun yönetimi) ithal. Bizim katkımız olsa olsa “amelelik”, gösterilen yere gösterilen taşı koymak. Katma değeri düşük, kolaylıkla yeri doldurulabilir, rekabet gücü az… E, o zaman bunun neresi “Türkiye rekoru”? Sırf İstanbul’da oldu diye mi? Eh o zaman parasını bastırsalardı da 5 milyon taş dizdirselerdi, şanımız yürürdü…

Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) Osmanlı Hat Koleksiyonu Sevilla’da Real Alcazar Sarayı’nda sergilenmeye başlanmış. Rahmetli Sakıp Sabancı’nın dillere destan bir hat koleksiyonu vardı. Sağlığında SSM’yi kurup bu koleksiyon da dahil pek çok eser, bu arada oturmakta olduğu evi de müzeye bağışlayınca koleksiyon SSM Osmanlı Hat Koleksiyonu adını aldı. Sakıp Ağa’nın koleksiyonu iken tüm dünyayı gezen hatlar, bu bahar, bu kez yeni adı ile, yeniden yollara düştü ve önce Madrid’de, şimdi de Sevilla’da sergileniyor. Hem de, ironik bir şekilde, Kanuni Süleyman’ın Avrupa’daki baş rakibi Şarlken’in sarayında. Ne güzel! Küratörü bizden, eserleri bizden, sahibi de bizden… Ama bir bakıyoruz, o meşhur Alkazar Sarayı’nın en hususi odalarında koleksiyonun sunumunu tasarlayan mimari ofisi dışarıdan. Yahu, Türkiye’de ne tasarımcılar, ne mimarlar var, bu eserleri o mekana doğru bir şekilde yerleştirecek bir adem evladı bulamadınız mı? Tarihin derinliklerinden kaynayıp gelen bu eserlerin sunumunu da çağdaş bir Türkiye tasarımcısı yapıverse, kremayı da o koyuverseydi…

Bu durumlarda ulusalcı/milliyetçi/yurtsever damarım şaha kalkıyor, delleniyorum. Evet, bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanıyorum. Ama kendini bu memleket ile anmayı seçen, buraların vatandaşı olmuş arkadaşların üstünlüğüne ve sınırsız yaratıcılığına da inanıyorum, Hollandalı domino dizicilere ve memleketini bilmediğim mimarlara inandığım kadar. Bizim domüno dizicilerimiz ile bizim mimarlarımızın dünyanın dört bir köşesinde meslektaşları ile rekabet içerisinde olmaları gerektiğine de fena halde inanıyorum. Ama eğer biz domino dizicilerimize ve mimarlarımıza ilk adımı atma şansı vermezsek bu arkadaşların uzun yolculuklarına bir türlü başlayamayacaklarını da görüyorum. Pardus’un MSB’de masaüstü (ve kısmen sunucu) işletim sistemi olarak seçilmesi sürecini anımsıyorum ve bu arkadaşların duygu ve düşüncelerini anlayabiliyorum. Gerek İBB’nin, gerekse SSM’nin tedarik kararlarında memlekette yaratılacak katma değeri artırıcı, yurttaşların rekabet gücünü artırıcı yolları tercih etmeleri gerektiğini düşünüyorum. İBB’nin laleler konusunda yaptıklarına, SSM’nin de müze müdürü ve koleksiyon küratörü (aynı kişiler) seçimine baktığımda aslında onların da bu kaygılara pek de yabancı olmadıklarını düşünüyorum. Biraz daha fazlasını istiyorum…