“The mother of all demos”

Bundan yaklaşık 39 yıl önce, 9 Aralık 1968’de, Douglas Engelbart, San Francisco Kongre Merkezi’nde Sonbahar Bilgisayar Toplu Konferansı’nda (Fall Joint Computer Conference-FJCC) 90 dakikalık bir sunum yaptı. Doug Engelbart o sırada Stanford Üniversitesi’nin Stanford Araştırma Enstitüsü’nde (Stanford Research Institue-SRI) Çoğaltma Araştırmaları Merkezi (Augmentation Research Center-ARC) kurucu yöneticisi pozisyonunda. ARC’de Doug ile birlikte 17 araştırmacı çalışıyor ve en önemli buluşları devrimsel Çevrimiçi Sistem (oNLine System-NLS), yani bir anlamda dünyanın ilk kişisel bilgisayarı; ilk PC. NLS, Doug’ın 1962’den bu yana üzerinde çalıştığı proje, bir nevi beyin çocuğu. Sunum da NLS’nin ilk halka açılışı… 1000 civarında bilgisayar bilimcisi izliyor sunumu. 90 dakika kadar sürüyor. Pek heyecanlı bir alkış, hatta ayakta alkış ile karşılanıyor. Doug bir kez daha sahneye çıkıp izleyenleri selamlamak durumunda kalıyor, adeta bir bis gibi. Ertesi günlerde gazeteler bu sunumdan bahsediyorlar, koca koca kehanetler eşliğinde…

http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8734787622017763097&hl=enSunumda koca bir ekip görev alıyor, bir kısmı Kongre Merkezi’nde, bir kısmı Menlo Park’ta SRI’da. Arada tek yönlü video, çift yönlü ses ve veri bağlantısı mevcut. Bunlar şimdi bize pek olağanmış gibi geliyor, ama zamanında, 40 yıl önce, hayli ileri teknolojiler gerektiriyor. Veri bağlantısı için iki tane özel imalat yüksek hızlı mikrodalga linki kullanılıyor, yüksek hız da 1200 baud, yani saniyede 1200 karakter kapasiteli. İki kiralık telefon hattı ile ses bağlantısı sağlanıyor. Doug’ın sağ kolu, ARC’nin teknik direktörü Bill English (ki aşağıda görülen ilk farenin mucidi de kendisidir) mikrofonundan Doug’a, Kongre Merkezi’ndeki kameramanlara ve Menlo Park’taki araştırmacılara direktifler gönderip duruyor. NASA’dan ödünç alınmış bir projeksyion cihazı (o zamanlar bunlar da pek nadir, teknolojisi neredeyse ayrı bir yazı konusu) ile 7 metre yüksekliğinde dev bir görüntü önünde konuşuyor Doug; Chuck Tracker isimli bir bilgisayar tasarımcısının deyimi ile “her iki eliyle şimşekle cebelleşiyor”. Sunumun planlamasını yapan ise (daha sonra Whole Earth Catalog ile tüm dünyanın tanıyacağı) Stewart Brand, ki sunumun tekno-mistik havasını sağlayan da o. Sunum, 1994’de Stephen Levy tarafından “tüm sunumların en babası” olarak nitelendiriliyor; yazımızın başlığı da oradan.

50’lerin sonu, 60’ların başında Stanford’da bilgisayar bilimi üzerinde çalışmalar iki koldan yürüyor: Birkaç yıl içerisinde yapay zekaya ulaşılacağını düşünen ve bu nedenle teknolojik problemlerle fazla ilgilenmemeyi seçen Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı (Stanford Artificial Intelligence Laboratory-SAIL) ve minyatürleştirme, zaman-paylaşımlı sistemler gibi daha teknolojik problemlere yoğunlaşan SRI. Engelbart SRI’ya 1957’de katılıyor ve ilk olarak manyetik mantık devreleri üzerinde çalışıyor. Ama on yıla yakın bir süredir aklında başka bir şey var: İnsan zekasını çoğaltacak bir makine. Bu fikrin temeli meşhur Vannevar Bush‘un (hani ilk kez “küresel köy” diyen Vannevar Bush) meşhur “Düşündükçe” makalesine (As We May Think), makalede tarif edilen hafıza genişletici memex‘e dayanıyor. Bu 1945 makalesidir ki hipermetin, kişisel bilgisayar, internet, web, konuşma tanıma, çevrimiçi ansiklopediler gibi pek çok teknolojinin tarifini barındırır. Doug bu makaleyi 1948’de Vietnam’da cephe gerisinde askerliğini yaparken birliğinin kütüphanesinde okuyor ve bağlanıyor. SRI’ya giden yolda aklında hep Memex var… Nihayet 1962’de “İnsan Zekasını Çoğaltmak: Bir Kavramsal Çerçeve” (AUGMENTING HUMAN INTELLECT: A Conceptual Framework) raporunu yayınlıyor. Enteresan bir ayrıntı ister misiniz? Raporu askeriye destekleyip finanse ediyor 🙂 Sonrasında ARC kuruluyor, ilk elemanlar alınmaya başlanıyor, bir bilgisayar ayarlanıyor, olaylar gelişiyor…

Peki tüm sunumların en babasına bu unvanı kazandıran sırf orkestrasyonunun iyi yapılması, çarpıcı sunum teknikleri kullanılması felan mı? Hayır, asıl numara NLS’de. Bu NLS ve üzerinde çalışan sistemdir ki hipermetin bağlantılar, nesne adresleme ve dinamik dosya bağlama, fare (evet, bildiğimiz fare, ilki sol tarafta Doug’ın elinde görünüyor), ızgara taramalı ve bit haritalanmış video ekranlar, enformasyon görselleştirme, pencere sistemi (hani şu Windows), sunum programları, çevrimiçi grup çalışması, … pek çok dünya-dışı denebilecek yeni teknolojiyi barındırır. Bu NLS’dir ki Doug Engelbart’a iki eliyle şimşekle cebelleşme gücü ve yeteneği verir. Bu NLS’dir ki aradan neredeyse 40 yıl geçmişken benim bu yazıyı yazarken, sizin okurken kullandığımız bilgisayar-insan etkileşimi paradigmasını tanımlamıştır. Bu NLS’dir ki böylesine müthiş bir ekibi etrafında toplamış ve dünyayı değiştirmelerine vesile olmuştur. Bir anekdot daha: NLS, 29 Ekim 1969’da “İnternet”e bağlanan ilk iki makineden birisi olmuştur. Ooo yüce NLS!!!

NLS ile ilgili bir ilginç nokta daha: Doug’ın en baba sunumda kullandığı halinde sağ elin kullandığı fare yanında, sol elle kullanılan bir de “akor klavyesi” (chord key) mevcut. Beş tuşlu bir piyanoyu andıran bu alet ile 31 farklı tuş kombinasyonu tanımlamak mümkün. Dolayısı ile bildik yazı yazma için kullanılabileceği (ki böyle kullanarak dakikada 50’nin üzerinde kelime yazan programcılar varmış) gibi, kontrol tuşlarını tanımlayarak arkaik bir Optimus Maximus olarak düşünmek de mümkün. Ne yazık ki akor klavyesi kardeşi fare kadar başarılı olamadı ve tarihin derinlikleri dışında bir yerde bulunmuyor artık.

Bir başka önemli vurgu: NLS, aynı zamanda bilgisayar-insan etkileşimi denen alanın da miladını oluşturuyor. Daha önce kartlarla, kağıt bantlarla ve basılı çıktılarla yapılan iş artık gerçek zamanda ve etkileşimli bir şekilde yapılmaya başlayınca pek çok önemli soru yanıt aramaya başlıyor: İnsan bilgiyi nasıl girecek, bilgisayar çıktıyı nasıl verecek? Bu işi daha hızlı, daha etkin kılmanın yolları var mı? Fare, akor klavyesi bu sorulara yanıtlar. Ekranda bilgilerin görüntülenmesi, hiyerarşik görüntüleme, hipermetin, dinamik dosya bağlantıları, … da aynı sorulara verilen kimi yanıtları daha alt düzeyde gerçeklemenin yolları. Hazin nokta, aradan 40 yıl geçmesine karşın, hala aynı noktada durmamız: Pencere, fare, klavye… Merhum Jeff Raskin (ki Macintosh’un -Hz. Jobs’a rağmen- babası olur kendisi) Mac’in 30. yılında (yanılmıyorsam) “yahu bu paradigma on yıl sonra kaybolur diye beklerdim, 30 yıl dayandı, daha da dayanıyor” diye hayıflanmıştı. Raskin’in alternatif olabilecek “İnsani Ortam”ı (The Humane Environment-THE) da ölümü ile sahipsiz kaldı, maalesef.

Peki, ben bunlara nereden taktım kafayı? Halen okumakta olduğum John Markoff’un “Uyuyan Fare Ne Demiş: 60’ların Karşı-Kültürü Kişisel Bilgisayar Endüstrisini Nasıl Etkiledi” (What the Dormouse Said: How the Sixties Counterculture Shaped the Personal Computer Industry) kitabı aldı götürdü beni buralara. Kitap zaten Doug ile bir akşam yemeği sohbetinde şekillenmiş, sayfalarında da çoğu Doug’ı izliyor. Ama SRI ve özellikle ARC’de çalışanların nasıl karşı-kültür insanları olduğunu vurguluyor genelde. İlk LSD deneyleri (çiçek çocuklardan, Berkeley’deki be-in partilerinden on yıl önce!), pervasızca marihuana içen bilgisayar bilimciler, çıplaklar plajları ve kamplarına takılan, hatta işleten mühendisler, savaş karşıtları… Beat neslinin ikonları; Ken Kesey, Joan Baez, Grateful Dead… Doğu yakasının ve hatta SAIL’in uslu çocukları, deyim yerindeyse, nal toplarken, SRI’daki uyumsuzlar fersah fersah inovasyon yapıyorlar… Hem de finansmanı askeri kurumlardan alark 😛

Sunumu izleyin, kitabı okuyun… Kurulu düzenin neden inovasyon yapamadığını ve yapamayacağını görün! Seneye buralarda olursak belki de bir “En Baba Sunum – 40. Yıl Özel” partisi düzenleriz 9 Aralık’ta…