OHA, gPhone, Google…

Sene bitmeden epey bir zaman önce vaat etmiş olduğumuz bu yazıyı da derleyip toparlayıp yayımlayalım…

Eğer Google’ın bir masaüstü işletim sistemi geliştirmesi dedikodusu tekno geyik muhabbetleri için altın ise, Google’ın bir cep telefonu geliştirmesi dedikodusu kesinlikle pırlantadır! Aslında bu, o kadar da “dedikodu” sayılmaz. Hele, adamların iki yıl önce bu konuda çalışan bir şirketi satın aldıkları ayan beyan ortadayken. Ama son üç aydaki bir yalanlanıp bir yeniden ateşlenen dedikodular, çarpıcı ilk fotoğraflar, Google yönetiminin muğlak açıklamaları… olayı pembe dizi kıvamına getirdi.

Sonunda 5 Kasım günü işin rengi ortaya çıktı: Google ve bir grup mobil endüstri aktörü Open Handset Alliance adı altında bir koalisyon oluşturuyorlardı. Amaçları açık bir mobil uygulama platformu geliştirmekti ve duyuruya göre bu bağlamda “birlikte” Android’i geliştirmişlerdi.

Koalisyonun cep telefonu üreticileri köşesinde HTC, Motorola, LG ve SAmsung oturuyorlar. Özellikle HTC’nin iPhone’u doğrudan rakip alan Windows Mobile telefonları düşünüldüğünde bu köşeden ilginç gelişmeler beklenebilir 2008 içerisinde. Operatörler arasında NTT DoCoMo, Sprint Nextel, T-Mobile, Telefonica, Telecom Italia var. NTT DoCoMo 3G müşteri portföyü ve dahi tecrübesi ile sağlam bir oyuncu. Elektronik sanayicileri içinde Intel, BroadComm ve Qualcomm’u sayabiliriz. Yazılımcıların başında, doğal olarak, Google var, ayrıca eBay ismi gözümüze çarpıyor. Koalisyon ortaklarına bakınca daha önce gördüğümüz açık mobil koalisyonlarına göre daha güçlü bir ekiple karşı karşıya olduğumuz doğru. Bir de Google gibi bir dev girişimin en başında yürüyor. Birşeylerin piştiği kesin!

Ama Google’ın mali ve kullanıcı gücü, koalisyon üyelerinin kalibresi, Android’in varlığı bu girişimin başarısını peşinen ilan eder mi dersiniz? Hızla kısa yanıtımı vereyim: Hayır. Sonra da uzun yanıta geçeyim: Öncelikle cep telefonu pazarının hayli oturmuş oyuncu ve kuralları mevcut. Yeni gelenlerin bu alanda rahatça rekabet üstünlüğü sağlamaları, hatta pazar payı kapmaları o kadar kolay değil. İşletim sistemi açısından da Windows Mobile ile Symbian liderlik için çarpışıyorlar, bu arenaya girmek de o kadar kolay değil.

İmkansız mı? Hayır! Bunu Hazret-i Jobs’un Apple’ı gayet güzel gösterdi. iPhone ile cep telefonu ve mobil işletim sistemi pazarının kurallarını yeniden yazdı neredeyse. En şüpheciler bile iPhone ile birkaç saat/birkaç gün geçirince pek enteresan şeyler söylüyorlar. Nedir bu başarının sırrı? İki unsur: Öncelikle tasarım. Gerek fiziksel tasarım, gerekse arayüz tasarımı cihaza ilk bakışta, ilk tutuşta cezbedici bir hava veriyor. “Sevdiğiniz alet-edevatı daha iyi kullanırsınız” kullanışlılık atasözünden hareketle de iPhone’u severek kullanıyorsunuz. Kişisel olarak elime aldığımda bu derece hoşuma giden ve beni etkileyen bir mobil cihazım olmadı yıllardır. Doğru bir hedef, ve tam isabet!

İkinci unsur ise teknolojinin doğru gerçeklemesi ile sağlanan performans. Gerek böyle bir cihazla yapılmak istenen (hemen) herşeyin yapılabiliyor olması, en azından gelecek nesil ürünler ile yapılacağının kesin olması. Gerekse cihazın teknik performansı, hızı, grafik işlemleri, çoklu işlemler, uygulamaların “çakma değil de gerçek” oluşu, … Tüm cep telefonu ve mobil cihaz üreticileri bir anda şarlatan konumuna düştüler iPhone’un ortaya çıkışı ile. Herkes “böyle birşey mümkündü de bunca yıldır niye yapmadınız” diye söylenmeye başladı.

Android derken iPhone anlatmaya başladım değil mi? Evet, doğru. Nedeni de basit: iPhone bir galip. Android ise çoğunlukla bir fikir. Android’in iPhone’a nasıl bir rekabet üstünlüğü sağlayabileceğini pek merak ediyorum. Tasarımı geçelim, o konuda Apple ile başa çıkmak pek kolay değil. Performans tarafında dahi Android iPhone’un yapamadığı neyi vaat ediyor bize? Wallahi ben iki aydır yazılanlardan ve çizilenlerden anlayamadım bunu. Bekleyip göreceğiz herhalde. Ama ben işletim sistemi pazarında olduğu gibi mobil platform pazarında da Google’a pek şans tanımıyorum. Gerçi bu kadar büyük paraya ve kullanıcı kitlesine sahip şirketlerin uzun solukları ile zaman içerisinde ne yapabileceklerini kestirmek hayli zor: Microsoft’un Palm’ı ortadan silmesini anımsayın. Kaç WinCE sürümü aldı, ama sonunda oldu…

OHA’nın açıklığı ile iPhone’un kapalılığı konusu ise bambaşka bir hikaye. Açık ve özgür olanın başlangıçtan önemli bir avantaj taşıdığı ve geleceğin açık ve özgür olanın olduğuna şüphem yok. Ama kısa vadede yapılan icraat her zaman bu yönde olmayabiliyor. Android’in açık olması galip geleceğinin garantisi değil. Daha konuşacağız bu konuları…

Herkese iyi yıllar! Bu vesile ile blogumun 4. yılını ve 150. yazısını da kutlamış olalım!

ayfonum, kandilim, felan…

Cep telefonu ve avuçiçi (PDA) konusunda epey dertliyim, takip edebildiğiniz gibi. Palm ile 6 yıldan sonra, yaklaşık bir buçuk yıl önce avuçiçisiz bir hayatı seçmiş ve bir yıldır da yalnızca Nokia E60 akıllı(ca) cep telefonu kullanır hale gelmiştim. Geçen gün ofiste yerleştirme sırasında eski Palm beşiğimi bulup iki önceki Palm’ımı yeniden hayata döndürmek, en azından içerisinde ne var-ne yok bakmak sevdasına kapıldım kısa bir süre. Neyse ki veri fetişimi irade yoluyla tedavi etmeye çalışıyorum, ve bu kez de başarılı oldum. Tabi Palm’ın eskisi gibi öyle tek bir eşleme sonrasında doğru düzgün çalışmaması ve benim de Palm yetkinliğimden epey kaybetmiş olmamın da bu zaferde payı var. Diyorum ki, hazır sene sonu gelirken bu durumumu gözden geçirip 2008 için planlarımı yapmakta yarar var 😉

E60 çoğunlukla işimi görüyor. Zaten yaptıklarım telefonla konuşmak, mesaj alıp vermek, ofisten/evden uzakta ve bilgisayarsızsam e-postalarımı kontrol etmek, sınırlı web gezintileri… gibi fazla iddialı olmayan işler. Bununla birlikte arada sırada (ve kimi zaman sık sık) ahımı alıyor E60. Yetersiz kalıyor, misal, kısıtlı kurabiye ve JavaScript desteği kimi web sitelerine girmemi engelliyor. Flash oynatıcısının özel olması nedeniyle epeyce bir sitede, mesela YouTube’da, işe yaramıyor. Kimi zaman e-postaları alırken kafayı yiyip telefonu kapatıyor. Zaman zaman telefon tümüyle kilitleniyor, pilini çıkarıp bir süre beklemeden kendine gelemiyor… E60’ın ekranı bir cep telefonu için hayli başarılı, ama avuçiçi işlevleri için ne yazık ki fazlasıyla küçük, PDF doküman okumak tam bir işkence, bırakın ofis dokümanı düzeltmeyi… S60 fena olmayan bir işletim sistemi olsa da gerçek anlamda yoğun iş kullanımına dayanamıyor, bu açık. Netice: Ne kadar tümleşik cihazlara karşı da olsam yalnız bir akıllı(ca) cep telefonu ile hayatı idame ettirmek mümkün değil! Bir yılını doldurdu, ama E60’ın çoktan idam fermanı imzalandı 😉

Bu yılın başında Apple’in iPhone’u duyurmasını büyük bir heyecanla takip edip “işte istediğim cihaz bu!” deme noktasına gelmiştim. Gerçi Hazret-i Jobs’un süper-düper kapalılık kriterleri nedeniyle iPhone özellikle özgür yazılım camiasında sıkı bir dayak yedi, ama ben hala işlevi açısından uygun bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Sevgili Görkem’in getirdiği ve sonrasında sevgili Gökmen’in olan iPhone’u elime aldıktan sonra da bu kararım değişmiş durumda değil, hatta perçinlendi bile diyebilirim. Ayrıca az-buçuk teknoloji bilgimle iPhone’u kodesten kurtarma (jailbreak) ve kilidini kırma (unlock) işlerini rahatlıkla yapabileceğimi sanıyorum. Palm’ım ile ne flash’lar yazıp çizmiştik zamanında. Ah mazi… iPhone’un “gerçek” bir işletim sistemi ile geliyor olması en önemli özelliklerinden birisi. E60 ile yaşadığım “adım Hıdır, elimden gelen budur” (tüm Hıdır’ları tenzih ederim 🙂 semptomlarından kurtulacağımı umuyorum. Ama asıl cazip yanı tasarımının güzelliği, hem kullanışlılık yönünden, hem de fiziksel bir edevat olarak duruşu ile. Kullanışlılıkçıların “sevdiğimiz alet edevatı daha iyi kullanırız” söyleminde doğruluk payı mevcut, gerçekten de cihaz kendini sevdirmeli. Apple tasarımlarının bu avantajı önemli! Tek dezavantajı henüz Türkiye’ye gelmemiş olması. ABD’den almak gerekiyor, sonra da TK ile cebelleşmek. Fazla alengiratlı, yasal açıdan gri işlere karşı olduğumdan uygun bir ABD seyahati bekleyeceğiz herhalde. TR’ye geldiğinde makul bir fiyattan satılmayacağından eminim, ve o fiyatı ödemeye de hiç niyetim yok!

Bu arada ilginç yeni cihazlar da çıktı piyasaya: Nokia N810, amazon kindle başta olmak üzere… Bunların temel özelliği, kameralı, cep telefonlu, MP3 çalarlı, WiFi bağlanan avuçiçi bilgisayarı, … iPhone gibi herşeyi yapmaya çalışmamaları. N810 bir internet tableti, kindle ise bir e-kitap okuma platformu. Gerçi açık doğası gereği N810’un işlevlerini çeşitlendirmek mümkün ve kindle da sınırlı da olsa çevrimiçi hizmetler veriyor. Yani ikisi de genişlemeye müsait ürünler. Ama iPhone kadar değil!

Nokia N810 (ve ataları 770 ve N800) bir internet tableti. Üzerinde Linux temelli bir işletim sistemi ve Gnome türevi bir masaüstü geliştirme ortamı (maemo) mevcut. Bazı uygulamaları Nokia tarafından geliştiril(t)miş sahipli yazılımlar. Bu nedenle, örneğin, 710 -> 800 geçişinde internet tarayıcı sıkıntıları yaşanmıştı yanılmıyorsam. GSM yeteneği yok, Nokia’nın kasıtlı ve blinçli seçimi gereğince. Ama Skype ile VoIP yapmak ve bir telefonumsu olarak kullanmak mümkün. Ayrıca son modeli N810’da bir de fiziksel klavye var! Bir zamanlar bu cihaza hayran kalmış ve “bir sonraki el cihazım” olarak ilan etmiştim. Ama sevgili Barış’ın 770’i ile biraz oynayınca Palm’ın işlevselliğinden pek uzak bulup sessizce kararımı değiştirmiştim. Hala da N810’u ciddi bir seçenek olarak görmüyorum. Palm günlerim geride kaldı herhalde…

kindle’a gelince… Bu cihaz kavram olarak pek heyecan verici: E-mürekkep/e-kağıt kullanan bir e-kitap okuyucu. Dolayısı ile kitap okumaya hayli benzer bir kullanıcı deneyimi vaadediyor: Gözü yoran bir arka ışığı yok, yazıtipleri ve büyüklükleri kitap okumayı andıran bir yumuşaklıkla ayarlanabiliyor. Hem de sürekli internet bağlantısı var EVDO şebekesi üzerinden (yani Kuzey Amerika dışında pek bir işe yaramıyor 🙁 Bu bağlantı ile e-kitapları indirmek yanında okunan kitaptaki sözcükler için Wikipedia/Wiktionary aramaları yapmak mümkün. Bir de “deneysel” diye adlandırılan gerçek internet tarayıcısı var. E-kitap yanında gazetelere ve bloglara da abone olunabiliyor. Ayrıca dokümanlarınızı kindle formatına çevirip yanınızda taşımanız mümkün. Özellikle sık seyahat eden ve bol okuyanlar için birebir.

Olumsuzluklara gelince: Bir kere cihaz çok çirkin, sanki 80’lerden hatta 70’lerden fırlamış. Tasarım ekibine bir eksi… Ayrıca çok sık kullanılması beklenmeyen fiziksel klavyesi, dokunmatik ekranı olmaması, sayfa konumlama/çevirme tuşlarının kullanım sıkıntıları da cabası. Tasarım ve kullanışlılık ekibine bir eksi daha! Apple tasarımcıları aynı kavramı nasıl hayata geçirirlerdi merak ediyorum doğrusu.

İkinci olumsuzluk ise fiyatlandırma politikası: E-kitapları ve hatta gazeteleri anladık diyelim. Bloglar için dahi abonelik ücreti var: Aylık 0.99$. Kendi dokümanlarınızı çevirmek için de EVDO şebekesini kullanıyorsunuz ve buna dahi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Hem de PDF gibi en baba e-kitap formatı desteklenmiyor. Yeterince açık değil, üçüncü parti uygulamalar için cazip bir platform oluşturmuyor, hele bir de iPhone’a göre daha kısıtlı bir cihaz olduğunu düşünürsek. Cihaz 400$, e-kitaplar da 10$ civarında. Sonuçta pahalı bir icat. Ben daha çok “kitap kulübü” benzeri bir fiyat politikasını tercih ederdim: Cihaz için ya para vermemek ya da cüzi bir para (100$ mesela) vermek. Buna karşın bir ya da iki yıl boyunca her ay liste fiyatından en az üç e-kitap almak zorunda olmak. Tabii bunun yanında kampanya e-kitapları ile bu sayıyı ikiyle çarpmak. Fizibilite hesabını yapmadım, ama benim verdiğim sayılarla oynayarak kazanan bir iş modeli oluşturmak mümkün. Mevcut hali ile yaygınlaşması zor görünüyor. Ama amazon’un bu oyuna girmesi başlıbaşına bir olay. Zaman içerisinde kazanan stratejiyi bulacaklarını tahmin ediyorum.

Evet… toplarsak: 2008’de iPhone sahibi olmam pek muhtemel. N810 listemde değil. Daha makul fiyatlı ve GSM/3G bağlantılı bir kindle ilgimi çekebilir…

OOXML’e farklı bir yaklaşım

Microsoft’un meşhur OOXML standardına karşı olduğumuzu açıkladık, malum. Bunun pek çok nedeni var, çeşitli mecralarda ayrıntılandıracağız.

Ama bugün karşılaştığım bir şey Microsoft’un standartları ile yaşamın, özellikle Pardus ve Linux ve özgür yazılım kullanıcıları için, ne mene birşey olacağı hakkında biraz fikir verdi. Microsoft Türkiye Genel Müdürü sevgili Çağlayan Arkan’ın web günlüğüne bir video yerleştirilmiş. Ama bu videoyu görüntülemek için Microsoft’un Silverlight programını yüklemek gerekiyor. Ben, doğal olarak, Pardus ile uyumlu Silverlight bulamadığım için yükleyip Arkan’ın Bilişim Rüzgarı programında söylediklerini izleyemedim. Video formatını bilmiyorum, ama bir olasılık “açık” bir format dahi olabilir. Gel gör ki kamuya açık edilmiş veriye ulaşmak için dahi sahipli bir yazılıma ihtiyacım var. Onu bırakın bu yazılımı edinmeye kalksam bile yetmiyor, sahipli bir işletim sistemi kullanmam gerekiyor.

Yarın öbürgün Microsoft’un “açık” OOXML formatındaki dosyaları görmek için de benzer mecburi seçimler yapmak zorunda kalmayalım diye endişe ediyorum. Bu nedenle de OOXML’e karşıyım!

for starters: a new … pardus… in … town

As I mentioned at the start, Pardus is not based on Slackware, Debian, Red Hat, or anything else and in this day and age that’s a real rarity. It’s nice to see someone trying to do something different and not imitate. I think this distro is really one to watch in the future; it’s come so far in two years, where could it be in another two years time? Who knows? I, for one, can’t wait to find out. It’s already a nicely polished Linux distro and I was able to get a fully working desktop up very easily, it’s also a very nice looking OS. So if you want to sample something a little different my advice is give Pardus a spin.

yazının tümü burada // the article is here

“The mother of all demos”

Bundan yaklaşık 39 yıl önce, 9 Aralık 1968’de, Douglas Engelbart, San Francisco Kongre Merkezi’nde Sonbahar Bilgisayar Toplu Konferansı’nda (Fall Joint Computer Conference-FJCC) 90 dakikalık bir sunum yaptı. Doug Engelbart o sırada Stanford Üniversitesi’nin Stanford Araştırma Enstitüsü’nde (Stanford Research Institue-SRI) Çoğaltma Araştırmaları Merkezi (Augmentation Research Center-ARC) kurucu yöneticisi pozisyonunda. ARC’de Doug ile birlikte 17 araştırmacı çalışıyor ve en önemli buluşları devrimsel Çevrimiçi Sistem (oNLine System-NLS), yani bir anlamda dünyanın ilk kişisel bilgisayarı; ilk PC. NLS, Doug’ın 1962’den bu yana üzerinde çalıştığı proje, bir nevi beyin çocuğu. Sunum da NLS’nin ilk halka açılışı… 1000 civarında bilgisayar bilimcisi izliyor sunumu. 90 dakika kadar sürüyor. Pek heyecanlı bir alkış, hatta ayakta alkış ile karşılanıyor. Doug bir kez daha sahneye çıkıp izleyenleri selamlamak durumunda kalıyor, adeta bir bis gibi. Ertesi günlerde gazeteler bu sunumdan bahsediyorlar, koca koca kehanetler eşliğinde…

http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8734787622017763097&hl=enSunumda koca bir ekip görev alıyor, bir kısmı Kongre Merkezi’nde, bir kısmı Menlo Park’ta SRI’da. Arada tek yönlü video, çift yönlü ses ve veri bağlantısı mevcut. Bunlar şimdi bize pek olağanmış gibi geliyor, ama zamanında, 40 yıl önce, hayli ileri teknolojiler gerektiriyor. Veri bağlantısı için iki tane özel imalat yüksek hızlı mikrodalga linki kullanılıyor, yüksek hız da 1200 baud, yani saniyede 1200 karakter kapasiteli. İki kiralık telefon hattı ile ses bağlantısı sağlanıyor. Doug’ın sağ kolu, ARC’nin teknik direktörü Bill English (ki aşağıda görülen ilk farenin mucidi de kendisidir) mikrofonundan Doug’a, Kongre Merkezi’ndeki kameramanlara ve Menlo Park’taki araştırmacılara direktifler gönderip duruyor. NASA’dan ödünç alınmış bir projeksyion cihazı (o zamanlar bunlar da pek nadir, teknolojisi neredeyse ayrı bir yazı konusu) ile 7 metre yüksekliğinde dev bir görüntü önünde konuşuyor Doug; Chuck Tracker isimli bir bilgisayar tasarımcısının deyimi ile “her iki eliyle şimşekle cebelleşiyor”. Sunumun planlamasını yapan ise (daha sonra Whole Earth Catalog ile tüm dünyanın tanıyacağı) Stewart Brand, ki sunumun tekno-mistik havasını sağlayan da o. Sunum, 1994’de Stephen Levy tarafından “tüm sunumların en babası” olarak nitelendiriliyor; yazımızın başlığı da oradan.

50’lerin sonu, 60’ların başında Stanford’da bilgisayar bilimi üzerinde çalışmalar iki koldan yürüyor: Birkaç yıl içerisinde yapay zekaya ulaşılacağını düşünen ve bu nedenle teknolojik problemlerle fazla ilgilenmemeyi seçen Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı (Stanford Artificial Intelligence Laboratory-SAIL) ve minyatürleştirme, zaman-paylaşımlı sistemler gibi daha teknolojik problemlere yoğunlaşan SRI. Engelbart SRI’ya 1957’de katılıyor ve ilk olarak manyetik mantık devreleri üzerinde çalışıyor. Ama on yıla yakın bir süredir aklında başka bir şey var: İnsan zekasını çoğaltacak bir makine. Bu fikrin temeli meşhur Vannevar Bush‘un (hani ilk kez “küresel köy” diyen Vannevar Bush) meşhur “Düşündükçe” makalesine (As We May Think), makalede tarif edilen hafıza genişletici memex‘e dayanıyor. Bu 1945 makalesidir ki hipermetin, kişisel bilgisayar, internet, web, konuşma tanıma, çevrimiçi ansiklopediler gibi pek çok teknolojinin tarifini barındırır. Doug bu makaleyi 1948’de Vietnam’da cephe gerisinde askerliğini yaparken birliğinin kütüphanesinde okuyor ve bağlanıyor. SRI’ya giden yolda aklında hep Memex var… Nihayet 1962’de “İnsan Zekasını Çoğaltmak: Bir Kavramsal Çerçeve” (AUGMENTING HUMAN INTELLECT: A Conceptual Framework) raporunu yayınlıyor. Enteresan bir ayrıntı ister misiniz? Raporu askeriye destekleyip finanse ediyor 🙂 Sonrasında ARC kuruluyor, ilk elemanlar alınmaya başlanıyor, bir bilgisayar ayarlanıyor, olaylar gelişiyor…

Peki tüm sunumların en babasına bu unvanı kazandıran sırf orkestrasyonunun iyi yapılması, çarpıcı sunum teknikleri kullanılması felan mı? Hayır, asıl numara NLS’de. Bu NLS ve üzerinde çalışan sistemdir ki hipermetin bağlantılar, nesne adresleme ve dinamik dosya bağlama, fare (evet, bildiğimiz fare, ilki sol tarafta Doug’ın elinde görünüyor), ızgara taramalı ve bit haritalanmış video ekranlar, enformasyon görselleştirme, pencere sistemi (hani şu Windows), sunum programları, çevrimiçi grup çalışması, … pek çok dünya-dışı denebilecek yeni teknolojiyi barındırır. Bu NLS’dir ki Doug Engelbart’a iki eliyle şimşekle cebelleşme gücü ve yeteneği verir. Bu NLS’dir ki aradan neredeyse 40 yıl geçmişken benim bu yazıyı yazarken, sizin okurken kullandığımız bilgisayar-insan etkileşimi paradigmasını tanımlamıştır. Bu NLS’dir ki böylesine müthiş bir ekibi etrafında toplamış ve dünyayı değiştirmelerine vesile olmuştur. Bir anekdot daha: NLS, 29 Ekim 1969’da “İnternet”e bağlanan ilk iki makineden birisi olmuştur. Ooo yüce NLS!!!

NLS ile ilgili bir ilginç nokta daha: Doug’ın en baba sunumda kullandığı halinde sağ elin kullandığı fare yanında, sol elle kullanılan bir de “akor klavyesi” (chord key) mevcut. Beş tuşlu bir piyanoyu andıran bu alet ile 31 farklı tuş kombinasyonu tanımlamak mümkün. Dolayısı ile bildik yazı yazma için kullanılabileceği (ki böyle kullanarak dakikada 50’nin üzerinde kelime yazan programcılar varmış) gibi, kontrol tuşlarını tanımlayarak arkaik bir Optimus Maximus olarak düşünmek de mümkün. Ne yazık ki akor klavyesi kardeşi fare kadar başarılı olamadı ve tarihin derinlikleri dışında bir yerde bulunmuyor artık.

Bir başka önemli vurgu: NLS, aynı zamanda bilgisayar-insan etkileşimi denen alanın da miladını oluşturuyor. Daha önce kartlarla, kağıt bantlarla ve basılı çıktılarla yapılan iş artık gerçek zamanda ve etkileşimli bir şekilde yapılmaya başlayınca pek çok önemli soru yanıt aramaya başlıyor: İnsan bilgiyi nasıl girecek, bilgisayar çıktıyı nasıl verecek? Bu işi daha hızlı, daha etkin kılmanın yolları var mı? Fare, akor klavyesi bu sorulara yanıtlar. Ekranda bilgilerin görüntülenmesi, hiyerarşik görüntüleme, hipermetin, dinamik dosya bağlantıları, … da aynı sorulara verilen kimi yanıtları daha alt düzeyde gerçeklemenin yolları. Hazin nokta, aradan 40 yıl geçmesine karşın, hala aynı noktada durmamız: Pencere, fare, klavye… Merhum Jeff Raskin (ki Macintosh’un -Hz. Jobs’a rağmen- babası olur kendisi) Mac’in 30. yılında (yanılmıyorsam) “yahu bu paradigma on yıl sonra kaybolur diye beklerdim, 30 yıl dayandı, daha da dayanıyor” diye hayıflanmıştı. Raskin’in alternatif olabilecek “İnsani Ortam”ı (The Humane Environment-THE) da ölümü ile sahipsiz kaldı, maalesef.

Peki, ben bunlara nereden taktım kafayı? Halen okumakta olduğum John Markoff’un “Uyuyan Fare Ne Demiş: 60’ların Karşı-Kültürü Kişisel Bilgisayar Endüstrisini Nasıl Etkiledi” (What the Dormouse Said: How the Sixties Counterculture Shaped the Personal Computer Industry) kitabı aldı götürdü beni buralara. Kitap zaten Doug ile bir akşam yemeği sohbetinde şekillenmiş, sayfalarında da çoğu Doug’ı izliyor. Ama SRI ve özellikle ARC’de çalışanların nasıl karşı-kültür insanları olduğunu vurguluyor genelde. İlk LSD deneyleri (çiçek çocuklardan, Berkeley’deki be-in partilerinden on yıl önce!), pervasızca marihuana içen bilgisayar bilimciler, çıplaklar plajları ve kamplarına takılan, hatta işleten mühendisler, savaş karşıtları… Beat neslinin ikonları; Ken Kesey, Joan Baez, Grateful Dead… Doğu yakasının ve hatta SAIL’in uslu çocukları, deyim yerindeyse, nal toplarken, SRI’daki uyumsuzlar fersah fersah inovasyon yapıyorlar… Hem de finansmanı askeri kurumlardan alark 😛

Sunumu izleyin, kitabı okuyun… Kurulu düzenin neden inovasyon yapamadığını ve yapamayacağını görün! Seneye buralarda olursak belki de bir “En Baba Sunum – 40. Yıl Özel” partisi düzenleriz 9 Aralık’ta…

Join the FSF

Sıkıntımız özgürlük, özgürlüklerimizi koruyabilmek…

Yazılım dünyasında özgürlüklerinizi koruyabilmek için Özgür Yazılım Vakfı‘na üye olun. Hayli cüzi bir aylık ödeme ile özgür yazılımı destekleyin! Zaten üye misiniz; FSF’e bağışta bulunun ya da bir arkadaşınıza üyelik hediye edin!

FSF’in yılsonu çağrısına kulak verin, 500 yeni üye için bir adım da siz atın!

Özgürlük için…

NO to OOXML

Sevgili Ali Işıngör, Özgürlük İçin sitesinde sevgili Eren Türkay tarafından çevirisi yapılıp yayınlanan bir çağrı ile ilgili bir kampanya başlattı; Microsoft’un Office Open XML standardının ISO tarafından onaylanması konusunda TSE’nin duruşu hakkında. Önce bir tebrik ve teşekkür yollayalım…

Sonra da bir-iki ufak düzeltme, değinme ve yorum ekleyelim:

11 Aralık *CUMA* değil, Salı. Bi yerde bi yanlışlık var sanırsam 😉 Vurgulamak için: BRM toplantısı 25-29 Şubat 2008’de Cenevre’de düzenlenecek. 11 Aralık 2007 günü bu BRM toplantısına fiziksel olarak katılacak ulusal temsilcilerin kaydolması için son tarih, ama ulusal standart kuruluşlarının oylarını değiştirip değiştirilmeyeceği Şubat sonuna kadar karar verilecek bir konu…

Bir de olaya “kazanmak”-“kaybetmek”, “biz”-“onlar” şeklinde bakmamakta yarar var. Gerek birlikte çalışabilirlik gerekse ODF-OOXML konuları kullanıcının dolayısı ile toplumun yararı düşünülerek irdelenen ve karara varılan konular. Düz “Microsoft istiyorsa toplumun yararına değildir” mantığı her zaman işlemiyor. Ama yine de ilginç haberler düşebiliyor ajanslara, insanın kafasını karıştırıp “her zaman düşünülen tolumun yararı mı acaba?” dedirten.

Bu arada, oylama sonuçları ile ilgili belgeler artık kamuya açık olmadığından (?, emin değilim, ben ulaşamadım) Türkiye’nin oyunun OOXML lehine olduğunu belirteyim ve TSE’nin zamanında edindiğim taslak yorumlarını bilginize ben sunayım. Hem DPT, hem TSE ve hem de ISO’nun dokümanlarını Microsoft Doc formatında paylaşıyor olması da hayli manidar 😛

Son olarak da TSE’nin neden OOXML’e “hayır” demesi gerektiğine dair bir Linux Vakfı dokümanına işaret edeyim. Bu belge Türkçe’ye çevrilip TSE’nin standartlarla ilgili adresine ve DPT’nin Bilgi Toplumu Dairesi’ne iletilse pek güzel olur. Sonuçta Cenevre’deki toplantıya kim katılırsa katılsın, TSE’nin oyu burada ve önümüzdeki 2,5 ay içerisinde belirlenecek…

Sevgili Ali’ye başlattığı girişim için bir kez daha teşekkür edeyim, ve Özgürlük İçin camiasını “görev”e çağırayım!

Not: Öncelikle çağrının çevirisini yapan sevgili Eren Türkay’dan özür dileyeyim, sonralıkla da sevgili Ali’nin çağrıyı bir kampanyaya dönüştüren kişi olduğunu vurgulayayım…