Orhan Pamuk: “Babamın Bavulu”

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarımız Orhan Pamuk’un 2006 Nobel Konuşması ile birlikte 2006 World Literature dergisi Puterbaugh Ödülü ve 2005 Alman Kitapçılar Birliği Barış Ödülü konuşmalarını içeren kitapçığı Babamın Bavulu bu hafta piyasaya çıktı, aldım ve sindirerek okudum. Pamuk’un Nobel konuşmasını araba kullanırken parça parça radyodan dinlemiş ve son kısmını da TV’den izleyebilmiştim. Daha rahat bir ortamda, algı kanallarım daha açık takip edemediğime yanıyordum, ama arada metni internetten vb bulup okuyup ve dinlemekle de uğraşmamıştım; isabet etmişim. İki pek önemli konuşma ile bir arada, güzel bir sunumla elimizde…

Nobel konuşmasından üç kapsamlı alıntı yapmak istiyorum, benim anahtar önemde gördüğüm bu alıntılardan keyif alıp kitapçığın tümünü okumak isteyenler çıkarsa çok sevinirim. Önce Pamuk’un sevmeyenlerinin neden çok olduğunu kendi sözcükleri ile -ki Orhan Pamuk’un sözcüklere ne derece önem verdiğini biliyoruz, bilmiyorsak da konuşmasında anlatıyor- öğrenelim, ve daha fazlasını:

Evet, insanoğlunun birinci derdi hala, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmelerdir… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışarı vurulan bu hayalleri, kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Bat dünyasında da Rönesans’ı, Aydınlanma’yı, modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendine beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

İlerleyen sayfalarda Orhan Pamuk’un neden Nobel ödülünü hakettiğine dair bazı ipuçları var, hem de Pamuk’un (ya da iyi bir romancının) nasıl yazdığını ve yarattığını özetleyen pek hoş bir parça, kulak verelim:

Çocukluğumda ve gençliğimde hissettiğimin tam tersine artık benim için dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, aynı zamanda otuz üç yıldır insanlarını, sokaklarını, köprülerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık yüzlerini, ve yabancı, korkutucu gölgelerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini hepsiyle ayrı ayrı özdeşleşerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem, bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Son olarak hayli hallice bir alıntı yapacağım, Orhan Pamuk’un “neden yazıyorum” sorusuna yanıtı; aslında daha pek çok soruya yanıtı, Pamuk’un kim olduğuna dair pek çok ayrıntı, bazı dangalaklarca “kaçtı” şeklinde yansıtılan son hicretinin nedeni, daha neler neler… burada:

Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en sevilen soru şudur: Neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Gerçekliğe onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, öteki yazıyı, bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikaye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. Tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yalnızca birkaç cümlede, birkaç sayfada o kadar çok şey anlatıyor ki Orhan Pamuk. hiç bir kitabını okumayanlar, alsınlar ve üç konuşmasını okusunlar; milliyetçi, ulusalcı, şu bu nedenlerle hoşlanmayanlar en azından bu kitapçığı bir okusunlar; “Orhan Pamuk zor okunuyor” diyenler alsınlar okusunlar, “zor okunsun ki herkes anlamasın” diyenler okusunlar ve konuşma içerisinde ya da konuşmalar arasında gediş-gelişleri, alt metinleri keşfetmenin keyfini, esrarı aralamanın zevkini yaşasınlar; “neden okuyayım ki?” diye soranlar alsın okusunlar…

Sevgili Orhan Pamuk, yazmaya devam et… Dünyanın bu kadar güzel yazan insanlara ihtiyacı var, hele bir de benim anadilimde yazıyorsun ya, daha ne isteyeyim!