“Yazılımda Yılın Derbisi”

Bugün Teknoloji Televizyonu‘nda, sevgili Serhat Ayan’ın programında sevgili Ekrem Yener (Microsoft Türkiye Genel Müdür Yardımcısı) ile birlikteydik, saat 15:30’dan 18:00’e kadar. Türkiye’de bilişimin bugünü ve geleceğini konuştuk, arada Pardus ile Windows’u, özgür yazılım ile Microsoft’un yazılım geliştirme sürecini karşılaştırarak. Oldukça keyifli bir programdı, zaman zaman Ekrem ile birbirimize katıldık, nezaketten kırılıyorduk. Kimi zaman bel altına vurmaya başladık, Teknoloji TV’nin alt yazısında kullandığı “derbi” benzetmesinin hakkını verircesine.

Aşağıda önce program sırasında tuttuğum notları ham haliyle yayınlayacağım. Ayrıntı için ya soru sormanız, ya da programı izlemeniz gerekiyor; kusura bakmayın. Sonra da Microsoft’un Ekrem’in ağzından ifade edilen bir kaç temel açmazına dikkatinizi çekeceğim.


ET’nin notları:
Pardus vs Microsoft

* 1. tur:
BT ile üretkenlik artışı
ABD örneği
ekonominin kararlılığı
üretici / tüketici
* 2. tur:
nüfus, öğrenci sayısı
insani ölçütler
sayısal uçurum
* 3. tur:
BTYK
arz tarafı ekonomiler
Brezilya
Extremadura

Pardus vs Microsoft II

* 1. tur:
neden TÜBİTAK?
Pardus'un iş planları
* 2. tur:
Linux çekirdeğinin değeri
özgür yazılım başarısını kanıtladı
BSD, Linux, Apache, ...
üretim süreçleri önemli
yaratıcılığın önemi "kimse MS'e kara kaşı için para vermiyor"
* 3. tur:
açık kaynak vs. özgür yazılım
"paralı" ürünler

Pardus vs Microsoft III

* Soru:
Özgür yazılım üreten bir firma kurar mıydınız?
* MS Soru:
İş modeli henüz başarılı değil
Biz değer satıyoruz, bu değerin karşılığını alıyoruz
* Soru:
Pardus nedir?
* MS Soru:
Virüsler sektörün sorunu
* MS Soru:
Antivirüs yazılımından para kazanmak istiyor mu?

Pardus vs Microsoft IV

* MS Soru:
Korsan kullanıma hiç bir zaman göz yummadı, ama hayatın gerçeği
* Soru:
"Poweruser"a hitap etmiyor
* Soru:
Sürücüler, oyunlar, .exe dosyaları
* MS Soru:
4 milyon sürücü, evrensellik
* MS Soru:
7 bin firma MS ürünü alıyor, satıyor
120-170 bin kişi bilişimden para kazanıyor, %40 MS teknolojileri üzerinde çalışıyorlar
* MS Soru:
My First PC, Windows Starter Edition
* SA Soru:
Neden Linux almıyor insanlar?
* MS Soru:
Biz pastayı büyütmek istiyoruz
* SA Soru:
Kore karşılaştırması, Brezilya karşılaştırması
* SA Soru:
2010 hedefleri

Microsoft’un Temel Açmazları:

  • “Dost musun, düşman mı?”: İzleyenlerden birisi bana “10 kişilik bir yazılım firmanız olsa ürününüzü açık kaynaklı yapar mıydınız?” diye bir soru yöneltti. Ben de “Ne iş yaptığıma bakar.” diye bir aynıt verdim, temelde para edenin katılan değer olduğunu, eğer rekabet avantajınız fikirlerinizde ise ürününüzü açık ya da özgür bırakmanın iş modelinize olsa olsa yarar getireceğini söyledim. Bir kaç dakika sonra Ekrem’e gelen bir soru ise “Microsoft antivirüs yazılımlarından para kazanmayı amaçlıyor mu?” şeklindeydi, ki bir önceki soru ile birlikte düşünüldüğünde zaten hayli açıklayıcı oluyordu.

    Diyelim yaygın kullanılan işletim sistemi dünyasında virüslen bolluğunun farkına vardınız, virüsleri algılayıp yok etmek için de çok anlamlı fikirleriniz var, bu fikirler koda döktünüz ve bir ürün oluşturdunuz. Sonra da “Yahu zaten 10 kişiye maaş verdik, yazılım geliştirdik, şimdi bunu açık kaynak yapmak olmaz, ben bunu kapalı bir lisansla kullandırayım, sahibi de ben olayım.” dediniz. Her şey yolunda değil mi? Hayır, Bir gün işletim sistemi pazarında fiili tekele sahip şirket antivirüs işinin çok karlı, ya da çok önemli olduğunu düşünür; ya da yalnızca sizin şirketinizi olası bir rakip olarak algılarsa rahatlıkla size rakip bir yazılım üretebilir. Hatta bu yazılımı ücretsiz olarak işletim sistemine dahil eder, bohçalarsa… Sizin tek gelir kaynağınız olarak gördüğünüz kodunuzun ederi bir anda sıfırlanır. Kimse sizin ürününüz daha iyi olsa dahi işletim sistemi ile hazır gelen bir ürüne para vermek istemez. İş modeliniz çöker, kapalı kodunuzu satmak dışında bir gelir modeli oluşturmak zorunda kalırsınız. Bulursanız ne ala, ama bulamama riskiniz de var. Zamanında kodunuzu açıp rekabet avantajını teknik ve iş zekanızda ya da dehanızda arasaydınız belki de çok iyi yapmış olurdunuz…

    Saçma bir senaryo mu? Sanmam. Netscape’in başına gelenlere bir bakarsanız benzer bir hikaye görürsünüz. Bir zamanlar WinZip diye bir program vardı değil mi, nedense artık pek yok ortalıkta. Bakalım antivirüs yazılımı üreten şirketler ne kadar dayanabilecekler? Bambaşka bir boyutta, Microsoft artık kurumsal kaynak yönetimi (ERP) yazılımları üretiyor, bu pazarda faaliyet gösteren pek çok firmanın kalplerine korku salarcasına… Bugün MS teknolojisini kullanarak bir ürün çıkarıyorsunuz ortaya, “dost”sunuz; yarın MS size rakip bir ürün çıkarıveriyor, “düşman”sınız.

  • “İşletim sistemi hazır, siz uygulama yazılımı üretin”: Sevgili Ekrem Yener bir soruya yanıt verirken işletim sistemi teknolojilerinin ne kadar karmaşık olduğunu, bu alanda faaliyet göstermek için gerekli olan teknolojik birikim ve insan gücünü, deneyimin değerini, evrenselliğin önemini, vs anlattı. Sonunda da dedi ki “Zaten çok iyi iş gören bir işletim sistemi var. Bizim [Türkiye olarak diyor – ET] bu konuda bir şeyler yapmaya çalışmak yerine uygulama yazılımı geliştirmemiz çok daha yerinde.” Örnek olarak da sağlık, savunma ve eğitim dikey pazarlarını verdi.

    Ortalıkta bir tekel rüyası kokusu mu alıyorum ne? Nasıl olabilir, nasıl bir ürünü “Artık bu olmuş.” diye niteleyip, o alandaki ilerlemeyi ya gereksiz, ya da bir kişinin / grubun / firmanın / ülkenin tekelinde ilan edersiniz? Bu yaklaşım kabul görecek olsaydı herhalde hala mağaralarda yaşıyor olurduk. İnsanın elindeki ile yetinmemesi, insan yaratıcılığının sınır tanımazlığı bize hep yenilikleri, dolayısıyla rekabeti ve sonuçta ilerlemeyi getirdi. Aman ha MS Türkiye, sakın işletim sistemi teknolojilerini sınırına dayanmış, ya da MS’in tekelinde görmeye / göstermeye kalkma. Kendi geliştiricilerin seni yalancı çıkarır…

    Zaten işler o kadar basit olsa ne DOS’a ihtiyaç olurdu, ne de Windows çıkardı sonrasında. Sevgili Bill Gates de paşa paşa okulunu bitirirdi. Hepimiz (daha doğrusu şanslı azınlık) System 3×0’larımızla mutlu müreffeh bir hayat sürerdik. Microsoft’un oluşmasına ve gelişmesine kaynaklık etmiş temel bir ekonomi yasasını şimdi gereksiz ilan etmek en hafif deyimle aslını inkardır…

  • “İlk Bilgisayarım” aldatmacası: Konu kaçınılmaz olarak Windows [XP ???] Starter Edition’a geldi. Ekrem, doğal olarak, SE’nin nasıl da iyi bir şey olduğunu, nasıl ilk kez bilgisayar alacak kişilere avantajlar sağlayacağını anlattı. Bu sırada ben de ürünle ilgili bazı yeni bilgiler edindim, örneğin Pentium III sonrası işlemcileri desteklemeyeceğini, bir hafıza (RAM) üst sınırı olduğunu, her grafik kartı için sürücüsü olmayacağını (meşhur 800×600 çözünürlük bunun eseri), falan filan. Acıklı bir hal.
    Bir tasarım özdeyişi der ki “ne zaman tasarımdan çıkarılacak bir unsur kalmazsa o, mükemmel tasarımdır”. Sevgili MS de en mükemmel Windows’u elde etmeye çalışıyor herhalde. Üç işlem, 9 pencere, Pentium III, sınırlı (128 MB?) RAM, 800×600 çözünürlük… Yahu, adamlar daha ne çıkarsınlar? Hani ekran sürücüsünü toptan çıkarsalar istiare yoluyla anlaşmak gerekecek aletle, herkes de o kadar derin değil! İnsanın aklına (sanırım Gezegen Linux’da birileri anımsatmıştı geçtiğimiz günlerle) yalnızca üç tuştan oluşan (Ctrl, Alt ve Del tuşları) “mükemmel” MS klavyesi geliyor.

    Evet, biz de aynı tasarım mantığını kullandık. Temel masaüstü kullanıcısı için en uygun Linux’un yeni şeyler ekleyerek değil (tabii ki yeni şeyler ekledik, PiSi, ÇOMAR, en sonunda da mudur), şeyleri çıkarak elde edileceğini düşündük. Bu yaklaşımı da hayata geçirdik. Sonuçta elimize hayli sade, buna karşın gerekli tüm işlevselliğe sahip bir ürün geçti. Aldığımız eleştiriler de ne derece doğru yaptığımızı gösteriyor. Daha düşük donanımlar için biraz değişiklik yapıp birkaç şeyi daha değiştirmek, bazı şeyleri daha çıkarmak mümkün. Ama bu kesinlikle temel işlevsellik pahasına olmamalı. Birkaç ay sonra kullanıcıya yetmeyeceğinden emin olduğumuz bir sistemi edinme maliyetinin düşüklüğünü öne sürerek pompalamamalıyız.

    Alın size hayli olası bir “İlk Bilgisayarım” senaryosu: Macit Bey reklamlara bakar ve üç aylığından artırabildiği üç-beş kuruşla, takside girerek bir “İlk Bilgisayar” alır sanal alemi merak ettiğinden. İşler başlangıçta yolunda gider, yavaş yavaş öğrenir her şeyi: Önce internette dolaşır, sonra e-posta alıp vermeye başlar, sohbet odalarına girer, belgeler (PDF ?), resimler, müzikler (MP3 ?), filmler (DVD ?) ile hemhal olmaya başlar, anılarını yazar, hane muhasebesini tutmaya başlar… Fakat, o da ne? Daha taksitlerin yarısına gelmişken “İlk Bilgisayarı” ona yetmemeye başlar Artık sevgili kutucuk sinirine dokunmaya başlamıştır, çünkü ne yapmak istese “Sizin istekleriniz doğrultusunda üretilen Windows SE, yine sizin isteğiniz üzerine, bu işlemi gerçekleştirmenize izin vermemektedir” diye bir hata mesajı ile karşılaşır. Köşebaşındaki bilgisayarcıya gider, aldığı yanıt şudur: “Macit Amca, şimdi bu bilgisayarla senin istediğin şeyleri yapmak mümkün değil. Sana bilmemkaç gigaherz bi Pentiyum lazım, şu kadar megabayt da RAM. Bu işletim sistemi sana yetmez, gidip yenisini alacaksın…” Bir hesap yaptırır Macit Amca, 300 $ donanım, 500$ da işletim sistemi ve diğer uygulamalar… bir aylık maaşını bu işe yatırması gerekir. Macit Amca, elinde “İlk Bilgisayarı” caminin merdivenlerine oturur, dudaklarından hayal meyal şu sözcükler dökülür: “Üzerimize bir gölge düştü…”

    Türkiye zaten zaman zaman böyle teknoloji çöplüğü projelerine sahne oluyor. Bir tane daha yapalım hadi, “İlk Bilgisayarlarımız”a kucak açalım. Altı ay sonra parası olanlar “İkinci Bilgisayarları”na kavuşacaklar, Macit Amca gibi parası olmayanların da solukları kesilecek, sayısal uçurumun karşı kıyısından bakacaklar ışık hızında düşünenlere. Yahu Macit Amca, senin neyine tam işlevli doğru dürüst bir bilgisayar, bilgisayar sahibi olduğuna şükretmiyorsun da “İlk Bilgisayarın”la kaldığına yeriniyorsun. Buna olsa olsa nankörlük denir!

    Yo, hayır, Macit Amca çaresiz değil. Linux ile, haydi adını koyalım, Pardus ile “İlk Bilgisayarı” ile üretken olabilir. Eğer donanımın yetenekleri yetersiz kalırsa gücü yettikçe bilgisayarını yavaş yavaş terfi ettirir. Yazılım tarafında bir sorunu yoktur zaten; özgürlüğün ve sınırsız üretkenliğin, kırpılmamış yaratıcılığın keyfini sürer. Kendini bir kapana kısılmış hissetmeden…

Açık Günler 2006

Pardus web sitesinden:

“Açık kaynak ve özgür yazılımın kalbi 24-25 Şubat tarihlerinde İstanbul’da atacak. Bilgi Üniversitesi tarafından düzenlenen Özgür Yazılım ve Açık Kaynak Günleri adlı etkinlik, Türkiye’de açık kaynak ve özgür yazılımla ilgili bütün kesimleri buluşturmayı hedefliyor.

Pardus geliştiricileri de 2 günlük etkinlikte sunumlar, paneller ve atölye çalışmaları gerçekleştirecek.

24 Şubat Cuma 11:30-12:20 Pardus, Özgür Yazılım ve İş Modelleri Erkan Tekman
25 Şubat Cumartesi 10:00-11:20 Pardus’un İç Yapısı Barış Metin, Çağlar Onur, Gürer Özen, Eray Özkural
25 Şubat Cumartesi 11:40-14:00 Pardus Atölye Çalışması Pardus Geliştirici Ekibi

Açık günler programı (yeni sayfada açılır)”

Henry Nerede?

Blogumu okuyanlar bir Nokia 770 edinmek için gün olmasa bile hafta/ay saydığımı biliyorlar herhalde. Sevgili özgür yazılım internet tableti ile ilgili olarak Nokia cephesinde olan biteni Ari Jaaksi’nin blogunu okuyarak izlemeye çalışıyorum. Ari’nin son günlük kayıtlarından birisi hayli enteresan. Kapanış paragraflarını alıntılamak istiyorum:

So, we’ve got a long way to go. Open source is where horses vs. cars were early last century. Horses and wagons were more reliable, faster, easier to operate, and supported by the infrastructure. However, cars changed everything. The basic concept was superior and Henry Ford figured out how to get it to masses.

With open source, we’ve got the engines, brakes, chassis and all that figured out now. And, we’ve got the world class manufacturing process through peer-to-peer production. But where is Henry?

Hayli, hayli, hayli ilginç bir benzetme. Sahipli/kapalı işletim sistemleri at arabası, özgür/açık yazılımlar yeni peydah olmuş otomobiller. Evet, ilk otomobillerden birini aldığınızda bir de tekverirlermişilermiş yanında, çalıştırmanıza yardımcı olsun diye. Arabaların önlerinden çığırtkanlar koşarmış, herkesin dikkatli olup önlemini alması için. Şimdi nerelerdeyiz… Sağ olasın Henry Ford!

Biz de iki ayı geçen süredir Pardus’u koşturmaya çalışıyoruz. Henry’yi olmasa da Vehbi’yi (teşbihte hata olur, affınıza sığınıyorum) bulmak için kapıları çalıyoruz. Evet, bir şeyler pişiyor. Önümüzdeki aylarda duyacaksınız, memnun olacaksınız. Aşkla geleceğiz, hep diyoruz ya. Biraz sabır…