Datça’da bir Hafta

Tatilden döneli bir haftayı geçti, ama oturup günlüğüme kayıt düşmeye vaktim olmadı. Üşengeçlik diyelim, ama biraz daha bekletirsem unutmaya başlayacağım olan biteni! Zorladım kendimi ve resimleri yükleyip geçtim klavyenin başına.

“Tatil”in bu sene imkansız bir kelime olduğunu düşünüyorduk, eşimin izin alma imkansızlığından hareketle. Ama Perşembe günü rüzgar tersten esti, izin alındı ve plan yapılma zorunluluğu doğdu. Cuma-Pazar arası çok yakın arkadaşlarımız (“baldız ve bacanak”) İrlanda’dan geliyorlardı, tekila partisi, mangal sefası, şu-bu, Pazartesi’ye kadar kıpırdamamız mümkün olamazdı. O zaman yalnızca altı günlük bir tatil planlayabilirdik. Ben yıllardır aklımızdan geçen Datça için kullandım oyumu. Eşim ise yolun uzunluğundan dolayı olumsuz bakıyordu, daha yakın bir yere gidelim istiyordu. Ben ısrar ettim ve internette hızlı bir arama sonrasında Akgün Akova’nın “Datça’da kalınacak en güzel yer” olarak nitelediği Villa Carla‘da iki gecelik yer ayırtabildim.

Haftasonu rezil geçti. Büyük olasılıkla Cuma öğlen Uludağcılar ile yediğimiz Çöpçü’nün şişlerinden, geleneksel hale gelen gıda zehirlenmelerimden biri vuku buldu. Baldız ve bacanağı tam yarı yolda bıraktım, onlar eşim ile zaman geçirmeye çalışırken ben genelde yere paralel durumdaydım. Biraz da bu halden hareketle eşim Datça’dan iyiden iyiye vazgeçmeye niyetlendi; ama ben allem ve kallem yolları ile Bandırma’ya İDO bileti almak da dahil tüm gerekleri yerine getirebildim.

Pazartesi kendimi çok daha iyi hissediyordum ve yola çıktık. Deniz otobüsünde biraz çocuk parkına yakın olduğumuzdan yüksek desibelli seyahat etmek zorunda kaldık, ama dönüşe göre cennetti (bkz. aşağıda). Bandırma’dan sonrası ise sıradan bir yol günüydü. Bir tek Bornova’da otoyola dönüş ışıklarında arkadan gelen bir kamyonun hafifi üstümüze çıkma denemesi kayda değer. Araba şöyle hoplayıp öne fırladığında aynadan baktım ve yalnızca kırmızı gördüm. Sonra yavaş yavaş iki far, bir tampon ve diğer aksam ortaya çıktı da icadın bir kamyon olduğunu anlayabildim. Neyse ki oğlan usturuplu vurmuş, helalleştik ve yola devam ettik.

Yahu bu Ege bölgemiz çok enteresan, yol için aldığımız iki gıdım meyvayı yıkamadan yememek için (eşimin hijyen saplantısından sözetmiş miydim?) kilometrelerce yol kenarı suyu aradık durduk. Yok, yok, yok! Adamlar şöyle “geçen yolcu serinlesin, susuzluğunu gidersin, ölülerimize hayır dua etsin” diye düşünüp bir çeşme, musluk, yalak, . inşa etmemişler. Abartısız 200 km çeşme bakındık, sonunda bir benzin istasyonuna girip işimizi modern çağın gereklerine göre hallettik.

Datça’da -her zaman olduğu gibi- nahoş bir sürpriz bekliyordu bizi. Telefonda bana söylenen “deniz manzaralı 5 numaralı oda” geçen zamanla giriş katına inmiş ve 2 numaraya tenzil edilmişti. “Burası Türkiye” deyip sinemize çektik, ufak bir yemek, cumba yatak ve yol yorgunluğunun üzerimizden atılması.

Ertesi sabah otelin konum ve manzarasını görünce biraz keyiflendik.

Villa Carla

Villa Carla

Kahvaltı da keyfimizi ikiye katladı. İlk gün fazla dolaşmayıp dinlenmeyi tercih ettik, otelin altındaki koydan bir denize girdik, Datça’ya inip biraz sağı-solu dolaştık, Kargı koyuna gittik, ama pek beğenmedik, akşam da otelde Lütfü’nün ızgarasından dip mercanı yedik. Akdeniz balıkları o kadar lezzetli olmuyor, ama suçun çoğu bizde. Emek vermeyince tabii ki soğuk suların yağlı balıkları gibi olmaz yavrucaklar, bilenin elinde nasıl da bir şölene dönüşürler halbuki (bkz. aşağıda).

İkinci gün keşfe başladık ve Hayıtbükü’ne gittik. Burası çok daha eğlenceli ve hoş bir yerdi. Kötü bir fotoğrafını ekleyeyim:

Hayıtbükü

Özellikle şnorkelle sağa-sola bakınca hemen boy seviyesinde dahi deli gibi ilginç su yaşamı karşınıza çıkıyor. Eşimi zorla razı edip (“ben şnorkelle nefes alamam, istemem” itirazlarına kulak asmadan 😉 ona da maskeyi geçirdim, o da vuruldu. Ne yazık ki tek şnorkelimiz vardı, o nedenle sırayla keyfini çıkarabiliyorduk su altının, buddy olamıyorduk yani. Buddy olduğumuz zaman da Hayıtbükü’ndeki kadar eğlenceli bir sualtı yaşamı bulamayacaktık maalesef (bkz. aşağıda).

Akşam otele dönünce bizi ikinci bir nahoş sürpriz bekliyordu. Baştan rezervasyonumuz yalnızca iki günlük olduğundan ben zaten fena halde stres altındaydım. Eşim ise son derece sakin bir şekilde beklemede. Etraftaki insanların konuşmalarından kim çıkıyor-kim kalıyor konusunda fikir ve bilgi edinmeye çalışıyoruz sürekli. Neyse ki o gün tam üç oda boşalıyordu, biz de gönül rahatlığı ile “akşama üst kata taşınıyoruz değil mi?” diyip büklere uzandık. Akşam “maalesef sizi yine 2 numarada tutacağız” lafı ile irkildik ve biraz tavır koyduk. Sonunda onlar da yaptıklarının ayıbını anladılar, özellikle sevimli bell-boy/animateur Yücel’in de ısrarı ile manzaralı bir odaya geçebildik. Bakın bakalım kötü mü yapmışız:

Villa Carla - akşam

Villa Carla - mehtap

Villa Carla - tuluğ

Akşam tatilin gastronomik zirvelerinden biri olan Fevzi’nin Yeri‘ne gittik. Mezeler pek hoştu (özellikle çiğ balık, kogonosti, kapari), kalamar dolması harikaydı ve Fevzi usta çipurayı hakkını vererek pişirmişti. Keşke midelerimizi zorlayıp daha abartılı yeseydik diye hayıflanmadım değil, özellikle ikinci ziyaret planımız suya düşünce (bkz. aşağıda).

Üçüncü gün sıradan büklere devam ettik, Palamutbükü’ndeydik. İşte size sakin, tenha ve harika bir plaj, fıstık gibi bir deniz.

Palamutbükü

Eşime de biraz uyduruk olmakla birlikte bir maske-şnorkel aldığımızdan birlikte sualtına bakabiliyorduk. Ama Palamutbükü kumluk bir mekan olduğundan fazla bir zevat mevcut değildi. Bir deniz yıldızı ile biraz uğraştım, birkaç dil balığını izledik, o kadar. Öğlen yemeğimiz Nostalgia Cafe‘deydi. İşte size ikinci gastronomik zirve! Tazecik bahçeden koparılmış sebzeler, nefis yerel zeytinyağında pişirilmiş. Yeme de yanında yat. Sanırım abarttık, ama hakediyordu doğrusu.

Nostalgia Cafe

Akşama doğru bir Knidos ziyareti yaptık, Eski Datça’yı dolaştık, Palamutbükü’nde ilanlarını gördüğümüz Ada Yeme-İçme Dükkanı’nda hafif birşeyler atıştırdık ve Villa Carla’ya döndük.

Dört ve beşinci günler için benim planım yavaş yavaş dönüşe başlamaktı. Bunun için Akturda yer ayırtmıştım bile. Yolda önce Karaincir’e uğradık. Benim pek hoşuma gitmeyen, “yürü-yürü dizboyu” tipi anlamsız bir yerdi. Zaten güneşten korunmak için uygun bir düzenek de bulamadık. Eşimin birkaç gündür aşerdiği kızarmış patates de olmasa hayli kötü başlıyordu gün.

Karaincir

Aktur tam bir kabustu! Mezar odası gibi bir “otel” odası, kalabalık, sosyetik İstanbul tipleri (“oha filan oldum yani”ce konuşan boyalı saçlı kızlar :-). Eşim nefret etti, ben sesimi çıkaramadım, birbirimize kızdık-küstük, rezaletti!

Ertesi sabah pılıyı pırtıyı toplayıp geri döndük. Palamutbükü ve Nostalgia Cafe (bu kez meşhur kabak çiçeği dolması!) kürü ile kendimize gelebildik ancak.

Nostalgia Cafe - kabak çiçeği dolması

Akşama kalacak yerimiz yoktu, ama neyse ki Eski Datça’nın güzel pansiyonu Dede Pansiyon‘da o akşam için boş yer olduğunu anımsadım (Villa Carla’dan önceki tercih Dede Pansiyon’du, yola çıkmadan aamış ve hangi günler yerleri olduğunu öğrenmiştim), bir telefon ve rahatlama. Dönüşte Palamturbükü-Hayıtbükü arasındaki ufak koylardan birinde biraz daha denize girdik, şnorkelle dolaştık ve harika bir sualtı yaşamı ile karşılaştık. Böyle birkaç yer daha bulsam eşimi gelecek yıl scuba yapmaya razı edebileceğimi düşünüyorum, o da tam aksini iddia ediyor. Dede Pansiyon, Eski Datça’da bir Almancı amca ile eşinin emek-emek 20 yılda adam ettikleri bir mekan. Altı odasının altı ilginç ismi var, biz Chaplin‘de kaldık. Diğer odaların isimlerini merak edenler bir zahmet Datça’ya kadar uzasınlar 🙂 Bizim odanın tüm duvarlarında Charlie Chaplin resimleri olması yetmiyormuş gibi duş perdesi de Chaplin desenliydi 🙂 İlk kez cibinlikli bir yatakta uyumanın heyecan ve mutluluğunu da burada yaşadık.

Dede Pansiyon

Dede Pansiyon - Chaplin

Dede Pansiyon - Chaplin

Plan son akşam yemeğini yine Fevzi’nin yerinde almaktı. Ama bir yandan yeni doğmuş mehtabın görünüşü, diğer yandan barbunyaların duruşu kanımıza girdi; Küçük Ev’in terasına oturduk. Özel mezelerinden gemici ve mancıyı tattık, paşa mezesini Fevzi’de yediğimizden burada pas geçtik (acaba hata mı ettik?). Koca bir İngiliz grubu restorana ağırlığını koyduğundan (çalışanlar dışında tek Türk bizdik, çok ilginç) barbunyaların erken gelmesi, ızgara değil de tava oması (neyse ki hafif yapmışlardı), “mutfak yoğun olduğundan” rakının ikiz kardeşi beyaz peynir-kavun verememeleri gibi ufak tefek aksiliklere fazla kafayı takmadık. Çünkü bir gün erken de olsa eşimle beşinci evlilik yıldönümümüzü kutluyorduk 🙂 Tavsiyem, eğer mehtap varsa Küçük Ev’e gidin ve gastronomik beklentilerinizi sınırlayın; eğer damak tadı birinci plandaysa Fevzi’nin yerine gidin, ama masadakiler dışında bir görsel şölen beklemeyin. Son bir not: Olabildiğince sık Çınar Dondurma’ya uğrayın ve kahveli, portakallı ve kayısılıdan şaşmayın (eşim çeşitleri denemekten, özellikle kakaoludan yana fikir belirtecektir)!

Son gün dönüşe ayrılmıştı tabii ki. Yolu uzatmasına karşın İzmir’den Ayvalık tarafına yöneldik. Cunda adasında Taş Kahve’de Dede’nin Ayvalık tostunu yedik,

Taş Kahve

Has Ada’ya uğrayıp zeytinyağı stoğumuzu tazeledik. Doymadık, bir de Otantik’te Engin hanım’ın elinden papalina ile annesi hanımefendinin ayıkladığı istifne otu ve deniz börülcesi tıkındık. Sakızlı dondurmaya dokunmadık neyse ki 🙂

Tam Taş Kahve’deyken gezinin en ilginç olayı cereyan etti: Birdenbire, ve hiç uyarısız, İstklal Marşı çalmaya başladı! Cunda kordonunu doldurmuş vatandaşlar, Taş Kahve’nin içindeki yerli-turiz tüm vatandaşlar, Kahve’nin gölgesine sığınmış balıkçı amcalar, velhasılı maç seyreden bir grup genç-ihtiyar adalı hariç tüm vatandaş ayağa fırlayıp esas duruşa geçti.

korkma, sönmez...

Harbiden de marşın tümü çalındı, ve millet de esas duruş dinledi. Marş bitince de herkes uslu uslu işine, gücüne, aylaklığına döndü. 1984-Metropolis karışımı birşeydi, endişelendim 🙁

Neyse, “yolcu yolunda gerek” deyip devam ettik. Plan Balıkesir-Bursa-Yalova, oradan feribot ve İstanbul. Ama yorgunluk da geliyor yavaş yavaş. Susurluk Yörsan tesislerinde geleneksel dinlenme ve süt ürünü stoğu oluşturma molasında İDO’ya bir bilet bulduk da kurtulduk. Bu arada dört kişilik biletin iki kişilik kısmını satma konusunda eşimle Bandırma İDO sırasında biraz atışmadan edemedik, biletlerden birini sattık, biri bizde kaldı.

Dönüş biraz kabustu. Karşımızdaki teyzelerden biri ayakkabısı ya da terliği, her neyse, çıkarınca derin uykumdan uyandım. Biraz sonra eşimle gözgöze geldik ve beş dakika dahi dayanamadan ayaklandık. Tanrım, o ne koku! Bu nasıl bir icat?! Başka çare bulamayınca yolculuğun büyük kısmını (elimizde üç bilet olmasına karşın :-() merdivenlerde tüneyerek geçirdik, ama anı oldu.

Sonunda evim, güzel evim. Özlemiştik netekim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir