Fergus O’Connell: “How to Run Successful Projects III: The Silver Bullet”

Dün, daha çok Zülal Hanım’ı görmek ve biraz laflamak için, kütüphaneye uğradım. Gerek kütüphaneden alınma, gerekse kendi aldığım ne kadar çok kitabın okunmayı beklediğinden; uzun süre kütüphaneden kitap almayacağımdan, . bahsederken gözüme çarptı. Adını daha önce duymuştum, aldım, evirdim, çevirdim. Tüm tevbelerime rağmen aldım, yolda, şurda-burda okudum ve neredeyse bir solukta bitirdim. Her proje yöneticisine tavsiye edilebilecek bir kitap işte: How to Run Successful Projects III: The Silver Bullet

The Silver Bullet

Kitabın temel mesajı şöyle:

İyi planlanmış bir projenin başarısız, kötü planlanmış bir projenin başarılı olma olasılığı yoktur!

Evet, biraz sert bir mesaj, ama sayfa sayfa, bölüm bölüm sürekli tekrarlanan aynı şey: “Projenizi iyi planlayın!”.

Yapısal proje yönetimi için on adım sıralanmış:

  1. Hedefi gözünüzde şekillendirin, (20)
  2. Yapılacak işleri listeleyin, (20)
  3. Tek lider siz olun, (10)
  4. İşleri kişilere atayın, (10)
  5. Beklentileri yönetin, hata için bir marj bırakın, bir garanti çıkışınız olsun, (10)
  6. Uygun bir liderlik stili benimseyin, (10)
  7. Olan biteni fark edin, (10)
  8. İnsanları olan bitenden haberdar edin, (10)
  9. 1-8. adımları tekrar edin, ta ki 10. adıma kadar (0)
  10. Ödül! (0)

Dikkat ederseniz 10 adımdan 5’i projenin planlanma aşamasında yer alıyorlar, yalnızca son 5’i (ki bunlardan iki tanesi de aşikar) projenin nasıl yürütüldüğünü irdeliyor. Listede parantez içindeki sayılar o adımın Başarı İhtimali Endeksi’ndeki (BİE) ağırlığı. Aynı şekilde proje planının BİE’deki ağırlığı 70, projenin yürütülmesi ise yalnızca 30 puan katkıda bulunuyor. O’Connell’a göre planlama aşamasında 40 puan toplanınca proje başarılı olma yoluna giriyor. Toplamda da 60 puanı geçmek gerekiyor.

O’Connell sağlam bir waterfall uygulayıcısı gibi duruyor. Eminim pek çok acil (agile) programlamacının bu kitabı okurken tüyleri diken diken olacaktır, şayet okurlarsa 😉

Özellikle birden çok projeye bulaşmış proje yöneticilerinin Tembel Proje Yöneticisi profiline imreneceklerini tahmin ediyorum. Aslında “Akıllı” demek daha yerinde olacaktır, bu akıllılıktan dolayı tembellik yapmaya hak kazanıyor.

Kitabın sonunda problem çözme, karar verme, stresle başa çıkma, doğru elemanları seçme, pazarlık, toplantılar, sunumlar gibi yumuşak konular üzerine de kısa kısa eğilmiş O’Connell. Hatta Microsoft Project 2000 öğretmeye ayrılmış bir de ek bölümü var kitabın.

Genelde reçeteli kitaplardan hoşlanmam. Ama The Silver Bullet gerçekten kurtadamlarla başa çıkmanın yollarını anlatıyor gibime geldi. Belki benim tarzıma fena halde koşut gittiği için. Proje yöneticisinin başucu ve hatta el kitabı olabilecek nitelikte. Tavsiye ediyorum.

En İyi 10 Bilim-Kurgu Filmi

İngiliz The Guardian gazetesi büyükçe bir grup (çoğunluğu Birleşik Krallık’ta yerleşik) bilimciye en iyi bilim-kurgu filmleri ve kitaplarını sormuşlar ve yanıtları bir “En İyi 10” listesinde toplamışlar. İşte sonuçlar:

  1. Blade Runner (1982) Yön: Ridley Scott Gelecekte bir polis (Harrison Ford) dört kanun kaçağı klonlanmış humanoidin peşinde. Philip K Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? öyküsünden esinlenmiş. Bir bilimcinin yorumu: “Blade Runner yapılmış en iyi film. Hem zamanının o kadar ilerisinde, hem de çağlardır aklımızı zorlayan soruları yineliyor: “İnsan olmak nedir, biz kimiz ve nereden geldik?”” ET: bir süredir izlenecekler listemdeydi 😉 zaten
  2. 2001: A Space Odyssey (1968) Yön: Stanley Kubrick
    Az farkla ikinci olmuş. Bilim-kurgu yazarı Arthur C. Clarke ile yönetmen Stanley Kurbrick’in işbirliğinden doğan büyüleyici öykü. Devrim yaratan özel efektleri ile ünlendi. Bir bilimcinin yorumu: “Simülasyonlar, tüm modern bilgisayar grafiği yeteneklerine rağmen, hala muhteşem. Brezilya tapirlerinin tarihöncesi hayvanlar olarak kullanılması muhteşem. Çubuktan uzay mekiğine geçiş muhteşem.” ET: tabii ki izledim, bir kaç kere, izlemekten sıkılacağımı sanmıyorum.
  3. Star Wars (1977)/Empire Strikes Back (1980) Guardian bu filmlerin bilimden çok nostalji nedeniyle listeye girdiğini düşünüyor. ET: ben de öyle düşünüyorum 😉
  4. Alien (1979) Yön: Ridley Scott Bir yıldızlararası maden gemisinin uzak bir gezegende bulduğu yaratık yoğunlaştırılmış asit kanı ve güçlü çenesi ile mürettabatı darmadağın ediyor. Ama asıl hikaye daha derinlerde. Bir bilimci şöyle diyor: “Uzun süreli uzay yolcuğunun temelini yakalıyor film: kirli, terli, klastrofobik ve sıkıcı bir dönem, ardından kaba vahşet anları.” ET: izledim, tavsiye ederim, yine izleyeceğim.
  5. Solaris (1972) Yön: Andrei Tarkovsky Stanislaw Lem romanının sinemaya ilk uyarlaması. Uzak ve garip bir gezegendeki araştırma gemisine giden psikoloğun karşılaştığı ve içine çekilmeye başladığı yapay gerçeklik. Bir bilimcinin yorumları: “Solaris sanırım bilimin insan algılaması, sınıflandırması ve otomorfizmi ile belirlenen sınırlarını irdeleyen tek film. Aynı zamanda bir trajik dram olması önemini daha da artırıyor.” ET: Steven Sondenbergh uyarlamasını izledim, nefret ettim, kitabı okudum, Tarkovsky uyarlamasını deli gibi merak ediyorum.
  6. Terminator (1984)/T2: Judgment day (1991) Yön: James Cameron Robotların 2029 yılından gönderdikleri siborg (Arnold Schwarzenegger) gelecekte insan isyanını başlatacak elemanın annesini öldürmeye çalışıyor. Zamanda yolculuğun paradokslarını irdeleyen az sayıda filmlerden. Bir bilimci diyor ki: “Uyumsuz kurgusal bilime karşın, türünün mükemmel örneklerinden birisi. Eğer bilim-kurgu olarak adlandırılmayı hakeden filmlerin sayısı çok çok az olmasaydı bunu bilim-kurgu yerine aksiyon sınıfına yerleştirirdim.” ET: evet, gerçekten bir aksiyon filmi, ama özel efekleri harika!
  7. The Day the Earth Stood Still (1951) Yön: Robert Wise Savaş-sonrası soğuk savaş Amerika’sında bir uçan daire Washington DC’ye konar, içinden humanoid Klaatu ile robotu Gort çıkarlar. Olaylar gelişir. ET: bilmiyorum, araştıracağım
  8. War of the Worlds (1953) Yön: Byron Haskin HG Wells’in dünyanın Marslılar tarafından istilasını anlatan romanından uyarlanmış bir başka soğuk savaş çağı filmi. ET: kitabını tavsiye edeceğim, eğer illa HG Wells izleyecekseniz The Time Machine daha iyi bence
  9. The Matrix (1999) Yön: Andy & Larry Wachowski İnsan yapısı yapay zekanın gezegeni ele geçirişi üzerine bir film. Bir tutam felsefe, fetiş kıyafetler ve hayli hoş özel efektler. ET: bence yanlış seçim, hoş bir film, ama bilim-kurgu değil! belki animatrix denenebilir
  10. Close Encounters of the Third Kind (1977) Yön: Steven Spielberg Kafayı dünyadışı yaratıkların ziyaretine takmış bir adam, aynı minvalde bir “tarikat”, dolaplar çeviren ve vurdumduymaz bir devlet kurumu. Bir bilimcinin görüş şöyle: “‘Onlar’ın ters dönmüş yılbaşı ağacına benzer bir araç ve bir Jean Michel Jarre gösterisini andıran kozmik piyanolarla gelmeyeceğinden eminim. Buna karşın film tarihinin yaratıkların ziyareti üzerine en kaliteli öyküsü bu.” ET: inanılmaz güzel söylemiş, filmin hayranıyım.

Birkaç gözlem:

  • Filmler, The Matrix hariç, 1950-1985 döneminde yapılmış. Belki de bilgisayar grafikleri teknolojisindeki gelişmeler son ürüne yaramamış. Demek ki Dünyayı Kurtaran Adam ile fazla dalga geçmeye gerek yok; önemli olan tesis değil, ruh!
  • Filmlerin yarısında önemli bilim-kurgu yazarlarının eserleri temeli oluşturmuş: HG Wells (birkaç yıldır hayli kitabını okudum), Arthur C. Clarke (adam da çok fazla yazmış yahu!), Stanislav Lem (yalnızca Solaris’i okudum, harikaydı), Philip K. Dick (duydum, ama okumadım). Biz de okumaya devam edelim öyleyse 😉
  • Ridley Scott‘un iki filmi var listede. Bu amca Thelma and Louise ve The Duellists gibi sıkı filmleri de yönetmiş. Ama izlemediğim Black Hawk Down, The Gladiator ve Hannibal gibi eserlerinden emin değilim. Biraz eğilmek iyi olabilir.
  • Filmlerin önemli bir kısmını 1980’lerin ilk yarısında ODTÜ’de (kütüphanenin alt katındaki o küçücük video odasında, kimi zaman sıkış tıkış) ve Ankara Amerikan Kültür’de izlediğimi farkettim. İyi ki varlarmış.
  • Filmlerin önemli bir kısmının birer distopya (ters-ütopya) tarif ediyor olması da ilginç. Bilimi kurgu ile yanyana getirince neden hep kötü bir gelecek çıkıyor karşımıza? Düşünmek gerekli.

Onlar Erdi Muradına

Uludağ proje ekibinden Barış Metin ile yavuklusu Burçin Can‘ı dün akşam evlendirdik.

Linux Kullanıcıları Derneği ağır toplarını, Uludağ proje ekibini ve diğer pek çok Linux bağımlısını birarada görebileceğiniz düğün, İstanbul Harbiye Orduevi’nde idi. Havalandırma sorununu saymazsak herşey dört dörtlüktü. Başta kilolu elemanlar ile pistte fazla tepinenler olmak üzere pek çok davetli sıcaktan rahatsız oldu 🙁 Ama gecenin güzelliği bunu hissettirmedi bile.

Nikahı Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül kıydı. Nikah sonrasında ipe sapa gemez bir konuşma yaparak Burçin ve Barış’a “nasıl çocuklar yetiştirmelisiniz” dersi verdi. Burçin’in tanığı İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey ise güzel bir konuşmayla “Burçin babasından bana emanetti, şimdi emaneti güvenilir ellere (aslan gibi, yakışıklı bir delikanlıya) teslim ediyorum” dedi, evlilik cüzdanını Burçin’e verdi.

Anlamadığım, biraz da bozulduğum, nikah memurlarının (Sarıgül dahil) önce geline sormaları “Kabul ediyor musun ?” diye. “Nasıl olsa hep son sözü kadınlar söylüyor, bir kere de erkekler söylemiş olsun” diye midir, yoksa düpedüz şovenist bir yaklaşım mıdır anlamam. Bence önce damada sorulmalı. Bizim nikahta öyle olmuştu, ama belki memurun kadın olmasının bir etkisi vardır 🙂

Düğün biraz orduevi formatında, törensel kısımları biraz abartılarak gerçekleştirildi. Gelinle damadın girişinde ve pasta kesimi sırasında elleri meşaleli oğlanların ortalıkta fink atması, neyse ki, bir güvenlik problemi yaratmadı.

Barış-Burçin

Linux camiasının bir kısmı hayli sakinken pistten inmeyenler de vardı. Bendeniz ve eşim Latin danslarının unutulabileceğini gayet güzel ele güne gösterdik:-(. En hareketli Linux elemanları Görkem Çetin ile “Zerroş” Zerrin’in erkek arkadaşı Levent “Kemal” idi. Doruk Fişek’in yerinden hiç kımıldamaması bizim düştüğümüz tufaya düşüp sırılsıklam kalmak istememesi ile ilişkilendirildi. Camianın neşe kaynağı MEren için ise söyleyecek bir şey bulamıyorum, öyleydi, camianın neşe kaynağıydı.

Burçin ve Barış, bir ömür boyu mutlu bir birliktelik diliyoruz size.

“Bi’durun, Biraz Soluklanalım, Ayak Uyduralım”

Sabah‘tan Mansur Forutan 18 Ağustos 2004 yazısının sonunda işte böyle diyor:

“Tamam değişime karşı değilim ama değişim hızına karşıyım. Bi’durun, biraz soluklanalım, ayak uyduralım, ondan sonra gaza basarsınız.”

Aslında Forutan değişimin hızına da karşı değil, doğrudan kullanışlılık problemleri yaşayan teknoloji ürünlerine karşı!

Bundan bir süre önce de Vatan‘da Metin Münir 27 Mart 2004 yazısına “Bilgisayar, kullandığımız en kalitesiz ürün” diye başlık atmıştı. Sıkıntısı Forutan’ınkinden pek de farklı değildi.

Gerçi İBE ve kullanışlılık konusunda Linux’un Windows’tan üstün olduğunu iddia etmek pek mümkün değil. Ama geliştirme modelinin tekilliğinden hareketle böyle bir potansiyele sahip olduğunu düşünebiliriz. Tabi potansiyelin gerçekleştirilmesi sorunu, her zamanki gibi, karşımızda bir heyula gibi durmakta.

Neyse, ben zamanında Münir’e gönderdiğim ve e-posta sunucularından sekip geri dönen mesajımın 😛 bir kopyasını buraya alayım, tarihe kayıt düşmek için:

Sevgili Metin Münir,

Ne kadar haklısınız söylememe gerek yok, dışarıda daha sık rastlanan bilgisayar şikayetlerinin sizin gibi bilgisayar endüstrisi ile ilgisi olamayan (deyim yerindeyse sade kullanıcı) bir kişiden, hem de böyle usta bir gazeteciden gelmesi ne kadar güzel.

Dediğiniz kısmen doğru, “Uygulamada, piyasada XP’nin yerine geçecek bir ürün yok.” Ancak tam olarak doğru değil, Linux denen açık ve özgür işletim sistemi özellikle son yıllarda Windows’un tahtını sarsalayıp duruyor. Henüz piyasada birebir rekabet eder durumda değil, ama birkaç yıla o da gerçekleşecek.

Linux, açık ve özgür yazılım hakkında www.linux.org.tr, www.lkd.org.tr, www.acikyazilim-turkiye.org gibi sitelerden bilgi edinebilirsiniz. İki haftadır da çeşitli gazetelerde Linux International’ın tam sayfa ilanları ile kullanıcı bilgilendirme ve ilgilendirme yoluna gidiliyor.

Bendeniz de, şu sıralarda hayli çekirdek bir kadro ile, ama ümit ediyoruz ki hızla büyüyen iç ve dış katkıcılar eliyle, kullanımı gerek mevcut Linux dağıtımlarına ve gerekse sizin adını geçirdiğiniz sisteme göre hayli kolaylaşacak bir Ulusal Linux Dağıtımı projesinde görev alıyorum. Projenin amaç ve hedeflerini açıklayan bir web sitemiz www.uludag.org.tr mevcut, kısmen teknik olsa da proje ile ilgili herkese hitap edebilecek bilgilere buradan erişebilirsiniz.

Umuyoruz ki İsviçre çakısı kadar becerikli ve buzdolabı kadar kullanması kolay bir sistem oluşturabileceğiz bu sene sonuna kadar, o zaman siz de bu dertlerden kurtulmuş olacaksınız.

Saygı ve sevgilerle

Erkan Tekman
Uludağ Geliştiricisi
www.uludag.org.tr

Umarım Forutan ve Münir’e “Bi’durun, biraz soluklanın. Uludag geliyor!” diye yanıt verebileceğimiz günleri de göreceğiz.

11 Eylül Komisyon Raporu

palmturk‘u birlikte kurup iki sene kadar birlikte yürüttüğümüz Selçuk Demiray sağolsun, 11 Eylül Komisyonu’nun raporunun e-kitap olarak yayınlandığından ve de ücretsiz bulunabileceğinden haberim oldu.

Hemen fictionwise.com sitesinden indirdim ve okumaya başladım raporu. Şimdilerde uçakların kaçırılması ve binalara saplanması kısımlarını yeni yeni bitiriyorum. Ve Amerika havaalanlarının güven(siz)liğinin ne seviyede olduğunu bir kez daha görüyorum. Tabi, otobüse biner gibi (hatta bizim memleketle karşılaştırınca ondan bile kolay ve rahat), elini kolunu sallaya sallaya uçağa binmek çok çekici. Hatta insan bu hali “medeniyet”in bir göstergesi olarak bile algılayabiliyor (ben kısmen yapmıştım, pişmanım ;-). Ama sonuçları korkunç oldu. İlk Körfez Savaşı sırasında Heathrow havaalanında herkesin elle didik didik aranmasına “muasır medeniyet” mensuplarının şaşkınlık ve hoşnutsuzluk ile baktıklarını, benim gibi memleketlerden gelenlerin ise umursamazlık ve hatta bir önceki tiplerin düştükleri durumdan hareketle keyifle izlediklerini anımsıyorum da. Bilmiyorum, ifrad mı, tefrit mi?

Raporu okumaya devam ettikçe izlenimlerimi aktaracağım.

Tatilde ne kadar teknoloji?

Datça’ya giderken dizüstü bilgisayarı eşimin vetosuna takıldı. Ben Palm’ın klavyesini de vetoya dahil ettim. Bu şekilde yalnızca Palm’ım ve Nokia 6600 ile yollara koyuldum. Teknolojim yetti mi, arttı mı; bakın anlatayım.

6600 e-posta işlerimde hemen hemen eksiksiz işlev gördü. Yalnızca bir faks dosyasından iletilmiş TIFF dosyalarını açmakta sorun yaşadı. Bunun için Palm’ımda da bir program barındırmıyormuşum, üzüldüm. Gerçi önemli birşey değildi/miş, ama yine de hazırlıklı olmak gerekir.

E-posta yazmak için 6600 bulunabilecek en iyi cihaz değil, fazla uzun mesajlara uygun değil. Ama gayet işe yarar bir icat, inanın bana. Otelin, plajların fotoğraflarını çekip çekip tatil yapamayan arkadaşlarıma gönderdim, onlar da beni unutmadılar 🙂

6600 ile interneti gezerken artık sadece Opera kullanıyorum. Dizilişte ufak-tefek sorunları olmakla birlikte beni çok az yarı yolda bırakıyor. Ama flash dolu sitelere yapabileceği birşey yok (ya da ben bilmiyorum şimdilik). Arkadaşlar, flash kullanmayın, ya da otomatik olarak düşülen bir flashsız site de inşa edin!

Fotoğraf konusunda, herhalde her cep telefonu gibi, çamur üretme seviyesinde iş görüyor. Ama bu günlük için bu kadarı yetiyor (şimdilik). Sayısal fotoğraf makinesine geçmeyi daha birkaç yıl düşünmeyeceğim için hızlı durumlarda bununla idare edeceksiniz 🙂

Palm ile 6600’ın konuşamaması az da olsa sorun yarattı. Arada sırada Palm’ımı güncelleme ve bağlanma gereği duydum. Tabi hüsran! Acayip bir şekilde IR ile de bağlanamadım, belki bir ara araştırırım. Özellikle günlük gazeteleri/köşe yazılarını indirmenin bir yolunu bulsam iyi olacaktı. Ama bunu PC olmadan yapmak ta başından beri sorunlu olmuştu.

En büyük hatam klavyeyi götürmemekmiş. Hem günlüğümü sıcağı sıcağına tutabilme olanağını kaçırdım, hem de kitaplarla ilgili not tutma işini dönüşe erteledim. Eşim de klavyenin veto-dışı olduğunu söyledi, artık daha akıllı davranacağım.

Palm her zaman olduğu gibi en sıkı yardımcımdı. Para hesaplarını tutmada, benzin harcaması hesaplamada, ayın ve yıldızların pozisyonlarını bulmada, Onsuz işim hayli zor olurdu!

Tabi her iki cihazın da şarj edevatlarını taşımam gerekti. Arabayla gittiğimizden sorun değil, ama daha hafifi olmak gerektiğinde Palm için seyahat adaptörü şart; ama çok da pahalı 🙁

Datça’da bir Hafta

Tatilden döneli bir haftayı geçti, ama oturup günlüğüme kayıt düşmeye vaktim olmadı. Üşengeçlik diyelim, ama biraz daha bekletirsem unutmaya başlayacağım olan biteni! Zorladım kendimi ve resimleri yükleyip geçtim klavyenin başına.

“Tatil”in bu sene imkansız bir kelime olduğunu düşünüyorduk, eşimin izin alma imkansızlığından hareketle. Ama Perşembe günü rüzgar tersten esti, izin alındı ve plan yapılma zorunluluğu doğdu. Cuma-Pazar arası çok yakın arkadaşlarımız (“baldız ve bacanak”) İrlanda’dan geliyorlardı, tekila partisi, mangal sefası, şu-bu, Pazartesi’ye kadar kıpırdamamız mümkün olamazdı. O zaman yalnızca altı günlük bir tatil planlayabilirdik. Ben yıllardır aklımızdan geçen Datça için kullandım oyumu. Eşim ise yolun uzunluğundan dolayı olumsuz bakıyordu, daha yakın bir yere gidelim istiyordu. Ben ısrar ettim ve internette hızlı bir arama sonrasında Akgün Akova’nın “Datça’da kalınacak en güzel yer” olarak nitelediği Villa Carla‘da iki gecelik yer ayırtabildim.

Haftasonu rezil geçti. Büyük olasılıkla Cuma öğlen Uludağcılar ile yediğimiz Çöpçü’nün şişlerinden, geleneksel hale gelen gıda zehirlenmelerimden biri vuku buldu. Baldız ve bacanağı tam yarı yolda bıraktım, onlar eşim ile zaman geçirmeye çalışırken ben genelde yere paralel durumdaydım. Biraz da bu halden hareketle eşim Datça’dan iyiden iyiye vazgeçmeye niyetlendi; ama ben allem ve kallem yolları ile Bandırma’ya İDO bileti almak da dahil tüm gerekleri yerine getirebildim.

Pazartesi kendimi çok daha iyi hissediyordum ve yola çıktık. Deniz otobüsünde biraz çocuk parkına yakın olduğumuzdan yüksek desibelli seyahat etmek zorunda kaldık, ama dönüşe göre cennetti (bkz. aşağıda). Bandırma’dan sonrası ise sıradan bir yol günüydü. Bir tek Bornova’da otoyola dönüş ışıklarında arkadan gelen bir kamyonun hafifi üstümüze çıkma denemesi kayda değer. Araba şöyle hoplayıp öne fırladığında aynadan baktım ve yalnızca kırmızı gördüm. Sonra yavaş yavaş iki far, bir tampon ve diğer aksam ortaya çıktı da icadın bir kamyon olduğunu anlayabildim. Neyse ki oğlan usturuplu vurmuş, helalleştik ve yola devam ettik.

Yahu bu Ege bölgemiz çok enteresan, yol için aldığımız iki gıdım meyvayı yıkamadan yememek için (eşimin hijyen saplantısından sözetmiş miydim?) kilometrelerce yol kenarı suyu aradık durduk. Yok, yok, yok! Adamlar şöyle “geçen yolcu serinlesin, susuzluğunu gidersin, ölülerimize hayır dua etsin” diye düşünüp bir çeşme, musluk, yalak, . inşa etmemişler. Abartısız 200 km çeşme bakındık, sonunda bir benzin istasyonuna girip işimizi modern çağın gereklerine göre hallettik.

Datça’da -her zaman olduğu gibi- nahoş bir sürpriz bekliyordu bizi. Telefonda bana söylenen “deniz manzaralı 5 numaralı oda” geçen zamanla giriş katına inmiş ve 2 numaraya tenzil edilmişti. “Burası Türkiye” deyip sinemize çektik, ufak bir yemek, cumba yatak ve yol yorgunluğunun üzerimizden atılması.

Ertesi sabah otelin konum ve manzarasını görünce biraz keyiflendik.

Villa Carla

Villa Carla

Kahvaltı da keyfimizi ikiye katladı. İlk gün fazla dolaşmayıp dinlenmeyi tercih ettik, otelin altındaki koydan bir denize girdik, Datça’ya inip biraz sağı-solu dolaştık, Kargı koyuna gittik, ama pek beğenmedik, akşam da otelde Lütfü’nün ızgarasından dip mercanı yedik. Akdeniz balıkları o kadar lezzetli olmuyor, ama suçun çoğu bizde. Emek vermeyince tabii ki soğuk suların yağlı balıkları gibi olmaz yavrucaklar, bilenin elinde nasıl da bir şölene dönüşürler halbuki (bkz. aşağıda).

İkinci gün keşfe başladık ve Hayıtbükü’ne gittik. Burası çok daha eğlenceli ve hoş bir yerdi. Kötü bir fotoğrafını ekleyeyim:

Hayıtbükü

Özellikle şnorkelle sağa-sola bakınca hemen boy seviyesinde dahi deli gibi ilginç su yaşamı karşınıza çıkıyor. Eşimi zorla razı edip (“ben şnorkelle nefes alamam, istemem” itirazlarına kulak asmadan 😉 ona da maskeyi geçirdim, o da vuruldu. Ne yazık ki tek şnorkelimiz vardı, o nedenle sırayla keyfini çıkarabiliyorduk su altının, buddy olamıyorduk yani. Buddy olduğumuz zaman da Hayıtbükü’ndeki kadar eğlenceli bir sualtı yaşamı bulamayacaktık maalesef (bkz. aşağıda).

Akşam otele dönünce bizi ikinci bir nahoş sürpriz bekliyordu. Baştan rezervasyonumuz yalnızca iki günlük olduğundan ben zaten fena halde stres altındaydım. Eşim ise son derece sakin bir şekilde beklemede. Etraftaki insanların konuşmalarından kim çıkıyor-kim kalıyor konusunda fikir ve bilgi edinmeye çalışıyoruz sürekli. Neyse ki o gün tam üç oda boşalıyordu, biz de gönül rahatlığı ile “akşama üst kata taşınıyoruz değil mi?” diyip büklere uzandık. Akşam “maalesef sizi yine 2 numarada tutacağız” lafı ile irkildik ve biraz tavır koyduk. Sonunda onlar da yaptıklarının ayıbını anladılar, özellikle sevimli bell-boy/animateur Yücel’in de ısrarı ile manzaralı bir odaya geçebildik. Bakın bakalım kötü mü yapmışız:

Villa Carla - akşam

Villa Carla - mehtap

Villa Carla - tuluğ

Akşam tatilin gastronomik zirvelerinden biri olan Fevzi’nin Yeri‘ne gittik. Mezeler pek hoştu (özellikle çiğ balık, kogonosti, kapari), kalamar dolması harikaydı ve Fevzi usta çipurayı hakkını vererek pişirmişti. Keşke midelerimizi zorlayıp daha abartılı yeseydik diye hayıflanmadım değil, özellikle ikinci ziyaret planımız suya düşünce (bkz. aşağıda).

Üçüncü gün sıradan büklere devam ettik, Palamutbükü’ndeydik. İşte size sakin, tenha ve harika bir plaj, fıstık gibi bir deniz.

Palamutbükü

Eşime de biraz uyduruk olmakla birlikte bir maske-şnorkel aldığımızdan birlikte sualtına bakabiliyorduk. Ama Palamutbükü kumluk bir mekan olduğundan fazla bir zevat mevcut değildi. Bir deniz yıldızı ile biraz uğraştım, birkaç dil balığını izledik, o kadar. Öğlen yemeğimiz Nostalgia Cafe‘deydi. İşte size ikinci gastronomik zirve! Tazecik bahçeden koparılmış sebzeler, nefis yerel zeytinyağında pişirilmiş. Yeme de yanında yat. Sanırım abarttık, ama hakediyordu doğrusu.

Nostalgia Cafe

Akşama doğru bir Knidos ziyareti yaptık, Eski Datça’yı dolaştık, Palamutbükü’nde ilanlarını gördüğümüz Ada Yeme-İçme Dükkanı’nda hafif birşeyler atıştırdık ve Villa Carla’ya döndük.

Dört ve beşinci günler için benim planım yavaş yavaş dönüşe başlamaktı. Bunun için Akturda yer ayırtmıştım bile. Yolda önce Karaincir’e uğradık. Benim pek hoşuma gitmeyen, “yürü-yürü dizboyu” tipi anlamsız bir yerdi. Zaten güneşten korunmak için uygun bir düzenek de bulamadık. Eşimin birkaç gündür aşerdiği kızarmış patates de olmasa hayli kötü başlıyordu gün.

Karaincir

Aktur tam bir kabustu! Mezar odası gibi bir “otel” odası, kalabalık, sosyetik İstanbul tipleri (“oha filan oldum yani”ce konuşan boyalı saçlı kızlar :-). Eşim nefret etti, ben sesimi çıkaramadım, birbirimize kızdık-küstük, rezaletti!

Ertesi sabah pılıyı pırtıyı toplayıp geri döndük. Palamutbükü ve Nostalgia Cafe (bu kez meşhur kabak çiçeği dolması!) kürü ile kendimize gelebildik ancak.

Nostalgia Cafe - kabak çiçeği dolması

Akşama kalacak yerimiz yoktu, ama neyse ki Eski Datça’nın güzel pansiyonu Dede Pansiyon‘da o akşam için boş yer olduğunu anımsadım (Villa Carla’dan önceki tercih Dede Pansiyon’du, yola çıkmadan aamış ve hangi günler yerleri olduğunu öğrenmiştim), bir telefon ve rahatlama. Dönüşte Palamturbükü-Hayıtbükü arasındaki ufak koylardan birinde biraz daha denize girdik, şnorkelle dolaştık ve harika bir sualtı yaşamı ile karşılaştık. Böyle birkaç yer daha bulsam eşimi gelecek yıl scuba yapmaya razı edebileceğimi düşünüyorum, o da tam aksini iddia ediyor. Dede Pansiyon, Eski Datça’da bir Almancı amca ile eşinin emek-emek 20 yılda adam ettikleri bir mekan. Altı odasının altı ilginç ismi var, biz Chaplin‘de kaldık. Diğer odaların isimlerini merak edenler bir zahmet Datça’ya kadar uzasınlar 🙂 Bizim odanın tüm duvarlarında Charlie Chaplin resimleri olması yetmiyormuş gibi duş perdesi de Chaplin desenliydi 🙂 İlk kez cibinlikli bir yatakta uyumanın heyecan ve mutluluğunu da burada yaşadık.

Dede Pansiyon

Dede Pansiyon - Chaplin

Dede Pansiyon - Chaplin

Plan son akşam yemeğini yine Fevzi’nin yerinde almaktı. Ama bir yandan yeni doğmuş mehtabın görünüşü, diğer yandan barbunyaların duruşu kanımıza girdi; Küçük Ev’in terasına oturduk. Özel mezelerinden gemici ve mancıyı tattık, paşa mezesini Fevzi’de yediğimizden burada pas geçtik (acaba hata mı ettik?). Koca bir İngiliz grubu restorana ağırlığını koyduğundan (çalışanlar dışında tek Türk bizdik, çok ilginç) barbunyaların erken gelmesi, ızgara değil de tava oması (neyse ki hafif yapmışlardı), “mutfak yoğun olduğundan” rakının ikiz kardeşi beyaz peynir-kavun verememeleri gibi ufak tefek aksiliklere fazla kafayı takmadık. Çünkü bir gün erken de olsa eşimle beşinci evlilik yıldönümümüzü kutluyorduk 🙂 Tavsiyem, eğer mehtap varsa Küçük Ev’e gidin ve gastronomik beklentilerinizi sınırlayın; eğer damak tadı birinci plandaysa Fevzi’nin yerine gidin, ama masadakiler dışında bir görsel şölen beklemeyin. Son bir not: Olabildiğince sık Çınar Dondurma’ya uğrayın ve kahveli, portakallı ve kayısılıdan şaşmayın (eşim çeşitleri denemekten, özellikle kakaoludan yana fikir belirtecektir)!

Son gün dönüşe ayrılmıştı tabii ki. Yolu uzatmasına karşın İzmir’den Ayvalık tarafına yöneldik. Cunda adasında Taş Kahve’de Dede’nin Ayvalık tostunu yedik,

Taş Kahve

Has Ada’ya uğrayıp zeytinyağı stoğumuzu tazeledik. Doymadık, bir de Otantik’te Engin hanım’ın elinden papalina ile annesi hanımefendinin ayıkladığı istifne otu ve deniz börülcesi tıkındık. Sakızlı dondurmaya dokunmadık neyse ki 🙂

Tam Taş Kahve’deyken gezinin en ilginç olayı cereyan etti: Birdenbire, ve hiç uyarısız, İstklal Marşı çalmaya başladı! Cunda kordonunu doldurmuş vatandaşlar, Taş Kahve’nin içindeki yerli-turiz tüm vatandaşlar, Kahve’nin gölgesine sığınmış balıkçı amcalar, velhasılı maç seyreden bir grup genç-ihtiyar adalı hariç tüm vatandaş ayağa fırlayıp esas duruşa geçti.

korkma, sönmez...

Harbiden de marşın tümü çalındı, ve millet de esas duruş dinledi. Marş bitince de herkes uslu uslu işine, gücüne, aylaklığına döndü. 1984-Metropolis karışımı birşeydi, endişelendim 🙁

Neyse, “yolcu yolunda gerek” deyip devam ettik. Plan Balıkesir-Bursa-Yalova, oradan feribot ve İstanbul. Ama yorgunluk da geliyor yavaş yavaş. Susurluk Yörsan tesislerinde geleneksel dinlenme ve süt ürünü stoğu oluşturma molasında İDO’ya bir bilet bulduk da kurtulduk. Bu arada dört kişilik biletin iki kişilik kısmını satma konusunda eşimle Bandırma İDO sırasında biraz atışmadan edemedik, biletlerden birini sattık, biri bizde kaldı.

Dönüş biraz kabustu. Karşımızdaki teyzelerden biri ayakkabısı ya da terliği, her neyse, çıkarınca derin uykumdan uyandım. Biraz sonra eşimle gözgöze geldik ve beş dakika dahi dayanamadan ayaklandık. Tanrım, o ne koku! Bu nasıl bir icat?! Başka çare bulamayınca yolculuğun büyük kısmını (elimizde üç bilet olmasına karşın :-() merdivenlerde tüneyerek geçirdik, ama anı oldu.

Sonunda evim, güzel evim. Özlemiştik netekim.

Don Norman: “Emotional Design”

Evet, tatilde Donald A. Norman’ın Emotional Design kitabını hızla okuyuverdim. Daha önce bahsettiğim gibi, kitabın birinci kısmı tasarımda duyguları irdeliyor ve “kullanışlı değilse at çöpe” yaklaşımının sertliği için biraz günah çıkarıyor.

Emotional Design

İkinci kısmın ilk üç bölümü tasarımın içsel (visceral), davranışsal (behavioral) ve düşünsel (reflective) hallerinden/düzeylerinden bahsediyor. Bu sınıflama gözönüne alınarak nasıl iyi tasarım yapılabileceğini anlatıyor, vb.

Son iki bölüm ise Norman’ın yeni-zaman meraklarından robotik ve duygu üzerine yoğunlaşmış. Kitabın geri kalanından kısmen kopuk da olsa Ray Bradbury’nin Mars Yıllıkları’nda savaş sonrası Kaliforniyası’ndaki robot-ev öyküsü ile birlikte okununca (ki, ben tesadüfen öyle yapmış bulundum) eğlenceli olabiliyor.

Genelde Norman’ın kitabına “kaçırılmaması gereken” diyemeyeceğim, ama tasarım ile ilgilenenlerin, özellikle Norman’ın The Design of Everyday Things kitabını okumuş olanların, okumalarında yarar var. Kolay ve hızla okunuyor, ilginç bilgi ve fikirler içeriyor.

Norman’dan yapacağım en uzun alıntı iyi davranışsal tasarım üzerine: Norman bunun için yegane yolun gerçek kullanıcıların gerçek durumlarda ürünü kullanırken uzman kişiler tarafından gözlenmesi olduğunu söylüyor. Özellikle İBE (CHI) konuları mahallede ısınmışken Norman’a kulak vermeden edemedim:

“Good behavioral design should be human-centered, focusing upon understanding and satisfying the needs of the people who actually use the product. As I have said, the best way to discover these needs is through observation, when the product is being used naturally, and not in reposnseto some arbitrary request to “show us how you would do x.” But observation is surprisingly rare. You would think that manufacturers would want to watch people use their products, he better to improve them for the future. But no, they are too busy designing and matching the features of the competition to find out whether their products are really effective and usable.

Engineers and designers explain that, being people themselves, they understand people, but this argument is flawed. Engineers and designers simultaneously know too much and too little. They know too much about technology and too little about how other people live their lives and do their activities. In addition, anynone involved with a product is so close to the technical details, to the design difficulties, and to the project issues that they are unable to view the product the way an unattached person can.

Focus groups, questionnaries, and surveys are poor tools for learning about behavior, for they are divorced from actual use. Most behavior is subconscious and what people actually do can be quite different from what they think they do, We humans like to think that we know why we act as we do, but we don’t, however much we like to explain our actions. The fact that both visceral and behavioral reactions are subconscious makes us uınaware of our true reactions and their causes. This is why trained professionals who observer real use in real situations can often tell more about people’s likes and dislikes -and the reasons for them- than the people themselves.”

Aslında oldukça basit bir taktik, belki yarı farkındaydım, ama mahallemizin Migros’undaki son değişikliklerle birlikte okuyunca kıllanmadım desem yalan olur:

“Once the customer has learned the shop or shelf layout, it is time to redo it, goes this marketing philosophy. Otherwise, a shopper wanting a can of soup will simply go directly to the soup and not notice any of the other enticing items. Rearranging the store forces the shopper to explore previously unvisited aisles.”

Proje yönetimi ile ilgili iki ufak alıntı: Birincisi tek ir kafadan çıkan tasarım ile komite tasarımını karşılaştırıyor ve bence açık vizyon‘un altını çiziyor:

“If you want a successful product, test and revise. If you want a great product, one that can change the world, let it be driven by someone with a clear vision. The latter presents more financial risk, but is is the only path to greatness.”

İkincisi de takım olmak, güven duymak, başarı/başarısızlık üzerine:

“Cooperation relies on trust. For a team to work effectively each individual needs to be able to count on team members to behave as expected. Establishing trust is complex, but involves, among other things, implicit and explicit promises, then clear attempts to deliver, and, moreover, evidence When someone fails to deliver as expected, whether or not trust is violated depends upon the situation and upon where the blame falls.”

Son olarak Norman’ın Christopher Alexander ve arkadaşlarının tasarım örüntüleri ile ilgili Pattern 134: Zen View için yazdığı muhalefet şerhini aktaracağım. Norman, son derece doğru bir şekilde, bu şerhi uzun ve mutlu bir ilişkinin/evliliğin temeline de yerleştirmiş:

“For once you have learned how to look at, listen to, and analyze what is before you, you realize that the experience is ever changing. The pleasure is forever.”