Alesta Kavança!
Doğa-insan-teknoloji sacayağına oturan sporlardan hoşlanıyorum; özellikle arkasında sağlam bir hikayesi olan, ciddi ve çok disiplinli bir takım çalışması gerektiren… Formula 1 örneklerden birisi: Teknoloji harikası bir otomobil ve bir sürücü… yerçekimi, sürtünme, merkezkaç “kuvveti”, türbülans gibi kuvvetlere karşı mücadele ediyorlar; tabii ki diğer otomobil+sürücü takımlarına da… Le Tour bir diğeri: Son derece iyi tasarlanmış ve ayarlanmış bir bisiklet ve üzerinde bir atlet… yüzlerce km’lik yol, tırmanışlar, inişler, sprintler… Bir ay süren bir öldüresiye bir mücadele… Ne yazık ki iki favori sporumun da son birkaç yılda suyu çıktı: Formula 1′de Red Bull-Renault‘un geliştirdiği rakipsiz otomobil ve Vettel‘in (Schumi kadar olmasa da) çizgiüstü sürücülüğü ile sezonun bitişine haftalar kala “yarış bitti”… Le Tour ise rezalet bir illetle boğuşuyor: doping… Hala her iki yarışı da izliyorum, ama eski keyfi vermiyorlar.
Yeni gözdem biraz daha farklı: Açık deniz yat yarışları! Bir grup arkadaşlar kendimizce yelkenli eğitimi ile rüzgarın kokusuna, denizin tadına aşinalık kazandık bir yıldır. Bir yandan mavi yolculuk gibi son derece cazip bir tatil seçeneğinin kapıları “kendin pişir-kendin ye” açıldı önümüze, öte yandan, ki beni daha fazla heyecanlandıran, yat yarışları dünyası ile tanışıklık oluşturdu. Günün birinde -yakın olur, uzak olur, ama günün birinde- bir yat yarışı ya da regatta’ya katılacağım, kafaya koydum. Öte yandan da profesyonelleri izlemeye çalışıyorum zaman buldukça. Efsanevi Sydney-Hobart yarışı mesela… Ya da yine efsanevi Volvo Ocean Race, ya da eski adıyla Whitbread Round the World Race.
Paul Todd / Volvo Ocean Race
Mükemmel tasarım ve teknoloji ürünü 70 ayaklık (21,5 metre ediyor) Volvo Open 70 tekneler işin bir ucu. 40 knot’lık (knot yazılır “nat” okunur, mil/saat karşılığı hız birimi, anımsatalım: 1 deniz mili de 1.852 m) rüzgarlarla başa çıkıp 24 saat ortalama 25 knot’lık hız tutturabilen bu zarif ve güçlü tek gövdeliler, dokuz aylık yarışta, zorlu güney okyanuslarında 40.000 mil üzerinde yol gidecekler. Tekne, hem zayıf hem de kuvvetli rüzgarlarda, rüzgaraltına ve rüzgarüstüne, yüksek hızla seyredebilecek bir arma ve yelken tasarımına sahip. Dar apaz seyirde rüzgar hızının üzerinde seyretmek mümkün! Teknenin oynar salmaları sayesinde şaşkınlık veren açılarda denge ve performansı en üst düzeye çıkararak seyir yapılabiliyor. Bu bilgilere bakınca hemen tüm önemli tek gövdeli hız rekorlarının Volvo Open 70′ın elinde olmasına şaşmamak gerekli.
Yann Riou/Groupama Sailing Team/Volvo Ocean Race
İkinci unsur ekip. 11 kişiden oluşuyor bir Volvo Ocean Race ekibi: Skipper (dümenci yani), navigator (yani seyirci), 4 havuzluk trimci (arka havuzlukta yelken ayarlarını yapan abiler), 2 başüstü (en önde dalgalarla boğuşan, ön yelkenlerle uğraşan adamlar), takımdan takıma değişen 2 muhtelif işlerci (trimci ya da taktisyen ya da nöbetçi kaptan) ve MCM (yani Media Crew Member, yani Mürettebat Muhabiri). Ekibin her bir etapta 20 gün civarında okyanus seyri yapacağı düşünüldüğünde bu elemanların pek çok işi daha yapması gerekiyor: İki kişinin uygun tıbbi eğitimi var, acil müdahaleler tekneden yapılıyor; bir yelken tamircisi var; bir de ustabaşı mekanikçi, teknenin acil ve ufak tamirlerini de ekip yapıyor. MCM fotoğrafçı, kameraman, editör, yönetmen, muhabir, sosya ağ elemanı olmanın yanında ahçı ve bulaşıkçı da… Gerçi pişirme işi donmuş kuru hazır yemeklere sıcak su eklemek kadar basit, ama bunu 24 saat çalışan ekip için ve her türlü seyir koşulunda yapmak gerekince işler çetrefilleşiyor. Teknedeki koşullar hayli zorlayıcı: Sıcaklıklar -5 ile 40 derece arasında değişiyor, dalgalı seyirde tüm hatch’ler (kabin pencereleri) kapatılıyor ve kimi zaman kabin dayanılmaz bir hal alıyor, 24 saat boyunca birilerinin güvertede olması gerekiyor, rahatsız ranzalar dönüşümlü olarak kullanılıyor, herkesin yalnızca iki takım yelken kıyafeti var, vesaire. Tabii dev dalgalar arasında, tipiye varan fırtınalarda, sürekli ıslak bir şekilde dümen tutmak, yelken toplamak ve trim yapmak da var, hatta yarış zaten bu! Ekibin tüm elemanlarının bedenen ve ruhen sağlam olmaları ve aylar boyunca sağlam kalmaları şart. Ekibin gerçekten bir takım olması, birlikte hareket etmesi yaşamsal önemde…
Amory Ross/PUMA Ocean Racing/Volvo Ocean Race
Sonra yine teknolojiye ve yine insana dönüyoruz: Rota ve taktik belirleme. Her etap 5-6.000 mil mesafede iki liman arasında 20 gün civarında bir yolculuk. Bu zaman ve alanda hava durumunun değişiklikleri takımlar arasındaki birkaç dakikalık, birkaç millik farkları oluşturmak için temel fırsatlar. Rakiplerinizin bilmediğini bilmek, onlardan önce harekete geçmek ve planladığınızı gerçeğe dönüştürmek zorundasınız. Bunun için öncelikle olabildiğince fazla bilgiye ihtiyacınız var: Önünüzdeki 20 gün boyunca bu geniş alanda hava nasıl olacak, nerede rüzgar esecek, nerede duracak, nerede dalgayı kafadan alacaksınız, nerede fırtınanın göbeğinde kalırsınız… Bu bilgiler sürekli karadan tekneye akıyor, her an ekibin kullanımına hazır durumda. Bu noktada navigator ve co-navigator’lerin önemi ortaya çıkıyor. Bu abiler hava durumu falına bakıp teknenin hangi yoldan gitmesi gerektiğine karar veriyorlar. Skipper ile birlikte alınabilecek ve alınmayacak riskleri belirliyorlar. Bir risk almışlarsa ve çarşıdaki hesap evdekine uymuyorsa ne zaman vazgeçmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Sürekli rakiplerini izleyip avantaj elde etmeye çalışıyorlar.
Evet, mükemmel bir tekne, fişek gibi bir ekip ve durmadan işleyen bir (dizi) beyin. Karşılarında Neptün’ün elinde ne varsa üzerlerine saldığı (ya da salmadığı) doğa güçleri. Harika bir kombinasyon değil mi? Kesinlikle…

Volvo Ocean Race üç yılda bir düzenleniyor. 2011-2012 serisi Kasım ayında İspanya’nın Alicante limanında başladı. Sırasıyla Güney Afrika’da Cape Town, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Abu Dabi, Çin’de Sanya, Yen Zelanda’da Auckland, Brezilya’da Itajai, Amerika Birleşik Devletleri’nde Miami, Portekiz’de Lizbon, Fransa’da Lorient limanlarına uğranacak. Yarış İrlanda’nın Galway limanında sona erecek. Uzun ve zorlu açık deniz etapları yanında her limanda bir de limaniçi yarışı var, özellikle seyir amaçlı. Yarışa altı takım katılıyor: Franck Cammas liderliğinde Groupama (Fransa), iki olimpiyat madalyalı ve son Volvo Ocean Race birincisi Ian Walker önderliğinde Abu Dhabi Ocean Racing (Birleşik Arap Emirlikleri), Ken Read skipper’lığında PUMA Ocean Racing powered by BERG, Chris Nicholson ve ekibi ile CAMPER with Emirates Team New Zealand, iki kez Volvo Ocean Race kazanmış Mike Sanderson yönetiminde Team Sanya (Çin) ve iki olimpiyat madalyalı efsanevi skipper Iker Martinez ile Team Telefonica (İspanya).
İlk iki etap sonunda her iki etabı da önde bitiren Team Telefonica 66 puanla önde götürüyor yarışı. CAMPER 58 ve Groupama 42 puanla izliyorlar onları. Üçüncü etap bugün Adu Dabi limaniçi yarışı ile başlayacak. Yarın da ekipler Sanya için çıkacaklar. (Daha doğrusu Somalili korsanlara bulaşmamak için kısa bir sprint yarışı sonrasında bir gemiye yüklenecekler ve Hint Okyanusu’nda bilinmeyen bir limana taşınacaklar, yarış oradan yeniden başlayacak.)
Volvo Ocean Race haberleri için en doğru yer resmi site, volvooceanrace.com. Haberler videolar, fotoğraflar ve en önemlisi sık sık güncellenen zengin canlı veriler ve canlı yayın. Görebildiğim kadarı ile Digiturk’te Sports TV HD bir miktar yayın yapıyor, mesela bugün limaniçi yarışını verecekler. Özellikle yelkenle ilgilenenler için aylık yelken/yat/tekne dergilerini tavsiye edeceğim, özellikle Yelken Dünyası ile Motorboat and Yachting.
Merak edenlere, ilgi duyanlara tavsiye ederim; insan ve teknolojinin doğa ile kapışmasını izleyin. Daha da işin içine girmek isteyenlere sanal alemde nasıl dünya turu yaparlar, gelecek sefere de onları yazayım…
Not: Yazının başlığı bir yelken cümlesi. Kavança bir çeşit dönüş, rüzgaraltına yapılıyor, dikkat ve hassasiyet gerektiriyor. Alesta ise hazır anlamına geliyor. Neticede “alesta kavança!” skipper tarafından havuzluk elemanlarına “kavança atmaya hazır olun” manasında söylenen (daha doğrusu haykırılan) bir söz. Havuzluktan tüm “alesta!”ları (“hazırım” manasında) alan skipper bu kez “kavança!” der ve dönüş icra edilir…
“Benzin Bitti Paşam…”
Pardus projesinin, milli/ulusal/yerli işletim sistemi “macerası”nın, Türkiye’nin 60′lar ve 70′lerde yaşadığı yerli otomobil hareketlerine benzerliği konularında bu web günlüğü de dahil olmak üzere pek çeşitli yerlerde yazıldı, konuşuldu. Ben Pardus’un hikayesini Devrim arabalarından çok Anadol STC’ye benzetenler arasında yer aldım hep. Hatta Pardus-Devrim benzerliği kuranlara itiraz edip nedenlerini açıklamaya çalıştım. Biraz da bu nedenle, Devrim Arabaları filmi vizyona girip piyasaya çıkınca seyretmemeyi seçtim, bilinçli ve hatta kasıtlı olarak. Genç arkadaşlar “yahu bizim aynımız, herkes var, Serdar Hoca var, Umut bile var…” dediklerinde dahi merakıma ket vurdum, işi bir ilke meselesi düzeyine yükselttim, kendi kendime… Sonunda birkaç hafta önce filmin DVD’sini satın alıp izledim, durum onu gerektiriyordu artık… Gerçekten herkesler vardı, ben bile varmışımdı…
Fakat Pardus ile yerli otomobil girişimlerini karşılaştırma konusunda fikrim değişmedi, Pardus Devrim arabası değildi. Devrim arabalarına getirilen en önemli itirazlardan birisi, hatta çiçeği burnunda DPT’nin dahi söylediği yapılan işin seri üretime uygun olmadığı, çalışmanın genel fizibiliteden yoksun olduğu idi. Oysa 10 sene sonra yola çıkan Ekber Onuk ile Eralp Noyan ve arkadaşları özellikle ve öncelikle tasarlayacakları otomobillerin seri üretiminin yapılabilmesini, maliyetinin rekabetçi olmasını, kısacası projenin fizibilitesini gözönüne alıyorlardı. Sonunda tasarlayıp ürettikleri otomobilin nesli de bu tip sıkıntılardan değil, başka nedenlerle tükendi.
Biz de Pardus’u ilk düşünmeye başladığımız zamanlarda teknik konuları olduğu kadar iş modelini de şekillendirmeye çalıştık. İlk zamanlardan başlayarak “ekosistem” sözcüğünü dilimize doladık, “birileri Pardus’tan para kazanmalı ki milleti Pardus kullanmaya ikna etsinler” diye konuştuk. Daha Pardus 2007 piyasaya çıkmadan sektördeki donanımcı, yazılımcı, entegratör, eğitimci, sivil toplum örgütçü, akademisyen onlarca hatta yüzlerce kişinin kapısını çaldık; çoğunun ilk kez adını duyduğu Pardus’u, adını duyduğu ama ne olduğunu bilmediği Linux’u anlatmaya çalıştık, bu duydukları ve gördüklerinden bir iş fırsatı çıkarıp çıkaramayacaklarını sorduk, birlikte çalışma fırsatlarını araştırdık. 2006 yılı ortasında DPT’ye sunduğumuz, sonra hemen hç değiştirmeden 2008 yılında yeniden sunduğumuz ve 2010 yılından itibaren ciddi bir kaynak aldığımız proje önerisine ekosistem oluşturma işini, hem de başlıkta yer alacak şekilde yerleştirdik. Kısacası Pardus’u Anadol STC gibi tasarladık ve şekillendirdik.
Pardus’un projenin başlamasından yaklaşık 8,5, ilk ürünün yayımlanmasından yaklaşık 7 yıl sonra durumuna baktığımızda, bu tasarım ve şekillendirme ile çok da orantılı olmayan bir halde olduğunu görüyoruz. Teknik açıdan Pardus’u bir başarı hikayesi olarak görüyoruz, yalnız biz değil, Linux dağıtımı geliştirme işinden az buçuk anlayan herkes de (özellikle muasır medeniyettekiler) öyle görüyor. Oysa iş (business manasında) veçhesinde durumlar pek o kadar iç açıcı değil: Kurumsal pazarda yaygınlık, çözüm ortağı sayısı, ekonominin büyüklüğü, yatırımın geri dönüşü vb ölçütlere baktığımızda 7 yılda beklenen aşama katedilmiş durumda değil. Bu halin çeşitli nedenleri var, bana sorarsanız kimi açıklamalar, eksikler yanlışlar sıralarım. Ama sonuç değişmiyor, “in the tabele…”
Neticede ortada (eh, tamam “başarısızlık” demeyelim, ama) bir başarı eksikliği var. Pardus projesini bu rotasında yürütmeye devam ettirmenin hiç bir manası yok. Başka ve yeni bir yol bulmak, açmak, seçmek gerekiyor. Yine bana sorulduğunda söyleyeceğim, söylediğim kimi öneriler var; Pardus projesi için içsel ve dışsal kimi yeni unsurların devreye sokulacağı. Netekim söyledim de, yıllardır, aylardır ve son olarak da TÜBİTAK yönetim değişikliği ardından… Ancak yapılan değerlendirmelerde benim açıklamalarım, önerilerim, tekliflerim kabul görmedi; karar vericilerimiz Pardus projesini farklı bir şekilde yapılandırmayı tercih ettiler. Öyle sanıyorum ki Pardus için teknik ve iş alanında tercih edilen hareket tarzı önümüzdeki gün ve haftalarda Türkiye’de Pardus ve özgür yazılım için düşünen, konuşan/yazan ve çalışan kişi, grup ve kuruluşlar ile paylaşılacak.
Son 2,5 ay boyunca Pardus projesinin yönetilmesi görevim fiilen ortadan kalktı. Diğer projelerle ilgili iş ve sorumluluklarımı da 1 ay kadar önce tamamladım. Kısacası artık TÜBİTAK’ta yapacak bir işim kalmadı
Uzun lafın kısası, 2 Ocak 2012 tarihi itibarı ile TÜBİTAK’taki görevimden ayrılıyorum, bu da bir “veda” yazısı… “Başlık nereden geliyor?” diyecek olursanız, daha önce projeden ayrılmış arkadaşların son günlük yazılarına bakıp “walla ne güzel başlık atmışlar, edebi ve hem de manalı” diye iç geçirişimin bir neticesi. Ve yazının başı bağlantı kuracak olursak Devrim Arabaları filminin beni çok etkileyen repliği: Celal Aga siyah Devrim arabasına biner, alkışlar arasında Meclis yoluna ilerlerler… 100 metre kadar ileride, kaçınılmaz olarak, aracın benzini biter, titreyerek durur. Mühendis çabalar, nafile. Celal Aga döner “ne oldu” diye sorar mühendise. Mühendis tükenmiş vaziyette yanıt verir: “benzin bitti paşam…” Üç sözcükte koca bir hikaye, son derece samimi bir de itiraf… İşte bana soracak olursanız “neden gidiyorsun?” diye vereceğim yanıt da bu üç sözcük, benzin bitti paşam… Yanlış anlaşılmaya; benzini biten Pardus projesi değil, kişi olarak bendeniz. Artık Pardus projesine verebileceklerimin sonuna geldiğimin bir ifadesi.
Pardus projesine hayatımın önemli bir kısmını verdim, belki de en verimli ve enerjili olduğum dönemini. Ürünün ve kimi bileşenlerinin adı dahil pek çok şeyde elim, dilim ve kafam var. Özgür yazılımın ne olduğunu, ne olması gerektiğini burada öğrendim; belki burada da öğrettim. Ben Pardus projesini şekillendirirken o da beni şekillendirdi. Pardus ile aramızdaki ilişki ve bağı anlatmak hayli zor, anlatmaya çalışmayacağım da… Pardus projesinin yoluna devam etmesi, benim yönetimimde yapamadıklarını yapması, iş alanında da bir başarı hikayesi haline gelmesi en büyük temennim. Sevgili kızım birkaç yıl sonra “okuma okulu”na gitmeye başladığında Pardus çalıştıran akıllı tahtalar ve tabletler kullansın istiyorum, Pardus onun için yalnızca babasının ve kendisinin tişörtlerindeki kedi kafası olarak kalmasın. Pardus ekibinde kalan, yeni gelecek olan, camianın parçası olan herkese vasiyetim bu: Pardus’u yaşatın ve benim götüremediğim yerlere götürün!
Önümüzdeki zamanda ne iş yapacağımı bilmiyorum. Bir süre dinleneceğim sanırım, hayli yoğun ve bir miktar sıkıcı geçti son 2 yılım ve özellikle son birkaç ayım… Sonrasında özgür yazılım çevresinde ve tercihan Türkiye’de bir işte çalışmak istiyorum (iş tekliflerine açığım
), yine tercihan bölgesel ve küresel etkiler yapabilecek bir pozisyonda. Tabi bir olasılık da 10 yıllık alan değiştirme periyotuma uyarak bilişim ile alakası olmayan bir alana transfer olmak, kim bilir! Sevgili Koray Löker’in önerisine uyup Pardus projesinin tarihçesini, doğru ve yanlışları belirleyerek, bizden sonra bu ormana dalacak gezgin ve maceraperestlere yol gösterecek şekilde, yazma/kaydetme kolektifini başlatmak ya da bir parçası olmak da aklımda… Bu web günlüğü hep canlı kalacak diye düşünüyorum, özgür yazılımla, okuduğum kitaplarla, sahip olduğum ve hiç olamayacağım dolmakalem ve saatlerle, kızımla yetiştirmeye çalıştığımız orkidelerle, yeniden çalmayı öğrenmeye çalışacağım basımla, gerçek okyanuslarda dolaştırdığım sanal yelkenlilerle ilgili şeyler yazmak için bir yere ihtiyacım hep olacak…
Pardus projesine nasıl katıldığımı, kimlerle çalıştığımı, ne kavgalar edip, ne hayallar kurduğumu, bu ekiple çalışmaktan nasıl keyif aldığımı anlatıp yol arkadaşlarımın cümlesine ismiyle teşekkür etsem, kimilerinden hellalik istesem bu yazı bitmez. İyisi mi ben de teamüle uyayım, “so long and thanks for all the fish” (balıklar için teşekkürler ve sağlıcakla!) deyip zaten haddinden uzun sürmüş bu yazıyı bitireyim!
FATİH’te Üç Tarz: TeknoSA, amazon ya da garaj…
Milli Eğitim Bakanlığı’nın FATİH Projesi kapsamında kısa sürede (4 yıl deniyor) çok sayıda (15 milyon rakamı telaffuz ediliyor) tablet alımı yapacağı biliniyor. Bu cihazları tedarik edenin dünyanın 2. büyük tablet üreticisi haline geleceği (eğer zaten 1. konumda değilse), MEB’in 2014 itibarı ile dünya tablet pazarının %10-15′ini oluşturacağı diğer veriler arasında. Bu denli büyük bir alımda, doğal olarak, yerli üretim ve yerli katkı kavramları da sık sık gündeme geliyor. Bu bağlamda kendisinden sıkça söz ettiren bileşenlerden biri de işletim sistemi. Cihaz başına 3-30 $’lık bir bedelden söz etsek ortaya 50-500 milyon $’lık bir meblağ çıkıyor, ki neresinden baksanız tek bir kalemde yapılacak bir alım/ödeme için hatırı sayılır bir miktar.
Sık sık sorulan bir soru şu: “Pardus tablette çalışır mı/çalışıyor mu? FATİH Projesi tabletlerinin işletim sistemlerini Pardus sağlayabilir mi?” Daha geçenlerde bu konuda bir değil iki yazı yazdım. Kısa yanıt “Evet”, uzun yanıtı ayrıntılandırayım burada da…
FATİH Projesi’nin tablet bilgisayarlarda kullanacağı işletim sistemi ve dolayısı ile uygulama ve içerik geliştirme çerçevesi için üç alternatif model var önümüzde:
TeknoSA modeli: Bu modelde FATİH Projesi konuyu yalnızca bir tedarik layı olarak algılıyor. Mevcut ve iş görür seçeneklerden teknik gerekleri sağlayanları eliyor, ve en düşük maliyeti ve/veya en yüksek hizmet kalitesini teklif eden firmadan temin yoluna gidiyor. Apple iPad/iOS ile, Samsung Android ile, Sony (büyük olasılıkla) Android ile, kimi yerli üreticiler yine Android ile, kimi küresel markalar (HP ve Nokia geliyor akla) Windows ile, yine kimi yerli üreticiler yine Windows ile dahil olacaklardır bu yarışa. Donanımların yerli katkı oranları, Türkiye’de montajı, aksesuarlarının Türkiye’de üretimi gibi konular rekabet ve pazarlık unsurları olarak ortaya atılacaktır. Ancak işletim sistemi ve üzerindeki çerçeve iOS ve Windows seçeneklerinde kesinlikle, Android seçeneklerinde de büyük olasılıkla kapalı kara kutular olarak sağlanacaktır. Her halükarda Türkiye’de üretilecek olan (çünkü yıllardır oluşmuş bir pazar, bir sektör var) uygulama ve içerik dışında yazılımda yerli katkımız olmayacaktır.
amazon modeli: Bu modelde işletim sistmei olarak Android seçilecektir. Ancak bir üreticinin çatallanmış sürümü yerine FATİH projesi için özelleştirilmiş bir sürüm kullanılacaktır. Bu özelleştirme esnasında maliyet düşürme (Google’ın belli Android versiyonları için sorunlu kıldığı referans donanım bileşenlerinden feragat etmek gibi), performans iyileştirme (FATİH Projesi kapsamında kurgulanan kullanım senaryosuna uygun olarak işletim sistemi bazında yapılabilecek müdahaleler gibi), merkezi yönetim kolaylığı (cihaz aktivasyonu ve kişiselleştirme konusunda getirilebilecek Google dışı kullanım senaryoları) gibi hedefler gözetilebilecektir. Ayrıca Android’in uygun bir sürümünden çatallama yaparak olabildiğince özgür yazılım alanında kalmak, bu sayede yerel ve küresel Android/özgür yazılım ekosisteminden alınacak desteği en üzt düzeye çıkarmak mümkün olabilecektir. Bu yolla fikri mülkiyet ve marka hakları ile ilgili mali yükümlülükler de alt düzeye indirilebilecektir. Amazon’un yeni duyurduğu Kindle Fire tam da bu şekilde ortaya çıkmış bir cihaz. Amazon, tablet dünyasına girerken Google’ın ya da Apple’ın kuralları ile değil de kendi kurallarıyla oynamak istemiş; mevcut kullanıcı alanı da ona bu esnekliği tanımış. FATİH Projesi’nin 15 milyonluk pazarı da bu özellikte bence ve Amazon yolu FATİH için çok cazip ve makul bir seçenek…
Garaj modeli: Hayır, bir çağrıtırma yok, bildiğimiz araba garajı… Hani Amerika’da icatlar hep garajlarda yapılır, büyük şirketlerin temelleri hep garajlarda atılır ya; işte o garaj… FATİH Projesi’nin 15 milyonluk pazarı iOS, Android ve Windows’tan farklı ve bunlara rakip yeni bir işletim sistemi, uygulama ve içerik geliştirme çerçevesi oluşturmak için doğru bir hacim olabilir. Pardus bu noktada doğal olarak ciddi bir aday. Teknoloji geliştirmesini kendimizin yapacağı, yol haritasını kendimizin belirleyeceği bir mobil işletim sistemi… Dünyada %10-15′lik bir payı garantiledikten sonra bu payı artırmak için diğer pazarlarda rekabete giren bir platform… Özellikle yükselen pazarlarda ve gelişmekte olan ülkelerdeki düşük maliyetli tablet ve mobil cihazlar pazarını doğru şekilde adresleyecek bir ürün… Hayal mi? Bence değil! Son derece mütevazı ve kısıtlı kaynaklarla Pardus’un teknik olarak katettiği mesafe malum. Doğru kaynaklarla bu noktadan sonra gidebileceği noktaları da biliyor ve ilgililere bildiriyoruz. Tablet işletim sistemi ve mobil platformlar pazarında benzer bir girişimi; bu kez istimini sonradan beklemeden, daha başında gerekli ve yeterli kaynak aktarımı ile harekete geçirmenin yaratacağı fırsatları dile getiriyoruz.
FATİH Projesi ve daha geniş bir bağlamda ulusal ekonomi açısından bu üç modelden hangisinin kısa, orta ve uzun vadede daha karlı olacağı, hangi modelin fizibilitesinin ne olduğu, mevcut ve devşirilebilecek insan kaynağının özellikle son iki model için yeterli bilgi birikimi ve işgücü sağlayıp sağlamayacağı, küresel pazarda rekabete girebilmek için gereksinim duyulacak diğer unsurlar ve bunların mevcudiyeti / edinilebilirliği gibi hayli karmaşık soruları bu yazıda ya da yalnızca benim birikimim ile yanıtlamak mümkün değil. Bu konuda ciddi çalışmaların hızla yapılması gerekiyor. Kişisel görüşüm FATİH Projesi için 2. ya da 3. modelin seçilmesi yönünde, gönlüm 3. modelden yana… Gerçekleşen seçimi önümüzdeki gün ve aylarda hep birlikte göreceğiz…
Not: “TeknoSA” tescilli bir marka olup yalnızca bir metafor olarak kullanılmıştır. “amazon” da tescilli bir marka olup somut örnek verecek şekilde kullanılmıştır. Yazıyı kaleme alanın bir garajı mevcut değildir
Pardus Havlu Attı mı?
Geçenlerde yazdığım Mobil, Pardus, vb. girdisinden hareketle sevgili Hakkı Alkan Pardus Erken Havlu Attı şeklinde bir yazı yazmış. Yanlış anlaşılmayı gidermek için birşeyler çiziktirmek gereği duydum.
Pardus tablet konusunda, ya da daha spesifik konuşursak FATİH Projesi bağlamında öğrencilere sağlanacak tabletler konusunda havlu atmadı! Mecbur kalmadıkça havlu atmak niyetimiz de yok…
Pardus’un tablet işine girmesinin basit bir teknoloji işi olmadığını; tam tersine çok ciddi bir iş modeli geliştirme, organizasyon ve icraat işi olduğunu söylüyoruz. Pardus’un FATİH tabletlerinde kullanılmasının şartnameye konulacak bir iki sözcük ya da cümle ile halledilemeyecek bir iş olduğunu söylüyoruz.
Mobil cihazlar bağlamında düşündüğümüzde bir işletim sisteminin seçiminin ardından işletim sisteminin sürdürülebilirliğini sağlama, içerik ve uygulama geliştirme, üretim ve dağıtım kanalları oluşturma, finansal fizibiliteyi sağlayacak bir pazar payı elde etme gibi teknik kısmı hayli az, iş (business) kısmı hayli çok bir dizi konunun modele dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. FATİH Projesi, Pardus doğru bir şekilde konumlandırılırsa, bu konuların hemen tümüne oldukça ciddi açılımlar vadediyor. Ancak bunun için, FATİH Projesi ve Pardus çerçevesi dışında ve çok üstünde, Milli Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK, ve hatta Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı düzeyinde politikalar belirlenmesi, planlar yapılması ve uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Bunlar yapılırsa bırakın Pardus’un FATİH Projesi’nin gereksinimlerini karşılamak, küresel ölçekte rekabet eden, yüksek katma değer üreten bir çözüm oluşturacağını, Türkiye’nin bilişim ithalatını azaltacak, üstüne yazılım ihracatını artıracak bir yola girmenin mümkün olduğunu iddia ediyoruz.
Bunları yalnızca burada yazmıyoruz; kamudaki muhataplarımıza, özel sektörden potansiyel iş ortaklarımıza, burada da olduğu üzere kamuoyuna, elimizin ulaştığı dilimizin döndüğü herkese açıklıyoruz.
Pardus projesinin, özellikle 2007 sonrasında, önemli bir eksiği Amerikalıların deyişi ile “put your money where your mouth is” alanında geri kalınması idi. DPT, yeni adı ile Kalkınma Bakanlığı arz tarafında üretimi desteklerken talep tarafında, özellikle kamu alımlarında ve kamunun özgür yazılım politikalarında, gerekli ve/veya yeterli adımlar atılmadı. Pardus’un yaygınlaşması, hem de hayli oturmuş, güçlü aktörleri belirlenmiş ve fiili tekelin hüküm sürdüğü bir pazarda, Pardus projesi ve UEKAE’nin pazarlama ve ikna yeteneği ile sınırlı kaldı. Bu durumda da, ne yazık ki, umulan ve beklenen patlama yaşan(a)madı, 2007-2008′de oluşan momentum doğru şekilde kullanılamadı. Yalnızca birkaç cesur erkenci (early adaptor) tercihini Pardus’tan yana kullandı.
Bizim şu anda soğuk baktığımız aynı durumun, bu kez de Pardus isminin tablet şartnamesinde yalnızca bir seçenek olarak sokulması yolu ile, bir kez daha başımıza gelmesi…
Umarım açıklayıcı olmuşumdur…
Mobil, Pardus, vb
Bilişim dergisi mobil konusunda bir dizi soru sormuş bana, yanıtları ile birlikte aşağıda:
- Gelecekte mobil işletim sistemlerinin hayatımıza yansımalarına ilişkin öngörülerinizi alabilir miyiz?
Mobil cihazlar hayatımızı yoğun olarak değiştiriyor uzunca zamandır. Cep telefonunun olmadığı zamanlar farklı bir çağ gibi görünüyor gözümüze, şimdiden. Akıllı telefonlar ve mobil uygulamalar da birkaç yıla aynı yaygınlığa erişecekler. Bu bağlamda özel olarak “işletim sistemleri”nin yerini düşünecek olursak en önemli nokta farklı işletim sistemlerinin uygulama çeşitliliği gibi görünüyor.
Apple’ın iOS’u Apple’ın alışıldık üçüncü parti geliştirici modelini terkedip daha açık inovasyon temelli bir yaklaşıma geçmesi ile patladı. Google’ın Android’i ise cihaz üreticilerine sağladığı platform oluşturma “özgürlüğü” nedeniyle uygulama geliştiriciler için (her türlü sorunlarına rağmen) daha cazip bir ortam oldu. Teknik üstünlüğüne rağmen HP’nin (eski Palm’ın) webOS’u ise kesirli yüzdelere sıkıştı kaldı; çünkü uygulama geliştiricileri çekecek bir pazar payı, pazar payını artıracak bir vurucu uygulaması (killer app) yok. Microsoft’un Windows Phone işletim sistemi ise Windows’un masaüstündeki yaygınlığı ve Nokia’nın cihaz çeşitliliği ve pazar payı ile ilginç (ve şimdilik ne yapacağı belli olmayan) bir aktör.
Gelecek birkaç yıl için bu dağılımda radikal bir değişiklik öngörmüyorum. Android ve iOS güçlü gitmeye devam edecekler. Büyük olasılıkla HP webOS geliştirmesini durduracak ya da satacak. Windows Phone (eğer Nokia cihaz çıkarmada yeterince hızlı davranabilirse) Symbian’ın yerini alacak. Patent savaşları tüm hızıyla devam edecek ve umuyorum ki yazılım patentlerinin inovasyonu nasıl engellediği gittikçe daha çık görülmeye başlanacak.
- PARDUS olarak mobil teknolojiler konusunda bir çalışmanız var mı? Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de PARDUS işletim sistemini kullanan akıllı telefonlar görecek miyiz? Bu ne zaman mümkün olacak?
Pardus temelde masaüstünü ve küçük sunucuyu hedefleyen bir işletim sistemi. Mobil dünyayı görmezden gelmiyoruz, ama büyük planlarımız da yok bu konuda.
intel mimarisi dışında ARM mimarisini de desteklememiz gereğini hissetmemiz yaklaşık 2 yıl önce oldu. bir süredir ARM’da çalışan Pardus var elimizde. Ancak bu sistemi belli bir cihaz için optimize etme yoluna gitmedik. Kuramsal olarak bir yanda gömülü cihazlar, diğer yanda da tablet, cep telefonu vb. mobil cihazlara girebilecek durumdayız.
Ancak pratikte bu tip bir girişim belli bir deneyim ve bilgi birikimi, belli bir çaba yoğunlaşması gerektiriyor. Şu anda başlasak ARM yüklü bir ince istemci ya da dizüstüne Pardus’u yerleştirmemiz birkaç hafta/aylık bir iş. Ama cep telefonu ya da tablet dediğimizde bu işin gerektirdiği çaba ve bilgi artıyor.
Ciddi bir teklif ya da fırsat oluşmadıkça bu alanda proaktif hareket etmemeye karar verdik. FATİH Projesi’nin tabletleri ile ilgileniyoruz doğal olarak. Cep telefonu pazarının bizim için fazlasıyla büyük olduğunu düşünüyoruz, çok ciddi bir niş pazar olanağı olmadığı sürece orada olmayacağız. Özel amaçlı el terminalleri ilgimizi çekiyor, ama spesifik bir ürün üzerinde konuşmak istiyoruz.
Kısacası tekliflere açığız…
- Mobil işletim sistemlerinin halen günlük yaşamımızı kolaylaştıran uygulamaları nelerdir? Bu uygulamalara ek olarak önümüzdeki dönemde ne gibi yenilikler görebileceğiz?
Mobil cihazları bulut bilişimden farklı düşünmek mümkün değil. Şu anda bu konuda az sayıda ve özellik ve kullanışlılığı düşük uygulamalar var. Önümüzdeki yıllarda bu alanda önemli gelişmeler olacağını tahmin ediyoruz.
Bir tehlike sosyal ağların aşırı toplamacı yaklaşımları olabilirmiş gibi geliyor, ama bu kişisel bir gözlem. Google, Facebook vb. devlerin platform oluşturmaları ve arayğz sunmaları, inovasyonu küçük firmalara bırakmaları yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Bu da belli bir miktar açıklık anlamına geliyor.
Özgür yazılım felsefesi ve metodolojisi ile geçtiğimiz 10-15 yıldaki pek çok gelişmeyi fişekledi. Mobil alanda da kapalı ve sahipli modeller yerine açık ve özgürlükçü modellere yönelmenin herkesin yararına olacağını düşünüyorum.
Pardus YN: Ana Sözleşme 2.0
Pardus projesi 2004 yılı sonbaharından bu yana mevcut bir Ana Sözleşme çerçevesinde işliyor. Oldukça uzun bir zamandır bu ana sözleşme metninin Pardus projesinin geleceğini şekilendirmekte yetersiz olduğunun farkındaydık. Ancak bir değişiklik yapabilmek için önce projenin finans kaynağının yeterli ve tutarlı bir hale gelmesini, daha sonra da elimizdeki zamanlı işlerin tamamlanmasını bekledik Nihayet geçtiğimiz aylarda Pardus projesinin temellerini, amaç ve stratejilerini gözden geçirmeye ve tartışmaya başladık. bu çalışmalar sonucunda yeni Ana Sözleşme için bir taslak oluşturabildik. TÜBİTAK ekibi tarafından üzerinde bir miktar çalışılan taslağı burada camiamız ve kamuoyu ile paylaşıyorum. Gerek TÜBİTAK ekibinden ve gerekse dışarıdan gelen öneriler doğrultusunda son halini alacak olan Ana Sözleşme TÜBİTAK BİLGEM UEKAE yönetimi ile paylaşılıp sponsor onayı aldıktan sonra önümüzdeki haftalarda yürürlüğe girecek.
PARDUS PROJE ANA SÖZLEŞMESİGİRİŞ
Vizyon
Pardus projesi, özgür yazılım yaklaşım ve yöntemlerini kullanarak, kurumsal kullanıcılar için rekabetçi ve yenilikçi bir Linux dağıtımı geliştirmeyi ve bu dağıtım üzerinde kurumsal pazar için ürün ve çözümleri doğrudan ya da Türkiye özgür yazılım ekosistemi eliyle üretmeyi hedefler.
Destekleyici
TÜBİTAK BİLGEM UEKAE
Yürütücü
Erkan Tekman, Proje YöneticisiVarsayımlar
- Pardus projesi, özgür yazılım felsefesine uygun olarak kamuya açık olarak yürütülecek ve yönetilecektir.
- Pardus projesi ürünleri, GNU GPL lisansı ile özgürce dağıtılacaktır.
- TÜBİTAK BİLGEM UEKAE sözleşmeli projeleri kapsamında yapılacak çalışmalar ve geliştirilecek ürünler yukarıdaki maddelere istisna oluşturabilirler.
- Pardus projesi öncelikli olarak Türkiye pazarını hedefleyecektir.
PROJE TANIMI
Hedefler
- Pardus Kurumsal: Masaüstü ve sunucu bileşenlerine sahip, kurumsal pazarda aranan işlevleri yerine getiren,uzun dönem desteklemeye uygun içerik ve özellikte bir Pardus Kurumsal sürümü yaklaşık üç yıllık periyotlarla geliştirilecek ve yayımlanacaktır.
- Pardus 2000 Serisi: Pardus Kurumsal sürümünün geliştirme temelini oluşturmak üzere, bilişim okuryazarı son kullanıcının temel masaüstü ihtiyaçlarını karşılayan, Türkçeleştirme, kullanışlılık ve görsel çekicilik özelliklerine önem veren, kısıtlı destek süresine dahip bir Pardus 2000 serisi sürümü 6-12 ay periyotla geliştirilecek ve yayımlanacaktır.
- Pardus Teknolojileri: Mevcut Linux dağıtımlarının genel kabul gören çözümler sunamadığı alanlarda, özellikle kurumsal kullanıcı gereklerini yerine getirmek amacıyla, kurumsal çözümlerde temel teşkil edebilecek mimarida, geliştirme maliyeti, rekabet gücü ve sürdürülebilirliği düzgün şekilde analiz edilip planlanarak Linux dağıtımı araç, bileşen ve ürünleri geliştirilecektir.
- Camia: Pardus 2000 serisi ürünlerin resmi olmayan destek sistemini oluşturmak ve Pardus projesi ve Türkiye özgür yazılım ekosisteminin işgücü gereksinimini karşılamak amacıyla, katılımcı ve şeffaf yöntem ve mekanizmalar kullanarak, mevcut ve yeni özgür yazılım camiaları desteklenecek ve geliştirilecektir.
- Projeler: Kurumsal kullanıcı adaylarının talepleri üzerine ve ilk olma ve örnek oluşturma durumları, ölçekleri, gizlilik gereksinimleri, ana ürün yol haritası ile uyumları ve yenilikçilik olanakları gözönüne alınarak TÜBİTAK BİLGEM UEKAE sözleşmeli projeleri başlatılacak ve yürütülecektir.
- Ekosistem: Sözleşmeli projelerin gerçeklenmesinde, kurumsal kullanıcıların gereksinimlerinin karşılanmasında ve tüm pazarlara ürün ve çözümler geliştirme konusunda altyüklenici, yüklenici, çözüm ortağı olarak işlev görecek şekilde bir iş ortaklığı sistematiği ve ağı oluşturulacaktır.
Sınırlar
- Mevcut Pardus ürünleri ve teknolojileri, kısa vadede, pazar ve kullanıcı algısı da gözönüne alınarak, olabildiğince korunacak.
- Kullanılabilir işgücü, mevcut ekip büyüklüğü ile TÜBİTAK BİLGEM eleman alım politikaları kısıtları çerçevesinde planlanacak.
- İşgücü eksikliği oluşması durumunda hedefler ağırlık ve öncelikleri ile uyumlu bir şekilde gözden geçirilebilecek, ürün ve teknolojilerde gerekli değişiklikler yapılacak.
Kaynaklar
- Mevcut özgür yazılımlar, Linux dağıtımları ve açık standartlar
- Mevcut Pardus paketleri ve kod temeli
Kısıtlar
- Proje, 2012 yılı ilk çeyreğinde Pardus Kurumsal 2 Teknoloji Güncellemesi 1 sürümünü çıkarmak zorundadır.
- Proje, 2012 yılı ilk yarısında Pardus 2012 sürümünü çıkarmayı hedeflemektedir.
- Mevcut TÜBİTAK BİLGEM UEKAE sözleşmeli projelerindeki yükümlülükler tam olarak ve zamanında yerine getirilmelidir.
RİSKLER ve VARLIKLAR
Riskler
- Ürün yönetimi Pardus sürümlerinin özelliklerini yeterince iyi tanımlayamamak, ürünün planlanan şekilde değil de geliştirilen şekilde şekillenmesi.
- Organizasyonel sorunlar Karar alma, kararları uygulama, işlerin delegasyonu ve izlenmesi konularında mesafe katedememek.
- Düşük üretkenlik İşgücünün elverdiği nitelik ve nicelikte üretim yapamamak.
- Ters işgücü dağılımı Ağırlıklı ve öncelikli hedeflere yeterince işgücü ayırmamak, ikincil ürün ve çözümlerle daha fazla ilgilenmek.
- Anakaynak sorunları Ürün gerekleri, kullanıcı gereksinimleri ve yol haritasının anakaynak yetenek ve yol hartiası ile uyumlu olmaması.
- Biz yapmadık (NIH) sendromu Mevcut Linux ve özgür yazılım teknolojileri yerine marjinal (ya da olmayan) yararları gözönüne alarak gereksiz ve sürdürülemez teknoloji üretimine girişmek.
- Pazarda kabul görmemek Kurumsal kullanıcıların istenen/beklenen hızda artmaması.
- Finansman desteği eksikliği 2013-2015 dönemi için ya da 2015 sonrasında DPT desteğinin kesilmesi, buna eş zamanlı olarak yeni bir iş modeli oluşturamamak.
- Camia ilişkilerinde sorunlar Camiaların beklenen/istenen şekilde büyümemesi, etkinleşmemesi ve üretim ve destek konusunda katkıda bulunmaması.
- Ekosistemin büyümemesi İş ve çözüm ortaklarının yeni iş, proje ve gelir oluşturmada yavaşlığı ve/veya başarısızlığı.
Varlıklar
- Pardus projesi ekibi 33 (31 TZ + 2 YZ) kişidir. DPT projesi kapsamında dağıtım ekibinin 2011 sonunda 48 ve 2012 sonunda 58 kişiye ulaşması öngörülmüştür.
- Pardus’un 2005 yılı başından bu yana hemen hemen düzenli sürüm çıkaran 2000 serisi ve ilk genel ürününü 2011 yıl başında veren Kurumsal sürümleri mevcuttur.
- Pardus teknolojileri kapsamında bir dizi mevcut ve geliştirilmekte olan bileşen ve ürün mevcuttur.
İş Durumu
- Pardus projesi 2010-2012 yılları için DPT Yatırım Programı’ndan destek almıştır. Toplam destek miktarı 14,3 milyon TL civarındadır. DPT projesi dağıtım geliştirme ve ekosistem oluşturma kapsamlıdır.
- Pardus projesi UEKAE’nin çeşitli birimleri ve projelerine ortak geliştirme ve destek hizmeti vermektedir.
- Pardus projesinin … sözleşmeli kurumsal müşterisi bulunmaktadır. Toplam proje bedeli yaklaşık … milyon TL civarındadır. Kullanıcı sayısı … civarındadır.
- Pardus projesi … müşteri ile sözleşme aşamasınadır. Toplam proje bedeli yaklaşık … milyon TL civarındadır. Kullanıcı sayısı … civarındadır.
- Pardus projesinin … civarında göç ortağı, … civarında da iş ve çözüm ortağı bulunmaktadır. Bu ortaklara dışkaynaklanan iş miktarı … milyon TL civarındadır. Ortaklar aracılığı ile kayda değer bir proje geliri sağlanmamıştır.
Not: Metinde TÜBİTAK BİLGEM UEKAE tarafından kamuoyu ile paylaşılmasında sakınca görülebilecek bir-iki rakamsal veri karartılmıştır. Bunlar dışında TÜBİTAK ekibi tarafından tartışılan ve TÜBİTAK BİLGEM UEKAE onayına sunulacak metin kullanılmıştır.
Pardus YN: Strateji
2 Nisan 2011 günü İstanbul Bilgi Üniversitesi‘nde, Linux Kullanıcıları Derneği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri Bölümü işbirliği ile düzenlenen Özgür Yazılım ve Linux Günleri‘nde, Pardus’un geçmişi, bugünü ve geleceği konusunda bir konuşma yapma ve Pardus kullanıcısı ve geliştiricisi konumundaki katılımcılarla bu konuları tartışarak irdeleme fırsatı buldum.
Bu ve izleyecek bir dizi günlük yazısı ile bu konuşmanın içeriğini, konuşma süresine sığdıramadığım bir dizi ilgili hususu ve özellikle önümüzdeki dönem için görüşlerimi paylaşmak istiyorum. İlk yazımızda hayli kısa bir durum değerlendirmesi ardından mevcut Pardus stratejisi ve planlanan/uygulamaya konulan değişiklikler üzerine odaklanacağım.
DURUM DEĞERLENDİRMESİ
2003 yılı Eylül ayında TÜBİTAK UEKAE bünyesinde Özgür Yazılım Geliştirme ve Üretim (ÖZGÜR) iç destekli stratejik projesinin başlatılması ile ilk adımları atılan Pardus, geçen 7,5 yıl içerisinde çok mesafe katetti. Sayısal olarak değerlendirdiğimizde 4 kişilik bir ekiple başlatılan proje, şu anda 35 kişiye yaklaştı ve 2011 sonunda 50 kişi hedefleniyor. Neredeyse olmayan bir bütçeden şu anda 25 milyon TL’lik bir proje portföyüne ulaşıldı, 2011 sonu itibarı ile 35 milyon TL hedefleniyor. 2010 yılı içerisinde dışkaynaklama ve altyüklenicilik yoluyla 1 milyon TL’ye yakın bedelde bir dizi iş çeşitli çözüm ortakları ve özgür yazılım firmalarına yaptırıldı.
Nitel değişiklikler de son derece önemli: Proje bir olurluk çalışması ve projelendirme çalışması olarak başlatıldı. Hemen ilk zamanlarda proje bir dağıtım geliştirme amacıyla yeniden yapılandırıldı. 2009 yılı itibarı ile kurumsal sürümün gündeme gelmesi ve ardından kurumsal yazılımı dizisi geliştirme hedefi kapsama dahil edildi. Aynı zamanlı olarak Türkiye’de özgür yazılımın yaygınlaştırılması ve bir özgür yazılım ekosisteminin geliştirilmesi yönünde çalışmalara da öncülük edilmeye başlandı.
2011 başına takvimlenen Pardus 2011 ve Pardus Kurumsal 2 sürümlerinin yayımlanması ardından ekip olarak zaman ve enerjimizi strateji, organizasyon ve politikalar açısından geldiğimiz noktayı değerlendirmek ve önümüzdeki 3-5 yılı planlamak için ayırabileceğimizi değerlendiriyoruz.
STRATEJİ
2004 yılının ikinci yarısında Pardus (o zamanki adı ile Ulusal Dağıtım’dan Uludağ) projesi son derece basit bir strateji belirlemişti:
- Yaygın bir işletim sistemi dağıtımı geliştirmek,
- Bu dağıtımı geliştiren organizasyonun sürdürülebilirliğini (finansal, insan kaynağı, teknolojik, vb açılardan) sağlamak,
- Bunları teknolojik inovasyon yaparak gerçekleştirmek.
Geçen 6,5 yılda bu stratejiye uygun yapıların oluşturulduğunu, genel hatlarla bakıldığında hedeflere ulaşıldığını görüyoruz. Bununla birlikte, girişte sıraladığımız ilerleme belirteçleri bu strateji cümlelerinin artık fazla genel olduğu, daha odaklanmış bir strateji belirlenmesi ve uygulamaya konması gerektiğini gösteriyor.
Yaygın Dağıtım
Halen Türkiye’nin en çok kullanılan Linux dağıtımı olan Pardus artık iki farklı kulvarda iki farklı ürünle kullanıcılarla ulaşıyor olacak: Daha çok bireysel kullanıcıyı hedefleyen, teknolojik gelişmeleri daha yakından takip etmeyi hedefleyen, desteği daha çok camia modeli ile sağlanan Pardus 2000 serisi ile doğrudan kurumsal kullanıcıları hedefleyen, masaüstü yanında sunucu kullanımında da ciddi iddiası olan, kararlılık ve sürekliliği hedefleyen, desteği ciddi iş modellerine dayanan profesyonel kanallarla sağlayan Pardus Kurumsal. Artık Pardus’un “yaygınlık”ı hedeflemenin ötesinde bu iki kulvarda nasıl hareket edeceğini daha net belirlemesi ve ilan etmesi gerekiyor.
Bu bağlamda, Pardus 2000 serisini daha kullanıcı merkezli, 1.0 ve 2007 sürümlerindeki kadar kolay kullanımlı, 2007 ve 2008 sürümlerindeki kadar yenilikçi bir yörüngeye yerleştirmeyi hedefliyoruz. Pardus 2000 serisinin geliştirici camiasının sürece daha fazla dahil olduğu, daha açık ve daha katılımcı bir geliştirme ve yönetişim modeli ile oluşturulmasının altyapısını tanımlama aşamasındayız.
Pardus Kurumsal için ise ekosistem oluşturma hedefine paralel bir geliştirme ve yönetişim modeline evrilip, zamanla daha çok sahipli yazılım ürünleri için duymaya ve görmeye alıştığımız “ürün yöneticisi”, “pazarlama yöneticisi” benzeri profesyonel pozisyonların devreye girmesi planlanıyor.
Sürdürülebilir Organizasyon
Organizasyonun sürdürülebilirliğinin en önemli ayağı finansal kıstaslar ve bu alanda TÜBİTAK mevzuatının bize gösterdiği yol da sözleşmeli projeler. 2007 yılında Milli Savunma Bakanlığı için yapılan çalışmalar ile başlayan proje tarihçemiz 2010 yılı başında Enerji Piyasaları Düzenleme Kurumu projesi ile ivme kazandı. Şu anda mevcut 2 projemize ek olarak sözleşme aşamasında 4, hazırlık ve iş geliştirme aşamasında ise 10′un üzerinde projemiz mevcut. Makul bir sözleşmeye dönüşme oranı ile Pardus projesinin milli bütçeden sağlanan kaynağın ötesinde büyüyebileceği, sahada faaliyet göstererek gerçek talebe uygun ürünler geliştirebileceği bir yapıya ulaşabileceğini ümit ediyoruz.
Bu alanda kıstasların daha belirgin hale gelmesi, TÜBİTAK’ın hangi ve ne tip projelerde doğrudan yüklenici olacağı, bu projelerde nasıl bir dışkaynaklama ve altyüklenici politikası güdeceği; hangi ve ne tip projelerde doğrudan yer almayıp ekosistem firmalarını kullanma/önerme yoluna gideceğinin açık ve net bir şekilde tanımlanması ve ilan edilmesi gerekiyor. Neticede sürdürülebilirliğin çok önemli bir ayağı da sağlıklı ve güçlü bir ekosistem oluşturulması.
Mevcut eğilim TÜBİTAK’ın
- belli bir büyüklüğün üzerinde, dolayısı ile karmaşık bir proje yönetimi gerektiren projelerde,
- özgün çözümler gerektiren ve teknolojik inovasyon yaratılacak projelerde,
- güvenlik kıstasları nedeniyle TÜBİTAK’ın görev alması gerekli olan projelerde
ana yüklenici olarak yer alması, bunun dışındaki işlerde gerekirse altyüklenici, bu da gerekmezse danışman ya da izleyici pozisyonunda bulunması yönünde. İlk gruptaki projelerde ağırlıklı olarak, ikinci ve üçüncü gruptaki projelerde de proje niteliğinin izin verdiği ölçekte altyüklenici kullanılması ve bilgi birikiminin ekosistem ile birlikte geliştirilmesi ve/veya ekosistem ile paylaşılması planlanıyor.
Teknolojik İnovasyon
Geçtiğimiz 7 yıl içerisinde Pardus teknolojilerinin gidişatına baktığımızda inovasyon konusunda, özellikle bu dönemin ilk yarısında bir sıkıntı yaşamadığımızı görebiliyoruz. Başta PiSi olmak üzere, YALI, Kaptan, Comar, ahenk, mudur serisi, bir dizi yönetici geliyor aklıma isim olarak. Ancak inovasyonun yalnızca fikri ortaya atıp ilk ürünü çıkarmakla sınırlı olmadığını, bu yeniliklerin sürdürülebilir olmaması durumunda çok anlamı kalmadığını da düşünüyorum.
Bu noktada network-manager uygulamacığını irdeleyelim biraz: Daha Pardus 1.0 zamanında, o zamanlar sahipliler dahil (Windows ve MacOS için konuşuyorum) herhangi bir işletim sisteminde bulunmayan, kolay kullanışlı ve çalışan/iş gören network-manager çok başarılı bir inovasyon örneği oluşturuyordu. Ancak zaman içerisinde, özellikle işgücü eksikliği sorunlarından hareketle, network-manager işlev olarak ilerleyemedi, teknolojik altyapı açısından ise açıkça geride kaldı. Pardus 2011 ve Pardus Kurumsal 2′de, ne yazık ki, network-manager kullanmıyoruz artık. Onun yerini GNOME altyapısı ve GNOME ve KDE4 arayüzleri (Pardus geliştiricilerinin ciddi katkısı ve müdahalesi ile) aldı. Kişisel görüşüm mevcut çözümlerin (Pardus, diğer Linux dağıtımları ve sahipli işletim sistemleri dahil) bizim network-manager ile karşılaştırıldığında kullanışlılık ve kolaylık açısından hala geride oldukları yönünde. Heyhat!
Diğer Pardus teknolojilerine baktığımızda, bu yazılımların da geliştiriciler ve kullanıcıların gereksinimlerine uygun bir hızla gelişemediğini tespit ediyoruz. Bunun önemli nedenlerinden birisi Pardus teknolojilerinin tümüyle (çok ufak istisnalar hariç) TÜBİTAK ekibi tarafından geliştiriliyor olması, bir camia oluşturma konusunda başarılı özgür yazılım projeleri kadar mesafe kaydedememesi kanımca. İlk sürümden bu yana 6 yıl geçmesine karşın Pardus teknolojilerini kullanan, Pardus temelli ikinci bir dağıtımın çıkmamış olması da bu eksikliğin bir göstergesi.
Pardus projesinin artık daha hesaplı inovasyon yapması, parlak bir fikri bir ürüne çevirirken bu ürünün sürdürülebilirliğini ciddi bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni teknolojiler geliştirirken camia ve ekosistemi daha fazla içine alacak bir teknoloji yönetişimi yapısı kurulması yerinde olacak. Bunun yanında icrada yapılması gerekenler de var: Yol haritasının daha belirgin ve açık olması, kullanıcı ve geliştirici önerilerinin daha fazla dikkate alınması, bu teknolojilerinin geliştirilmesinde proje yönetimi pratiklerinin daha fazla kullanılması gibi…
Aslında tüm bu yazdıklarımız Pardus teknolojilerinin birer projeden daha çok birer ürün gibi görülmesi gereğine işaret ediyor. Geliştirme ve dağıtımın özgürlüğüne halel getirmeden, ama ürün ciddiyeti ve sürekliliğine sahip bir şekilde teknoloji geliştirirsek inovasyon konusunda bir sıkıntı yaşamayacağımızı tahmin ediyorum.
Doğal olarak tek çeşit ve tek bir ürün geliştirmek için, sözleşmeli projeleri son derece kuramsal bir seviyede ele alarak, inovatif fikirleri hızla çözüme dönüştürme heyecanı ile 6 yıl önce oluşturduğumuz organizasyon bu beklentileri karşılamaktan uzak. Pardus 2011 ve Pardus Kurumsal 2 geliştirilirken bu eksikliği ciddi bir şekilde hissettik. Şimdi sürümler tamamlandığına göre yapmamız gereken şekillenmeye başlayan bu yeni strateji ile uyumlu bir organizasyon ve camia yönetişimi yapısı oluşturmak. Bu konulara da önümüzdeki yazılarda değineceğim…
Six Success Factors for National Open Source Projects
I have participated to the 2nd International Free/Open Source Software Technologies Workshop in Riyadh, Saudi Arabia few weeks ago. The Workshop was organized by and took place in the King Abdulaziz City of Science and Technology (KACST), an impressive campus for advanced technology research and development. Before the Workshop, my expectation was that I was here to share my experience and expertise with the participants. Nevertheless, the talks have proven me wrong, that there were very interesting developments taking place in Arabic open source community, and at the end I’ve learned much more than I’ve “taught”.
On the first day of the Workshop I delivered a talk on Pardus, spending few minutes on the lessons we have learned from the successes and failures of the last 7 odd years. I think it may be wise to summarize this part of the talk for those that are or may in the future walk the same walk. The title has “national” in it, but the same success factors should apply to regional and local governments, companies and other organizations alike, after a simple conversion of scales and terms.
Here are the six success factors for your open source project:
FINANCE
You have to have enough of it, throughout the project. If at any point of time you are short in cash, you should expect lots of other problems arise, closely and remotely related. At the beginning the requirements are modest, and you may easily find a sponsor/investor for your project. But you have to grow as the demand grows, which sometime means lots of money and in short notice. You should warn your sponsors/investors beforehand, or have a B-plan in case they do not/cannot provide the necessary cash.
Pardus project has gained momentum throughout 2006 and 2007, where we had Pardus 1.0 and Pardus 2007, the former being a very impressive debut release and the latter being the distro of its time. We had to act fast and grow by the second half of 2006. But being an internally funded project in TUBITAK UEKAE, we were stuck to a team of 15 or so. We have requested central budget support from DPT for 2007, but some unfortunate events shut those doors close. We have even contacted VCs for outside funding, to no avail, “this may be a 20-50 million $ company, but surely not a billion $ company” we were told. At the end the necessary funding came in 2010, 3 years too late. And by then part of the momentum was lost, and lots of opportunities have been missed, and things have never been the same as late 2007.
TEAM
Being in software and/or services sector, your most important assets are your human resources. Both the quality and, as time proceeds, the quantity counts. The caliber of your product is very much correlated to the expertise, creativity and passion of your team. You have to take good care of your team, and be prepared to extend it without sacrificing the quality.
The first generation Pardus team in TUBITAK was top notch, very likely the dream team of open source in Turkey. They have conceptualized, designed and developed one of the best debut distros (Pardus 1.0) and the best distro ever (Pardus 2007). Unfortunately we have not been able to hold most of them with us afterwards. And again unfortunately the Turkish open source sector was not mature enough to make good use of them. We are happy to see them executing very serious work elsewhere, and a bit sad that they are not with us anymore.
Don’t get me wrong, we still have the most impressive team in open source in Turkey, and right now we have one first, one first-and-a-half and one second generation developer in the executive board of Pardus project. Nevertheless I’d like to have the dream team with us, guiding these fine youngsters; in spite of the potential manageability problems that we might have
Among the things that you may control to have a good team and keep them are working environment (or lack of thereof), intellectual and/or technical challenges (which attract best of the breed), career path, other team members, and last but not the least the compensation.
PRODUCT
When I say “project” I mean a “product” project, such as a distro (like Pardus), some certain software, some service bundled to an existing open source product, etc. You have to keep in mind that the important word is product and not project. The number of successful open source products is much less than the number of successful open source projects. Definitely the process counts, but as an asset and not at the centerstage. You have to achieve and sustain the rigor, consistency, continuity, dependability, and, if you wish, marketability of a product as in proprietary software world, or in a market economy in general. You may not like this, but c’est la vie, these are the things that convince the ordinary user/customer to use your product, and not the competition .
We have had release managers for each release in Pardus, and the outcome depended much on the their (sometimes personal) choices. Pardus 1.0 and 2007 were releases to attract the (wo)man on the street, and it showed. Pardus 2009 and 2011 were, on the other hand, tried to satisfy the needs of the more advanced Linux users, and the ease of use was somehow sacrificed. If we had had some stronger product policy, maybe a product manager (we’ve tried to use some community representative to fill this void, but execution was not as brilliant as the idea), or even a marketing manager we would have a straighter evolution line. Now even our dedicated users are asking “why you released 2011, it’s almost 2009″, and they are right…
Again, don’t get me wrong, 2009 and 2011 are very fine Linux distros. Some usability studies say 2009 performing better in some end-user usability measures than its predecessors. Still, I personally think that, as compared to their contemporaries, 2009 and 2011 are steps backward in general audience attractiveness…
With these observations at hand, we are reorganizing our release policies and processes. We are going to put some brief but strict definitions for the target user of the Pardus 2000 series, the requirements for the product in order to be competitive for this target group, the technical requirements for the individual pieces in order to be in line with these general requirements and finally a new organizational/procedural structure in order to make all these policies work, without being dependent on any person… We hope to be back on track with Pardus 2012 and hope that the succeeding releases will get better…
COMMUNITY
There is one slogan I’ve heard from a former community manager “An open source project without a community is deficient.” and this may not be more true. You are likely to have your product (or a subset) to be available publicly with an open source license, and very likely you are not going to provide support for this “community edition”. As the name implies, the support for this edition is the community. In addition community is (or may be) part of QA, part of marketing, part of product management, part of several essential components of the product lifecycle. This is what make an open source software different than a proprietary competitor. The “community” includes your (outside) developers, your ecosystem (mostly companies) and your users. You have to take good care of your community in order to succeed and do so repeatedly. A strong community means a strong product. You have to support your community in order them to get flourished, but you have to keep in mind that eventually your community should become self sustained…
Regarding user communities, we have outsourced the community building and management task since the very early days. The contractor has performed surprisingly good in the first few years, and in some areas. Once a marketing consultant unofficially auditing us (in spite of the fact that he disagreed with outsourced community management) have given them full grade, even more… Still, things did not work as planned. As time passes the community folded onto itself, the newcomers were not as many as they used to be, the gap between the developers and users widened, and so on…
Very recently we have decided to do community management in house, assigned some big talent and hired an expert for the task. The first diligence they have carried out was not very optimistic: Apparently the user community has some problems with governance, always seeking external directives. Right now we are trying to encourage the community veterans to take hold of the control of the existing portal. Almost 4 years of hard work, and with a simple change of coordination everything starts trembling… Not very impressive, we would’ve paid much more attention to governance and self sustainability of the community, much earlier
We have tried to start some partnership programs almost 3 years back, but the outcome is not very convincing. The larger firms have not been interested much, the smaller ones lack the necessary means for marketing and product development. At the end, we had to become the main contractor and subcontract the parts to our partners. This works well for supporting the ecosystem, but neither is consistent with our business model nor in the benefit of the customer on the long run. As the current projects approach to end with successful results, we hope to have more interest from the existing IT companies.
Universities should be an important part of your community. One part they are the sources of the advanced users, which affect their surroundings in their professional and business life. One the other hand they may be your developers, with lots of youngsters looking for exciting and challenging projects. Our collaboration with one such university have been very fruitful, in the first year they have built the 64-bit infrastructure and right now they’re incorporating other desktop environments in Pardus. We definitely plan to extend this collaboration model into other universities…
USER
We have stressed the importance of the product before, but it never suffices. It may be possible to continue a project without financing, a team and a community; but if you do not have any users, you are doomed. Don’t forget you are responsible to create awareness about your product in the user base. Don’t expect the users flock to your site and start downloading. Once you have users do not try to shape them, instead listen to them. If what they are telling is completely out of line, you have reached wrong user base. If that makes sense consider reshaping your product accordingly so as to expand your user base.
As most of other software, Pardus has been designed and developed for a hypothetical user, initially. Apparently the hypothesis was accurate, and especially Pardus 2007 has been accepted by the targeted users. I have to add that the failure of Microsoft Vista helped much to this result. With later releases we have lost focus on the user, or the user base we have acquired by the earlier releases, and that showed in the slow (or non-existent) adoption rate. In addition, in relation to the community issues, we have somehow lost the direct connection with the user, which is also bad for the user adoption.
We have tried to keep in touch with the user base, using proxies (once under the name Product Manager, and once under the name Release Community Representative), which were right steps forward. Nevertheless the execution have not been as expected for neither one, due to several factors.
We have to reshape our relation to the user, especially for the “community edition” we are going to have. It is not clear yet how we are going to do that, but we are aware of the problem and working on it…
POLICY
The “National Open Source Project” is a supply-side action and most of the above success factors are also related to production and development. It is very likely that your product facing severe competition, very likely from proprietary software and very likely to hold some almost-monopoly position in the market. Hoping to have “fair” competition and market forces play their role for the better and more efficient product (that is yours, right?) take over the market share is highly optimistic (even wishful thinking). A reasonable demand-side support does not hurt… Policies to encourage migration to open source, to consider open source solutions before making an acquisition, to reuse already existing solutions, to use open standards, etc may be put in place so as to have a better Return on Investment for your project.
For Pardus this may be one of the weakest points. The e-Conversion Turkey master project have had actions related to use of open source in government, but it was for having something related to open source, and far from being some policy precursors. We, as the Pardus project, had to struggle to prevent Office Open XML from becoming and ISO standard or to keep Microsoft formats out of interoperability guidelines.
Without much policy backing, only eraly adopters and risk takers from the government have considered using Pardus and open source. And this cycle for adoption is slow in both time and growth. The enterprise users/customers are still only a handful after 6+ years.
These six factors are the ones that I think of utmost importance. If you have fulfilled all of them, but still your project is struggling, let me know. If you have spectacular success in your project, with one or few of the factors missing, let me know again. I’ll appreciate your help to keep this list accurate and up-to-date…
Yeni Dağıtım Memleketimize Hayırlı Olsun…
Necdet Yücel büyük olasılıkla yıllar sonra “bir dağıtım çıkardım, hayatım değişti” demeyecektir. Belki ÇoMaK ekibinden gençler Necdet hocadan biraz daha farklı, biraz daha heyecanla anımsayacaklardır. Peki bizler 2010 sonbaharında ÇoMaK ile başlayıp 2011 baharında yeni dağıtım ile taçlanan süreci nasıl değerlendireceğiz ileride? Türkiye özgür yazılım camiası açısından bir dönüm noktası mı olacak, yoksa ilgisiz bir dip not mu?
Linux Kullanıcıları Derneği ile İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından düzenlenen ve Pardus’un ana destekçilerinden biri olduğu Özgür Yazılım ve Linux Günleri 1-2 Nisan 2011 tarihlerinde Bilgi Üniversitesi Santral Yerleşkesi’nde gerçekleştirildi. Etkinliğin en fazla merak ve ilgi uyandıran oturumu ise, kuşkusuz, Necdet Yücel’in çağrısı ile programa eklenen “Pardus’tan bir Topluluk Dağıtımı Çıkartıyoruz” konulu tartışma oturumu idi. 45 dk’lık programlanan süresine karşın, o da zar ve zor sona erdirilmesi sayesinde, 3 saat süren oturum sonucunda, bugün Necdet Yücel’in özetinden de anlaşılacağı üzere, bir yeni dağıtım oluşturma kararı çıktı.
İlk olarak Necdet hoca ile paylaştığım, sonrasında camia@pardus e-posta listesinde açıkladığım görüş ve hususları kısmen tartışma oturumunda da dile getirdim. Kayıtlara geçmesi açısından burada bir kez daha yinelemek istiyorum:
PArdus projesi ve TÜBİTAK BİLGEM olarak yeni dağıtımı destekliyoruz, çünkü:
- “Pardus temelli dağıtım” sıfatının bir kavram olmaktan çıkmasını ve bir gerçekliğe bürünmesini istiyoruz,
- Pardus temelinde şekillenen, ancak TÜBİTAK BİLGEM’in hedef ve yöntemleri ile uyumlu olmayan çalışmaların (TÜBİTAK BİLGEM ekibine ek işgücü getirmeden) sürdürülebilirliğinin sağlanmasına önem veriyoruz,
- Pardus ile ilgili herşeyin TÜBİTAK BİLGEM merkezli düşünülmesi gereğinin fiiliyatta da ortadan kalkması gerektiğini düşünüyoruz,
- Türkiye özgür yazılım camiasının gelişmesine bir nebze de olsa katkısı
olacağına inanıyoruz.
Bu noktalardan hareketle, TÜBİTAK BİLGEM olarak yeni dağıtıma şu yollarla destek ve katkı vereceğiz:
- Yeni dağıtımın geliştirilmesi aşamasında, gerek duyulması durumunda, teknik danışmanlık sağlanması.
- Yeni dağıtımın geliştirilmesi aşamasında, gerek duyulması durumunda, ayni destek (donanım, bağlantı vb) sağlanması.
- TÜBİTAK BİLGEM bünyesinde görevli Pardus geliştiricilerinin yeni dağıtım kapsamındaki paketlere ve diğer işlere katkı vermek istemesi durumunda kişisel bazda ve toplam olarak en fazla %10 işgücünün camia geliştirme amaçlı kullanımına izin verilmesi.
- Yeni dağıtımın Pardus Marka Politikası‘na uygun olarak TÜBİTAK marka ve diğer fikri mülkiyet ini kullanabilmesi için gerekli izinlerin verilmesi.
Bu desteğin gerçekleşebilmesi için yeni dağıtımın belli bir tüzel kişiliğe sahip olması gereği açık. Önerimiz LKD’nin -aynen Linux Foundation örneğinde olduğu gibi- yeni dağıtımın vekilharçlığını (stewardship) ve aynı zamanda hamiliğini üstlenmesi. Bu şekilde söz konusu destek bir protokol yolu ile resmileştirilir ve TÜBİTAK BİLGEM’in gerek duyacağı resmi formalite tamamlanmış olur.
Pardus projesi ve TÜBİTAK BİLGEM olarak önümüzdeki günlerde yeni dağıtım tartışmalarını yakından izleyeceğiz ve vaat aşamasındaki desteklerimizi gerçeğe dönüştürmeye gayret göstereceğiz. Yeni dağıtım memleketimize hayırlı olsun…
Biraz da kişisel değerlendirme: Bir camia dağıtımını, kişisel olarak, hep destekledim ve destekleyeceğim. Bu dağıtımın ayakta durabilmesi ve sürekliliğini sağlaması, doğaldır ki, camianın işi. Ancak camiaya bu konuda yardımcı olabilmek için Pardus projesi ve TÜBİTAK’ın, kontrol ve yönetme çabasına girmeden, destekleyici ve kolaylaştırıcı rolü üstlenmesinin gereğine inandım. Doğru şekilde yapılması şartı ile dikey pazar ve kullanıcı kitlelerine hitap edecek türev seçki ve dağıtımların Pardus projesi dışında yapılanmasına her zaman taraftar oldum. Eski zamanlarda “markalarından arındırılmış Pardus”un bir meta-dağıtım olarak camia tarafından kotarılmasını birebir sohbetlerde pek çok özgür yazılımcı ve kanaat önderi ile konuştuğumu anımsıyorum. En son da “Tümüyle özgür Pardus”un bir camia dağıtımı olacak şekilde çatallanması yönünde -pek de rağbet görmeyen- bir önerim olmuştu.
Özgür yazılımda iki tür çatallama var: Teknik nedenlere dayanan ve sosyal nedenlere dayanan. Teknik çatallamalar da, yazılımları insanlar geliştirdiği için, eninde sonunda sosyal sonuçlar; ama onların ana hareket noktaları iki dalın farklı teknik hedef ve süreçler izleme seçimi. Sosyal çatallamalarda ise iki (grup) geliştiricinin artık hedef ve süreçler konusunda ortak noktaları kalmaması çatallamayı zorunlu kılıyor. Benim algım yeni dağıtımın esasen bir teknik çatallama olması, ve benim temennim iki dağıtımın camia(lar)ının ana hedeflerde birlikte çalışmaya devam etmeleri yönünde. Zaten, tartışma oturumunda da değinildiği üzere, bu kararlılık yok ise -küresel çapta daha yaygın kullanılan ve güçlü camialara sahip dağıtımlar yerine- Pardus’tan çatallanmanın da çok manası yok.
Camiaya inanan ve Türkiye özgür yazılım camiasının gücüne güvenen bir birey olarak yeni dağıtımı büyük bir heyecanla bekliyorum. Başta Necdet hoca, tüm yeni dağıtım camiasına kolaylıklar diliyorum. Haydi psmilla!
LinuxCon 2010: Öznel Bir Özet…
Linux Vakfı’nın düzenlediği ve geçtiğimiz yıl Portland’da -Linus Torvalds’ın memleketi- başlayan LinuxCon yıllık konferansları bu sene Yeni İngiltere’nin kalbi Boston’daydı. Tabii ki bendeniz de orada…
OSDL ve FSG’nin birleşerek Linux Vakfı’nı kurmasına, ve hatta vakfın adına şüpheyle yaklaşmıştım zamanında. Ama gerek Jim Zemlin önderliğinde yaptıklarına ve gerekse sadece LinuxCon toplantılarına bakınca ne kadar yanıldığımı görebiliyorum. Linux Vakfı gerçekten Linux’un, ve neredeyse daha geniş çerçevede özgür yazılımın, marka ve satıcı bağımsız sözcüsü ve önderi haline geliyor yavaş yavaş.
Birinci Gün
Boston’a dönelim… Konferans’ın açılışını Jim Zemlin yaptı ve bombayı patlattı: Özgür yazılım lisans ihlali yapan firmaların çoğu bunu kasıtlı olarak yapmıyorlardı ve alsında hemen hepsi lisans uygun davranmayı tercih edecek durumdalardı. İhlalin temel nedeni bilgi eksikliği idi. Ve Linux Vakfı özgür yazılım ürünlerini kullanarak türev ürünler üreten firmaların lisans uyumlarına yardımcı olabilmek için yeni bir program başlatıyordu: The Linux Foundation Open Compliance Program, yani Linux Vakfı Açık Uyumluluk Programı. Eğitim, Araçlar, SPDX, Değerlendirme kontrol listesi, Uyumluluk rehberi ve FOSS Bazaar bileşenlerinden oluşan program ilerleyen sat ve günlerde tüm katılımcılardan son derece olumlu tepkiler aldı. Bir Linux Vakfı kazanımı daha…
Açılış konuşmasını Oracle’dan Wim Coekaerts yaptı ve Oracle/Sun ekseninde (MySQL eksenini biraz es geçip) özgür yazılım perspektifini anlattı. Yeni ve ilginç bir veri Oracle’ın kullanıcı temelinin %20′nin üzerinde Linux kullanmakta olduğu idi, karşılaştırma için Solaris %27′de. İkinci konuşmayı Qualcomm’dan Rob Chandhok verdi ve ismi özgür yazılımla pek yanyana gelmeyen Qualcomm’uın mobil özgür yazılım geliştirme amacıyla QuIC: Qualomm Innovation Center ismiyle bir şirket kurduğunu (ki Chandhook bu şirketin başında) ve QuIC’in başta kernel MSM bakıcılığı olmak üzere şimdiden çeşitli işlere girmiş olduğunu gururla ilan etti kendisi.
Paralel oturumlarda geleneksel iş – hukuk çemberini kırmak istedim bu kez ve daha teknik konuşmaları izlemeye çalıştım. Varşova Üniversitesi ve SuSE’den Rafael Wysocki çalışma zamanı güç kontrolü gibi son derece ilginç bir başlık altında son derece sıkıcı ve dağınık bir sunuş yaptı. Ardından Smack grubundan Casey Schaufler’in dosya içeriği temelli erişim kontrolü konuşmasını izledim, pek güzel ve heyecanlı bir konuşma idi. Olay soru-cevapta çıktı, meğersem bu amca SELinux’çuların ile kanlısıymış, epeyce bir atışma oldu. Ama asıl kızılca kıyamet paralel Android oturumunda yaşanmış, Android’in kernel ağacından uzak kalması zaten bir tartışma konusu, konuşmalar hararetlenince sesler yükselmiş, sonunda konuşmacı bir izleyiciyi salondan kovmuş, vb.
Öğleden sonra teknik yazar Jeff Osier-Mixon’ın dağıtım kapışması vardı. Geleneksel hale gelen bu kapışma önde gelen üç masaüstü dağıtımının (fedora, openSuSE ve Ubuntu) 7 alanda (kurulum, açılış zamanı, uygulama yükleme, sistem yapılandırma, çevrimiçi yardım, yeni donanım ve ağ servisleri kurma) hız, kullanışlılık ve estetik açıdan değerlendirilmesine dayanıyor. Sonuçlar oldukça yakın çıktı: Ubuntu 156, openSuSE 155 ve fedora 144. Pardus’umuzu bu kapışmaya soksak sanırım 120-130 arası bir puan alır, hala gidecek hayli yolumuz var yani. Konuşmadan önemli bir tartışma dağıtımların kullanıcı sayısı üzerine idi, fedora (milyonlarca kullanıcı) ile openSuSE (3 milyon kullanıcı) bu sayılara nasıl ulaştıklarına dair ayrıntılı bir metodoloji açıklarken Ubuntu (12 milyon kullanıcı) yalnızca şakadan bir sayı çıkarıyor denildi. Pardus’un kullanıcı sayısı hakkında ettiğimiz lafların güvenilirliğini en başta ben sorguluyorum, biline…
Günün en eğlenceli oturumu basın gözünden Linux üzerine paneldi. 2000′lerin en büyük Linux hikayesi için SCO, IBM’in desteği, RHEL, mobil, Ubuntu yanıtları geldi. Özellikle openSuSE’nin eski camia yöneticisi Joe Zonker Borckmeier fedora ve openSuSE’nin Ubuntu’nun çıkışı sonrasında kendilerine çeki düzen verdiklerini, yoksa RedHat ve Novell’in camia dağıtımlarını pek de takmaz bir halde olduklarını iddia etti. Bugünün büyük hikayesi olarak da Android, Chrome OS, Linux Vakfı, mobil gösterildi. Ardından analistlerin rakamları konuşuldu ve bolca atıldı analiz firmaları ardından. Neden büyük Linux haberleri yapılmadığı tartışıldı ve temel neden olarak Linux’un artık her yerde ve harcıalem olması gösterildi, yani bu iyiye bir işaretmiş. Linux haberlerini daha çok teknoloji meraklılarının okuduğu, Microsoft’un bolca reklam verdiği, firmaların bloglar vb. aracılığı ile “yayıncılık”a soyunmasının alışıldık medya için aslında çok da bir tehdit oluşturmadığı vb. konuşuldu. Pek güzeldi…
İlk günün kapanış oturumu yine geleneksel kernel paneli idi. Geçtiğimiz yılın kernel olayını James Bottomley “barriers’in ölümü” olarak ilan etti, depolama altsistemindeki gelişmeler tüm panelistler tarafından taktirle anıldı. “Kimse ana kerneli test ediyor mu? Yoksa herkes bir çatalını mı kullanıyor” gibi kışkırtıcı bir soru ile devam edili. Dave Jones yükselen kaliteye koşut olarak Linux kerneline girişin gittikçe daha zor olduğunu vurguladı, hem iyi hem de kötü bir şey olarak. Ted T’so RedHat ve SuSE’nin kernel’i çok daha fazla çatallamasına karşın paparayı Google ve Android’in yemesinden şikayet etti.
İlk günün sosyal etkinliği -yine geleneksel- bowling partisi idi. Yerel biralar eşliğinde hoş ve eğlenceli bir akşam geçirdik.
İkinci Gün
Ana konuşmada Novell’den Markus Rex inovasyon politika ve tekniklerini anlattı. Forrester’dan Jeffrey Hammond rakamlarla Linux’un artık gelecekteki bir olay olmaktan çıkıp bir olgu haline geldiğini gösterdi. Önemli bir bilgi geliştiricilerin (Eclipse geliştiricileri üzerine yapılan bir araştırma sonuçlarını verdi) hem geliştirme ve hem de üretim ortamında dağıtım olarak Ubuntu’yu tercih etmesiydi. Üretimde RHEL ciddi bir paya sahip, ama bir numara değil!
Paralel oturumlarda önce IBM’den Jean Staten-Healy sunumuna gittim. Masaüstünde Linux’un kullanılabileceğini ZSL inc’de Ubuntu, Cybernet-SlashSupport’ta RHEL örnekleri ile anlattı. Artık CIO’ların Linux’u stratejilerinin bir parçası yapmak istediklerinden bahsetti. Dünya ile Türkiye’yi karşılaştırıp moralimi bozmaya devam ettim ben de
Scott James Remnant’ın Ubuntu’yu daha hızlı başlatma üzerine bir konuşmasına takıldım. Moblin kazanımları üzerine bir-iki ufak numara dışında fazla bir şey yoktu, etkilenmedim.
İkinci günün bombası Monty Widenius’un MariaDB (ya da My’ya karşı Maria) konuşması idi. Votkalı çikolata ile başlayıp kara votka ile bitmesini geçeyim oturumun, içerik ile ilgili yok. Monty, bildiğiniz Linus’un veritabanı hali… Zaten o da Finlandiya’dan ve MySQL’den kazandığı milyonlarca dolara karşın tam bir geek görünümünde. MySQL’in 2002′den başlayarak nasıl camiaya sırtını döndüğünü ve nasıl “son”unu hazırladığını anlattı. Yeni özellik ve yamaların camiaya verilmeden yalnızca kurumsal ürüne konulmasının nasıl müşterilerin sorunlarını ve test zamanlarını katladığını söyledi. MySQL’in bir ürün olarak başarılı olduğunu, ama bir proje olarak battığını iddia etti. MariaDB’nin bir ürün değil bir proje olduğunu söyledi. Son derece keyfili bir oturumdu…
IDC’den Al Gillen ilk önce “dün gazeteciler bizim hakkımızda atıp tutmuşlar, onlardan kimse var mı bu salonda” dedi, olanlar indiler yerlerinde, biz de ispiyonlamadık. Yine rakamlarla Linux’un ne kadar iyi durumda olduğunu anlattı… Solaris’in zayıflamasını ve bulut bilişimi Linux için önemli fırsatlar olarak saydı. SuSE Studio’dan beğeni ile söz etti. Gerek Forrester ve gerek IDC konuşmacılarının vurguladığı birşey vardı: “Tebrikler, kazanan takımdasınız!”, artık Linux “geliyor mu, gelecek mi” diye sorulan, az bilinen ve merak edilen birşey değil, bilişim dünyasının, -hem de son derece önemli- bir parçası. Özellikle bulutun yaygınlaşması ile masaüstü işletim sistemlerinin alakasızlaşması süreci tamamlanınca Linux her alanda mücadelesini kazanmış olacak, dünya hakimiyeti!
Geleneksel hukuk oturumlarıma döndüm sonunda, Eben Moglen’den harika bir konuşma izledik. ABD patent sisteminin çöküşü konusu etrafında mükemmel bir yolculuğa çıkardı bizi Eben, her zamanki gibi muhteşemdi… Dinlemekle konuşmayı sindirmeye çalışmak arasında gidip geldik.
Gün MeeGo oturumu ile tamamlandı, Nokia ve intel temsilcilerinin katıldığı bir mini panel şeklinde. Önemli haber 2011 başında Nokia’nın ilk MeeGo telefonunu çıkaracağı idi. Özellikle MeeGo’nun ne kadar anakaynağa yakın durduğu vurgulanarak “Android gibi herşeyi çatallamıyoruz, ağır entegre bir sistem de yapmıyoruz, burada herkese ekmek var” mesajı verildi. Güzeldi… Nokia’nın Symbian’ı ve ovi dükkanı ilginç sorular arasındaydı.
İkinci günün sosyal aktivitesi Boston körfezinde tekne gezisi oldu. Monty ile aynı masaya düşmeyi becerebildiğimden sohbeti genişlettik. Ekim ayında İstanbul’da yapacakları geliştirici toplantısında birlikte neler yapabilirizi konuştuk, kara votka ile beyaz rakı birlikteliğine kadar uzattık hikayeyi. Serin güvertede Boston’un ışıklı silüetini izleyerek günü tamamladı penguenler…
Üçüncü Gün
Ana konuşmacı GNOME Vakfı’nda Stormy Peters idi, buluttaki verilerin güvenliği ve gizliliğinden bahsetti, internet servisi olarak da özgür alternatifleri seçmemiz gerektiğini vurguladı. GNOME ve Stormy’nin tüm konuşmaları gibi özgürlüğe vurgu yapan pek güzel bir çağrıydı…
Bir kullanıcı olarak Virgin havayollarından Ravi Simhambhatla geldi sonra, Linux’u nasıl kullandıklarını anlattı. Ravi yanılmıyorsam OSBC’de de konuşmuştu, aynı kurumsal kullanıcıyı 6 ay ara ile iki kez konuşturmak ters geldi bana. Türkiye’de olsa “zaten kaç kurumsal kullanıcımız var ki” diyeceğim, ama küresel ölçekte olmamış…
Yine hukuk ve RedHat’ten Richard Fontana katkıcı politikaları anlatıyor. fedora’nın yeni katkıcı sözleşmesinin hikayesini genel bir perspektifle öyle güzel verdi ki, tam da camia tartışmalarımız arasında ilaç gibi geldi. Soru-cevapta bir yandan Eben Moglen, diğer yandan Canonical’ın baş hukuk danışmanı konuya girince oturum iyice şenlendi…
Canonical’an Matt Asay’in yönettiği “What Next for Linux?” paneline girdim öğleden sonra. Asay son derece kötü yönetti paneli, izleyicilerin soruları da olmasa tam bir fiyasko olacaktı. Sonuçta Linux’un masaüstünde başarısız, mobilde başarılı olduğunu öğrendik
Bdale Garbee bu kez gerçekten roket anlatıyordu. Kapalı sistemlerin nasıl sakıncalı olduğunu ve kendi özgür platformlarını nasıl oluşturduklarını bir dizi embedded ve Make geek’i ile bana anlattı, her zamanki gibi pek güzeldi…
Yavaş yavaş kapanışa geldik. Geleneksel geek’ler nerd’lere karşı yarışması ile sona erdi konferans. Nerd’ler ağır bir yenilgiye uğrattılar geek’leri, Zemlin’in bütün çabasına karşın…
Boston, dedim ya, Yeni İngiltere’nin kalbi. Hafifi İngiltere’yi çağrıştıran 19. yy mimarisi, limanı ve Charles nehri, deniz ürünleri, MIT ve Harvard başta üniversiteleri ile hoş bir şehir. ABD’nin her büyük şehri gibi yaşaması kolay, özellikle paran varsa
Gelecek yıl Kanada’ya geçiyor LinuxCon ve Vancouver’a gidiyor…