Şehirlileşmek – Medenileşmek – Muasırlaşmak

Ankara’dayım. “Yüksek Hızlı” diye sunulan, aslında muasır medeniyette normal trenlerin hızıyla giden (400 km mesafeyi 4 saatte gidiyor) bir trenle geldim. Eskişehir garının yarım inşaatının bu treni kullandığım son 10 ayda ve 3. geçişimde hala tek bir çivi çakılmadan durduğunu gözleyerek geldim; ama konumuz bu değil. Ankara’nın, Cumhuriyet dönemi simge binalarından biri olup çarpık işletmecilik ve belediyecilik uygulamaları sonucu bir ilçe otogarı sakilliğine bürünen, garında inerek geldim; ama konumuz bu da değil. Gar önündeki taksicilerin kısa mesafelere (emin değilim, ama beklentileri havaalanı oluyor genelde) burun kıvırmak ve hatta ters laf etmek gibi bir tavırları olacağını (ne gerçek manada esnaflığa, ne de hizmet sektörüne uymuyor; ama memlekette herşey “uysa da, uymasa da” mantığında işliyor) düşündüğüm için ve havanın hoş bir serinlikte olmasından cesaret alarak bir miktar yürümeye karar verdim; sonuçta Gar’dan Bahçeli’ye kadar (sanırım 3 küsur km) yürüdüm…

Tandoğan meydanına gelince… durun burada geniş bir parantez açalım… meydan adını Nevzat Tandoğan‘dan alır, 1929-46 yılları arasında Ankara belediye başkanı, valisi, CHP il başkanı… Bunun yanında o zamanların meşhur Ankara cinayetinin baş aktörlerinden. Kesin bilgi bulamadım, ama büyük olasılıkla büyük bir faşizm taraftarı (görev yıllarından hareketle), kimisine göre bir despot, kimisine göre aslında o kadar da kötü bir adam değil. Genel olarak yaşam hikayesine bakınca o meydanın adının ölümünden sonra neredeyse 70 yıl Tandoğan kalması büyük ayıp. Bu ayıptan kurtaranın da şehrin görüp göreceği en aşağılık belediye başkanı olması da ayıbın katmeri…

Evet, Tandoğan meydanına gelince doğrudan Dögol (De Gaulle, bir de Dögol deyince sevgili Ferhan Şensoy‘u anmadan geçmeyelim) caddesinden gitmek yerine Anıttepe’de arka sokaklardan dolaşmak geçti içimden, o tarafa yöneldim. Burası eskiden Mebusevleri diye anılan mevki. Sanırsam Anıtkabir yapılırken buralarda da zamanın milletvekillerine evler yapılmış. Anıtkabir demişken, öte yanındaki Yücetepe mahallesinin bir ilginçliği var: Mahalledeki sokak isimleri “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” lafından hareketle Ordular, İlk, Hedef, Akdeniz (Caddesi), İleri ve en ortada da Ata olması.  Bana sorarsanız iyi birşey değil, savaşı, askeri, militarizmi çağrıştırıyor. Bu sokaklarda büyüyen 7-8 yaşındaki erkek çocuklarına sokakların hikayesini anlatmalar, çocukların büyük taarruzculuk oynaması, felan geliyor gözümün önüne. Ben barış taraftarı ve anti-militarist bir insanım; bu isimler bana ters geliyor. Ama öte yandan da tarihi bir işaret koca mahalle.1950 Türkiye’sinde “Yeter, söz milletindir”, ya da mesela Amerika’da “We the people” nasıl simge laflarsa bu da öyle. Zamanında bu lafa gönderme yaparak koca bir mahalle kurulmuşsa bu isimleri (eğer gerçekten birilerini tahkir etmiyorsa, bir nefret suçu içermiyorsa, vb) tutmakta o kadar da büyük bir sakınca yok. Biraz önce adını andığımız o aşağılık belediye başkanı buraların da adını değiştirir mi, bir dönemle rövanşist hesaplaşmanın parçası olarak, göreceğiz.

Oysa, mesela iki hafta önce epey bir dolaştığımız Almanya kırsalında görüp de hoşuma giden Schumacherstrasse herhalde 400 yıldır o isimle, aynen bizim Müneccimbaşı sokak gibi (bu büyük olasılıkla daha 200 yıllık bir geçmişe sahiptir). Şehirlerimizdeki sokak isimleri bir politik gösteri alanı olmamalı bence, Stalin dönemini yaşadı bu dünya ve bence çok da yarar sağlamadı. Evet, konumuza geliyoruz… Şehirli olmak… Fransızcadan aldığım sözcük ile burjuvazi, ya da öz-Türkçecilerin çabalama deyimi ile kentsoyluluk. Bizde burjuva olmak iyi birşey değildir; hem kasabalı cehaleti, hem de solcu entelijansı tarafından bakıldığında. Oysa dünyada burjuva olmak iyi birşeydir, çünkü medeniyetin temeli şehirdir. Bizim hıyarlar medeniyet = din olarak algılıyorlar ya da algılatmaya çalışıyorlar; oysa Medine zaten şehir demek, Medine şehrinin asıl adı Medine-i Münevvere yani aydınlanmış şehir; yetmez gibi medeni de şehirli demek; yani medeni olmak için önce şehirli olmak gerekiyor. Uzmanı düzeltsin, ama sanki Muhammed’in hicret ettiği Mekke’de kalmayıp Medine’ye geri dönüşünün altında da bu yatıyor gibi bir his var, medeniyet kurmak / medeni olmak için aydınlanmış bir şehirle işe başlamak son derece manalı. Öte yandan Atatürk medeni olmak yerine bir medeniyet kurmayı deneme yoluna gidiyor, Ankara gibi bir kasabayı şehir haline getirmeye çalışıyor. Hangisi daha akıllıca, hangisinin sonucu daha başarılı, çok su kaldırır bu tartışma; girmeyelim…

Neyse, dönelim biz Mebusevleri’ne… Akdeniz caddesinden uzaklaşıp mahalleye girince bir anda dünya değişiyor. Koca çınar ağaçları ortasında / gölgesinde / altında yürümeye başlıyorsunuz. Anıtkabir 1953 yılında yapılmış olduğuna göre, bu mahalle de 5 sene sonra inşa edilmeye başlansa 50 yılın üzerinde ağaçlar, sanki daha da yaşlı… Belediyelerimizin çok sevdiği o saçma ve zalimce budamadan nasibini almamış ağaçlar, şehirli ve medeni bir görüntü veriyorlar, sanki ağaçların oluşturduğu bir koridorda yürüyoruz. Bu ağaçların kardeşine Kızılay civarında Bulvar’da ve eski başbakanlık çevresinde de rastlarız, özellikle sonbahar sonlarında soğuk bozkır akşamlarında dökülmüş kuru yapraklarını çıtırdatarak yürümenin keyfine doyum olmaz, hele de başımızda şarap dumanları tütüyorsa…

Sokaktaki apartmanlar sanırım genelde 80’lerin eseri. Bir kısmı yapılırken o zamanlar daha 20-30 yaşında olması muhtemel ağaçlardan kurban verilenler olmuş, apartman önü boşluklarından belli. Çünkü 80’ler ve 90’lar artık sokaklarımızın top peşinde koşan çocuklardan alınıp hususi otomobillere devredildiği zamanlar, apartmanların önünde / arkasında / yanında otopark olması gerekiyor; ağaçlar geçişe engel. İşte bizim medenileş(eme)me hikayemizden bir enstantane daha: Şehrin dokusunu açgözlüğümüze kurban etmekte bir beis görmememiz… İstanbul’da özellikle Demokrat Parti, sonrasında Özal-Dalan ve nihayet AKP döneminde şahlanan yıkımlar. Medenileşiyoruz diyerek medeniyeti yok ettiğimiz hücum hareketleri. Ankara zaten baştan medeni olmadığı için şehrin kuruluş geçmişi pek kısa, hepi topu 90 yıl. Ama bu kadar kısa zamanda bile dudak ısırtacak yıkım ve vandallık hareketleri. Yine Almanya’ya döneceğim, çok taze olduğu için: Elin adamı / kadını bizden kat kat zengin olduğu halde 2-500 yıllık evde oturuyor, sıkıntı etmiyor; biz ise 30 yıllık evimizde rahat edemiyor, kar hırsından başka bir motifi olmayan müteahhitlere verip çatır çutur yıktırıyoruz. Bana “ama deprem” felan demeyin, ana konunun bu olmadığını gayet iyi biliyoruz. Burjuva olamamış burjuvazimiz bundan 50 yıl önce de babaları ve dedelerinin köşk ve konaklarını aynı güruha teslim edip apartmanlaştırmıştı. Bağdat Caddesi’nde kaç tane köşk kaldı şimdilerde? Çatalçeşme’de bir tane, Vakko, Feneryolu’ndaki Dünya Göz, onu da sayarsak… Yahu bu memleket Maksim gazinosunu yıktı, Caddebostan Maksim’i de süper bakkal yaptı; o gazinoların salonlarında hala dolaşan hoş sedalara ihanettir yahu! Neticede bizim “burjuvazi” burjuva olamamış…

Evet, Mebusevleri’nde ağaçlar duruyor, apartmanlar da o kadar rahatsız edici değil. Çankaya belediyesi 3 adımda bir sağa – sola ve yukarıya afişler asıp “buraların asfaltını ve kaldırımlarını biz yaptık” diye ilan etmiş, kaldırımlar zaten belediye reklamı gibi. Belediyeciliğimiz bu seviyede; büyükşehir ile ilçe tepişiyor, büyükşehir sokağı yapmıyor, ilçe yapıyor, ama o da görüntü kirliliği ile gözümüze sokarak ilan ediyor. Ulan sen belediyesin, işin bu, yapacaksın tabi… Sen yapmana rağmen ben şaşırıp gidip öbürüne oy verirsem hata etmiş olurum, ama o zaman da hizmet gelmez, hatamı anlarım,, bir sonraki seçimde sana oy veririm, 50 bilemedin 70 yılda yoluna girer herşey. Sizin kayıkçı kavganıza meze oluyor güzelim sokak…

Derken sokağın ortasında ap-acayip bir bina çıkıyor ortaya. “Mimari”si ile göze batıyor. İsmail Çelik mi ne bir inşaat şirketinin merkez binası. Tam manası ile at şeysine konmuş bir kelebek… Bakınca zaten memlekette inşaat, yani medenileşme işinin kime emanet olduğunu görüyorsun. Hadi, bu öküz böyle bir proje çizdirdi, çünkü hem cahil ve hem de cesur (kasaba demiş miydim?), belediye nasıl izin verir böyle birşeyin buraya dikilmesine? Bunu düşünürken beynim ağrıyor yahu, çizimi / maketi gören imar müdürünün tekmeyle o masayı devirmesi gerekir. E, tabi şehirli ve medeni olursa öyle yapar, ama biz oradan çok uzağız, di mi…

Arada tek tük asıl mimarisini görebiliyoruz sokağın, iki katlı genişçe (ben Bahçeli çocuğuyum, özellikle Emek tarafındaki sıra evlerin nasıl bakla oda evler olduğunu bilirim, o evleri görecek kadar da tevellütüm var) müstakil evler. Bir tanesinin önünden geçerken tacize kayacak şekilde içeri bakıyorum, cam önünde ufak bir masa, iki koltuk, masada bir kahve kupası… Belli ki daha yeni kalkılmış kahve keyfinden. Ama fincan değil de kupa olduğuna göre görmüş geçirmiş bir beyefendiden çok orta yaş ve hatta genç bir hanımefendi söz konusu olan (evet, garajdaki 1 serisi BMW de yardımcı oldu bu tahmine… cinsiyetler tümüyle atmasyon, anlam yüklemeyelim). Evet, demek ki medeni olunca böyle de yaşanabiliyormuş, di mi… Bu sefer yıllar önce Berlin’de katıldığım toplantı mekanından otelime yürürken geçtiğim Kurfurstendamm civarı sokaklar geliyor aklıma, geçenlere “bakın evlerimizin içi de böyle, böyle basit ve fakat medeni bir hayat yaşıyoruz” dercesine çekilmemiş perdeler, büyük şehirde de medeni olunabileceğinin on-yüz-bin kanıtı…

Böyle böyle sokak bitiyor, sağa dönüp banknot matbaasının karşısından yine Dögol’e, oradan Bahçeli’ye… Yazı da burada bitiyor, arkasını siz tamamlayın, fırsatınız olursa gidin bir dolaşın mahalleyi; fırsatınız yoksa kendi çevrenizde böyle bir mahalle bulun, orayı dolaşın; kentsel dönüşüme kurban gitmeden dolaşın. Oralarda çok değil, 30-40-50 yıl önce yaşanan hayatları düşünün, o zamanın şehrini ve belki o zaman var olan medeniyeti. Sonra çökün bir bahçe duvarına, ağlayın; köksüzlüğümüze, vandallığımıza, kasabalılığımıza ve açgözlüğümüze ağlayın…

Ha, neden hiç fotoğraf yok yazıda diyeceksiniz, tam durup sırt çantamdan fotoğraf makinemi çıkaracağım sırada bunu yaparsam anın büyüsünü bozacağımı düşündüm ve gördüklerimi kendime sakladım. Bir de o iğrenç belediye afişleri ve bir de yol boyu park etmiş otomobiller…

Volvo Ocean Race: Yolun Yarısı

Yelken sporunu seviyorum; mümkün olduğunca yapmaya çalışıyorum, öyle “sokağa çıkayım da bi koşayım” rahatlığında mümkün olmuyor her zaman, ama yapmaya çalışıyorum. Yelkene genelde ilgiliyim; mesela gerçeğini olmasa bile yelken yarışının sanalını yapmaya çalışıyorum, zaman ayırabildiğim sürece oldukça iyiyim (TK kaptanlarda [Türkiye’nin kodu TK, teknelerin yelkenlerinde yer alan noları TK ile başlıyor] ilk 5, dünyada meraklıları arasında ilk 500 diyebilirim, iddialı bir şekilde), çoğu zaman işten-güçten ve diğer sosyal yaşamdan yeterince zaman ayıramıyorum, ayrılan zaman azalınca başarı olasılığı da düşüyor. Gerçek yarışlara katılmak gibi bir hedefim / niyetim var; mesela bir aşağı yarışında mürettebat olmak… becerebilir miyim, zamanı ve diğer şartları biraraya getirebilir miyim bilmiyorum, ama her yıl bir niyetleniyorum. Öte yandan “eksik kalmasın” babından model yelkencilik ile de ilgilenmeyi düşünüyorum günü birinde, mesela söyle bir Volvo Ocean 65 modeli ile ve birkaç kafa dengi arkadaş bulup haftasonlarında durgun sularda yarışmak filan…

Yelkenle böyle ilgili birisi için en önemli yarış olayı kanımca Volvo Ocean Race. Kimileri Vendee Globe ya da Clipper Round the World ya da Sydney Hobart‘ı ilk sıraya yerleştirebilir, son derece haklı olarak, ama “kanımca” dememden de anlaşılacağı üzere benim seçimim Volvo…

Volvo Ocean Race 1973’de Whitbread biracılık şirketi destekçiliğinde ve Kraliyet Donanması Yelken Derneği’nin işbirliği ile başlamış. O zamanlar yarış İngiltere’den başlıyor, hemen hemen ticaret kalyonlarının izlediği geleneksel rota izlenerek önce güneye Ümit Burnu’na, oradan doğuya dönüp Avustralya’ya gidiliyor, Horn burnu dönülerek Amerika’ya geçiliyor ve Atlantik geçişi ile İngiltere’de sona eriyordu. İlk yarışlarda belli uzunluk sınırları dahilinde keç tekneler kullanılırken 90’larda Whitebread 60 (sonrasında Volvo Ocean 60 ve Volvo Open 70) sınıfları tasarlandı. İlk yarışlar 4 yılda bir düzenlenirken 90’larda Volvo’nun devralması ile 3 yılda bir düzenlenmeye başladı.

Volvo Ocean Race 2014-15 - Auckland Stopover

Volvo Ocean Race üç yılda bir düzenleniyor. Sonbaharda İspanya’dan ve Volvo Ocean Race organizasyonunun şimdiki merkezi olan Alicante’den başlıyor. Yaklaşık 9 ayakta, ve yaklaşık 9 ayda, yaz mevsiminde yine Avrupa’da bir limanda sona eriyor. Klasik rota Alicante – Cape Town, Cape Town – Abu Dabi (çünkü hemen her yarışta bir Abu Dabi teknesi oluyor), Abu Dabi – Sanya (çünkü artık her yarışta bir de Çin teknesi oluyor), Sanya – Auckland (Yeni Zelanda, Fransa ile yelkenciliğin milli spor olduğu memleketlerden birisi), Auckland – Itajai (meşhur Güney Okyanusu dönüşü), Itajai – ABD, ABD – Avrupa, sonrasında da katılan teknelerin milliyetlerine göre (ama her zaman Fransa olacak şekilde) Avrupa kıyılarında birkaç ayak daha…

December 31, 2014. Practice Race in Abu Dhabi: Team SCA

Volvo Ocean Race bu sefer (2014-2015) tek-tip (one-design) teknelerle yapılıyor. Daha önceki yarışlarda (Whitbread 60, Volvo Ocean 60 ve Volvo Open 70 zamanları) temel tasarıma uymak şartı ile her tam kendi teknesini kendi tasarlayıp inşa ediyordu. Takımlar genelde bir ana destekçi etrafında (ki tekneye adını verir) çok sayıda destekçi ile oluşturuluyor. Dev bir organizasyon ve dolayısı ile hayli masraflı bir iş. Tekne yapılacak, takım oluşturulacak, yarış boyunca deli gibi lojistik işleri… bir tekne maliyetinin 20 milyon €’ya vardığı oluyormuş. Paranın bol olduğu 90’larda ve 2000’lerede işler daha kolaymış; 2005-2006’da ABN Amro’nun iki, 2008-2009 yarışında Ericsson ve Telefonica’nın ikişer teknesi varmış. 2011-2012’de yalnızca altı takım girince organizayson da bir çıkış yolu aramaya başladı ve 2014-2015 için destekçi maliyetini 15 milyon € altında tutmak için önlemler almaya ve bunun için de tek-tip teknelere geçmeye karar verdi. Yeni Volvo Ocean 65 organizasyon tarafından tasarlandı, imal ettirildi ve yarışa girecek ekiplere satıldı…

Volvo Ocean Race’in şu anki yarışında her bir ekip 8 kişiden oluşuyor, eğer bir ekip yalnızca kadınlardan oluşursa (ki bir takım, Team SCA, öyle) 11 kişi oluyorlar. Ayrıca her teknede yelken ve yarış işlerine karışmayan, yemek vb lojistik işlere yardım edebilen bir tekne muhabiri (On-Board Reporter) var. Volvo Ocean Race yalnızca yelkencilerin bir kapışması olmaktan çıkıp satılabilir bir medya olayı haline gelince / getirmek için medya ayağı önem kazanmaya başladı. Şu anki yarışta bu konuda epeyce mesafe katedilmiş durumda, @settar pek güzel anlatıyor. Ayrıca her ekipte en az bir kişinin 30 yaş altında olması şartı var.

m33858_crop8_1024x1024_proportional_1421143436373C

Volvo Ocean Race hakkında genel bilgi bu kadar…. Peki bu yazıyı yazış sebebim? Sürmekte olan yarış bu aralarda yarılandı, tekneler en zorlu ayak olan Auckland – Itajai’yi tamamladılar. Güney Okyanusu’nun soğuk suları, dev dalgaları ve uluyan rüzgarları ile boğuşma -hemen hemen- kazasız ve belasız sona erdi. Geçenlerde yarış sitesinde ilginç bir dizi istatistik yayımlandı ve ben de bunu blog’uma Volvo Ocean Race ile ilgili birşeyler yazmak için iyi bir vesile olarak gördüm. Evet, yukarısı girizgah idi, şimdi asıl yazıya buyrun:

m33615_crop8_1024x1024_proportional_142079894010E2

4 Ekim ile 27 Mart arasında Team CSA (İsveç) 30.346, Abu Dhabi Ocean Racing (Birleşik Arap Emirlikleri) 30.050,  Dongfeng Race Team (Çin) 29.967, Team Brunel (Hollanda) 30.301, Team Alvimedica (Türkiye & ABD) 30.153, MAPFRE (İspanya)  30.327 ve Team Vestas Wind (Danimarka) 11.803 deniz mili mesafe katetti. Team Vestas Wind Cape Town-Abu Dabi arasındaki 2. ayakta Mauritius yakınlarında bir mercan kayalığında karaya oturduğu için kalan ayaklara katılamadı. Takımın Haziran ayında yeniden sulara dönmesi bekleniyor.

Volvo Ocean Race 2014-15 - Team Vestas Wind Rebirth

Team Alvimedica bir yiyecek soğutucusu, Dongfeng Race Team bir uzaktan kumandalı drone kaybetti… Tüm takımlar da doldrum‘larda pek çok kıymetli zaman :)

4 Çinli yelkenci ilk açık deniz deneyimlerini yaşadılar, 23 iribaş deniz kaplumbağasına dönüştü (Amerikanca’daki “pollywog to shellback” deyiminden, ilk kez Ekvator çizgisini geçenler için düzenlenen -az eğlenceli ve az iğrenç ve az acımasız- tören), 18 doğumgünü kutlandı, 2 Şükran Günü partisi verildi, ve bolca Sevgililer Günü mesajları iletildi :)

m35744_crop8_1024x1024_proportional_1423929017DD82

Youtube’daki Volvo Ocean Race kanalında 51 milyon dakikalık görüntü izlendi, yarışlar dünyada toplam 1 milyar kişiye TV üzerinden iletildi, günlük The Inside Track programı 1 milyon kezden fazla izlendi.

Takımlar 3 Çinli kavançası attı (hayli hızlı giderken istemsiz bir kavança ile teknenin rüzgarüstüne yan yatması), 2 çılgın tayfun atlattılar, yalnızca Facebook’ta 3 milyon kişiye ulaştırılan 1 mükemmel kurtarma operasyonu yürütüldü. Bu raporun oluşturulmasından birkaç gün sonra da Dongfeng Race Team direk kırdı…

Yarıın ilk yarısında 3 okyanus geçildi (Atlantik, Hint, ardından da Pasifik/Güney Okyanusu), Ekvator 3 kez geçildi, ayaklarda 4 farklı, liman-içi yarışlarda 4 farklı birinci (Itajai liman-içi yarışı ile 5 oldu) çıktı, 15.000 saat üzerinde harika seyir yapıldı, 3.750 vardiya değişimi, 5.000 kurutulmuş-dondurulmuş yemek servisi yapıldı, teknelerden Alicante’deki Yarış Kontrol merkezine 10.923 e-posta gönderildi…

m35902_crop8_1024x1024_proportional_1424261546A157

1 kulak zarı yırtıldı, 1 disk fıtığı oldu, 1 el ve bir elde 1 kemik kırıldı, 2 kaburga kırıldı, 2 tanesi de çatladı…  Ve bol miktarda bandaj ve ağrı kesici kullanıldı :(

Kesin olan birşey varsa hem yarışçılar, hem de izleyiciler bol bol keyif aldılar!

Soner Çağaptay: “Yükselen Türkiye”

Rise of Turkey

Türkiye’nin mevcut yönetiminden memnun değilim, benim istediğim gibi yönetilmiyor memleket. Ama zaten demokrasi de bunun için var, tek bir kişinin istediği gibi değil de ağırlıklı bir ortalamanın istediği gibi yönetilsin ve bu arada ortalamadan sapanların hakları da düzgün bir şekilde korunsun, sesleri çıkabilsin diye… Türkiye’de bu şekilde ifade edilebilecek bir demokratik bir yönetim olduğuna da inanmıyorum. Buna karşın 2002’de AKP iktidara geldiğinde koca bir parantez açıp, “işte bunlar geldi böyle oldu” diyenlerden de değilim. Özellikle 2003 Irak tezkeresinin reddedilmesi, 2002-2005 arasında AB yolunda yapılanlar, Kürtlere haklarının teslimi için (samimi ya da hesaplı) yapılan çeşitli girişimler ve uygulamalar, 2001 sonrası IMF programlarından memleket insanı hayrına ve IMF ile çatır çatır pazarlıklarla yapılan sapmalar, … gibi son derece doğru icraatları olduğuna inanıyorum AKP hükumetlerinin. Buna karşın Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıra, AKP kapatma davası,  … gibi durumların AKP’nin bugününün şekillenmesinde son derece önemli ve olumsuz etkileri olduğuna inanıyorum. Kıbrıs’ın AB’ye alınması, Sarkozy-Merkel ittifakı ile AB kapısının Türkiye’nin suratına kapatılması, ABD’nin II. Irak Savaşı’nda Türkiye’yi çok kolay gözden çıkarması, … gibi dış etkenlerin de bu gidişatı hızlandırıcı ve kuvvetlendirici etkisi olduğuna inanıyorum. Öte yandan, AKP’yi destekleyen Sünni-Müslüman-muhafazakar kesimin Gezi sırasında uygulanan vahşet ve 17-25 Aralık olaylarındaki bariz hırsızlığa göz yummasının mevcut duruma gelmemizde önemli bir etken olduğuna inanıyorum. Tabii ki AKP’nin 2007’den başlayan sapması (ya da kimine göre asıl benliğini bulmasına) önemli katkısı bulunan Gülenci yapılanmanın olumsuz etkisi ve fazlasına inanıyorum, ama bu cemaati şeytanlaştıran “kandırıldık” nevi mazeretleri hiç kale almıyorum, moda deyimle “hepiniz oradaydınız ulan!” demeyi tercih ediyorum. Fakat bunlar son derece öznel değerlendirmeler… Türkiye gerçekten kötü mü yönetiliyor, yoksa bana ve muhaliflere mi öyle geliyor? Daha nesnel bir gözle bakıldığında Türkiye yükseliyor mu?

Bu sorulara benim bakış açımdan farklı bir yanıt veren bir kitap “Rise of Turkey – Yükselen Türkiye”.  Müellifi Soner Çağaptay. Washington Enstitüsü’nde kıdemli uzman ve Türkiye Araştırma Programı’nın başında. Başta ABD Meclisi olmak üzere CNN International, Washington Post, Wall Street Journal gibi mecralarda boy gösteriyor. Özgeçmişi burada. Popüler sanal mecramız ekşisözlük‘te de maddesi var kendisinin. Kağıt üzerinde o ya da bu taraftan diye nitelenecek bir arkadaş değilmiş gibi duruyor. Kitap bir sene kadar önce piyasaya çıkmış, Gezi’den sonra ve 17-25 Aralık olayları ile eşzamanlı. Ben de epey bir zamandır farkındaydım kitabın, ama son zamanlarda bir-iki yerde adının olumlu bir şekilde geçmesi üzerine yılbaşında aldım (tabii ki e-kitap olarak!); hızla (kendi ölçüme göre), yarıda bırakmadan, deyim yerindeyse “kendimi zorlayarak” okudum ve bitirdim.

Okuma sırasında aldığım notlar üzerinden bir değerlendirmesini yapacağım, gene düşüncelerim en sonda… Kindle’daki okuma uygulaması (cep telefonundan farklı olarak) yalnızca konum verip gerçek sayfa numarası vermediği için alıntıların konumunu ver(e)miyorum, kusura bakılmaya. Aşağıdaki alıntılar Kindle’da altını çizdiğim yerler ve aldığım notlar, internet üzerinden ve son anki hallerine ulaşmak da mümkün.

More than anything else, this points to the rise of Turkey as a middle-class society with democracy at its core

Çağaptay’ın temel tezi bu: AKP yönetiminde o derece büyük bir ekonomik gelişme, sınıfsal hareketlilik ve demokratikleşme yaşandı ki, küresel manada bir orta sınıf oluştu ve bu zümre de Türkiye’nin yükselişinin teminatı olacak. Tezin pek çok sorunlu unsuru var, sırasıyla üzerinden geçeceğiz. Ama kitabın daha girişinde orta sınıfın temel değeri olarak demokrasiyi gösteriyor olması ve kitap boyunca yinelediği bu iddiaya herhangi bir kanıt ve destek vermiyor oluşu zaten tezi baştan sakatlıyor. Kanımca demokrasiye zarar veren pek çok uygulamaya ses çıkarmayan bu orta sınıf, bir kesimi ile, ilk kez ve şimdilik yalnızca Gezi’de ayağa kalktı ve bu Türkiye’nin yükselişinin değil, ama AKP’nin düşüşünün bir işareti oldu.

largely thanks to sound policies implemented by the AKP.

Çağaptay, yine kitabın başında, Türkye’de 2000’lerin başından 2010’ların ortasına kadar olan iyi şeylerin temel nedenini AKP’nin sağlam icraatları olarak tespit ediyor. Evet, AKP’nin icraatları bunlar, ama olanları AKP’nin içsel bir niteliği gibi ortaya koymak ne derece doğru? Ne kadarı dışsal nedenlerle, ahvale bağlı olarak, yapılmak durumunda kalınan icraatlardı? Bu konularda herhangi bir değerlendirme yok. Aynı bakış açısından 2007 sonrası cemaat ile işbirliği halinde muhalefeti bastırma ve yargıyı ele geçirme harekatını, 2013 sonrası demokrasi karşıtı, baskıcı ve otoriter (ve giderek otokrat) bir rejime dönüşme sürecini de sadece AKP’nin içsel niteliklerine bağlamak gerekmez mi?

Gaziantep was knocking on the doors of the global economy, and it was joined by industrious Turkish cities across the Anatolian plateau.

Çağaptay, beklenildiği üzere, AKP iktidarı süresince ekonomik ve diğer açılardn ilerleme göstermiş toplum kesimlerini ön plana çıkarıyor. Anadolu Kaplanları bunlardan biri. Gaziantep’in özellikle II. Irak Savaşı ardından ve Irak Kürdistanı’nın özerkliği ve ABD katkısı ile gelişmeye başlaması ile önemli bir üretim ve ticaret merkezi haline geldiği açık. Ama bunu “küresel ekonominin kapılarını çalıyor” diyerek göstermek doğru mu? Çağaptay’ın kitap boyunca yaptığı göz yanılsamasına (optik illüzyon diyeyim, illa yabancı sözcüklerle konuşmak isteyenlere) ilk örneği burada görüyoruz. İyi olanı abartarak ön plana çıkarmak, iyi olmayan/kötü olanı olabildiğince gözönünden kaldırmak. Örnekler çoğalacak, bekleyin…

Since 2002 Turkish economic output has nearly trebled.

“trillion dollar plus”

$1.3 trillion.

Geldik kitap boyunca dönüp dolaşıp kullanılan göz yanıltmasına: AKP iktidarı süresince ekonomi “mucizevi şekilde büyüdü”, “üç kart büyüdü”, “trilyon dolarlık ekonomi oldu”, … Aslında bu yanılsama Çağaptay’a özgü değil, son derece saygın medya kuruluşları, mesela The Economist de (bkz. düzeltme metni) aynı hatayı yapabiliyor. Trilyon dolar sınırı da yalnızca satınalma gücü paritesi ile geçilmiş durumda, yani, bana sorarsanız yalnızca bir takım hesaplar sonucu elde edilmiş bir rakam, gerçek bir üretim vb değil. Türkiye ekonomisinin gerçek büyüme performansını görmek isterseniz Ozan Cığızoğlu‘nun şu çok güzel özetine bakabilirsiniz; ya da biraz da magazin istiyorsanız bakan Mehmet Şimşek ile akademisyen Dani Rodrik arasındaki tartışmanın usturuplu, dalga geçen ya da bilimsel bir özetine göz atmakta yarar var. Özet olarak AKP iktidarında ekonominin büyümesi iyimser bakış ile “iyi”, ortadan bakış ile “makul”, kötümser bakış ile “benzer ekonomilerin gerisinde” olarak nitelendirilebilir. Sevgili Çetin Altan’ın deyimi ile Türk’ün Türk’e propagandası ile bir ekonomik mucize yalanı tutturmuş gidiyoruz, Çağaptay’ın ana tezi de bu…

by the same token this has come at the price of near single-party rule and growing authoritarianism since 2002.

Ama hakkını da veriyor Çağaptay, bu “mucizevi ekonomik gelişme”nin tek parti icraatı ve artan otoriterlik ile geldiğini yazıyor. Ve dikkat edin, bu yazılanlar Gezi’den sonra, ama 17-25 Aralık ve cemmat karşıtı girişimlerin öncesinde!

Turkey will rise as a cornerstone of regional stability only if Ankara can leverage its Muslim identity and Western overlay, maintaining its strong ties with the Western states even as it expands its influence as a Middle East power.

Çağaptay’ın reçetesi bu: Türkiye, Müslüman gelenek/tarihini, coğrafi konumu ve Batı’ya olan bağları ile birleştirerek 21. yüzyılın önemli güç odaklarından biri haline gelebilir. Hemen reddedilecek bir reçete değil, ilginç açılımları var. Zaten kitabı sonuna kadar onun için okudum :)

In 2014 Turkey will take over the prestigious position as one of the executive directors of the International Monetary Fund (IMF)

188 üyeli IMF’nin 24 İcra Müdürü var. Bir kısmı büyük ekonomiler için, bir kısmı da bölgelere bakıyor. 2010’da yapılan bir değişiklikle Avusturya, Belarus, Çek Cumhuriyeti, Kosova, Macaristan, Slovakya, Slovenya ve Türkiye’yi temsil etmekte olan Avusturya müdürünün dönüşümlü olarak Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Türkiye ile yer değiştirmesi kararlaştırıldı. Bu kapsamda 2014 yılında Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı söz konusu İcra Müdürü makamını devraldı. Yani Çağaptay’ın çok önemli bir olaymış gibi ve birden fazla kez bahsettiği, yükselen pazarların IMF’deki etkisini artırmak için yapılan bir değişiklik sonucu. Ne Türkiye’ye özgü, ne çığır açıcı. Evet, önemli… ama sadece o kadar. Çağaptay, burada da olguları bükerek göz yanılsamasına dahil ediyor. (haberin ayrıntısı için bkz. Hürriyet Daily News)

Turkey has to bring together its disparate social segments if it wants to emerge as a regional and global player, especially considering that the country is currently debating drafting its first-ever civilian-made constitution.

Yine yerinde tespitlerden birisi: Türkiye ayrık (ve AKP iktidarı boyunca daha da ayrılmış, Çağaptay bu konuya değinmiyor) toplumsal kesimleri, yeni ve sivil bir anayasa ile (sözkonusu şu anda adı geçen Başkan’ın Anayasası değil, Özbudun’la başlayıp TBMM komisyonu ile devam eden anayasa…) biraraya getirmeli ki gerçek anlamda küresel bir güç haline gelebilsin.

supporters and opponents alike will be on their way to reconstituting a Turkey where individuals from all walks of life can thrive.

Çağaptay’ın rüyası bu! Ama kitap yayımlandığında açık olan ve geçen 1,5 yılda iyice belirginleşen bir şekilde tam da bunun tersi oldu, farklı yollardan gidenler iyice ayrı düştüler. Şu anda son derece kapalı bir şekilde yürütülen Kürt barışı görüşmelerini saymazsak gidişata “ben de bunun sonunda kazançlı çıkacağım” diye bakan muhalif kimse kalmadı.

Such a formula within the new charter would likely satisfy both nationalist Kurds and also majority Turks who generally do not favor group-specific rights given to the Kurds.

AKP’nin Kürt barışı için çalışması son derece yerinde. Oslo görüşmeleri de gerekliydi, ilk açılım da. Ancak bunun bir toplumsal girişim olarak değil de bir siyasi manevra olarak algılanması ve bu bakışla yürütülmesi AKP ve bir miktar HDP taraftarları dışında inandırıcılığını kaybetti. Öte yandan ve belki daha önemlisi, Türklere bu sürecin önemi, gerekliliği ve durumu hakkında hiçbir bilgi vermeyerek/telkinde bulunmayarak barışı yalnızca “AKPye oy vermek için bir neden” düzeyine indirdiler. Şu anda olası bir barış çözümünün çok sayıda sorunu çözmekle birlikte belki ona yakın yeni problem doğuracağını görmemek mümkün değil…

it would be difficult for its Western partners to promote Ankara as a model for post–Arab Spring countries such as Egypt, Tunisia, Libya, and Yemen.

Geçen sürede böyle bir modelin anlamlı olmadığı zaten defaatle görüldü. Kaldı ki, Çağaptay da ilerleyen bölümlerde Türkiye’nin Arap dünyasına model olmasının önündeki engelleri yazıyor. Kişisel görüşüm Arap dünyasına, eğer illa olacaksa, Tunus’un bir model olarak sunulabileceği yönünde. Tarihi, kültürel ve toplumsal altyapısı, son birkaç yıldır izlediği yol vb açısından çok daha uygun. Ama, zaten asıl soru “Arap dünyasına illa bir model gerekiyor mu?”

The cornerstone of Turkey’s rise has been the government’s ability to foster stable political conditions for economic growth.

Evet, yine göz yanılsaması…

phenomenal economic growth, which has, in return, been made possible by Turkey’s image as a stable and regionally responsible country, a reputation that has benefitted Turkey by attracting record-breaking investments.

Ve yine…

Just as the sudden spread of middle-class prosperity in the United States in the1950s instilled a can-do attitude in American sentiment toward the world, the same is now happening in Turkey.

Ve bu yanılsamayı bu derece güçlü bir propaganda aracı ile yaymanın sonucu: “Ben herşeye kadirim” diyen bir (Sünni-Müslüman-muhafazakar-“Türk”) orta sınıfın yükselişi. Bu kesimin, özellikle içeride, kendilerini muktedir hissetmeleri ve ne idiği belirsiz bir Yeni Osmanlıcılık akımı içerisinde talep ettikleri “değişim”.

expensive natural gas and energy imports, putting a crater-sized dent in Turkey’s trade balance.

Evet, biliyoruz, cari açığın tek nedeni enerji ithalatı değil. Büyük olasılıkla Çağaptay dakatma değeri ve üretkenliği düşük Türkiye ekonomisinin açık vermeden büyüyemediğini biliyor, ama menkıbesi açısından böyle yazması gerekiyor. Yine bir göz yanılsaması…

As it is likely to outlive even Ataturk’s fifteen-year domination of Turkish politics in the early twentieth century, the AKP’s global vision is likely to prevail.

AKP iktidarı süre olarak Atatürk iktidarını geçiyor, belki CHP iktidarını bile geçer (Allah göstermesin). Ama söz konusu küresel vizyon’un baki kalması söz konusu değil, daha şimdiden görülüyor…

The city’s Armenian population all but disappeared during the calamities of World War I

Ermeni soykırımına Çağaptay’ın bulduğu isim: “calamity”.

The AKP has been lucky in the sense that it came to power soon after Turkey’s population growth rate stabilized, with the bulk of the population forming a young yet mature and productive bloc.

Bu da yerinde bir tespit. Meşhur demografik pencere denen durum Türkiye’de 90’ların sonunda ve 2000’lerin başında ortaya çıktı. Yani AKP nüfusun görece büyük bir kısmını üretime katarak bir atılım gösterebilme olanağına sahipti. Ancak bu konuda önemli bir gelişme olmadı görüldüğü kadarı ile. Tam tersine, meşhur “en az 3/4/5 çocuk” söylemi ile ekonominin doğası içerisinde son 40 yılda elde edilen kazanımların 10 yılda berhava edilmesi tehlikesi belirdi, AKP eliyle tam da … Son derece ayrıntılı ve yerinde bir değerlendirme için Erik Meyersson‘un şu harika yazısına bakabilirsiniz…

its position of stability amongst its neighbors, which has convinced investors to finance its deficit with massive portfolio inflows, at least for now.

FDI göz yanılsaması… Türkiye ve FDI konusunda daha nesnel bir değerlendirme için şuraya bakabilirsiniz. Özetle Türkiye BRIC ile FDI konusunda rekabet edemeyecek kadar küçük bir ekonomi ve nüfusa sahip diyor. Ama daha demokratik bir toplumsal yapı ve daha iyi bir altyapı ile bu dezavantajını kısmen ortadan kaldırabilir. Biraz Daron Acemoğlu tadında, daha kapsayıcı ve açık bir toplum ile daha iyi bir ekonomik gelişme…

In the field of communication and transportation Turkey is also taking giant strides, making life easier for common Turks:

Bu da bir göz yanılsaması… “İnönü devrinde tek bir vatandaş bile internete bağlı değilken AKP iktidarı 20 milyona genişbant, 50 milyona 3G getirdi” 😛

In the last decade, though, the military’s symbolic power over Turkish society has eroded. The military’s dominant role over Turkish politics has come to an end, the laïcité model has collapsed, and the military has become a partner to the Ankara government, fully falling under its power.

AKP iktidarının, her ne kadar tartışmalı bir takım yollardan elde edilmiş olsa da, en önemli kazanımlarından birisi: Ordunun siyaset dışına çekilmesi ve toplum üzerindeki gölgesinin kaldırılması. Gerçi bu kazanımın gerçek mi, yoksa zahiri mi olduğu çok açık değil. AKP iktidarının yakın zaman icraatları sayesinde/yüzünden Türkiye’nin yakın geleceği falında bir askeri darbe olasılığı, ben dahil, pek çok kimse tarafından hala gözönünde bulunduruluyor.

Unable to renew its ideological stance, the military was ripe for challenge from Turkey’s fast-changing society. In the end it would be the AKP that would truly take them to task.

AKP’den çok Gülenci hareket demek yerinde olacaktır. AKP ordunun “temizlenmesi” operasyonuna -kimi zaman son derece önemli olan- siyasi destek verdi. Uydurma -kimisinin içerisinde gerçek olanlar da vardı mutlaka- davalar yolu ile yürütüldü bu iş. Gerçek anlamda Türkiye siyaseti ya da halkı ordu ile yüzleşmedi…

“freedom of religion”
“freedom from religion.”

Çağaptay AKP sonrası ve öncesi laikliği ile bu terimler ile açıklıyor: Dinin özgürlüğü ve dinden ayrılık. Yerinde bir tespit. Ama… “Ama”ları var, geleceğiz.

Acting as a social leveler and a democratizing institution, the military provides a rare chance for upward mobility.

Yerinde tespitlerden birisi daha… Tabii önceleri sınıflararası geçişi sağlarken zamanla demokratikliği kalmamış, kendi dogmaları ve doktrinleri içerisinde sıkışıp kalmış, o başka…

During the summer of 2012 more than 30 percent of Turkey’s generals and admirals were facing criminal charges, with half of those charged sitting behind bars without chance of bail.

Balyoz ve Ergenekon kumpasları… Ve suçlu olanların ve olabileceklerin de gerçek bir yargılamaya tabi tutulmadan, gerçi yıllarca tutuklu kaldıktan sonra, salıverilmeleri…

A recent survey by the Turkish Economic and Social Studies Foundation (TESEV), an Istanbul-based think tank, measured perceptions of Turkey in the Middle East.

the country that has played the “most constructive” role in the region. When asked this question, twice as many Arabs voted for Turkey than voted for the United States.

Türkiye’nin yumuşak gücünü (soft power) gösteren bu çalışmalarla ilgili önemli bir nokta her ikisinin de 2011 yılında yapılmış olması Yani hükümet ile Gülenci hareket arasında iktidr paylaşım mücadelesinin ve gidere kıyasıya savaşın başlamasından çok önce. Çağaptay’da Türkiye’nin yumuşak gücünün önemli bir etkeninin Gülen cemaati olduğunu vurguluyor. 17-25 Aralık sonrasında bir ayndan bu yumuşak güç etmenlerini bertaraf ederek, diğer yandan da gittikçe baskıcı ve otoriter bir hal alarak bu kazanımların tümünü ve hızla heba etti AKP iktidarı.

If the Arabs start to see Turkey as a neo-Ottomanist entity, Ankara could encounter pushback as it tries to lead political developments in the region.

Çok önemli bir tespit! “Osmanlı”, Sünni-Müslüman-muhafazakar-Türk toplumu için iyi bir çağrışım yapıyor olabilir, ama Arap dünyasında ya da -alimallah- Balkanlar ve ötesi Avrupa’da o kadar beğeni topladığını sanmıyorum. Dolayısı ile, Çağaptay’ın bahsettiği yumuşak güç ile bölgesel ve küresel alanda kuvvetlenen Türkiye, iç politika sloganları üreteceğim diyerek bu gücünü söylem ve propaganda alanında kendi eliyle yok ediyor…

The nation entered a period of increasingly cold relations with the United States and turned its interest to the Middle East in hopes of becoming a regional power.

Following this affront Ankara broke from Assad and began calling for his ouster.

to target Turkey.

Çağaptay bölgedeki ahvali ve Türkiye ile alakasını değerlendirirken gereksiz yere fazlaca Türkiye merkezli bir bakış açısı geliştiriyor. ABD’nin Türkiye’ye sırtını dönmesi II. Irak Savaşı tezkeresinden dolayı değilmiş gibi, Esad ile aranın bozulması Türkiye’nin sözünden çıkmasından çok mezhepsel nedenlerle değilmiş gibi, İran’ın PEJAK ile ilişkisi kendi iç dinamiklerinden çok Türkiye ile göreceği bir hesapla ilgiliymiş gibi… Öyle bir noktaya geliyoruz ki, bölgede olan herşey Türkiye’nin yükselişinin önünü kesmek için yapılıyor. Bakış açısı bu olunca yerinde olabilecek tespitler de güme gidiyor…

The Turkish leader appears to have a penchant for personal friendship with other foreign leaders, and Obama has given him attention and respect, which in turn encouraged the remolding of Turkish foreign policy through Erdogan’s powerful personality.

Çağaptay bunu yazarken kendisi inanmış mıdır merak ettim. Uluslararası ilişkilerin, hele ABD gibi bir küresel güç için, kişisel ilişkiler temelinde şekillenmesini düşünmek, en hafif deyimle, gaflet. Zaten sonrasında Obama da aylarca Erdoğan ile konuşmayarak -o derece ki kamuya açık bir şekilde dert yandı Erdoğan- bu tezin boşluğunu gösterdi… Tabi bir ergen küsmesi açıklaması çıkarmazsak ortaya :)

Ultimately, political stability and regional clout are Turkey’s hard cash. Its economic growth and ability to rise as a “Muslim BRICS” and “Eurasian China” will depend on both.

Evet, bölgesel etki önemli… Fakat bunun için politik istikrarın (ki artık biliyoruz, politik istikrar “AKP hep iktidar kalsın” ile aynı anlama geliyor) gereği neden önemli, Çağaptay bir neden öne süremiyor? Evet, bildiniz, kıymeti kendinden menkul bir çıkarım…

This new worldview is often portrayed as a refreshing way to reimagine Turkish identity and negate Kemalism’s side effects that have led to systematic injustice against Christians and Jews.

Müslüman olmayan toplumlara karşı haksız ve basmakalıp hareketlerin vebalini yalnızca Kemalizm’e yüklemek olmamış. Kemalizm’den kısmen de olsa ayrı değerlendirilmesi gereken 30’lar faşizmi, ardından Demokrat Parti ile başlayıp neredeyse aralıksız süren Sünni-Müslüman- muhafazakar-Türk iktidarlar. Kemalizm, en azından “Ne Mutlu Türküm diyene” diyerek Müslüman olmayanlara bir çıkış yolu göstermiş. Diğerleri doğrudan aşağılama, hakaret etme ve saldırma yoluyla tam bir ayrımcılık politikası ve kültürü oluşturmuş. Yani söz konusu adaletsizliğin temel nedeni bizatihi yeni-Osmanlıcılar…

Ottoman Islamic consumerism sells a simple message: Never mind who the Ottomans really were, just buy their symbols.

Evet, son zamanlarda pompalanan ve satın alınan ecdat edebiyatı tam olarak bu… Osmanlı kimdir, ne yapmıştır/ne yapamamıştır, neden bugün için örnek teşkil eder ya da etmez araştırmayan, bırakın araştırmayı düşünmeyen, bırakın düşünmeyi en ufak bir fikri olmayan bir güruha (evet, güruh) pazarlanıyor çarpık ve fakat cazip bir Osmanlı görüntüsü.

thousands of Alevis, including many women educated as early as the 1930s, became schoolteachers in Turkey’s secular education system, spreading the idea of a secular republic.

among all the pillars supporting secularism in Turkey, the Alevis may be the only ones not weakened by the AKP.

Çağaptay’ın Alevilik ve Aleviler ile ilgili bölümü hayli ilginç. Konu hakkında çok bilgi sahibi değilim, ama kitapta yazanlar öğrenme isteği uyandırdı. Buna karşın yukarıdaki iki alıntıda bahsedilenlerin son derece yerinde olduğu sabit. Ana muhalefet CHP’nin onyıllardır yeniden yapılanma gereği duymadan ayakta kalabilmesi de, kanımca, Alevi oylarının neredeyse kemikleşmiş bir şekilde bu partiye akmasından kaynaklanıyor. Aleviler CHP’den vazgeçmeden CHP ya da sosyal demokrat/ortanın solu/sosyal adaletçi liberal kanat toparlanmaz, öte yandan Aleviler’in gönül rahatlığıyla oy verebileceği bir partinin ortaya çıkması da CHP tökezlemeden mümkün olmaz… Neticede tam bir çıkmaz :)

This middle-class emergence, midwifed by the ruling AKP, is changing the nature of politics in Turkey as middle-class Turks from all lifestyles and backgrounds buy into the quintessentially middle-class values of liberal democracy. The AKP has perhaps become a victim of its own success.

Orta sınıfın yükselişini AKP’nin ebeliğinde gerçekleşmiş bir doğum olarak göstermek ne derece doğru, tartışma götürür. AKP iktidarı boyunca Sünni-Müslüman-muhafazakar-Türk kesime önemli bir servet transferi yapıldığı, bu şekilde milyarderden mahalle milyonerine bir çeşit orta ve üst sınıf oluşturulduğu bir vakıa. Ancak bu zümrenin evrensel anlamda orta sınıf değerlerine sahip olduğunu ve liberal demokrasi ilkelerini benimsediğini söylemek mümkün değil. İşte bu nedenle “AKP kendi başarısının kurbanı” olmuyor, orta sınıf (ya da biraz çarpıtıp burjuva diyelim) olamayan ama zenginleşen bu zümre AKP’yi ne (hemen hemen) yaparsa yapsın, katil olsun hırsızlık olsun, desteklemeye devam ediyor…

communists

Bu tek sözcüğün de altını çizmişim. Genelde kimi eğilim ve tercihleri analizlerini etkiliyor olsa da makul bir kişi görünümü veriyor Çağaptay. Ama  70’lerin sağ kanadı tarafından kullanılmış ve artık sadece kafa yapısı olarak 70’lerede kalmış bir kesim tarafından kullanılmakta olan bu betimleme bu görünümü sorgulatacak nitelikte… Görmezden gelelim en iyisi, dil sürçmesi diyelim.

Turgut Ozal opened the country to the global economy, paving the way for prosperity.

Türkiye ekonomisinin dışa açılması ile refaha kavuştuğunu söylemek hayli tartışmaya açık…

Together with other factors, instability has prevented the area from taking part in Turkey’s opening to the global economy in the 1980s and the economic miracle of the past decade.

İstanbul ile karşılaştırarak Güneydoğu’nun küresel ekonomide rol alamadığını söylemek ve bunun nedeni olarak da Kürt sorununu göstermek biraz aşırı basitleştirme. Trabzon, Yozgat ya da Uşak’ın küresel ekonomi ile daha iyi uyum sağladığını söylemek zor. Hatta Irak ve Suriye’de Kürt yönetimlerinin ortaya çıkması ile Güneydoğu’nun bu alanda önemli gelişme kaydettiği de açık. Coğrafi temelli bir açıklama çok daha yerinde olurdu.

“Turkey’s Kurdish problem in the far southeast.”

Yine bir aşırı basitleştirme… Belki 20-30 yıl önce Kürt sorununun Güneydoğu köşesi ile sınırlı olduğunu söylemek mümkün olabilirdi, artık değil. Bunu yalnızca BDP/HDP oylarına bakarak söylemek de yerinde değil.

The AKP’s appeal in this region is to the religious and conservative Kurds while the BDP appeals to nonreligious, secularist, and nationalist Kurds. Conservatism versus secularism is a powerful fault line.

Çok yakın tarihte yayımlanan bir araştırma BDP/HDP seçmeninin mütedeyyinlik, muhafazakarlık ve laiklik karşıtlığı konularında AKP seçmeninden çok daha ileride (geride :) ?) olduğunu gösterdi. Tarihi nedenlerle, ve özellikle örgütlü alanda, laik Kürtler daha ön planda olabilir ancak bu durum da değişiyor dışarıdan görülebildiği kadarı ile…

To that end the AKP must realize that secular, liberal Turkey, which comprises around half of the country’s population, is too big to ignore. (And the secular liberals must realize that, unlike a decade ago, Turkey has a large, established conservative-Islamist elite and political party with widespread support).

Yerinde Çağaptay tespitlerinden birisi daha. Ancak her iki kanat da bu konuda ümit vermek bir kenara, büyük birer hayal kırıklığı yaratmış durumdalar.

that will require truly high-minded leadership on the part of the AKP.

Doğrudur, ancak böyle bir AKP yok görünürde, istikamet tam tersi…

the new CHP ran on a platform that was forward looking, with a vision to create a new, liberal and pro-Western Turkey.

Çağaptay, büyük olasılıkla, Baykal CHP’sinden Kılıçdaroğlu CHP’sine geçişte böyle bir durum ortaya çıkacağını ümit ediyor, yani yalnızca AKP için değil, CHP için de olmayacak duaya amin diyor. Yeni CHP’nin değiştiği doğru, ancak geleceğe bakan, yeni, liberal ve Batı’ya dönük bir platformdan söz etmek mümkün değil.

In order to challenge this strategy and set up a serious alternative to the AKP in the polls, the CHP must de-couple social conservatism from religiosity and thus end the AKP’s monopoly over the “the party of religion” brand.

In other words, the CHP has to reinvent itself as the party of liberalism in order to find a place where it can be at peace with religion but also promote socially liberal values.

CHP yönetimi bu formülü bu şekliyle olmasa da uygulamaya çalıştı, ama her seferinde başarısız olmak yanında hem çekirdek tabanı ve hem de öncü aydınları tarafından kıyasıya eleştirildi.

G20, the 2020 World Expo, and Olympic Games, as well as it 2014 ascendance to the IMF executive directorship.

Başarılı olamamış kimi girişimler…

Perhaps the most difficult challenge will be reforming Turkey’s deeply ingrained social and political culture that has stifled pluralism and stoked conflict in the past.

Çok yerinde bir değerlendirme daha… Ama, kaçıncı kez tekrarlıyorum unuttum, böyle bir gelişme yok, tam tersi farklılıkları dışlayan ve ezen, çelişki ve çatışmaları siyasi stratejilerin bir etmeni olarak kullanan bir anlayış gittikçe daha fazla hakim oluyor AKP yönetimine. 2002-2007 arasında ve hatta bir kısmı 2013 sonuna kadar AKP’ye destek veren geleneksel taban dışı çevrelere ve ilk zamanlardaki “beyin takımı”na bakar ve bugün ile karşılaştırırsanız durumun vehameti çok açık ortaya çıkacaktır. AKP, liderinin paranoyası ve egosu yüzünden ikinci ve hatta üçüncü lig “kanaat önderleri” ve “danışmanlar”ın ve siyasetçilerin elinde kalmış durumda. Buradan sonra tek yön var: aşağı ve daha aşağı…

Whereas a century ago it was Western powers that dismantled and carved up the Ottoman Empire after World War I, today Turkey can place itself in the driver’s seat of shaping the borders of the emerging Near East map.

Bu tip bir emperyal planın peşinde koşmanın yanlışlığı ayrıca tartışılabilir. Ancak sırf pratik açıdan yaklaşılsa bile söz konusu edilenin ne derece uzağında olduğumuzu görebiliriz. Haritayı şekillendirmek için oturduğumuz masadan, hatta masanın olduğu odadan atıldık çoktan. Türkiye’de şu anda İhvan politikası etrafında oluşturduğu dış politika ile ne Batı’nın, ne bölge güçlülerinin, ne de bölge halklarının yararına / çıkarına / doğrultusunda konumlanmış durumda, gittikçe yalnızlaşıyor ve uzaklaşıyor. Hatta kapalı kapılar ardında ve yine politik hesaplar çerçevesinde yürütülen Kürt barı görüşmelerinin başarısına bağlı olarak haritada değişen sınırların Türkiye’nin olması olasılığı bile mevcut…

More bluntly, does this new Turkey even want to be in the West?

Soru bu! AKP’nin son birkaç yıldır verdiği cevap “Hayır”, zımnen de olsa…

given Turkey’s European and democratic accretions, why can’t it aim for Denmark?

Evet, budur… Burnumuzun dibinde, el kadar Rojawa’da demokratik, çoğulcu ve modern bir yönetim şekli denenirken Türkiye’de oklar hep geçmişi gösteriyor. Danimarka değil, ama Afganistan…

leading the world in dropping dictators in favor of the pro-democracy movements, from Egypt to Libya to Syria.

Ve Çağaptay yine göz yanılsamasına dönüyor. Önderlik edebilmek için önden gitmek ve birileri tarafından takip edilmek gerekiyor. Arap Baharı’nın başında, özellikle Mısır’da Mübarek’in düşüşü sürecinde AKP ve Erdoğan’ın doğruları son derece fazlaydı, sonrasında Kahire’de, İhvan’ın yüzünü ekşitmesi pahasına, “laik olun” temalı konuşma da aynı şekilde. Ama Libya ve özellikle Suriye’de, ve özellikle mezhep temelli çatışmalarda yan seçmesi gerektiğinde, ve strateji yerine taktik hareketleri tercih edince, … bu inisiyatif tümüyle ortadan kalktı ve “değerli” (öyle olup olmadığı hayli tartışılır) yalnızlık günleri başladı. Türkiye’nin Orta Doğu politikası tümüyle iflas etmiştir, NOKTA…

Çağaptay’dan notlarım bunlar… Genel bir değerlendirme yapacak olursam, görebildiğim kadarı ile, Çağaptay etrafta gittikçe daha sık görmeye başladığımız şarlatanlar gibi olmayan gerçeklikler kuran, bunlar üzerinde AKP methiyeler düzen birisi değil. Türkiye’nin geleceğine olumlu bakmak istiyor bunu yaparken AKP iktidarını olduğundan daha olumlu değerlendiriyor, bunu da pozitif geri besleme ile güçlendirerek -büyük olasılıkla kendisinin inandığı, ve bizim de inanmamızı istediği- bir göz yanılsaması oluşturuyor. Verileri hafif oynamak, iyi şeyleri misliyle abartarak aktarmak, sistemli bir teste tabi tutulmamış önermeleri gerçek gibi göstermek, kötü şeyleri görmezden gelmek gibi ufak “hile”ler kullanıyor sürekli.  Kitabı okumaktaki saiklerimi başta özetlemiştim. Ben kendimi zorlayıp okudum, kısmen de özetledim. Artık sizin okumanıza gerek yok, birşey kaçırmış olmazınız…


Not 1: Bu yazıya başladığımda Türkiye normal bir karanlık içerisindeydi; bitirirken Özgecan cinayeti, Nuh Köklü’nün öldürülmesi, İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nın TBMM’de kavgalı görüşmeleri, … geçmişti başımızdan. Bugünlerde Çağaptay’ın dediklerine bakınca insan acı acı dahi gülümseyemiyor. Türkiye 20. yüzyıl başlarında küllerinden doğan Anka kuşuna benzetilirken, şimdi üzerine benzin döküp yakan bir meczuba dönmüş durumda… AKP iktidarının (sağ iktidarların geleneği olan devlette yoğun kadrolaşmayı ve yolsuzluğu saymayayım) özellikle 2007 sonrasında girdiği yol ve bu yolda liderinin paranoya ve egosu ile kazandığı ivme devlet yapısı dahil pek çok şeyi kırıp dökerek ne olduğu belirsiz bir karmaşaya götürüyor bizi. Çağaptay’ın övdüğü ve inandığı muhafazakar orta sınıf da yapılan tüm kötülüklere (cinayet, hırsızlık yalancılık, …) göz yumarak gün geçtikçe kirleniyor. Memlekette iyi giden tek şey Kürt barış görüşmeleri, onun da yürütülüş şekli sonucuna olan inancımızı hayli zayıflatır yönde… 2001 krizi ardından IMF komiseri Kemal Derviş eliyle Ecevit ve ortaklarına yaptırılan yapısal reformlar dışında ekonominin herhangi bir yerine dokunulmuş durumda değil. İhracatı çeşitlendirme ve pazarları genişletme yönünde olumlu çalışmalar yapıldığı açık, ancak üretme ve üretkenlik konusunda ciddi sorunlar yaşayan bu ekonomik yapıda bunun da olumlu etkisi sınırlı oluyor. Dış politikadaki yanlışlarımıza bakarak birkaç yıl içerisinde Avrupa hayalini resmi olarak rafa kaldıracağımızı ve kimilerinin çok önem bahşettiği o jeopolitik önem ve  avantajımızı da kaybedeceğimizi tahmin etmek zor olmasa gerek. Kısacası Çağaptay’ın yalnızca bir yıl kadar önce yazdığının tam tersine Türkiye yükselmiyor, alçalıyor ve hızla alçalıyor. AKP iktidarının başında gerçekleştirdiği olumlu şeyleri son birkaç yıldır geri aldı ve hızla olumsuza dönmeye devam edecek. Türkiye için, popüler bir dizinin deyimini kullanayım, Winter is coming


Not 2: Kitabın genel gidişatı ile o kadar ilgili değil, ama Alevilik bölümünü hayli beğendim ben. Bu konuda ilgimin ne kadar sınırlı olduğunu gördüm, daha ayrıntılı okuma ihtiyacı duydum, kaynakların ne kadar sınırı olduğunu farkettim. Son olarak din konusunda bir alıntıyı aktaracağım:

This new Diyanet, with Muslims, Jews, Christians, and others at its helm, should equally fund and support the religious and spiritual activities of all these groups.

Bu hala AKP civarında kalabilmiş az sayıda çoğulcu kişi tarafından önerilen modele benziyor biraz. Ama tabii ki en doğrusu Diyanet’in tümüyle lağvedilmesi, dinin tümüyle (düzgün bir şekilde ve aslen finansal çerçevede denetlenen) sivil toplum örgütlerine bırakılması. Sünni Müslüman bir başkanın altında farklı din ve mezhepleri kapsayacak bir din işleri yapılanması yapmak mümkün değil, manalı değil, gerekli de değil…

Çaldım, Ama Sor Bakalım Neden Çaldım?

Bir arkadaşın web günlüğünde yazdığı bir yazıya açık bir yanıt olacak bu girdi. Serhat Ayan’ı sanırım 2007 yılından bu yana, Pardus’un basına tanıtımını yapma turlarımızdan başlayarak tanıyorum. Geçen zaman içinde seyrek de olsa görüştük, sonuncudan bu yana araya epey bir zaman girse de. Daha çok sosyal ağ aleminde karşılaştık. Serhat’in tknlj.com diye bir sitesi var, bir süredir buraya yazıyor. Kendine özgü bakış açısı, kenarda köşede kalmış önemli meselelere ışık tutması ve sıradışı çıkışları ile bilişim ve teknoloji dünyasında takip edilmesi gereken sitelerden biri. Neyse, Serhat geçenlerde 2014’te Bunları Çaldık  diye bir yazı yayımladı web günlüğünde. Serhat’in sözleri ile

Buradaki çalmaktan kasıt hırsızlıktır. Hırsızlık bizim ülke olarak çok yabancısı olduğumuz bir konu değildir. Bu yazı film ve dizi olarak 2014 yılında en çok korsan indirilen yayınları tanıtmaya yöneliktir.

Ben de kimi içeriği “korsan” indiriyorum, dolayısı ile alındım. Bu yaptığımın “hırsızlık” olduğunu da düşünmüyorum, dolayısı ile yanıt verme gereği hissettim.

share.php

Birkaç yıldır “hafifleme”ye taktım kafayı, fiziksel ortamlardan uzak durmaya, sayısal ve gittikçe daha fazla bulutta içerik edinmeye çalışıyorum. Kitaplar konusundaki durumumu ve sıkıntılarımı daha yeni yazdım; Türkiye’de e-kitabın makul bir geleceği olduğuna inancım hayli zayıf, buna karşın geleneksel / fiziksel kitabı terkettim. Yeni kitapları Amazon’dan ve idefixe’den alıyorum, Kindle Fire cihazımda okuyorum. 900 civarında CD’mi ve 200 civarında DVD’mi sayısal ortama geçirdim, ve fiziksel kopyalarını tutmuyorum artık. Müziklerimi Google Play Music’de tutuyorum, evdeki disk arşivime ek olarak. Yeni müzikleri MP3 olarak alıyorum, TTNet Müzik ve Turkcell Müzik üzerinden genelde. Yeni filmleri sayısal olarak almak mümkün olmadığından DVD olarak alıyor, sayısala aktarıyor (yalnız evdeki disk arşivimde, filmler için benzer bir bulut mecrası bulamadım henüz), sonra da DVD’den kurtuluyorum. TV dizileri için, özellikle klasiklerde (FriendsSeinfeldMarried with Children … gibi) de aynı yolu kullanıyorum. Özetle, belki çoğu korsan içerik kullanıcısından farklı olarak “yasal” yollardan erişebildiğim içeriği, bedelini ödeyerek (bu bedel konusu apayrı bir tartışma, bu yazıya konu değil) ediniyorum, ve yasanın gri bölgesinde kalmayı göze alarak mevcut korumasını kırarak özgürleştiriyor ve kişisel kullanımım için sayısal kopyasını çıkarıyorum.

Peki neden “çalmak” yolunu da seçiyorum? Anlatayım…

Tek sözcük: RTÜK

TV dizilerinin kimi (aklıma Game of Thrones geliyor mesela) Türkiye televizyonlarında da yayımlanıyor. Orada izleyebilirim. Ya da kimi dizilere digiturk Portal üzerinden erişebilirim. Ama bu yolu seçmiyorum, çalıyorum!

17678_422

Çünkü RTÜK’ün saçmasapan kuralları nedeniyle, dünyanın hemen hiçbir yerinde görünmeyen bir şekilde, sansürlenerek yayımlanıyor bu diziler. Parasını vererek abone olduğum, hava dalgaları yoluyla halka açık şekilde yayımlanmayan kontrollü mecralarda bile bu böyle. Benim neyi görüp neyi görmeyeceğime birileri karar veriyor. Evet, 2015 yılında dahi böyle oluyor… Ben de bunu kabul etmiyorum, etmeyeceğim de! Dizinin yönetmeni tarafından (tamam, diziyi sipariş eden yabancı TV kanalının kimi kuralları vb ile sınırlanmış bir çerçevede) benim izlemem için oluşturulmuş görüntü ve sesleri yönetmenin oluşturduğu şekilde izlemek istiyorum ve bunun tek yolu (eğer dizinin DVD’si çıkmamış ise) çalmak!

VCR’ı Hatırlayan?

Yine TV dizileri için bir çalma nedeni: Arşiv oluşturmak. Bu dizi kamuya açık hava dalgalarına geçmiş bir kere, bunu izleyebildiğim gibi kişisel kullanım için kaydetmem son derece yasaya uygun bir iş. Video kayıt cihazlarının piyasaya çıktığı zamanlarda, onyıllar önce bu hakkım dünyanın pek çok ülkesinde, hem de mahkeme kararları ile, teslim edildi.

JVC_VHS_ad_small

Artık VCR kalmadı. Evimdeki digiturk cihazı hem sahipli ve kapalı bir formatta (yani başka bir mecraya aktarmamı engelleyecek şekilde), hem de yalnızca sınırlı bir süre cihazımda kalacak şekilde kaydedebiliyor. Başka çarem yok, arşiv oluşturmak için çalıyorum. Pratiklik açısından bu içeriği “korsan” kaynaklardan indirmek ile başa çıkmak pek mümkün değil.

Her içerik de “korsan”da bulunmuyor, örneğin severek izlediğim Savaş Karakaş ve arkadaşlarının Sudaki İzler programı. Yapım ekibi ile bağlantıya geçmek ve arşivlerini sayısal olarak satın almayı (yalnızca kişisel kullanım için, bir iş planı yok, merak etmeyin :) teklif etmek dahil her yolu denedim, ı-ıh olmadı… digiturk’teki düzensiz ve eksik arşivi kaydetmek tek çare kaldı. Mutsuzum :(

Evet, takıntılı bir insanım, arşiv benim için önemli ve buna çare bulmak zor…

Urfa’daki Oxford

Bazı TV dizileri Türkiye’ye gelmiyor, ya da benim ilgilendiğim zaman penceresinde yayımlanmıyor. Örneğin Danimarka politik draması Borgen. Şimdi ben bu diziyi nereden bulup izleyeyim? Sene olmuş 2015, küresel ağlar var, diziden haberdarım, iyi olduğunu biliyorum. Ama izle(ye)miyorum… Neden? Ya da Stephen Hawking ile Brave New World, bilim ve teknolojinin eriştiği ufukları görmek için birebir. Onu da izle(ye)meyeceğim… Neden? Kusura bakmayın, ben bu dizileri “çalarım”. Çalmayayım isteniyorsa bana makul bir erişim yolu gösterilsin!

sagan_cosmos_dvd

Filmler için de geçerli bu… The Blues Brothers mükemmel bir filmdir, müziği ile ve filmi ile. Bir zamanlar DVD’s bulunuyordu memlekette, ama baskısı tükendi. Artık yok… Ne yapayım? Ben “çalıyorum”, yeni baskısı çıkana kadar… Ya da ilk olarak digiturk’te bir kısmını izle(yebil)diğim Frequently Asked Questions About Time Travel. Aynı şekilde…

Ama bu yöntemi müzik için uygulamıyorum ha! Çünkü zaten beni idare eden bir koleksiyonum var; eksiklerimi de TTNet, Turkcell, … bir şekilde bulabiliyorum. En kötüsünden CD’sini alıp sayısallaştrmak DVD’ye göre çok daha mümkün… Daha yeni koca bir The Police külliyatı aldım. Mozaik’in Külliyat‘ı da çıktı, rahatladık :) Ama mesela Çekirdek Sanat Evi Dinletileri tam serisi ya da bir kısmını bulsam, bakmam “çalarım”…

Rehabilitasyon Mümkün mü?

Evet, çalıyorum… Pişman mıyım? Hayır! Hatta e-kitabın imkansız hikayesinden biraz daha sıkılırsam kitapta da aynı yola girebileceğimi düşünüyorum… Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık‘ını ya da Ümit Kıvanç’ın Pan-İslamcının Macera Kılavuzu‘nu niye okuyamıyorum ben yahu?!? Yıl 2015. E-kitap diye bişey var… Şimdi “kitapta da aynı şeyi yap, fiziksel olarak satın al, sonra sayısallaştır (=korsanını indir), kitabı da yok et” diyenler çıkacaktır mutlaka. Birincisi “korsan” e-kitapların yayınevinden çıkacak özgün e-kitap kalitesinde olacağı konusunda ciddi şüphelerim var (Türkçe e-kitaplar için bu şüphe hayli boş, ama olsun, prensip olarak böyle bir şüphem var). Daha önemlisi DVD’ler için çok manalı bir “DVD’yi yok etme” yolum var, aynı yol kitaplar için pek işlemeyecektir. Son olarak da yayınevlerinin e-kitaba uzak durmasının cezalandırılması gereken bir tutum olduğunu düşünüyorum ve eğer bir gün “korsan” e-kitaba yönelirsem yayınevlerini cezalandırmak için onlara bu içerik için para vermemeyi daha yerinde buluyorum.

7452136106_d313bce747

Evdeki digiturk kutuma 65 TL civarında bi para veriyorum ayda, izlediğim şey yok denecek kadar az. Home TV (ki kızımla gözdemizdi) de şu anki saçmasalak haline geldikten sonra daha da azalacak. Bu kadar az bir servise bu kadar para vermeye ikna olmuş durumdayım. 6 ayda bir “yahu ben bunlara neden bu kadar para veriyorum?” deyip alternatif yolları gözden geçiriyorum ve her seferinde aboneliğe devam etme kararı veriyorum. Film ve TV yapımcıları da ilgilendiğim içeriğe erişmem için bir mecra oluştururlarsa benzer bir meblağı ve hatta makul bir düzeyde kaldığı sürece daha fazlasını vermeye hazırım. (“Hayır bir dizinin bir sezonuna 100 TL vermeye hazır değilim, genelde Amazon’dan 10 sezonu 50 $’a almayı tercih ediyorum”). Evet, Netflix, hulu vb şeyleri, ya da Google Play ya da Amazon hizmetlerin tarif ettiğimin farkındayım. Ve evet, Apple TV’nin buna yakın bir hizmet verdiğinden de haberdarım, ama Apple’ın iş yaklaşımı hoşuma gitmiyor ve eğer tek çıkar yol bu ise tercihim “çalmaya” devam etmek olacaktır. Ama şu ya da bu ya da o nedenle bu hizmetler Türkiye’de verilemiyorsa… Kusura bakmasın kimse, başka seçeneğimiz yok! (Ya da bu hizmetlere Türkiye’den erişmenin hileli yollarını bulup cari açığı artıracak şekilde devam edeceğim hayatıma)

Evet, geçen yazıdaki gibi Türkiye’nin sayısal dünyadan / sayısal ekonomiden kopuk bir memleket olması benim asıl derdim… Geri kalmışlık bu, neresinden bakarsanız bakın. Bir de bu açıdan bakın olaya :)

Kitabın Elektroniği ile İmtihanımız

İlk elektronik kitap okuma cihazımı 2011 başında aldım, bir amazon Kindle! Sanırım 2. nesil bir cihazdı, çok kısa sürede ekranını kırdım ve bir yenisini aldım, bu sefer kılıfı ile birlikte :) 2011 sonbaharında tek amaçlı elektronik mürekkepli bu cihazın bana uygun olmadığına karar verdim ve bir Kindle Fire aldım, yanılmıyorsam ilk nesil. Bu yaz emektar Fire’ı bir takside unutunca terfi zamanı geldiğini farkettim ve artık bir Fire HDX kullanıcısıyım. 2015 başında da kızıma ilk elektronik kitap okuma cihazını, bir Kindle Fire for Kids alacağım. Neredeyse 4 yıldır elektronik haricinde kitap okumuyorum…

Türkiye’de “e-kitap dışında kitap okumuyorum” demek neredeyse “okumuyorum” demekle eş anlamlı, maalesef… Neyse ki ben son 4 yıldır okumalarımı yoğun olarak İngilizce, kurgu dışı, ekonomi ve dünyanın gidişatı konularında yapıyorum. Az da olsa Türkçe ve kurgu da okuyorum. Ama dedim ya, “okumuyorum” desem yeridir. Aşağıda e-kitap ve özellikle Türkçe e-kitapla 4 yıla varan maceram çevresinde Türkiye’de e-kitabın hikayesini anlatacağım, gözleyebildiğim kadarı ve hayli öznel bir bakış açısından…

Yaşasın Amazon!

Öncelikle Kindle ve Fire üzerine: Harika bir cihaz! Harika bir cihaz ailesi! Benim için tablet özelliklerindeki Fire doğru cihaz; kitap okurken sıkılıp internete atlayasım geliyor, RSS’lerimi feedly ile takip ediyorum, twitter ve nadir de olsa Facebook… Ama Kindle (daha doğrusu Paperwhite) kullanan arkadaşlarım da var. Onlara kendilerini okuma akışına teslim etmeyi tercih ediyorlar. Bence ikisi de olur, kişiye hangisi daha uyuyorsa…

kindles_compared

Ama Kindle’ı Kindle yapan cihazdan çok (cihaz da harika, o ayrı) Amazon’un muhteşem e-kitap koleksiyonu. Son çıkanlar, yok satanlar, taa eskiler, uzun kuyruğun ucundakiler, … herşey var! Evet, aslında herşey yok, kimi kitaplar için “yayıncıya haber verin, e-kitabını istiyorum” bağlantısını tıklamak gerekiyor. Henüz olumlu sonuçlanan bir tıklamam olmadı, ama ümit fakirin ekmeği. Çok mecbur kalırsam çok da yasal olmayan yollardan ediniyorum kitabı, 5 yılda 1 kez olduğu üzere.

Amazon’un e-kitap okuma uygulaması (Kindle dışında Android, iOS, chrome, Windows için de bulabilirsiniz aynı yazılımı) son derece temiz, anlaşılır, içgüdüsel, etkileşimi rahat. Yeni çıkan X-ray, Amazon dükkanı bağlantısı, Goodreads bağlantısı, vb özelliklerle sürekli zenginleşiyor ve gelişiyor. Kitaptan örnek bölüm okuma (örneği beğenip kitabı aldığınızda notlarınız, işaretleriniz vb geçmiyor yenisine, Amazon bunu da hallet lütfen!), kitabı arkadaşına verme (bu özelliği kullanmadım 5 yılda), özel aboneliklerle çok geniş bir kütüphaneden kitap ödünç alma, vb hizmetler ile kitap dışındaki okuma deneyimi de çeşitleniyor ve fiziksel kitabın özgüllüklerini edinmeye başlıyor.

Kısacası İngilizce okuyacaksanız ve çok köşe bucakta kalmış kitaplara baskın bir ilginiz yoksa Amazon + Kindle sizin için bir cennet! Benim için öyle…

“Ama Kokusu, Ama Dokusu”

Yılda üç-dört kez, ya twitter’da ya da Facebook’ta, geleneksel “e-kitap mı, fiziksel kitap mı” savaşları yaşanır benim çevremde. Başka çevrelere de sirayet ediyor mu, ya da başka memleket ve kültürlerde de benzer tezler öne sürülüyor mu bilmiyorum. Ama benim şahit olduğum savaşlarda e-kitap karşıtı en yaygın öne sürülen konu “kitabı eline alıp kokusunu içine çekmeden olmaz!” basitliğinde. Olur kardeşim, bal gibi olur, hem de çok iyi ve çok da güzel olur…

Kitapların ezici çoğunluğunda fiziksel ortam; kağıt, üzerindeki mürekkep, kabı, cildi, yazı tipi, kapak deseni, genel olarak sayfa düzeni, vb, içeriği en hızlı ve anlaşılır şekilde okuyucuya ulaştırmak için yapılmış bilinçli bir seçimdir. Çok ufak bir kısmında ise bu fiziksel ortam, içerik ile birlikte okuyucuya sunulan “içerik”in ayrılmaz bir parçası, mütemmim cüzüdür… Bu ikinci tip kitapları e-kitap yapabilirsiniz, ama “içerik”i eksiltmeden ve zedelemeden yapmak için çok özenli davranmanız gerekir, ki her zaman başarılı da olamayabilirsiniz. Ama ilk tip kitapları e-kitap haline getirdiğinizde içerikten hiçbir şey kaybetmezsiniz, evet, HİÇBİR ŞEY…

Buna karşın çok şey kazanırsınız: Üretim ve dağıtım maliyeti ve karmaşıklıkları ile gelen bir sürü problem ortadan kalkar. Özür dilerim, burada geleneksel kitapçılar da bu “problem”in bir parçası gibi görünüyorlar. Nasıl e-kitapların yaygınlaşması ile kütüphaneler geleneksel işlevlerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar ve “bilgi merkezi” adı altında bir varoluş savaşı verdilerse kitapçılar da benzer bir savaş verecekler. Tabii önce kitabı şeyleştiren alışveriş merkezi/zincir kitap dükkanları ile mücadelelerini kazanmaları gerekiyor. Okuyucu için kitapçı iyi birşey, özellikle ehil bir kitapçı varsa içinde… Ama vazgeçilmez ve yeri doldurulmaz değil, internet üzerinde muadili bir mecra bulmak, oluşturmak her zaman mümkün.

Başka şeyler de var: Düşen (düşmesi gereken) maliyetlerle kitaba ve dolayısı ile bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, fırsat eşitliğinde bir adım, sayısal uçurumun bir nebze de olsa daraltılma fırsatı… Henüz bu noktada değiliz, ama e-kitap bu konuda fiziksel kitapla karşılaştırıldığında inanılmaz avantajlara sahip. Kavramsal düzeyde çok önemli şeyler olabilecekken siyasal hesaplarla yalnızca saçma bir donanım tedarik işi olabilen (=heba edilen) FATİH projesi bu avantajları kullanmak için birebirdi…

ebook.empty_.bookshelf.970x0

E-kitabın pratik avantajları da pek çok: Tek bir cihaz ile koca bir kitaplığı, onlarca dergiyi, isterseniz yüzlerce CD ve birkaç DVD’yi yanınızda taşıyabiliyorsunuz. Tatillerde arabanın arka koltuğunda ufak bir kitap + dergi kolisi taşımak, sonra da arabaya gitmeye, kitap ve dergileri ileri geri taşımaya üşendiğimden yavrucakları memleketin nadide köşelerinde gezdirip eve getirmek olağan bir tören halini almıştı. Şimdi Kindle ile hepsi tüy gibi hafif, sürekli elimin altında…

Dezavantajı yok mu e-kitabın? Tabii ki var. Pili bitebiliyor, gözü yoruyor özellikle tablet şeklindeki cihazlar, ilk edinme maliyeti yüksek, tek bir evrensel okuyucu yok, vb. Ama kanımca avantajları ve geleceği fiziksel kitaplara göre çok çok güçlü. Bu nedenledir ki kızımı olabildiğince erken bir yaşta e-kitap ile tanıştırmak ve kitaptan uzak durmadan geleceğe yakın olabilmesini sağlamak istiyorum.

Türkiye’nin Elektronik Kitapla İmtihanı

Evet, İngilizce ve kurgu dışı kitaplarda hayli problemsiz bir hayat vadediyor e-kitap bize. Peki Türkçe’de, kurguda durum ne? Feciat. Evet tek kelime ile FECİAT! Arz edeyim…

Sanırım idefix’in e-kitap işine girmesi ve ilk e-kitapları çıkarması yine 2011 yılında oldu. Yavaş yavaş satışa çıkan okuyucular, veya kendi sattıkları okuyucular, ya da Windows ve mobil ortamlardaki okuyucu uygulamaları ile okunabilir e-kitaplar çıkmaya başladı. Fiyatlar çok cazip değildi, hemen hemen fiziksel kitap ile aynı. E-kitap formatı Kindle’dan değişik (ama geleceğe daha açık) idi, ama bunun da çaresi vardı. Fakat bir dert vardı ki, öldürücü nitelikte: E-kitap yoktu; ne son çıkanlar, ne yok satanlar, ne klasikler, ne şu, ne bu… Okuyacak e-kitap sayısı yok denecek kadar azdı, hala da öyle…

Orhan Pamuk yeni kitabını çıkardı, Kafamda Bir Tuhaflık, herhalde onbinlerce basmışlardır çok satacak diye. E-kitabı yok! Evet evet, yok… Orhan Pamuk’un tek bir e-kitabı var idefix’te, ufak bir derleme. Bu olduğuna göre kendisi ve yayınevi e-kitaba “karşı” değil, ama asıl hazinelerini bu güvenilir olmayan mecraya çıkarmak istemiyorlar besbelli. Ayıp, evet tek kelime ile ayıp… “İstanbul dünyanın başkenti” diyeceksin, ama kitabını e-kitap olarak yayınlatmayacaksın. “Pabucumun (e-kitapsız) başkenti” derler adama!

Arada D&R, Google, sanırım Apple (emin değilim) ve en son da Babil e-kitap işine girdiler. Sonuncusu hariç şöyle bir suyun sıcaklığını kontrol etmek amacıyla, parmaklarının ucuyla. Ama hala e-kitap koleksiyonumuz acınası durumda, ne genel ne de tematik okuyucuyu tatmin edebilecek halde.

Ekran görüntüsü 2015-01-01 22:05:27

Neden? Anlayabildiğim kadarı ile yayıncılar “korsan e-kitap”tan çekiniyorlar.İş Bankası Kültür Yayınları, yakın zamanda kısmen de olsa YKY, Can Yayınları ve Doğan Kitap gibi yayınevleri de olmasa namaz hocası, kişisel gelişim ve metabilim kitaplarına kalacağız toptan 😛 İletişim, ithaki, Everest hiç yoklar; ayrıntı, Oğlak ve Sel’in koleksiyonları utanç verici… Çoğu 20. ve hatta kimi 19. yüzyıl kafası ile çalışan bu işletmeler e-kitabın onlara sunduğu ve sunabileceği olanaklardan bihaber, yalan yanlış duyup inandıkları tehditlerin ışığında (ya da karanlığında mı diyelim) kirpi gibi tostoparlak olmuş bekliyorlar. Neyi mi? Aslında hiçbir şeyi… 20-30-50 yıldır uyguladıkları kural ve yöntemlere halel gelmeden bir 10-20-40 yılın daha geçmesini herhalde. Çok beklerler!

Yazarlar herhalde konudan habersiz ve umursamaz haldeler. Muasır medeniyette kimi yazarlar kitaplarını sadece e-kitap olarak yayınlarken bizimkiler seyrediyor. Oysa e-kitap özellikle yeni ve genç yazarlar için ne kadar büyük bir fırsat! Ajanslar ve menajerler ne yapıyorlar kim bilir…

Ekran görüntüsü 2015-01-01 22:08:23

E-kitap satıcıları daha mı iyi? Hiç sanmıyorum. Mahalledeki yeni çocuk Babil’i saymazsak görünürde ciddi bir tanıtım, eğitim, teşvik vb yok. Dostlar alışverişte görsün misali güdük koleksiyonlar, haftalarca ve aylarca değişmeyen çok satan listeleri, tozlanmış son çıkanlar. Kimileri sanal fuar yapıyorlar, koca koca indirimlerle, bildiğimiz fiziksel kitapların bildiğimiz stoklarını eritmek için… Sanal kitap fuarında (sanal) e-kitaplara süper indirimler yapmaktan daha doğal ne olabilir? Yapmıyorlar…

Devlet? Bu sene başına kadar e-kitabı elektronik bişey gibi görüp %18 KDV alıyordu, yeni %8’e indirdi, Allah razı olsun.

Okuyucu? Eh biz de talep etmiyoruz demek ki makul bir arz yok ortada. Ha, ben ediyorum şahıs olarak, ama yetmiyor :(

Sizin DRM Ne Marka?

Memlekette e-kitabın  başındaki belalardan biri de DRM, yani Digital Rights Management, yani sayısal hak yönetimi. Nedir DRM? Sorarsanız korsana karşı bir çare! Pehhh… Bence saçmalığın daniskası.

DRM-locked-book

Şimdi sizin e-kitabınız kontrolsüz olarak ortalıkta dolaşmasın yalnızca satın alan kişiler tarafından okunabilsin diye DRM diye bir teknoloji var. Kitabı alıp şifreliyor. Açmak için sizin bir şifreleme anahtarına ihtiyacınız var. Bu anahtar da e-kitap okuyucu cihazınız, okuma yazılımı, mobil uygulama vb her neyse orada var. Prensipte bu anahtarı oradan çıkarmak imkansız olduğu için yalnızca ve sadece anahtara sahip olanlar, yani kitabı satın alanlar okuyabilecek kitabı. Tüm sayısal önlemler gibi bu “prensip” de işlemiyor, anahtar çıkarılıyor o cihaz ve uygulamalardan ve DRM kaldırılabiliyor. idefix’ten aldığım e-kitapları Kindle’da okuyabilmemin sırrı bu zaten. Neticede beyhude çaba!

Amazon’un kitapları DRM’siz. Kaçak ve korsanı göze almış kendileri, iş modelini ona göre yapılandırmışlar. idefix’inkiler DRM’li, Adobe DRM diye neredeyse dünya standardı olmuş bir yöntem kullanıyorlar. Evet, kırılıyor, ben kırdım, satın aldığım kitapları kendi kullanımım için böyle özgürleştiriyorum :) idefix bu iş için Adobe’a para veriyor. Altyapı yatırımı 15.000 TL civarında, yıllık 3.500 TL civarında bakım ücreti. Kitap başına da 50 krş ya da 1 TL civarında bir para. Yani ayda 1.000 e-kitap satsanız kitap başına 1,25-1,75 TL vermek gerekiyor Adobe’a. Ne için? Kırılabilir bir koruma için. Kim veriyor bu parayı? Ben, yani kitabı satın alan kişi. Akıllara ziyan!

Yeni girişim Babil diyor ki “e-kitapların pahalı olmasının nedeni DRM’e verilen paralar”, kısmen doğru. DRM’e para vermeseler herhalde %10-20 ucuzlatmak mümkün olur e-kitapları. Satışlara bir etkisi olur mu bilinmez, ama iyi birşey. Ama Babil öyle yapmıyor… Ne yapıyor? Adobe’un pahalı DRM’i yerine acayip bir Ukrayna (?) firmasının bilinmez DRM’ini kullanıyor. Diyelim buna kitap başına 50-75 krş veriyor, dolayısı ile kitapları da %5-10 ucuzlatabiliyor. Değer mi? Hayır! Efendim? HAYIR!!! Neden? Çok basit: Bu bilinmez DRM nedeniyle Babil’den aldığımız e-kitapları özgürleştirmek mümkün değil. Kendi okuyucularına (Calibro diyorlar ve kimi teknoloji yazarları dahil pek güzel tanıtım ve reklamını yaptılar) ya da kendi uygulamalarına (ki inanılmaz kötü bir uygulama, kullanışlılık, etkileşim ve de arayüz açısından) bağlı herşey. Babil’in başına bir iş gelse emek emek oluşturulan e-kitap koleksiyonunun çöpe gitmesi bile ihtimal dahilinde. Hepi topu yarım simit parası için!

Babil, bir yandan sevinilecek şekilde, yayınevleri arasında sıkı bir tanıtım ve ikna turuna girişti. “Bizim DRM’imiz daha iyi” tezini de kullanarak (tahminen), e-kitaptan uzak duran yayınevlerini bile dükkanlarına alıyorlar. Bir açıdan harika bir hareket: Sonunda beyaz atlı prens geldi ve memlekette e-kitabın yaygınlaşması için birşeyler yapıyor. Öte yandan ise korkutucu: Herşey saçma sapan bir DRM ve yayınevlerinin bu DRM’in iyiliği ve güzelliğine inançları üzerine kurulmuş. Eh, bize de “e-kitabı anlamışsın, ama yanlış anlamışsın” demek düşüyor tabiatıyla…

Gelecek Ne Vadediyor?

Dünyada daha fazla e-kitap vadediyor. Özellikle dergilerle başlayan, zaman içerisinde kitaplara da bulaşması kaçınılmaz olan daha etkileşimli, sesli, videolu bir okuma deneyimi vadediyor. Ucuzlayan kitaplar, tükenmeyen baskılar, dolup taşmayan (sonsuz kapasiteli) kitaplıklar vadediyor. Tüm kitaplarımızı ve hatta tüm kitapları istediğimiz anda istediğimiz yerde elimizin altında bulmayı vadediyor. Yeni ve genç yazarların ve şairlerin okuyucuya daha kolay ulaşmasını vadediyor. Daha özgür ve daha renkli bir kitap dünyası vadediyor.

Türkiye’de? Maalesef bunları Türkiye’de vaat etmiyor şimdilik ve yakın gelecekte. Belki gerçek bir beyaz atlı prens, ne bileyim Amazon felan gelene kadar…

Bir devrin sonu…

Pardus proje yöneticisi iken Özgür Yazılım, Linux ve Pardus ile ilgili günlük girdilerimi Pravda Pardus adını verdiğim pardus.org.tr alanında yayınlıyordum. 2008 yılında Avrupa Komisyonu’nun benim de katıldığım bir toplantısı / çalışması ile ilgili olarak yazdığım eleştiri neredeyse bir diplomatik krize yol açayazınca kişisel görüş içeren yazılarımı kişisel günlüğüme, ET’s R’n’R Gumbo‘ya taşıdım, Pravda’da yalnızca kuru resmi duyuruları yapmaya başladım. Pravda, Pardus’tan ayrıldığım gün durdu, yeni TÜBİTAK kaldırana kadar donmuş haliyle yayında. Bugün itibarıyla, Pardus için son yazımı yazdığıma göre, R’n’R Gumbo da bu açıdan işlevini tamamladı. Artık burada Özgür Yazılım ve Linux üzerinde yazmayacağım…

Peki bu konularda hiç mi yazmayacağım? Yoo, yazacağım. Hatta geçtiğimiz yıllara göre daha fazla yazmak niyetindeyim. O zaman nerede yazacağım? Yeni blog alanımda yazacağım. Henüz hazır değil, ama blog.linuxera.com/tekman gibi bir adresi olacak muhtemelen. Zaman zaman kontrol edin bakalım adres hayata geçmiş mi?

Peki burada ne yazacağım? Burası yeniden kişisel web günlüğüm olacak. Seyahatlerim (geçtiğimiz haftalarda bir Antakya gezimiz oldu, yazacağım), yediklerim içtiklerim (örneğin National Geographic Türkiye‘nin geçen aylarda dağıttığı 50 Meyhane ekinde yer alan mekanları 2015 sonuna kadar tamamlamak niyetindeyim, oraları yazacağım), pek acemisi olduğum sportif hobilerim (yelken ve uzun zamandır ara verdiğim SCUBA), pahalı (?) meraklarım (kalem, mürekkep, saat ve puro), okuduğum kitaplar (birkaç tane yelken kitabı bitirdim, onları belki toplu halde, birkaç tane ekonomi, birkaç tane cumhuriyet “tarihi” kitabı okuyorum, onları da bitince), izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler ve diğer şeyler hakkında yazacağım burada. Epey zamandır sessiz ve durgundu, twitter başta olmak üzere hızlı sosyal ağlar sağolsun, inşallah yeniden canlandıracağım buraları…

Son olarak bir ifşaatta bulunayım, merak edenleriniz vardır belki: Blogun adı neden ET’s R’n’R Gumbo? Çünkü benim ilk blogumun adı buydu. “Başka blogun mu vardı, bu senin ilk blogun” diyeceksiniz, demeyin… Yanılmıyorsam 1994 yılında, internet daha fena halde körpe, Mosaic ve www memlekete yeni gelmişken, ben Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi’nde bilişim işlerini yürütürken… bir “blog” oluşturdum kendime. Son derece basit ve sade bir web sayfasında, tam da biraz önce yazdığım şeyleri, birer-ikişer sözcük ve ufak birer resim ile anlatan. Bir süre güncellemeye çalıştım, ama benden başka okuyanı olmadığını görünce ve zaman sıkıntısı yaşamaya başlayınca bıraktım. Taa 10 yıl sonrasına kadar. İşte o web sitesinin adı R’n’R Gumbo idi, pek severek dinlediğimiz Professor Longhair‘in meşhur ve efsanevi Rock ‘n Roll Gumbo albümüne ithafen. Gumbo ise özellikle New Orleans yöresinde pişirilen karışık deniz mahsulü ve sebze çorbasına verilen isim. Eh, burası da bendenizin, özellikle rock ‘n roll eğilimli, ortaya karışık web günlüğü ya :)

“yapma demiyorum, yine yap …”

18 Aralık 2011’de o zamanki mesai arkadaşlarıma gönderdiğim ve Pardus’tan ayrılışımı bildiren e-postada

Her işime yaptığım muameleyi buna da yapacağım: “Kapıdan çıkınca kafandan da  çıkar!” Bu nedenle Pardus’un geleceği, şusu, busu konusunda orada  ya da  burada ahkam kesmeyeceğim;

sonra da 2 Ocak 2012’deki tweet’imde

az kaldı, 12 saat sonra içinde “Pardus” geçen cümleler kurmamaya başlayacağım… ya sabır!

demiştim. Ama sözümde dur(a)madım, ayda/iki ayda bir (nasıl saydığımıza bağlı olarak) Pardus ile ilgili bir tweet yapmışım, birkaç kez tweeter sohbetine/tartışmasına dalmışım… Dahası, Danışma Kurulu ve eski ve yeni TÜBİTAK yönetimleri üzerine blog girdileri yazmışım. Allah ıslah etsin, ne diyeyim…

Bu yıl başında, özellikle yeni girişimimiz / işimiz ile tam ve fazla zamanlı ilgilenmeye başlayınca bu kez kendime söz verdim, ve sözümü tutuyorum. Bu istisna hariç: TÜBİTAK’ın “Pardus” adı altında çıkardığı dağıtım  ile ilgili olarak, ve aslen tarihe kayıt düşme görevini yerine getirmek amacıyla, birşeyler yazmak zorundayım. Tartışanlara, yapan ve yapmayanlara (isterlerse) yardımcı olması için; damdan düşmüş olmam hasebiyle…

TÜBİTAK UEKAE bünyesinde Eylül 2003’de başlatılan ve adını, Ulusal Dağıtım’dan, uludağ koyduğumuz projenin daha yön belirleme safhasında, o zamanlar proje yöneticisi olan Alp Öztarhan, ilk teknik elemanlarımız sevgili Barış Metin ve sevgili Serdar “Hoca” Köylü ile, zaman zaman da Görkem Çetin’le seçeneklerimizi tartıyorduk. Başbakanlık, bir “milli işletim sistemi” geliştirilmesini düşünüyordu, arada “açık kaynak” lafı geçiyordu; hepsi bu! Boşlukları doldurmak bize düşmüştü. Biz de dört seçenek belirledik (ilki hariç kod adlarını şimdi koyuyorum, açıklama ve değerlendirmeleri de 9 sene öncesine arada edindiğim tecrübeyi de katarak yapıyorum)…

“Red Hat Türkiye”

Nedir: Özgür Yazılım felsefesi ve pratiği açısından her dağıtım “bizim” ve “milli/ulusal” dağıtımımız sayılabilir, sözcükleri azcık eğip bükersek. Dolayısı ile aslında bir dağıtım/işletim  sistemi geliştirmeye gerek yok. Herhangi bir “özgür” dağıtımı “milli işletim sistemi” olarak belirlemek mümkün. Sonuçta Başbakanlık “üretin” demiyor ki, kullanmak için istiyor. Alalım bir (örneğin Linux) dağıtımı, belki üzerine az-biraz görsel makyaj, tamam! Asıl enerjimizi milli işletim sisteminin kullanılmasına verelim. Marka/fikri mülkiyet konusunda hassassanız ve başka planlarınız varsa CentOS gibi bir “temizlik” yapabilirsiniz, kendi markanızı kullanırsınız; yoksa doğrudan adıyla sanıyla seçtiğiniz dağıtımı…

Avantajı/Dezavantajı: Temel avantaj, tabii ki, maliyet etkinliği. Neredeyse hiçbirşey yapmadan bir “milli işletim sistemi” sahibi oluyorsunuz. Dezavantajları çeşitli: Bilgi birikimi oluşturamıyorsunuz, özellikle bir dağıtımın/işletim sistemi iç işleyişi konusunda (ki bu özellikle Alp’in altını kalın kalın çizdiği bir gerek, neredeyse ön şart idi). Avantajı, altyapı yerine uygulamalara ağırlık verebiliyorsunuz (ki bu noktayı daha en başlarda zamanın LKD yönetimi ısrarla vurgulamış ve bir dağıtım geliştirme işine hiç girişmememizi önermişti). Dezavantajı, bu şekilde Amerika’nın Seattle kentinde işletim sistemi geliştiren bir şirketle işbirliği yapmaktan çok da uzağa gidemiyor oluşunuz (Özgür Yazılım vurgusunu kaldırırsak). Bir başka dezavantaj yol haritasına hakim olamamak, yarın bürgün Başbakanlık “ben milli işletim sisteminde şöyle şöyle özellikler istiyorum” dediğinde, “ama efendim, şu şu firması/dağıtımı onu yapmadan bizim yapabilmemiz pek mümkün değil” demek zorunda kalmak.

Netice: Bu seçenek hızla elendi :) Nedenleri çeşitli: Bilgi birikimi yolunun kapalı olması, TÜBİTAK çatısı altında yürütülecek bir araştırma ve/veya geliştirme projesinden çok bir “iş geliştirme” işi olması, yol haritası bağımlılığı, …

“Törkiş Ubuntu”

Nedir: Kendi dağıtımımızı yapmak, ama iş yükünün hallice kısmını ana kaynağa (upstream) itelemek. Bu sayede bir yandan gerçekten bir “milli işletim sistemi” geliştiriyor olacağız, diğer yandan da binlerce (o sıralarda debian paket sayısı 18 binlerdeydi, yanlış anımsamıyorsam)  paketi yapma ve entegre etme işi ile uğraşmamız gerekmeyecekti. Bir süredir aramızda konuşup analiz ettiğimiz “mevcut Linux dağıtımlarının yanlışları”, “neden bu yıl da masaüstünde Linux’un yılı ol(a)madı”, vb konularda doğrusunu yapma olanağı da bulacağız,  çünkü “Red Hat Türkiye”den farklı olarak kaputu açacağız ve elimizi pisleteceğiz bu sefer. Tam bir Özgür Yazılım metodolojisi uygulaması…

Avantajı/Dezavantajı: Yine önemli bir avantaj maliyet, örneğin yüzlerce geliştiricisi olan debian’ı temel alsanız ne biçim işgücü tasarrufu sağlarsınız, değil mi? Bilgi birikimi konusunda da özellikle “Red Hat Türkiye”ye göre avantajlı, kaynak kodunun içine girip gerekli yerlerde elliyorsunuz bile,  örneğin siz de fedora geliştiricisi oluyorsunuz… Yol haritası konusunda bağımlılık kısmen devam ediyor, ama “Red Hat Türkiye” kadar değil. Gereken bir özelliği girip kendiniz ekleyebiliyorsunuz. Ama örneğin Ubuntu’nun Unity seçimi gibi tmel yol ayrımlarında temel aldığınız dağıtıma bağlısınız. Burada temel sorun çatallanacağınız ana dağıtımı bulmak / karar vermek! Vurgulamak istiyorum: Vakit  2004 başı, Red Hat daha yeni fedora’yı çıkarmış ortaya, SuSE’yi Novell almış, geleceği belirsiz, debian kararlı sürüm çıkaramıyor… Ubuntu daha ortalıkta yok, Mark Shuttleworth ilk uzay turisti olmanın keyfini sürüyor daha :) En yakın aday Mandrake, onun da iş planı karmaşık, yarı açık-yarı kapalı… Gentoo teknik ekibin iştahını kabartıyor gibi görünse de hedeflediğimiz masaüstü kullanıcısı için fazlasıyla hantal ve teknik!

Netice: O aralarda bu seçeneğin destekçisi çoktu. Başta Alp geliyor, aklımda kalan bir başkası Recai Oktaş, sanırım 19 Mayıs Üniv’den, yanılmıyorsam Görkem de bu yola yönlenmemizi istiyordu, açık ve net bir şekilde söylememiş olsa da. Çok yakın vakitte, daha geçen ay, Umman’da ulusal Özgür Yazılım girişimlerini anlattığım konferansın dvetli konuşmacılarından birisi de laf arasında “neden yeni bir dağıtım neden -örneğin- debian değil” diye sordu; yani son derece geçerli bir seçenek! Bu seçenek “Pardus” ile birlikte sona kaldı, ama mevcut Linux dağıtımlarının çatallayarak düzeltilemeyecek denli büyük ve kronik sorunları olduğu saptamasına (siz isterseniz NIH – Not Invented Here sendromu da diyebilirsiniz) dayanarak elendi sonunda.

“VanX”

Nedir: “Tam milli” işletim sistemi! İlk satırından sonuncusuna kadar bizim yazdığımız, içinde ne olduğunu en iyi ve en ok bizim bildiğimiz (biz koyduk çünkü) bildiğimiz… Finlandiya’da üniversite öğrencisi yapmış, biz niye yapmayalım. Ne fikri mülkiyet sorunu var (ister GPL yap, ister BSD, ister kendi lisansını), ne “milli/ulusal” olmasında dert. Neden VanX mi? Onu da sevgili Onur Küçük’e soracaksınız, Pardus içi anı/anekdotlardan biri :)

Avantajı/Dezavantajı: En büyük avantajı bilgi birikiminde: Sıfırdan bir işletim sistemi yazıyorsunuz, bunu getireceği bilgi ve tecrübeyi başka ne getirebilir? Yol haritası tümüyle bağımsız, istediğinizi koyun, yarın beğenmediniz -hoppa- çıkartın! Dezavantajı ise öldürücü: Maliyet! O sıralarda ya da hemen sonrasında Linux Vakfı’nın yaptırdığı araştırma Linux çekirdeğinin “maliyet”ini 800 milyon ABD Doları olarak buluyordu. Nereden baksanız en az 7.000 kişi-yıl karşılığı bir emek…  Memleketteki tüm bilgisayar mühendisi ve programcıları dizseniz (ve 9 kadının 1 ayda bebek doğurabileceğine inansanız) bile 1 yılda tamamlanacak bir proje. Ki bu karmaşıklıkta bir proje milyonlar ve milyonlar harcandıktan sonra tamamlanamayacağı anlaşıldığı için kapatılır ve rafa kaldırılır genelde. Üniversitede dönem ödevi olarak yapacaksanız, ne ala! Ama “milli işletim sistemi” yapmak istiyorsanız, olmayacak dua :( Pardus ortaya çıktığında ve popülerleştiğinde bu işe soyunduğunu ilan eden C ve Sistem Programcıları Derneği de havlu atmış anlaşıldığı kadarı ile, çünkü olmaz. Biz de yıllarca “bu Linux, bunun neresi milli” diyenlere bunu anlatmaya çalıştık, ama hala duymayan / anlamayan kalmıştır mutlaka 😉

Netice:  İlk anda elendi ve bir daha konuşulmadı…

ve … Pardus

Nedir: Linux ve Özgür Yazılım temelini kullanarak, ama “mevcut Linux dağıtımlarının yanlışları”, “neden bu yıl da masaüstünde Linux’un yılı ol(a)madı”, vb konularda doğrusunu yaparak bir dağıtım geliştirmek. Yeni bir paket sistem şart, çünkü mevcutlar şişmiş, kendi işini bırakıp sistem yönetmeye kalkmış, başarısız (biz söylemiyoruz, 2002 yılında dpkg lider  geliştiricisi söylüyor) ve yeniden yazılmalı… Yapılandırma yönetim çerçevesi ve sistemi gerekli, çünkü masaüstü Linuxlar insan evladı için değil (işte Ubuntu’nun mottosu…). E bunlar işin içine girince ilkinden sonuncusuna tüm paketleri de biz (yeniden) yapacağız…

Avantajı/Dezavantajı: Avantajları çok: Bilgi birikimi, yol haritası bağımsızlığı… Öte yandan olurluğu var, “VanX” gibi değil: en erken hesaplarımıza göre  15 kişilik bir ekiple, 1 yılda, 10 kişi-yıl çaba harcayarak (“VanX”in neredeyse binde biri!), 500.000 “milyon TL” harcayarak (Kasım 2003 parası, enflasyonu hesaba katsak herhalde şimdinin 1,5-2 milyon TL’si)  cillop gibi bir dağıtım çıkarmak mümkün. Dezavantajı tek: Dağıtım oluşturmak için gereken her işi kendiniz yapacaksınız… Dağıtım için upstream sizsiniz, sırtınızı yaslayacağınız kimse yok. Bu bir yandan projenin karmaşıklığını artırırken aynı zamanda maliyetini de yükseltiyor…

Netice: Biliyorsunuz… Pardus seçildi ve yüründü. Kim mi seçti? Yukarıda adı geçen ekip elemanları tavsiyesi ve yönlendirmesi ile UEKAE’de projeyi izlemek ve yönlendirmek üzere kurulmuş gayrı resmi bir kurul (ben “YönK” adını vermiştim) ve zamanın UEKAE Müdürü. Ama aslen biz… Pardus ekibi!

2004 başlarında kimi sıkıntılar, farklı yaklaşımlar söz konusu oldu; Eylül 2004’de yeniden yapılanmaya gidildi; Şubat 2005 Çalışan CD (dikkat ediniz, ilk kez Live CD’ye Türkçe bir karşılık getirdik, sevgili Gürer’in kulakları çınlasın, “Çalışan” CD!) ve 26 Aralık 2005 Pardus 1.0… Kasım 2003’de zamanın UEKAE Müdürü’ne 15 kişiye ulaşacak bir ekiple ve 500.000 “milyon TL” harcayarak Pardus 1.0’ı (o zamanki kod adını duymak bile istemezsiniz :) 27 Aralık 2004 tarihinde yayımlama vaadinde bulunmuştum. Eylül 2004’de projenin başına geldikten sonra ben dahil 10 kişiyi zar-zor bulan bir ekiple, projenin başından itibaren (ki sürtünmesi yüksek 4 + beyhude geçen 4 ay da dahil buna) maliyeti 755.000 “milyon TL” olacak şekilde ve de arada bir de Çalışan CD çıkarak, Pardus 1.0’ı 26 Aralık 2005 günü  yayımladık… Bunu başaran adıyla sanıyla Pardus Ekibi‘dir, ben olsa olsa onların önünü açtım. Ekim 2003’ten Aralık 2005’e giden yol her açıdan yaşanmaya değerdi! Proje başında ve  ben yönetimi aldıktan sonra YönK ve UEKAE Müdürü’ne yaptığım sunular, proje plan ve ölçeklemeleri, … bence çok değerli ve dersler içeren belgeler. Belki 10. yıl dolduğunda paylaşırım internetten :)

ve şimdi…

Seçimimizden pişman mıyım? Kesinlikle hayır. O zaman, verilenler ve istenene bakınca, kimi kısıt ve diğer etkenleri katınca, en doğru kararı verdik. “Törkiş Ubuntu” yönünde bir karar versek daha mı iyi olurdu? Pek birşey farketmezdi, olsa olsa Pardus’un uluslararası camiada görünürlüğü ve bilinirliği biraz daha az olurdu. Bakmayın “paket sayısı az olduğu için Pardus yaygınlaşamadı” geyiğine, kurumsal kullanıcıların istediği paketler ve diğer özellikler anında eklendi; MSB projesinde upstream olan LTSP’yi sollayıp, iki yıl da fark atıp Pardus Terminal Sunucu Projesi’ni hayata geçirdik, 5 buçuk yıl tık demeden, son üç yılı sıfır bakımla çalışan sistem bu. “Törkiş Ubuntu”nun da sonu aynı olurdu, ayrıntısını merak eden Pardus’un Makus Tarihi‘ni okusun… Orada paket sayısı, teknik zorluklar, şu-bu geçiyor mu hiç?

Peki bugün aynı işle görevlendirilsem, yine aynı seçimi mi yaparım? Kesinlikle hayır! Geçen 9 yılda Linux dağıtımları, özellikle kullanışlılık açısından, çok yol katettiler; artık ana dağıtım olarak kullanılabilecek birden fazla alternatif var. Şimdi benim seçimim “Törkiş Ubuntu” olurdu. Umman’da konuşmamdan sonra bir Ummanlı sordu, “biz de ulusal bir dağıtım geliştirmek istiyoruz, neye dikkat edelim” diye, ben de “sakın yapmayın, Ubuntu kullanın” dedim, ben öyle yapıyorum :) 2003’ün doğruları 2013’te geçerli değil, hayal görmeyelim…

Peki, yeni TÜBİTAK ne yaptı? Öncelikle Pardus seçimini tartışır gibi yapıp, “paket sayısı az” argümanını merkeze alarak, maddog ve Alex gibi şahitler eşliğinde, bu seçimin yanlış olduğuna karar verdiler. Ama bu tartışmayı düzgün, açık ve şeffaf bir şekilde yapmadılar. Bu bir… Sonra teknik ekibi çeşitli yol ve yöntemlerle tasviye ettiler, projeyi elemansız bıraktılar. Tüm bilgi birikimi, tecrübe, içtimai sermaye gitti. Ki projeyi bırakın, Özgür Yazılım camiasına, onu geçtim Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüktü bu. Bu iki… “Törkiş Ubuntu” seçeneğine yöneldiklerini söylediler, ama gereklerini yerine getirmediler (o zaman endişe ve düşüncelerimi yazmıştım).  Sonunda döndüler “Red Hat Türkiye” yaptılar. Bunu yaparken de son derece ketum, kapalı ve merkezci bir tavır ve yöntem kullandılar.  Bu üç ve dört…Ve  -ki benim açımdan en kötüsü- yeni dağıtımlarına “Pardus” adını verdiler. Bu da beş…

Şunu vurgulayalım: Pardus, TÜBİTAK’ın markası. İstediğini yapar, istediği gibi kullanır. Yine de kamu hizmeti görmesi, kamu kaynağı kullanması, Özgür Yazılım’a bağlılığını önce ve şimdi dile getirmesi, camia(lar)a karşı sorumluluk taşıması, … nedenlerle tam da öyle değil.  Bizler de, Pardus adının bir marka haline gelmesinde emeği geçenler, vefa ilkesi çerçevesinde bazı şeyleri -en azından etik anlamda- sorgulama hakkına sahibiz!

ve sonra…

Bir kere, Pardus yalnızca bizim dağıtımımızın adı değildi. Pardus, Özgür Yazılım yolu ile Türkiye bilişim pazarını dönüştürme projesinin adıydı. PiSi ve ÇoMar’dan başlayıp  bireysel ve kurumsal sürümlere, oradan Pardus Göç ve Eğitim Ortakları’na, taa FATİH projesine ve Türkiye’de Özgür Yazılım üretme ve kullanma politikasına uzanan bir proje… Bu proje aşağı (teknik) katmanlarda başarılı oldu, orta (iş) katmanlarda elinden geleni yaptı, ama üst (politika) katmanlarda sınıfta kaldı. Ayrıca değerlendirilir… Ancak şu anda bu projenin çoğu unsuru ve katmanı ortadan kaldırılmış durumda. Yeni teknoloji üretmiyorsunuz, bilgi birikimi harcanmış, FATİH’deki “Pardus” (daha doğrusu debian) göstermelik, Microsoft ile pazarlık amacıyla orada, politika namevcut… Yalnızca “Pardus” markasının, eski ekibin, eski UEKAE çalışanlarının kazandırdığı kurumsal “müşteri”lerle, ve yetkinliklerini geçtim, kimlikleri belirsiz bir takım “iş ortakları” ile, yeni TÜBİTAK’ın büyük desteği ile oluşan büyük fonlarla bir ekonomi oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bu ekonomi bir tüketim ve tedarik ekonomisi olur, “Pardus”un amaçladığı ve hedeflediği üretim ve büyüme ekonomisi olamaz. Bu ekonomi, Daron Acemoğlu ve James Robinson‘a inanırsak, sürdürülebilir bir ekonomi olmaz, sonunda çöker… Ama pek çok istihraç modeli gibi bir süre başarılı görünebilir, yeni “müşteri”ler bulursunuz, yeni “iş ortakları” edinirsiniz. Ama sonunda kralın çıplaklığı ortaya çıkar ve tıkanır kalırsınız…

Ha, açılır ve şeffaflaşırsanız… “Pardus” adını kullanmaktan vazgeçip “Red Hat Türkiye” modelini benimsediğinizi ilan ederseniz; ya da bence daha iyisi gerçekten “Törkiş Ubuntu”ya dönerseniz… Süreçlerinizi daha katılımcı hale getirirseniz… Tedariğe olduğu kadar üretime (gerçek üretime, şu anki dağıtımınızda olan (daha doğrusu olmayan) üretime değil) değer vermeye başlarsanız… Ulusal politikalar geliştirilmesi yönünde doğru adımlar atar, farkındalığı artırıcı çalışmalar yaparsanız (ki bunların her ikisini yapmak için kaynaklarınız ve daha da büyük kaynaklara erişiminiz var, görebiliyoruz)… hem sürdürülebilirliğinizi sağlarsınız, hem Özgür Yazılıma katkı yaparsınız, hem de Türkiye’ye gerçekten değer katarsınız.

Ama bunları yapsanız dahi o dağıtıma “Pardus” demeyin, o Pardus değil çünkü…

Bir de, her halükarda, Pardus’un tasviyesinin muhasebesi yapılmalı zaman içerisinde, her yönüyle…

Evet, son duamız ile bu yazı tamamlandı. Artık Pardus hakkında yazacak birşeyim kalmadı diye düşünüyorum: En başını anlattık, ortasını anlattık, sonunu biliyorsunuz… Sözümü tutup çenemi kapatıyorum, belki 10. yılda yayımlayacağım bir dizi belge dışında :)

Birkaç feragat cümlesi: Red Hat ve Ubuntu sahiplerinin tescilli markaları, burada mecazi olarak kullanıldılar, “Red Hat Türkiye” ve “Turkish Ubuntu” diye oluşumlar / ürünler yok. VanX’de Van şehri adının kullanılmasının hiçbir açık ya da kapalı amacı yok, Onur Küçük teyit edecektir bunu :) Şu anda çalışmakta olduğum firma Linux ve Özgür Yazılım konusunda faaliyet göstermekte ve kurumlara çözüm ve hizmetler sağlıyor. Yazıyı arzu eden TÜBİTAK ile olası rekabet durumumuz merceğinden okuyabilir. Bununla birlikte firmamın mevcut durumda bir “Pardus” “iş ortağı” olmak gibi bir niyeti yok, hatta eğlenceli bir şekilde adını mecazen kullandığım Red Hat firması ile ileri düzeyde iş ortağı durumundayız. Mevcut durum benim tarif ettiğim şekilde değişirse dahi TÜBİTAK iş ortağı olmak gibi bir niyetimiz de yok, Red Hat ile ortak olmaktan son derece memnunuz.

Pardus’un makus tarihi (2007-2011)

Pardus’un başına gelmekte olanlar ile ilgili bir önceki günlük girdimi bitirirken günün birinde

TÜBİTAK ve UEKAE’nin mevcut ve önceki yönetimleri Pardus’la ilgili neler yaptılar ve neler yapmadılar

konusunda yazarım belki demiştim; o gün geldi. O gün geldi; çünkü Pardus Danışma Kurulu toplantısı (Necdet Yücel, Doruk Fişek ve Sezai Yeniay‘ın yazdıklarından öğreniyoruz olanları), bir önceki yazımdaki kimi öngörülerin, beni de şaşırtacak derecede erken, gerçekleşmesi, bu gelişmelerin yankıları, vb hareketliliği artırdı. Ne yazık ki pek çok camia ve ekosistem üyesi eski TÜBİTAK Pardus ekibinin ne derece yanlış, kendilerinin zamanında ne derece doğru olduklarını ispatlama yarışına girdiler. Eh bu da konuda söyleyeceklerimi bitirip yoluma devam etmek kararlılığımı had safhaya getirdi…

Alın size Pardus’un 2007-2011 arası az bilinen bir tarihçesi. Beğenen, beğenmeyen çıkar; kimi “tozpembe” der, kimi “kapkara”; bilemem, size kalmış birşey. Ama Pardus’un son 5 yılı üzerinde ahkam kesmek isteyenler ellerinde bu veriler olarak yapsınlar lütfen. Tarihe not düşelim, günün birinde izleri takip etmek isteyenler bizim peşimize düşmek zorunda kalmasınlar, ölümlü dünya.

Bir önemli not: Aşağıda yazacaklarım TÜBİTAK çalışanı iken o kurum içerisinde ve çevresinde olan biteni içeriyor, bir gizlilik vb anlaşması/sözleşmesi vb olmamakla birlikte bir yandan hassas bilgilerin korunması, diğer yandan da iş etiği açısından kimi ayrıntılar, kimi rakamlar, kimi isimler, vb atlanmış ya da bulanıklaştırılmıştır. Bu ayrıntılar olayı ya da sonucu değiştirmediği için bu yolu seçtim, dedikodu yapmanın hiç gereği yok :)

Neden 2007-2011 arası, neden 2003-2006 arası yok? Basit, eğer aşağıda anlatacağım hikaye mutlu sonla bitseydi ilk aralıktaki, doğru ya da yanlış, kimi kararlardan (kimin proje yöneticisi olduğu, paket yöneticisinin ne olduğu, masaüstü ortamının KDE mi Gnome mu olduğu, vb) bağımsız olarak tüm hikaye mutlu sona ulaşırdı. Ancak (başlıktan da anlaşılacağı üzere) 2007-2011 arasında işler ters gittiğinden, Pardus “başarısız” oldu, ilk dönemde en mükemmel kararlar da alınsaydı yine “başarısız” olacaktı. Eski bir deyimimle Pardus’un ikinci üç yılı belirleyici oldu…

Başlayalım: 2003 yılı sonbaharında Pardus (o zamanlar adı Uludağ, çünkü işin ne derece büyüyeceğini biz dahi tahmin etmiyoruz, son derece marka sorunlu bir isimle yola çıkıyoruz) projesi başlatıldığında ihtiyaç sahipleri, karar vericiler ve uygulayıcılar arasında hemen hiç kimse 2007’de ya da 2011’de ulaşılacak noktayı tahmin, ve hatta hayal, etmiyordu. TÜBİTAK’ın pek çok  projesi gibi daha akademik, iş alanındaki izi ve etkisi düşük bir çalışma bekliyordu herkes. İstisnalardan birisi zamanın UEKAE Müdürü (sonra BİLGEM Başkanı) idi. Kendisinin başlattığı, teşvik ettiği ve cesaret verdiği projeler arasında çok sağlam ürünler çıkaranlar, çok önemli işler yaratanlar var. Öyle sanıyorum ki o zamanlar, belli bir nedeni ve dayanağı olmadan, Pardus için de benzer şeyler hayal ediyordu. Bunu da 2006 yılına kadar projeye verdiği sınırsız destek ile gösterdi.

Kendime de pay çıkaracağım bu noktada: 2004 yılından başlayarak, özellikle proje yönetimine geçtikten sonra ve  Pardus’un iş üreten bir ürün olması gereğini vurguladım. Yanılmıyorsam 2004 yılı Şenlik’inde (ortada tek satır kod yok, dikkat edin) yaptığım bir sunumda Pardus’un donanım ve yazılım üreticileri, eğitim ve danışmanlık firmaları, sistem entegratörleri için nasıl bir iş platformu oluşturmasını istediğimizi, bu platform ile PiSi, CoMar, vb teknolojilerle oluşturacağımız teknik platformun nasıl birbirlerini destekleyeceklerini düşündüğümüzü anlattığımı gayet net anımsıyorum. Özellikle 2006 sonrasında hemen tüm sunumlarımda içinde “this is a business, not a science project”  yazan bir çizimi (bulduğum çizim Amerikancaydı, ben ne yapayım)  dahil ettiğimi, “Pardus’tan birileri para kazanmalı ki yaygınlaşsın” dediğimi de sizlerden anımsayanlar çıkacaktır. Kısacası Pardus büyük olmak için yola çıktı, iş olarak büyük olacaktı ve başından itibaren bunun için gerekli unsurlar projeye dahil edilmeye çalışıldı.

2005 yılı başında Çalışan CD, ardından yıl sonunda Pardus 1.0 çıktığında ekiple birlikte çevremizdeki pekçok kişi de içine girdiğimiz işin o kadar küçük olmadığını anladı. Pardus büyük olacaktı! Bizimle hemen aynı zamanlarda yola çıkan, bize göre ufak avantajları (vizyon sahibi ve kararlı bir patron, 10 milyon $ nakit para ve işe aldıkları onlarca debian geliştiricisi) olan Ubuntu’yu rakip ve kıyas olarak görüyorduk. 2006 yılında yapılan en akıllı işlerden birisi 2007 yılından başlayarak DPT’den yılda birkaç milyon $ destek sağlayacak bir proje geliştirilmesi oldu. Bu projede bir bireysel ve bir kurumsal sürüm, bu sürümler için farklı iki takım (daha sonra bunun yanlış çözüm olduğunu gördük ve değiştirdik), test ve kaliteye bir miktar ağırlık, ekosistem ve camia oluşturmak için şirketler, üniversiteler ve kişilerle ilişkilerin tanımlanması, … velhasılı 2011’de konuştuğumuz ve şu anda da konuşulmakta olan herşey vardı. Bu işlere paralel olarak teknik tarafta Çalışan CD ve 1.0 deneyimlerinden aldığımız  dersle, ve geçmişimizi kısmen (ya da çoğunlukla) çöpe atmak pahasına, Pardus 2007’yi şekillendiriyorduk. Çıkacak ürüne güveniyorduk,  ekibimize güveniyorduk.

2007 bize kötü haberlerle geldi: Projemiz TÜBİTAK değerlendirmesinden geçip DPT’ye ulaşmamıştı. DPT ile yaptığımız görüşmelerde hep olumlu görüşler alıyor, projenin onlara gelmesi durumunda destekleneceğini duyuyorduk. Ancak, TÜBİTAK’taki bir takım aksaklıklar nedeniyle o aşamaya gelemedik. UEKAE içerisindeki sınırsız desteğimiz de, yine çeşitli nedenlerle, sınırlı bir hale gelmişti. Artık eleman almak istediğimizde bekletiliyor, pazarlığa tabi tutuluyor, kimi zaman da geri çevriliyorduk.  Olmayan bir ürünle ve UEKAE’den bir avuç bize inanmış arkadaşın çabaları, MSB’de bir adet doğru riskleri almaya hazır arkadaşımızın üstün gayretleri ile koca bir proje dahi almıştık. Ama henüz para kazanamıyorduk… UEKAE “hayır” dediğinde yapabileceğimiz birşey yoktu. Aslında olmayan bu “şey”i bile yaptık, Türkiye’den ve dünyadan girişim sermayedarları, yatırımcılar ile görüştük. Pardus’un başarılı bir iş olabileceğine ikna etmeye ve Pardus’a yatırım yapmalarını sağlamaya çalıştık. Hemen hepsi projeyi, ürünü ve işi beğendiler; ama hiçbiri yatırım yapmadı, muhtelif nedenlerle.

Öte yandan 2007 yılı başka bir açıdan da önemliydi bizim için: İlk kez bir halkla ilişkiler ajansı ile el sıkışıyor, basına ve daha önemlisi sektöre açılıyorduk. Pardus 2007’nin lansmanı ardından 3-4 ayda donanım, yazılım, sistem entegrasyonu, eğitim, danışmanlık, akademi, basın, … alanlarında herhalde 150 firma/kuruluş/kişi ile görüştük. Çoğuna önce Linux’u, sonra Pardus’u anlattık; 2004’de kamuya (aslında özgür yazılım camiasına) açtığımız iş modelimizden bahsettik, iş potansiyelini, biraz da cilalayıp yaldızlayarak, anlatmaya çalıştık, birlikte nasıl işler yapabileceğimiz konusunda kafa patlatmaya davet ettik onları. 2007 ortasına geldiğimizde elimizde bir firma vardı bize olumlu yanıt veren, bir de sivil toplum örgütü. Firma başlangıç (start-up) seviyesinde, STÖ de kendi alanına yoğunlaşmış. Tepilen binlerce km yoldan, harcanan yüzlerce saatten, çalınan namütenahi çeneden, … geriye kalan birşey olmadı. 2007 biterken, Pardus 2008 hazırlıkları yaparken parasız, desteksiz, kuvvetsizdik…

Fakat ümidimiz tükenmemişti! 2006’da yazılan DPT projesi biraz değişiklik ile yeniden yazılmış ve 2009’da destek almak ümidiyle TÜBİTAK’a ve, bu kez neyse ki, DPT’ye gönderilmişti. Kimi bürokratik karışıklıklar ardından proje kabul gördü, DPT Yatırım Programı’na girdi. Devletin Pardus geliştirilmesi işini desteklemesi ve bunu da DPT ve TÜBİTAK eliyle yapması güdümlü Ar-Ge için iyi bir örnekti, bu desteğe iş potansiyelini geliştirme işini de bir performans kıstası olarak koymak daha da yerindeydi. Bir yıl gecikme ile istediklerimiz olacaktı. O zamanlar 50 sayısını bulmuştuk ekip büyüklüğü için, ki hala da geçerli bir alt sınırdır kanımca. Dünyada hem büyüklere (RedHat ve SuSe), hem “ufak”lara (Ubuntu, RedFlag, Mandrake) bakıp bu sayıya inandırıyorduk kendimizi. DPT de OK demişti. Ama 2007 başından itibaren yönelmemiz gereken bu sayıdan çok uzaktık o sırada, yalnızca 15 kişiydik ve sayımız artmıyordu. Bu halimiz ile ancak Pardus 2000 serisini ayakta tutabiliyorduk; Kurumsal ürünümüzü oluşturamamıştık hala, Pardus teknolojilerinde çok çok zamandır yapılması gereken iyileştirmeler bekliyordu, hasbelkader gelebilecek proje isteklerini karşılamak için uzmanlaşmış bir ekibimiz yoktu, vs vs… İşin kötüsü bu az sayıda işi yaparken dahi ekip insanüstü çaba sarfetmek zorunda kalıyordu. Bir geliştirici camiası oluşturmaya başlamıştık, kimi ümit veren sonuçlar da ortaya çıkıyordu (örneğin duyurmaktan her zaman büyük keyif aldığım her 1 TÜBİTAK elemanı için 3 geliştiricinin camiaya dahil olması), her ne kadar ilişkiler her zaman sütliman ilerlemese bile… Yine de işin yükü nedeniyle, buna karşın özellikle yetkinleşmiş elemanlara kariyer ve maddi açılardan vaatlerinin kısıtlı olması da eklenince, kan kaybetmeye başladık. Dream team dağılıyordu yavaş yavaş. Neyse ki gelenler abilerinin (gidenlerin hepsi erkekti :) dolduruyordu da üründe büyük sıkıntı yaşamıyorduk. Ama 2009’da gelecek kaynak bizim için can kurtarıcı olacaktı.

Şimdi soracaksınız “hep para diyorsun, ‘para gelmedi, geç kaldı, yetmedi…’ diye sızlanıyorsun, bu işlerin parayla ne ilgili var, 3-400 dağıtım milyon $’la mı çıkıyor” diye. Biz parayı dağıtım çıkarmak için beklemiyorduk, yanlış anlaşılmasın, biz parayı platform oluşturmak için bekliyorduk, hem teknoloji ve hem de iş platformu oluşturmak için. 3-5 yıl destek verdiğiniz ve en alt sevyesine kadar hakim olduğunuz bir ürününüz yoksa kurumsal pazarda kimse yüzünüze bakmaz; olsa bile bakacakları garanti değil. Biz aklı başında bir test ekibi, aklı başında bir kanal yönetimi, aklı başında bir proje ekibi oluşturmadan; ekosistem ve camia işlerini sistemli ve profesyonel bir şekilde yürütmeden ne kamuda, ne özel sektörde, ne KOBİ’de, ne üniversitelerde, … rakiplerimizle boy ölçüşebilirdik; bunlar olduğunda da ölçüşeceğimiz garanti değildi. Parayı bunun için istiyorduk; yoksa al debian’ı bas kaplan kafasını, al sana dağıtım!

2003-2006 arasında elimizi sıcak sudan soğuk suya sokturmayan UEKAE Müdürü artık daha fazla kaynak vermiyordu. Tamam, 15 kişilik bir ekibin 1.5 milyon TL gibi bir maliyeti var yıllık, havadan gelmiyor bu paralar. Ama para kazanmak için daha fazlasına ihtiyacımız vardı! Hem DPT de OK demişti, hem MSB ile destek ve bakım anlaşması imzalamak da an meselesi idi (sözleşme galiba bu ay imzalanmış :)  daha ne bekleniyordu ki? Hayır, daha fazla para vermiyordu; evet, sağolsun paramızı azaltmıyordu, ama artırmıyordu da! Mutlaka 1.000 kişilik bir Enstitü’yü yönetmek 15 kişilik Pardus projesini yönetmekten daha karmaşık, çok daha fazla parametre ve değişken var. Şimdi ben de burada ahkam kesmeyeyim, ama 2007-2009 arasında UEKAE’den gelen kaynak artmış olsaydı şu anda bambaşka bir resme bakıyor olabilirdik, bunu da söylemem gerekiyor…

2009 yılı yine kötü haberlerle geldi: DPT’deki kimi bürokratik karışıklıklardan dolayı o yıl da kaynak aktarılamayacaktı bize… Büyük şok! Nasreddin Hoca’nın eşeğine dönmüştük, ölmek üzereydik… Ölmedik, bir yıl daha yaşadık; siz ona yaşamak derseniz… Tüm dünyada küresel ekonomik kriz sonucu özgür yazılım şirketleri rekor ciro ve kar artışlarına imza atarken, Linux artık bir daha geri dönülmeyecek şekilde dünya kurumsal bilişim sistemine entegre olurken, … biz ayakta kalmaya çalışıyorduk! 2007 yılından sonra 2009 yılında da, hem de bu kez bence çok çok daha büyük, bir fırsat kaçıyordu. Bakakalırım giden geminin ardından… misali :( 2009 boyunca UEKAE ve TÜBİTAK yönetimleri bu paraları DPT’den ve devletten almak için uğraşabilirdi, siyasi gücünü kullanabilirdi; kullanmadı… Bence hatalıydı, ama dediğim gibi benim baktığım açı sınırlı, öte yandan farklı görünüyor olma ihtimali mevcut!

Ve 2010, paralar geldi! Mart ayında “eleman alabilirsiniz” cümlesini duyduğumda mutluluğumu ve heyecanımı tarif edemem. Birkaç ayı da biz kaybettik; yeniden yapılanma, süreçler, yöntemler derken. Yeni arkadaşların, 3. nesil geliştiricilerimizin, aramıza katılması Ağustos’u buldu; hem de 10 tanesi birden! Pardus 2010’u atlamıştık zaten, 2011 için hazırlıklara başladık. Bu arada DPT projesi üzerinde gerekli revizyonları yaparak (her seferinde birşeyler öğrenip görebildiğimiz yanlışlarımızı gideriyor, eksiklerimizi tamamlıyorduk) hedeflerimizi belirledik, yeni Pardus Ana Sözleşmesi için çalışmaları başlattık. Artık sistemli çalışa(bile)cektik, Kara Düzeni Kaldırma (KaDüK) iç projemizi başlattık!

2010’un bir diğer iyi haberi (o zamanlar biz öyle sanıyorduk) de EPDK projesi idi. EPDK, yine bir hesaplı riski alma cesareti göstererek, tüm kurumsal yazılım dizisi ve altyapısını Pardus ve özgür yazılımlar üzerine kurmaya karar vermişti (yine UEKAE’den tek tük arkadaşımızın inanılmaz destek ve çabaları sayesinde). Neredeyse bir yıl önce sözleşme imzaladığımız, ancak pazarlama konusunda beklentilerimizi boşa çıkaran, büyük olasılıkla bizim de onların iş beklentilerini boşa çıkardığımız, Pardus Göç Ortakları (PGO) artık Pardus temelli işler yapmaya başlayacaklardı sonunda. Hayat bayram ol[acaktı]…

2011 yılında dağıtım tarafında işler fena gitmedi, 2000 serisinin son ürünü olacak olan Pardus 2011 çalışmaları yürüyordu; Kurumsal 2 sürümümüzü, tam içimize sinen bi şekilde olmasa da , yayınlamıtık. Buna karşın bireysel (P serisi) ve kurumsal (K serisi) ürünleri aynı çekirdek depodan üretme, P serisini olabildiğince  camia (arada bir yol kazası ile geliştirici camiamızı, neredeyse tümüyle, kaybetmiştik, ama bu sıralarda hedefe odaklanmaktan bu “ayrıntı”yı gözden kaçırmakta bir sakınca görmüyorduk, önemli bir hata) ile birlikte geliştirme, P serisine destek vermeme, vb politikaları belirliyor ve kısmen duyuruyorduk. Camia dağıtımı yapmak iddiası ile yola çıkanlara elimizden gelen desteği, ve kuralları zorlayarak biraz daha fazlasını, veriyorduk. Tabii bu politika değişiklikleri kendi  içimizde ittifak ile kararlaştırılmıyordu, sıkı tartışmalar da oluyordu… 2011 Ekim ayına kadar olan kimi önemli ayrılıkların altında bu, Pardus’un kabuk değiştirme sancıları, yatıyordu (özellikle Aralık 2011 sonrası ayrılmalar ile karıştırılmaması açısından vurguluyorum)…

2011’in ilk kötü haberi EPDK projesinde yaşanan sıkıntılardı! Bir yerde mecbur kalarak, biraz aşırı güven ile, bir yandan da çevreye (yakın değil, kurum içi) güvensizlikten EPDK projesinin yöneticisi de bendeniz olmuştum. Ancak projeyi “yönet(e)miyor”dum… Pek çok kritik karar üstte, ya da altta (üstün katkı ve onayı ile) alınıyor; benim uyarılarım dinlenmiyor, önerilerim kale alınmıyordu. Projenin daha ilk aylarından itibaren yaşadığım rahatsızlığa rağmen, öyle sanıyorum ki Pardus’a ve özgür yazılıma olan sorumluluğumun etkisi ile, ama sonuçta bir nevi basiret bağlanması içerisinde, proje yönetimini bırakmamam cehenneme giden yolda taşları diziyordu, büyük hata! Artık enerjim ve zamanımın çok önemli bir kısmı sorunlu ve sinir zorlayan EPDK projesine gidiyor, Pardus (2004 sonu-2006 ortasında bir kez daha, bu kez Kamu Sertifikasyon Merkezi (KSM) için, olduğu gibi) kısmen kenarda kalıyordu. EPDK için uğraşıp didinmekten gerektiği zaman Pardus için mücadele etmeye enerjim ve sabrım yetmiyordu…

UEKAE’nin (artık BİLGEM’in) Pardus ekibinin büyümesine olumsuz bakması, pek çok şeyin (bu arada sözleşme aşamasına gelmiş çok milyonluk projelerin de) akıbetini EPDK projesinin (ki dediğim gibi benim hatalarım olabilir, ama Pardus ekibinin vazifesi olmayan pek çok şeyi büyük özveri ile yaptığı, yanlış gidişte de en ufak dahli olmadığı) bitişine bağlaması deprem etkisi yaptı. 5 yıldır uğraştığımız, badireler atlatarak hakettiğimiz, sonunda kasamıza girmesini dahi sağladığımız paraları kullanamıyorduk. İki yıl önce 20 sayısı nasıl bir sihirli tavan olarak önümüzdeyse, şimdi de 30 sayısı aynı muameleyi görüyordu. Hemen kriz yönetimine geçip hangi ürünümüz ve projemizde ne yapabileceğimizi, yeni sürüm metodolojimizi nasıl uygulayabileceğimizi belirledik ve uygulamaya koyduk. Ancak 2011 yaz sonunda TÜBİTAK yönetimi değişti, beraberinde pek çok şey de…

Kanımca eski UEKAE/BİLGEM yönetimi

  • Pardus’un 2007’de (sonra da 2009’da) DPT kaynağı kullanabilmesini sağlamalı, bu kaynağın takipçisi olmalı,
  • Pardus’a gerekli politika desteği sağlanmasının TÜBİTAK ve hükumet (ve diğer kamu kurumları) nezdinde takipçisi olmalı,
  • 2011’de Pardus’un büyümesinden endişe duymamalı, genişlemeye izin verirken  iş planını daha yakından izlemeli ve denetlemeli,
  • Pardus’u bir Enstitü haline getirmeli,
  • ve EPDK projesinin olumsuz yönde gitmesine engel olmalı

idi.

Bunlar yapılabilse kanımca TÜBİTAK Pardus ekibi

  • planladığı şekilde kurumsal ve bireysel sürümler yayımlayabilir,
  • sözleşmeli projelerde artan başarı gösterir, kazanç sağlar,
  • bir ekosistem oluşturur, camiası ile yeniden iyi ilişkiler kurabilir (acaba ?!?)

ve yeni yeni telaffuz etmeye başladığı hedef doğrultusunda Türkiye bilişim sektörünü evriltme yoluna girebilirdi.

Pardus projesinin başarısı için gerekenleri Suudi Arabistan’da katıldığım bir toplantıda yaptığım konuşmada özetleme fırsatı bulabildim: Para, Ekip, Ürün, Camia, Kullanıcı ve Politika. 2007-2011 arasında TÜBİTAK Pardus ekibi olarak Para, Ekip ve Ürün konularında iyi bir performans gösterdik, Camia’da çuvalladık, son zamanlarda özellikle Ürün ve Kullanıcı için doğru şeyleri yapmaya başladık ama ömrümüz yetmedi. Eski TÜBİTAK  yönetimi Para ve Ekip konusunda 2006 ortasına kadar çok iyiyken, 2007-2009 arasında durdu ve 2010-2011 arasında kötü oldu; Politika konusunda çok geri kaldı, neredeyse hiç birşey yapmadı. Bunlar öznel değerlendirmelerim… 2009 yılı sonunda, yani Para gelmeden hemen önce tarafsız (tercihan yurtdışından) ve deneyimli bir danışmanlık firması tarafından Pardus’un 2003-2009 arasının bir değerlendirmesinin (audit) yapılmasını istedim; bunun için kaynak da ayırdım, olası firmaları belirledim, şartnamesine varana kadar hazırladım. Kısmet değilmiş; satınalma süreçleri, kamu kuruluşu bürokrasisi, vb derken yapamadık… Yapabilsem Pardus’un geçmişini nesnel bir şekilde değerlendirmek için elimizde bir veri olurdu, başarısız olduğumuz alanlar ve iyileştirme yolları konusunda bir kılavuzumuz olurdu, dünya ile kıyas yapacak bir karnemiz olurdu, benden sonra geleceklere yararlı bir harita olurdu… Olmadı, son derece öznel ve temelsiz bir şekilde tartışıyoruz bu konuları maalesef…

Nerede kalmıştık; 2011 yaz sonunda TÜBİTAK yönetimi değişti! Yeni gelen yönetimi, özellikle Enstitülerden sorumlu teknik ekibi tanıyorduk, onlar da bizi tanıyordu. Her değişiklik bir sıkıntı demek olsa da,  Gelen gideni aratır… olsa da iyimser kalmaya gayret ediyorduk. Yeni yönetime EPDK projesi, sorunları ve çıkış yolu; Pardus projesi, hedefleri ve gereksinimleri, plan ve hayalleri konusunda sözle, yazıyla, her türlü bilgi aktardık. Özellikle FATİH projesinin Pardus ve özgür yazılım açısından önemini vurguladık, Pardus’un mevcut hali ile ilk parti akıllı tahtalara nasıl hazır olduğunu anlattık/gösterdik (hem EĞİTEK’te, hem CeBIT’te; birden fazla üreticinin tahtası ile; tüm özellikleri şıkır şıkır çalışacak halde…), tablet için yapılabilecekleri ilettik… Kimi günler pek olumlu ve iyimser, kimi günler belirsiz geçiyordu. Sonunda Ekim 2011 ortası ile Kasım 2011 ortası arasında, tam da net ve resmi bir bildirim ve/veya açıklama olmadan, önce Pardus, sonra da EPDK projelerindeki görev ve yetkilerim sona erdirildi. Gerisini, benim açımdan, biliyorsunuz…

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=55vgRIc1djQ?version=3&rel=1&fs=1&showsearch=0&showinfo=1&iv_load_policy=1&wmode=transparent]

Yeni TÜBİTAK yönetimi Pardus’u ne yapacağına uzunca bir süre karar ver(e)medi. Yeni proje yöneticisi atamadı, adını “FATİH için Pardus” olarak değiştirdi, BTE’ye bağladı, sonra ULAKBİM’e bağladı, sonra Ankara’ya taşıdı… Bu belirsizlikler ve bu yazıya konu olmayan diğer nedenlerle ekip dağılmaya başladı; 2012 başında 20 kişiye inmişti, 2012 ortasında 6-7 kişi kaldı. Onlar da diğer projelere dağıtıldı ve bildiğimiz hali ile Pardus projesi sona erdi…

Bana sorarsanız yeni TÜBİTAK yönetimi (Çalıştay’a kadar olan zamandan bahsediyorum)

  • memnun değilse sadece proje yöneticisini değiştirmeli, yılların birikimi olan ekibi ve mevcut ürün ve süreçleri olabildiğince korumalı,
  • Pardus’un 2007’den bu yana hakettiği, haketmenin ötesinde gidip bulup (evet DPT kaynağı da UEKAE’den bazı arkadaşların kişisel katkı ve çabaları ile oluşturulmuş ve sağlanmıştır) getirdiği, ama ancak 2010 ortası-2011 ortası arasında kısmen kullanabildiği  kaynağı yanızca Pardus kullanımına vermeli,
  • FATİH akıllı tahtalarında sadece Pardus kullandırmalı (sonunda o tahtalarda yalnızca Windows çalıştırılacağından endişe ediyorum),
  • FATİH tabletleri için amazon’un Fire’da yaptığına benzer bir şekilde Android’i çatallayarak (gerçek anlamda çatallayarak, sırf kozmetik değişiklikler değil) kendi tablet işletim sistemini (Pardus T diye adını bile koymuştuk) geliştirmeli,
  • Pardus’u bir Enstitü haline getirmeli

idi.

Bunlar yapılabilse kanımca TÜBİTAK Pardus ekibi yukarıdakilere ek olarak

  • FATİH projesinden yüz akıyla çıkar, içerik ve yazılım üreticilerini platform bağımsız ürünler oluşturmaya zorlar,
  • Türkiye’de ciddi bir tablet bilgi birikimi oluşmasını sağlar, küresel çapta etkili olabilecek bir aktör haline gelir (belki ?!?)

idi ve bu kez çok daha ciddi bir şekilde Türkiye bilişim sektörünü evriltme yoluna girebilirdi.

TÜBİTAK farklı bir yol seçti… Ahmet Kaplan ve Abdullah Erol’a bir kez daha başarılar diliyorum; “yeni Pardus”un kazanımları  Türkiye’de özgür yazılımın kazanımları olacaktır, hepimizi memnun edecek, hepimize yeni ufuklar açacaktır.

Ben bunları yazarken yoruldum, sizler de okurken yorulmuş ve sıkılmışsınızdır. Ne yapalım, hikaye bu… Bu bir savunma değil, kendime güzelleme de değil; böyle şeylere gereksinimim yok; zaman neyi yapıp neyi yapamadığımı ortaya çıkarır; 25 küsur senelik iş hayatımda çıkardı… Geçen 5 yılda neyi neden yaptığımı anlattım sadece; hem “ne” kısmı, hem de “neden” kısmı ilginizi çekebilir diye. Pardus tartışırken tam körlerin fili tarif etmelerine benziyor durumumuz; kimi geliştirici paket sistemini temel konu olarak görüyor, kimi özgürlük için çizilen çerçeveyi, kimi kullanıcı için paket azlığıdır Pardus’u batıran, kimisi için .exe’lerin çalışmaması, PGO’lar kendileri ile iş yapılsa Pardus’un kurtulacağını sanıyor/söylüyor, ajans camia işleri kendisine teslim edilse… Herkes neresinden tutuyorsa Pardus’u orasını en değerli biliyor, başka kimseye de kulak vermiyor. Ben 8 yıl boyunca Pardus’un her yerini elledim… Bi işe yaramasa da paket de yaptım, çeviri de; strateji de geliştirdim, pazarlama da yaptım; kavga da ettim,  göbek de attım. Bir adem evladı çıkıp da “ben Pardus’un daha fazla veçhesi ile uğraştım” diyemez; herşeyi en iyi bilen ben olmasam da herşeyi bilen bendim! Bildiklerimi, daha doğrusu bence gerekli ve yeterli bir kısmını, sizlerle paylaşıyorum. Bundan sonra Pardus ile ilgili kalem/klavye oynatırken lütfen daha geniş bir açıdan bakmaya çalışın.

Not: Pardus hakkinda yazmam gereken pek az şey kaldı; Pardus-LKD ilişkileri bunlardan biri, ya da geliştirme sistematiği ve metodolojilerindeki eksiklerimiz… Onu da başka bir zamana :) Son gelişmelerden sonra artık kendimi “yeni Pardus” camiasının bir parçası olarak görmüyorum. O nedenle bu konularda blog, twit, forum, vb iletişimi izlemiyorum. Soracaklarınız, yazacaklarınız yanıtsız kalırsa kusura bakmayasınız…

“Du bakali…”

Epeyce bir zaman önce “Benzin bitti paşam…” yazısı ile Pardus proje yöneticiliğinden ayrıldığımı duyurmuştum. Geçen süre içerisinde biraz arkadaşlarım/eski çalışanlarım yolu ile, biraz (azcık uzun süren tatilimin ardından :) yine özgür yazılım çevresinde bir iş yapma planlarım nedeniyle, biraz da meraktan Pardus’ta olup bitenleri takip ettim; her ne kadar “kapıdan dışarı, kafamdan dışarı” ilkesini uygulamayı çok istemiş olsam da.

Genel görüntü “benzin bitmesi”nin yalnızca benim için geçerli olmadığı, ve hatta benden daha fazla proje için geçerli olduğu yönündeydi. Benden önce başlayan (ki “ilk ben ayrılmayacağım, son ayrılan da ben olmayacağım” demiştim geçen sene bir iç toplantımızda mesai arkadaşlarıma)  ve özellikle yılbaşında hızlanan Pardus’tan ayrılma akımı Mayıs ayında hala ayrılmamış çalışanların başka projelere dağıtılması ile taçlandı ve TÜBİTAK 0 (yazıyla sıfır) Pardus geliştiricisi istihdam eder duruma geldi. Pek parlak bir gösterge değil di mi?

“Benzin” yazımda

Yine bana sorulduğunda söyleyeceğim, söylediğim kimi öneriler var; Pardus projesi için içsel ve dışsal kimi yeni unsurların devreye sokulacağı. Netekim söyledim de, yıllardır, aylardır ve son olarak da TÜBİTAK yönetim değişikliği ardından… Ancak yapılan değerlendirmelerde benim açıklamalarım, önerilerim, tekliflerim kabul görmedi; karar vericilerimiz Pardus projesini farklı bir şekilde yapılandırmayı tercih ettiler.

demiştim. Aslında sonuçtan durum tespit yapmıştım, kimse bana “Erkan, senin dediklerine katılmıyoruz, projeyi farklı bir şekilde yapılandırmayı düşünüyoruz” dememişti. Benim UEKAE ve TÜBİTAK yönetimlerine ilettiğim çok sayıda bilgi notu ve belge ardından, gerçek anlamda herhangi bir duyuru yapılmadan, fiili durum ile proje yönetiminden alındığım belli edildi. Pardus projesinin önce TÜBİTAK BTE’ye ve sonra TÜBİTAK ULAKBİM’e aktarılması ve elemanlarına “yol verilmesi” de fiili durumun bir parçası idi. Kalan geliştiricilere “bir ya da iki geliştirici kalacak TÜBİTAK’ta, gerisini dışarıda yaptıracağız” denmesi de farklı bir yol izleneceğini gösteriyordu.

Benim proje yönetiminden alınmamdan 5 ay sonra, bundan 3 ay önce bir çalıştay topladı TÜBİTAK, Pardus’un Yarını Çalıştayı. Bu çalıştayda olan biteni katılımcıların web günlüklerinden, Necdet YücelDoruk FişekSezai Yeniay ve Zeki Bildirici ağzından izleyebildik. Pardus’un en temel üç problemi başarısız proje yönetimidışarıdan katkılara kapalı olmak ve belirli bir politikası olmaması idi. Yukarıdaki çıkarımımda da vurguladığım üzere yeni ve belirgin bir politika oluşturulacak, dışarıdan katkılara açılacak ve proje yönetimi değiştirilecekti. “Proje yönetimi”nden kastın da sırf proje yöneticisi değil de genel bakış ve yöntem olması gerektiğini düşünüyordum.

Özellikle çalıştay sonuç metninde yıllardır şiar edindiğimiz ürün için tam Türkçe desteği/kolay kurulum ve kullanım/görev temelli kullanıcı merkezli geliştirme ve proje için yaygın ürün/sürdürülebilir organizasyon/teknolojik inovasyon hedeflerinin terkedilip  en iyi Türkçe desteği veren işletim sistemi gibi bir yeni hedefin belirlenmesi de bu politika değişikliğinin bir öncüsü olmalıydı. Daha önce camia katkısı ile şekillendirmeye çalıştığımız (ancak fazla katılımcı bir model izlemeye çalıştığımız için sürecin tanımlar aşamasını dahi geçemediğimiz) yönetişim modelinde yer alan Pardus Teknik Komitesi (PaTiK) ve Pardus Etik Komitesi (PEK) yerine ne yapacağı belli olmayan ve adından politika ve yönetim açısından karar verici konumda olmayacağı anlaşılan bir Danışma Kurulu müjdeleniyordu, ancak tek başına nelerin değişeceğini muştulayamıyordu.

Ardından yine uzunca bir sessizlik ve anladığımız kadarı ile yeni proje yönetimince de benimsenen bir “sürüm” ilanı, hem de “camia” tarafından. Bu konuya hiç girmeyeceğim, teknik ya da kavramsal açıdan  bu sürümün bir Pardus sürümü olup olmadığını isteyen tartışsın. Ancak dolaylı haberler değişimi işaret ediyordu, hem de proje Ankara’ya taşınmış ve sıfır geliştirici istihdam ederken.

Daha kısa bir sessizliğin ardından bu hafta başındaki tanışma/duyuru/lansman (yok canım daha neler!) toplantısı geldi. Bu toplantı ile ilgili bilgileri TÜBİTAK sayfasından aldım, çünkü Pardus resmi sayfasında haber yoktu, projenin yeni sahibi ULAKBİM’in sayfasında ise Pardus kelimesi pek geçmiyordu… İlk ve önemli haber Pardus proje yöneticiliğine Abdullah Erol’un atanmış olması. Abdullah beyle görev süremde birlikte çalıştığımız ve çalışmaktan memnun olduğumuz bir altyüklenici firma sahibi olması hasebiyle tanışıyoruz. Kendisini tebrik eder, görevinde başarılar dilerim.

Ancak cümleler ve paragraflar ilerledikçe bir şaşkınlık kapladı içimi. Tarif edilen iş modeli bizim yıllardır peşinde koştuğumuz unsurları içeriyordu; orası azcık fazla, burası azcık az; ama ana düşünce olarak neredeyse çakışık… Hatta kimi arkadaşlar “Pardus’a geri mi döndün, senin dediklerini söylemişler aynen” diye aradılar ve takıldılar. Bireysel sürüm, son kullanıcıya hitap etme, kurumsal sürüm, büyük göç projeleri, FATİH projesi, merkezi yönetim sistemi, eğitim sistematiği, iş ekosistemi oluşturma… İsteyen TÜBİTAK duyurusu ile Pardus Ana Sözleşmesi 2.0 arasında yedi benzerliği arasın 😉 ULAKBİM Müdür Vekili Ahmet Kaplan (ona da buradan hayırlı olsun diyeyim) dahi daha önceki konumunu değiştirmiş, “şu ana kadar yapılanları önemse[r]” hale gelmişti.

Bir ilginç nokta da eski hali ile katkılara kapalı olduğu için eleştirilen Pardus’un bu yeni duyurusunun, test edildiği söylenen yeni sürümünün, yeni yol haritasının, akla gelen herşeyinin tümüyle kapalı kapılar ardında kotarılmış olması… Müdür Vekili “şu hazır, bunu test ediyoruz” diyor, ortada ürün yok, ilaç için “benim evimde de dokunmatik ekran var, biraz da ben test edeyim” diyecek kullanıcıya, “kurumsal sürüm için şunu-bunu geliştirdim, ben de commit edeyim” diyecek geliştiriciye ya da herhangi bir şekilde inceleyecek, fikir beyan edecek, eleştirecek herhangi bir vatandaşa. Kimi şeyler kapalı yürütülmelidir, anlarız, biz de öyle yaptık ve çok eleştirildik zamanında… Ama kimi şeyler de açıktır ve açıkta olmalıdır. Ben ve ekibim svn depoları, listeler ve bloglar yolu ile, olmazsa da (maalesef sadece) söz ile olabildiğince fazla bilgi vermeye çalıştık çevreye, bilemediğimiz şeye “bilmiyoruz” dedik, yorum yapmak iş etiği açısından sorunlu olmaya başladığında manalı manalı sustuk… Yeni yönetim yalnızca tek bir kişi ile görüşüyor dışarıdan herhalde, gayrı-resmi sözcü rolüne soyunmuş… ismini anmak dahi istemiyorum, keselim… Ama çalıştayda “işler kapalı yürüyor” diye el kaldıran katılımcılardan hiçbirisi çıkıp da “yahu bunlardan bizim bile haberimiz” yok demiyor ya, o acayibime gidiyor. Ya da haberleri var ve işlerin böyle kapalı yürümesini (artık) içlerine sindirebiliyorlar…

Duyuruda göremediğim ve eksik olan tek şey Pardus idi, hani şu PiSi’si, CoMar’ı, PTSP’si, mutasavver KoYonA’sı ile hem inovasyon yaparak ürettiğimiz, hem de üzerine inovatif çözüm ve ürünler inşa ettiğimiz (ve iş ekosistemimizin de etmesini teşvik ettiğimiz) Pardus. Anladığım şu oldu: Yeni yönetim eski strateji ve hedeflerden (özellikle iş alanında) hemen hemen memnun. Ancak teknoloji konusunda mevcut dağıtımdan memnun değil. Bunu değiştirecekler. Bilemiyorum, birkaç ay sonra bir Ubuntu türevini Pardus markası ile piyasada görürsek şaşırmayalım. Yanlış anlaşılmasın, bunun yanış bir teknolojik çözüm olduğunu söylemiyorum, 2003’te irdelediğimiz modellerden biri de (o zaman Ubuntu, ya da fedora ya da openSUSE yoktu; RedHat, SuSE ve debian vardı) bu idi. Biz o günü koşullarından hareketle Pardus yolunu seçmiştik, o zaman için doğru karardı o yolda gitmek için ekip olarak doğru hareketleri yaptık, ancak bu yazıya sığmayacak nedenlerle sonuçta o yol başarılı olmadı (ya da olamadı mı, ya da oldu mu?). Ancak önemli bir nokta bir Ubuntu türevine “Pardus” adı vermenin (etik manada) doğru olmayacağıdır, nasıl bir Pardus türevine Turkuvaz adını vermek doğru değildiyse…

Yok eğer hala Pardus’un (bizim bildiğimiz Pardus) teknolojik olarak doğru yol olacağını düşünüyorlarsa bu işin 1 ya da 2 geliştirici ile yapılamayacağının da farkına varmışlardır. Ya da geçen ay çıkan “sürüm”ün herhangi bir gelecek ya da güvenilirlik vadetmediğini. Gerçek bir Linux dağıtımı ekibine ihtiyaçları var. E kardeşim daha birkaç ay önce böyle bir ekip, hem de en afililerinden, elinizdeydi; neden dağıttınız o ekibi? Şimdi ekibe haberler gönderip “aman geri dönün, sizi işe alalım, şöyle-böyle yapalım” diye teklifler yapılırsa hiç şaşmam. 5 kişiyle başlarlar, iki yıl sonra 10 olur, 5 yıl sonra 30-50… 2003 Aralık’ında yaptıklarımızı 2012 Ekim’inde tekrar etmeye başlarlar…

Eh o zaman ben de sorarım “kardeşim iş modeli, strateji ve politika aynı; teknoloji çözümü aynı; ekip dizilimi ve hatta kişiler bile aynı… bir tek proje yöneticisi değişmiş! e ağam siz bu işi neden yaptınız?” diye… Diyemediniz mi “Erkan Tekman, biz senin bu projenin başında olmanı istemiyoruz, ya sen git ya biz atacağız” diye? Giderdik kardeşim…

Not: Türkiye özgür yazılım dünyasının içerisinde olduğum sürece Pardus’ta olanları takip edeceğim, gerek görürsem böyle yazacağım. Çünkü Pardus’a ne olduğu ve ne olmadığı beni de doğrudan ya da dolaylı etkiliyor. Artık ben de “camia”nın bir parçasıyım. Günün birinde TÜBİTAK ve UEKAE’nin mevcut ve önceki yönetimleri Pardus’la ilgili neler yaptılar ve neler yapmadılar; projeden (aslında) neden ayrıldım; ve benzeri konuları da yazabilirim, emin değilim… Koray Löker ve Bahadır Kandemir ve A Murat Eren‘in düşündükleri ve önerdikleri “Pardus’un resmi olmayan tarihçesi” ve “bir Linux distro HOW-TO ve HOW-NOT-TO” belgelerini oluşturmak için bir-iki ilk adım attım, ama benden başka meraklısı çıkmadı; artık emeklilik günlerimize herhalde :)

Alesta Kavança!

Doğa-insan-teknoloji sacayağına oturan sporlardan hoşlanıyorum; özellikle arkasında sağlam bir hikayesi olan, ciddi ve çok disiplinli bir takım çalışması gerektiren… Formula 1 örneklerden birisi: Teknoloji harikası bir otomobil ve bir sürücü… yerçekimi, sürtünme, merkezkaç “kuvveti”, türbülans gibi kuvvetlere karşı mücadele ediyorlar; tabii ki diğer otomobil+sürücü takımlarına da… Le Tour bir diğeri: Son derece iyi tasarlanmış ve ayarlanmış bir bisiklet ve üzerinde bir atlet… yüzlerce km’lik yol, tırmanışlar, inişler, sprintler… Bir ay süren bir öldüresiye bir mücadele… Ne yazık ki iki favori sporumun da son birkaç yılda suyu çıktı: Formula 1’de Red Bull-Renault‘un geliştirdiği rakipsiz otomobil ve Vettel‘in (Schumi kadar olmasa da) çizgiüstü sürücülüğü ile sezonun bitişine haftalar kala “yarış bitti”… Le Tour ise rezalet bir illetle boğuşuyor: doping… Hala her iki yarışı da izliyorum, ama eski keyfi vermiyorlar.

Yeni gözdem biraz daha farklı: Açık deniz yat yarışları! Bir grup arkadaşlar kendimizce yelkenli eğitimi ile rüzgarın kokusuna, denizin tadına aşinalık kazandık bir yıldır. Bir yandan mavi yolculuk gibi son derece cazip bir tatil seçeneğinin kapıları “kendin pişir-kendin ye” açıldı önümüze, öte yandan, ki beni daha fazla heyecanlandıran, yat yarışları dünyası ile tanışıklık oluşturdu. Günün birinde -yakın olur, uzak olur, ama günün birinde- bir yat yarışı ya da regatta’ya katılacağım, kafaya koydum. Öte yandan da profesyonelleri izlemeye çalışıyorum zaman buldukça. Efsanevi Sydney-Hobart yarışı mesela… Ya da yine efsanevi Volvo Ocean Race, ya da eski adıyla Whitbread Round the World Race.

Groupama teknesi tam arma seyrinde
Paul Todd / Volvo Ocean Race

Mükemmel tasarım ve teknoloji ürünü 70 ayaklık (21,5 metre ediyor) Volvo Open 70 tekneler işin bir ucu. 40 knot’lık (knot yazılır “nat” okunur, mil/saat karşılığı hız birimi, anımsatalım: 1 deniz mili de 1.852 m) rüzgarlarla başa çıkıp 24 saat ortalama 25 knot’lık hız tutturabilen bu zarif ve güçlü tek gövdeliler, dokuz aylık yarışta, zorlu güney okyanuslarında 40.000 mil üzerinde yol gidecekler. Tekne, hem zayıf hem de kuvvetli rüzgarlarda, rüzgaraltına ve rüzgarüstüne, yüksek hızla seyredebilecek bir arma ve yelken tasarımına sahip. Dar apaz seyirde rüzgar hızının üzerinde seyretmek mümkün! Teknenin oynar salmaları sayesinde şaşkınlık veren açılarda denge ve performansı en üst düzeye çıkararak seyir yapılabiliyor. Bu bilgilere bakınca hemen tüm önemli tek gövdeli hız rekorlarının Volvo Open 70’ın elinde olmasına şaşmamak gerekli.

Groupama ekibinden Charles Caudrelier
Yann Riou/Groupama Sailing Team/Volvo Ocean Race

İkinci unsur ekip. 11 kişiden oluşuyor bir Volvo Ocean Race ekibi: Skipper (dümenci yani), navigator (yani seyirci), 4 havuzluk trimci (arka havuzlukta yelken ayarlarını yapan abiler), 2 başüstü (en önde dalgalarla boğuşan, ön yelkenlerle uğraşan adamlar), takımdan takıma değişen 2 muhtelif işlerci (trimci ya da taktisyen ya da nöbetçi kaptan) ve MCM (yani Media Crew Member, yani Mürettebat Muhabiri). Ekibin her bir etapta 20 gün civarında okyanus seyri yapacağı düşünüldüğünde bu elemanların pek çok işi daha yapması gerekiyor: İki kişinin uygun tıbbi eğitimi var, acil müdahaleler tekneden yapılıyor; bir yelken tamircisi var; bir de ustabaşı mekanikçi, teknenin acil ve ufak tamirlerini de ekip yapıyor. MCM fotoğrafçı, kameraman, editör, yönetmen, muhabir, sosya ağ elemanı olmanın yanında ahçı ve bulaşıkçı da… Gerçi pişirme işi donmuş kuru hazır yemeklere sıcak su eklemek kadar basit, ama bunu 24 saat çalışan ekip için ve her türlü seyir koşulunda yapmak gerekince işler çetrefilleşiyor. Teknedeki koşullar hayli zorlayıcı: Sıcaklıklar -5 ile 40 derece arasında değişiyor, dalgalı seyirde tüm hatch’ler (kabin pencereleri) kapatılıyor ve kimi zaman kabin dayanılmaz bir hal alıyor, 24 saat boyunca birilerinin güvertede olması gerekiyor, rahatsız ranzalar dönüşümlü olarak kullanılıyor, herkesin yalnızca iki takım yelken kıyafeti var, vesaire. Tabii dev dalgalar arasında, tipiye varan fırtınalarda, sürekli ıslak bir şekilde dümen tutmak, yelken toplamak ve trim yapmak da var, hatta yarış zaten bu! Ekibin tüm elemanlarının bedenen ve ruhen sağlam olmaları ve aylar boyunca sağlam kalmaları şart. Ekibin gerçekten bir takım olması, birlikte hareket etmesi yaşamsal önemde…

PUMA Ocean Racing powered by BERG teknesinin navigasyon masasında Noel hediyeleri
Amory Ross/PUMA Ocean Racing/Volvo Ocean Race

Sonra yine teknolojiye ve yine insana dönüyoruz: Rota ve taktik belirleme. Her etap 5-6.000 mil mesafede iki liman arasında 20 gün civarında bir yolculuk. Bu zaman ve alanda hava durumunun değişiklikleri takımlar arasındaki birkaç dakikalık, birkaç millik farkları oluşturmak için temel fırsatlar. Rakiplerinizin bilmediğini bilmek, onlardan önce harekete geçmek ve planladığınızı gerçeğe dönüştürmek zorundasınız. Bunun için öncelikle olabildiğince fazla bilgiye ihtiyacınız var: Önünüzdeki 20 gün boyunca bu geniş alanda hava nasıl olacak, nerede rüzgar esecek, nerede duracak, nerede dalgayı kafadan alacaksınız, nerede fırtınanın göbeğinde kalırsınız… Bu bilgiler sürekli karadan tekneye akıyor, her an ekibin kullanımına hazır durumda. Bu noktada navigator ve co-navigator’lerin önemi ortaya çıkıyor. Bu abiler hava durumu falına bakıp teknenin hangi yoldan gitmesi gerektiğine karar veriyorlar. Skipper ile birlikte alınabilecek ve alınmayacak riskleri belirliyorlar. Bir risk almışlarsa ve çarşıdaki hesap evdekine uymuyorsa ne zaman vazgeçmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Sürekli rakiplerini izleyip avantaj elde etmeye çalışıyorlar.

Evet, mükemmel bir tekne, fişek gibi bir ekip ve durmadan işleyen bir (dizi) beyin. Karşılarında Neptün’ün elinde ne varsa üzerlerine saldığı (ya da salmadığı) doğa güçleri. Harika bir kombinasyon değil mi? Kesinlikle…

Volvo Ocean Race etaplar

Volvo Ocean Race üç yılda bir düzenleniyor. 2011-2012 serisi Kasım ayında İspanya’nın Alicante limanında başladı. Sırasıyla Güney Afrika’da Cape Town, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Abu Dabi, Çin’de Sanya, Yen Zelanda’da Auckland, Brezilya’da Itajai, Amerika Birleşik Devletleri’nde Miami, Portekiz’de Lizbon, Fransa’da Lorient limanlarına uğranacak. Yarış İrlanda’nın Galway limanında sona erecek. Uzun ve zorlu açık deniz etapları yanında her limanda bir de limaniçi yarışı var, özellikle seyir amaçlı. Yarışa altı takım katılıyor: Franck Cammas liderliğinde Groupama (Fransa), iki olimpiyat madalyalı ve son Volvo Ocean Race birincisi Ian Walker önderliğinde Abu Dhabi Ocean Racing (Birleşik Arap Emirlikleri), Ken Read skipper’lığında PUMA Ocean Racing powered by BERG, Chris Nicholson ve ekibi ile CAMPER with Emirates Team New Zealand, iki kez Volvo Ocean Race kazanmış Mike Sanderson yönetiminde Team Sanya (Çin) ve iki olimpiyat madalyalı efsanevi skipper Iker Martinez ile Team Telefonica (İspanya).

İlk iki etap sonunda her iki etabı da önde bitiren Team Telefonica 66 puanla önde götürüyor yarışı. CAMPER 58 ve Groupama 42 puanla izliyorlar onları. Üçüncü etap bugün Adu Dabi limaniçi yarışı ile başlayacak. Yarın da ekipler Sanya için çıkacaklar. (Daha doğrusu Somalili korsanlara bulaşmamak için kısa bir sprint yarışı sonrasında bir gemiye yüklenecekler ve Hint Okyanusu’nda bilinmeyen bir limana taşınacaklar, yarış oradan yeniden başlayacak.)

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=ys4cvWIJUQ4&w=560&h=315]

Volvo Ocean Race haberleri için en doğru yer resmi site, volvooceanrace.com. Haberler videolar, fotoğraflar ve en önemlisi sık sık güncellenen zengin canlı veriler ve canlı yayın. Görebildiğim kadarı ile Digiturk’te Sports TV HD bir miktar yayın yapıyor, mesela bugün limaniçi yarışını verecekler. Özellikle yelkenle ilgilenenler için aylık yelken/yat/tekne dergilerini tavsiye edeceğim, özellikle Yelken Dünyası ile Motorboat and Yachting.

Merak edenlere, ilgi duyanlara tavsiye ederim; insan ve teknolojinin doğa ile kapışmasını izleyin. Daha da işin içine girmek isteyenlere sanal alemde nasıl dünya turu yaparlar, gelecek sefere de onları yazayım…

Not: Yazının başlığı bir yelken cümlesi. Kavança bir çeşit dönüş, rüzgaraltına yapılıyor, dikkat ve hassasiyet gerektiriyor. Alesta ise hazır anlamına geliyor. Neticede “alesta kavança!” skipper tarafından havuzluk elemanlarına “kavança atmaya hazır olun” manasında söylenen (daha doğrusu haykırılan) bir söz. Havuzluktan tüm “alesta!”ları (“hazırım” manasında) alan skipper bu kez “kavança!” der ve dönüş icra edilir…