21 Temmuz 2008 Pazartesi

Bilişim Dergisi: "Bir Hapsolma Masalı"

Türkiye Bilişim Derneği'nin Bilişim Dergisi'nin Haziran sayısında yayımlanan Özgürlük İçin... köşesi:

Bir Hapsolma Masalı

Son olarak Microsoft OOXML örneği üzerinden giderek standartlaşmanın temeli ve açık standartların özgür yazılımın gelişmesi açısından önemine değinmiştik, oradan devam edelim. Donanımı ve yazılımı genelde tedarik eden kullanıcının, yani sizin, bilişim sistemlerindeki tek varlığınız bu sistemlere girdiğiniz bilgi: Veri, malumat, enformasyon, bilgi, bildirim... Ne isimle anarsanız ve hangi işlenmişlik düzeyinde olursa olsun, kısaca “bilgi”. Aslında tüm bilişim sistemi bilgilerinizi saklayacağınız ve işleyerek yeni bilgiler elde edeceğiniz bir depolama ve üretim ortamından başka bir şey değil. Bilişim sistemlerinizin (donanımın, yazılımın, vb) sahipliğini sorgulamayabilirsiniz, ama bilgilerinizin, özellikle bilişim sistemine girdikten sonraki, sahipliğine çok dikkat etmelisiniz. Sonuçta, dedik ya, bu sistemde sizin olan tek varlık bilgi!

Bir varmış bir yokmuş...

Bir bilişim sistemine belli bir yatırım yapıyorsunuz, donanımını ve yazılımını satın alıyorsunuz, kullanıcılarınızı eğitiyorsunuz, bakım ve desteğini alıyorsunuz, tedarikçilerinize tavsiye ediyor ve hatta zorunlu kılıyorsunuz, bu sistem üzerine size özel geliştirmeler ve değişiklikler yaptırıyorsunuz... Tüm bilgilerinizi bu sistemde depoluyor, işliyor ve yeniden depoluyorsunuz. Gittikçe daha yaygın ve daha etkin kullanmaya başlıyorsunuz bu sistemi... Bir süre sonra kendi üretim ve yönetim sistem ve süreçlerinizden biri haline geliyor...

Ancak gün geliyor bu sistemle ilgili çeşitli soru işaretleri beliriyor zihninizde: Acaba çok mu para harcıyorsunuz bu sisteme? Alternatifleri daha çok işinize yarar mı görünüyor? Çok mu çağdışı kalmış sizin sistem, başkaları çok daha modern ve inovatif sistemler kurmuşlarken? Bakımı ve tutumu gittikçe daha zorlaşıyor ve pahalanıyor mu? Başka limanlara yelken açmanın zamanı gelmedi mi? Kararınızı veriyorsunuz: “Yarından tezi yok bu sistemden kurtulacağım, artık başka bir sistem kullanmam daha doğru!”

Ve ertesi sabah acı gerçekle yüzyüze geliyorsunuz: Ne yazık ki epey bir zaman önce siz bu bilişim sistemine hapsolmuşsunuz, kurtuluş imkansız! İngilizce'ye lock-in diye yerleşmiş olan, bizim en yakın anlamı ile hapsolmak dediğimiz sendromun temelinde bilginize sahip olma/olamama çelişkisi yatıyor işte. Yıllarca büyük bir rahatlık ve güvenle bu bilişim sistemine girdiğiniz bilgiler geçen zaman içerisinde hayli evrilmiş ve artık yalnızca bu sistem tarafından işlenebilir hale gelmiş. Bu bir şey değil, artık bilgilerinizi bu sistemden alıp farklı bir sisteme taşımanız bile mümkün değil. Mümkün olsa bile çok yüksek maliyetle yapılacak bir iş, yeni sisteme geçişin size kazandıracağı pek çok avantajı bir kalemde silebilecek nitelik ve nicelikte bir maliyet!

Mutsuz Son ve Mutlu Son

Sizin açınızdan hayli hazinli bir son: Mevcut sistemle hayatınıza devam ediyorsunuz. Ne kadar çağdışı kalsa, ne derece performansı düşse, maliyeti ne kadar fahiş olsa da... Başka çareniz yok çünkü, dedik ya, hapsolmuşsunuz.

Peki bu masalda mutlu kimse yok mu? Var tabii... Mevcut sistemi size satan, kuran, işletenler. Artık inovasyon yapmak, üretim maliyetlerini düşürmek, süreçlerini etkinleştirmek zorunda değiller. Çünkü onlara mahkumsunuz, hapsolmuşsunuz! Önünüze sürecekleri faturayı ödemekten başka çareniz yok.

Bu masalın sizin için mutlu şekilde bitmesini sağlayacak bir sihirli değnek var aslında: Açık standartlar. Bilginin yalnızca bilişim sistemleri arasında gidiş gelişte değil, bir bilişim sisteminde depolanmışken de açık standartlara uygun bir yapıda olmasını talep etmek. Bu sayede bilişim sistemi üreticilerinin hapsetme olanaklarını (ya da heveslerini) engellemek; bu sayede donanım ve yazılım üreticilerinin performans, işlevsellik, güvenlik ve maliyet alanlarında rekabet etmelerini şart koşmak...

Avrupa Komisyonu (EC) ile Microsoft arasında son yıllarda yaşanan anlaşmazlığın, yüz milyonlarca Avroluk cezaların, OOXML oylaması ile ilgili soruşturmaların... altında yatan temel sorunsal bu işte. EC Microsoft'un (haydi orada sınırlı tutmayalım, iTunes ve iPod ile Apple'ın da) bilgiyi hapsetmemesini istiyor. Yoksa bu firmaları yazılım ve ürün bazında sorgulamıyor ya da kısıtlamıyor, tam tersine rekabete açık bir ortamda bu yazılımların ve ürünlerin daha da iyileşeceklerini düşünüyor ve ümit ediyor. Temel endişesi Avrupalı kullanıcının hapsolmaması, bilgisine sahip çıkması ve sonuçta özgürleşebilmesi.

Özgür olmak için sizin de bilginize sahip çıkmanız gerekiyor, bunun için de hapsolmamanız..


Not: Yazının başlığı basılı dergide "Bir Mahkumiyet Masalı" olarak yer almış, doğrusu, yukarıda da yazdığı üzere, "Bir Hapsolma Masalı" olacaktı.

22 Haziran 2008 Pazar

Yaşasın "Özgürlük İçin..."

Özgürlük için Pardus...

Özgürlük İçin... hareketinin doğumu Şubat 2007'de olmuştu sanırsam, bir Pardus geliştiricileri toplantısında. Sonrasında ismi ve alanadını bir portala çevirme işini yürütmek üzere UEKAE, sevgili Ali Işıngör'ün firması artistanbul ile sözleşme imzaladı. pardus-oyun.org ve pardus-linux.org sitelerinden kimi katılımlar oldu, pardus-linux.org sitesinden kimi itirazlar yükseldi, vb. Ardından da site yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı, ilk başta ittire kaktıra; sonrasında gümbür gümbür. Her geçen gün içeriği güçlendi, altyapısı sağlamlaştı ve katılımcı sayısı arttı Özgürlük İçin...'in. Yeni, bir görsel tasarım ve forum ile yeni bir atak yaptı sonrasında. Tabii ki OOXML'e Hayır kampanyası ile Türkiye özgür yazılım camiasının liderliğine soyundu, Ankaralar'a kadar bizimle geldi, devlet kademelerine OOXML'in hukuksal ve kavramsal sıkıntılarını anlattı. Seminerler vermeye başladı, üniversitelerde şenliklere, sivil oluşumlara katıldı... Sonrasında e-Dergi geldi, harika görsel tasarımı ve gittikçe sağlamlaşan içeriği ile... Artık bilgisayar dergilerinin aranan elemanlarıydılar "Özgürlük İçin... referanslı" genç yazarlar. Oyun sunucusu devreye girdi ve doldu doldu taştı... Bunları yazarken "yahu gerçekten bu işin başlangıcından bu yana yalnızca bir buçuk yıl mı geçti, 2006 olmasın?" diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

Muhteşem bir iş çıkardı camiamız, benim beklentilerimi kesinlikle aştı ve ileriye çok ümitle bakmamıza vesile oldu. artistanbul'un hakkı da ayrı; başta sevgili Ali, sonra Ahmet(ler), Akın ve Seda, hemen ardından Uğur, Denis ve Rasim; tüm takım sözleşmenin gerektirdiğinin kat kat fazlasını yaptılar, camiaya örnek oldular. Sonra camiadan arkadaşlarımız, Deniz Ege, Ekrem, Gökmen, Eren, adlarını şu anda anımsayamadığım için kendilerinden özür dilediğim onlarca diğeri... Pardus camiasının oluşmasına yaptığınız katkıların ne kadar önemli olduğunu söylememe gerek yok ve bunun Türkiye'de özgür yazılımın gelişmesine vereceği desteği. Ellerinize kollarınıza sağlık!

Bunları neden yazıyorum ve neden bugün yazıyorum? Biraz önce öğrendiğime göre Linux Kullanıcıları Derneği'nin geleneksel yarışmasında En İyi Basılı/Görsel İçerik dalında Özgürlük İçin..., Yılın Pengueni seçilmiş.

Tüm Özgürlük İçin... camiasına tebrikler, yapacaklarınızın yanından şimdiye kadar yaptıklarınızın sönük kalacağından eminim, hatta bunu biliyorum. Yanınızdayız, arkanızdayız!

13 Haziran 2008 Cuma

Bilişim Dergisi: "'Tehlikenin Farkında mısınız?'"

Türkiye Bilişim Derneği'nin Bilişim Dergisi'nin Mayıs sayısında yayımlanan Özgürlük İçin... köşesi:

"Tehlikenin Farkında mısınız?"

Birkaç yazıdır inovasyon üzerine yoğunlaşmış durumdayız. İnovasyon yeni şeyler yapma ya da eski şeyleri yeni şekillerde yapma durumuna verdiğimiz ad. İlla bir icat ya da keşif kadar çarpıcı ve parlak olmak zorunda değil. Ama sonuçta hızla yarara dönüşecek kadar gerçeğe yakın ve pratik olmalı. İş dünyasının gözünden baktığınızda onyıllar değil aylar ve yıllar içerisinde üretime aktarılabilecek ve rekabet avantajı ya da doğrudan kar getirecek bir şey. İnovasyonda her zaman daha öncekine göre bir farklılık ve yenilik var, ama her farklı ve yeni olan da inovasyon değil. Belki de inovasyon kavramının iş çevrelerinde bu derece cazip olmasının bir nedeni de bu muğlak tanımı...

Standartlaştırma ise çoğu zaman inovasyona ters yönde, en azından inovasyonu engelleyici nitelikte bir hareket. İşlerin, şeylerin ne olduğunu ve nasıl yapıldığını herhangi bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde iyi tanımlamak gerekiyor bir standart üretmek için. Çünkü standartlaşmanın temel amacı kaliteyi yükseltmek, maliyetleri düşürmek ve rekabeti artırmak. Standartların varlığı pazardaki büyük ve güçlü aktörlerin çok arzu ettiği bir şey değil, ama giriş engellerini düşürmesi nedeniyle yeni ya da küçük aktörler için bir güvence.

Son kullanıcı ve tüketici açısından ise bu ikili yapının sürekli bir dönüşüm içerisinde olması en iyisi: Pazarın düşük fiyatları ve rekabeti tercih ettiği alanlarda standartlaşma yönünde baskı ve çabalar artıyor, yeni işlevsellik gerektiğinde ise standart dışına taşan inovatif değişimler ön plana çıkıyor. Bu sayede ne çağdışı kalmış standartlara mahkum kalıyoruz sürekli, ne de baş döndüren ama gerçek anlamda değer yaratmayan bir inovasyon çılgınlığına kapılıyoruz. Aslında hem o, hem de diğeri. Sektörün ve pazarın durumuna göre kimi standartlar onlarca yıl dayanabilirken, kimileri ancak sürekli güncellenerek gereksinimlere yanıt verebiliyorlar.

Standart oluşturma, özellikle büyük aktörlerin baskın konum elde etmemeleri için, uluslar ve şirketler üstü tarafsız organlar (ISO ve TSE gibi) eliyle yürütülüyor. Bu sayede standartların gerçek amacı, yani rekabeti artırma işlevi yerine gelebiliyor. İnovasyon ise büyüklü küçüklü her türlü piyasa aktörü tarafından hayata geçirilebiliyor; her ne kadar yaygın kanı büyük aktörlerin inovatif olma konusunda biraz geri kaldıkları yönünde olsa da.

Özgür yazılımların gelişmesi ve yaygınlaşması standartların açık ve hatta özgür olması ile son derece ilişkili. Sonuçta hiçbir bilişim sistemi tek başına işlev görmüyor artık, farklı sistemlerle birlikte çalışıyor, ya veri alıyor, ya veri gönderiyor; ya iş yaptırıyor, ya iş yapıyor başkalarına. Farklı sistemler arasındaki arayüzlerin “ne olduğunu ve nasıl yapıldığını herhangi bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde iyi tanımlamak gerekiyor” birlikte çalışabilmeleri için. Özellikle özgür yazılım ürünleri genelde zaten sahipli ürünlerin mevcut olduğu sistemlere dahil edildikleri için bir tekel oluşmaması, ya da özgür yazılımların önüne bir engel çıkarılmaması için bu, yani standartlaşma son derece elzem. Tabii ki bu standartların özgür yazılım geliştiricilerine açık, kolayca erişilebilir olması gerekiyor; erişildiklerinde de makul bir çaba ile gerçeklenebilmeleri, herhangi bir fikri mülkiyet hakkı engeline ya da rüçhan hakkı ödemesine takılmadan kullanılabilmeleri. Aksi durumda mevcut sahipli yazılım ürünleri özgür yazılımlara birlikte çalışma fırsatı tanımadan bir tekel oluşturabiliyorlar.

Geçtiğimiz ay Microsoft tarafından geliştirilen ve aslında bir standart değil de bir “ürün” olarak kabul edilmesi gereken Office Open XML (OOXML) dosya biçemi belirtimi, Microsoft'un dünya çapındaki lobi faaliyetleri ve kimi sorgulanabilir girişimleri sonucu ISO tarafından bir uluslararası standart (ISO/IEC DIS 29500) olarak kabul gördü. OOXML içerisinde neler yok ki: Mevcut ve hayli güncel bir uluslararası standart (ISO/IEC 26300 OpenDocument Format) ile büyük ölçüde çakışma ve çelişme, 8.000 sayfa civarında dokümantasyon, Microsoft dahil herhangi bir üretici tarafından gerçeklenmemiş bir belirtim, bol miktarda sahipli teknolojilere atıf, fikri mülkiyet (patentler vb) kapsamında korunmakta olan teknolojiler, daha neler neler... Şimdi yazdıklarımızı başından itibaren bir kez daha okuyun, “tehlikenin farkında mısınız?”

12 Haziran 2008 Perşembe

newspapers write it: "there is a new pardus in town"

There are sporadic examples of Turkish open source projects. In August 2007 Turkey’s Military Recruitment Division, which is part of the Ministry of Defense, announced that it was switching to Pardus Linux on all of its 4,500 desktops and more than five hundred servers.

Pardus is also being used by Turkish Radio and Television Supreme Council as part of its digital television archive and analysis project.

[...] Other early adepter success stories include Manisa Health Directorate, Petrol-Is, and Neziroglu Motors, all of which are using Pardus Linux.

yazının tümü burada // the article is here

04 Haziran 2008 Çarşamba

"... and they lived happily ever after"


The #1 Pardus supporter outside Turkey Mr. Willem Gielen and his beloved fiance Ms. Mahican Emeni are married as of today. The wedding ceremony took place in Rotterdam Museum of Natural History, if I'm not mistaken, and under a bright sunny sky, what looks like. Willem is the founder of the Dutch Pardus Users' Group, and pardus-linux.nl web site, and Pardus world forum. Mahican is pursuing a career in medicine, as Willem (he indeed does; IT, Linux and Pardus are his hobbies). They both are very lovely personalities and their hospitality is world class, I should add.

I, hereby, unofficially, declare that, the Pardus 2008 Beta1, which has been released today, shall be known as "Willem-Mahican" from now on.

Dear Willem and Mahican, I wish the best for you on behalf of the Pardus core team, developers, and users; and a life full of love and happiness...

25 Mayıs 2008 Pazar

Pardus'a Saldırmanın Karşı Koyulmaz Cazibesi...

Ön not: Bu yazının kafamda ilk şekillenen hali hayli kişisel, 10-15 yıllık bir seyahatin mola noktalarına değinen, deyim yerindeyse proje gibi kendimi de hayli faş eden bir metindi. Sonradan bu yapıdan vaz geçtim, belki de çekindim ve korktum; daha resmi, daha mesafeli ve daha objektif bir konumda kalmayı tercih ettim. Bir gün "Bu Pardus da Nereden Çıktı?" mealinde bir kitap yazacak olursam, o zamanlara kadar hafızam bana fazla ihanet etmezse, o gün geldiğinde çekinmez ve korkmazsam o hikayeyi de öğrenebilirsiniz.
Pek çok özgür yazılım projesini gıpta ile izliyorum, o projelerin yöneticilerinin yerinde olmak istemiyorum, ama Pardus'un değil de o projelerin başında olmanın nasıl bir hafiflik duygusu yaratacağını merak ediyorum. Neden mi? Anlatayım...

Benzer bir Linux dağıtımı projesinin başındaki kişi olarak yıllar süren çabalarınız ve son derece hassas ve dikkatli çalışmalarınız sonrasında bir kişisel bilgisayar üreticisini kendi dağıtımınızı ön-yüklü dağıtmaya ikna etseniz başarılı addedilir, alkışlanır, takdir toplarsınız...

Ya da bir özgür yazılım projesi yöneticisi olarak amaç ve hedefini bir ürün ortaya koymanın ötesine geçirseniz, proje olarak o memleketin bilişim sahnesinde kayda değer bir değişiklik yapmayı hedeflediğinizi ilan etseniz, "bilişim ihracatı"ndan bahsetseniz hemşehrileriniz bunları duymaktan sevinir, heveslenir, daha şevkle sarılırlar işlerine...

Misal, işinizi yalnızca bir yazılım projesini yönetmek olarak görmeyip proje ve ürününüzün basın ve halkla ilişkilerine, tanıtımına, camia ilişkilerine de eğilseniz ve projeler geliştirseniz, bir yandan mekanik yazılım üretim sınırını aştığınız için takdirle karşılanır, diğer yandan da giriştiğiniz işin zorluğu karşısında destek bulursunuz...

Veya bir Linux dağıtımının yöneticisi olarak bir dizi danışma sonrasında sürüm isimleri ile çevre ve doğa bilinci ve sevgisini geliştirmeye, dikkati nesli tehlikedeki canlılara çekmeye karar verseniz bu hareketiniz çevreciler tarafından büyük destekle, diğerleri tarafından da saygıyla karşılanır...

Pardus projesinin başındaysanız, ASLA! Herhangi bir yapıcılığı olmayan "yannışsın!" tonunda eleştirilirsiniz, itham edilirsiniz, dalga geçerler sizinle, hakarete uğrarsınız...

Neden? Anlamakta çok güçlük çekiyorum... Neden bir yandan çok amansız birer özgür yazılım, Linux ve hatta Pardus destekçisi olduklarını söyleyen kişiler projenin ileri doğru adım atmasından ya da hedefini büyük tutmasından rahatsız olur? Neden yaptıklarınız ya da yapmaya çalıştıklarınız, hem de dokuz kat yabancılar tarafından değil, aslında omuz omuza ter dökmeniz gerekenlerce küçük görülür ve küçük gösterilmeye çalışılır? Neden kendi lisanınızda, aynı toprakları paylaştığınız insanlarca yazılmış olumlu ya da ciddi ve derinlikli değerlendirme yazıları bulamazsınız, buna karşın Kanada'dan, Polonya'dan, Japonya'dan alkışlar ulaşır kulaklarınıza? Neden daha iyiye ve daha güzele doğru yarışmak için çabalarken sürekli çelmeler, tekmeler gelir bacaklarınıza, ayaklarınıza? Neden bir Cumartesi gecesi saatin 3'ünde yeni projeleri, atılımları, aşılacak zorlukları değil de bunları düşünür ve yazarken bulursunuz kendinizi? Neden?

İlk gününden beri Pardus projesine çok saldırıldı. Saldırı diyorum, çünkü başka sözcük bulamıyorum durumu tarif için. İçeriden, dışarıdan; yukarıdan, aşağıdan; gizli, açık çok saldırıldı... Sinirsel ve zihinsel olarak kesinlikle, bu yetmez gibi fiziksel olarak çok yıpratıldık. Tüm hal ve tavırlarımızda olmasa bile eğilim ve yönelimimizde doğru olduğumuzu biliyorduk, dayandık... Artık haklı çıktığımız daha iyi ortaya çıkıyor: Misal, GSoC'dayız; misal, escort Pardus ön-yüklü kişisel bilgisayarlar satıyor; misal, Kubuntu gelecek sürümlerinde Pardus teknolojilerini kullanmayı tartışıyor, düşünüyor; misal, camia sitemiz Özgürlükİçin.com haftadan haftaya, aydan aya erişim sayısını katlıyor... Daha misaller çok, sıradalar, birer birer suyun yüzüne çıkacaklar. Ve eminim ki saldırılar durmayacak, hatta belki daha da artacak...

Ben Erkan Tekman... Pardus projesini yönetiyorum... Türkiye'de ve dünyada Pardus'un ve özgür yazılımın başarısı için çalışıyorum ve bu yolda çalışmaya devam edeceğim... Gücüm yettiğince, sabrım elverdiğince... Onlar da saldırmaya devam etsin... Buradayım! Beklerim...

08 Mayıs 2008 Perşembe

Bilişim Dergisi: "Pardus, İnovasyon ve TIO"

Türkiye Bilişim Derneği'nin Bilişim Dergisi'nin Nisan sayısında yayımlanan Özgürlük İçin... köşesi:

Pardus, İnovasyon ve TIO

Sözümüzü TIO'dan, yani “toplam inovasyon fırsatı”ndan bahsederek bitirmiştik son yazımızda. Oradan devam edelim, hem de birkaç örnek vererek TIO'dan neyi kastettiğimizi ve özgür yazılımın neden yüksek TIO vadettiğini açıklayarak.

Pardus, biliyorsunuz, temelde bir Linux dağıtımı: Linux çekirdeği, çok bilinen çeşitli özgür yazılım uygulamaları (başta Firefox, OpenOffice.org olmak üzere gimp, Amarok, K3B ...), az bilinen pek çok özgür yazılım uygulaması (digikam, Akregator, Kopete ...) ve bunların bir arada, barış içerisinde yaşamasını sağlayan tümleştirme (entegrasyon) çerçevesi ve uygulamaları (kurulum yazılımı, paket yönetim sistemi, yapılandırma sistemi ...). Dünyada 400'ün üzerinde Linux dağıtımı var, binlerce kişinin katkıda bulunduğu “evrensel” işletim sistemi Debian'dan birer kişilik mikro projelere. Buna karşın bahsettiğimiz tümleştirme çerçeveleri sayıca pek az: Red Hat/Fedora'nın RPM temelli sistemi, SuSE/Novell'in YaST merkezli sistemi, Debian ve türevlerinin (örneğin Ubuntu ailesi) dpkg temelli sistemi, Gentoo'nun emerge temelli sistemi. Pardus macerasının ta başında, bu sistemleri hallice bir değerlendirmeden geçirip, artı ve eksilerini tartıp, hiçbirisini kullanmamaya ve yeni bir çerçeve yaratmaya karar verdik. Sonuçta, benim “Pardus teknolojileri” diye adlandırdığım paket yönetim sistemi PiSi, yapılandırma çerçeve ve araçları ÇOMAR, yapılandırma arayüzleri TASMA ve Kaptan, kurulum yazılımı YALI ve iki elin parmaklarını geçmeyen kuzenlerinden oluşan yepyeni ve hayli inovatif bir yapı oluşturduk.

Bu kararımız yıllardır sürekli sorgulandı, “Neden bu insan gücünü farklı bir alana yönlendirmediniz? Neden tekerleği yeniden keşfetmek istediniz?” diye soruldu duruldu. Ama özellikle son zamanlarda gördük ki, Pardus teknolojileri sayesinde Pardus temelli sistem ve çözümlerde inovasyon yapma ve değer katma potansiyeli, hadi adını koyalım, toplam inovasyon fırsatı, yani TIO çok çok artmış. Bir yandan modüler, hafif ve güne uygun bir tasarım kullanan, diğer yandan da Pardus ekibince geliştirilmesi nedeniyle ciddi bir bilgi birikimi üzerine oturan Pardus teknolojileri sayesinde, başka sahipli ya da açık/özgür sistemlerle gerçekleştirilmesi çok zor, hatta imkansız olacak çözümler, hızla ve kolayca gerçeklenebiliyor.

İlk örnek dağıtık bir mimariye sahip bir kurumsal kullanıcımızdan: Yüzlerce noktada kullanılacak, buna karşın yerinde yüksek yetenekli bir işletme ve bakım ekibi bulundurulamayacak sistemleri için kolay ve hızlı kurulabilen, ayrıca uzaktan yönetilebilen bir yapı gerekiyordu. ÇOMAR üzerine yaptığımız bir ek ile uzaktan yönetimi, YALI'ya yaptığımız ekler ile hızlı kurulumu sağladık. Sonuçta başka sahipli ve açık sistemlerle günler ve hatta haftalar sürebilecek kurulum işini günlere ve hatta saatlere sığdırabildik. Öte yandan hazır ürünlerle gerçeklenmesi için yüzbinlerce YTL harcanması gerekecek uzaktan yönetim sistemini hayli cüzi bir insan gücü kullanımı ile gerçekleştirebildik. Pardus teknolojileri kullanıcıya özgü inovatif çözümleri hızla ve makul bir maliyetle geliştirebilmemizi sağladı.

Bir başka örnek de potansiyel çözüm ortaklarımızdan birisi ile yaptığımız çalışma: İşletim sistemi yüklü olarak dağıtımı yapılacak ama yönetici parolası belirleme ve kullanıcı hesabı oluşturma işleri uç noktalarda gerçekleştirilecek çok sayıda PC için bir çözüm arıyorlardı. YALI'da yaptığımız ufak tefek değişikliklerle işletim sistemi kurulumunu merkeze, ilk tanımlamaları uçlara taşıdık. Hem de uçtaki kullanıcılardan herhangi bir teknik bilgi ve beceri kullanımı beklemeden. Birkaç günde geliştirdiğimiz YALI_OEM ile hem bu kullanıcının ve hem de pek çok olası müşterinin sorunlarını kolaylıkla çözüverdik. Aynı şeyi farklı bir Linux dağıtımı ile gerçekleştirmenin hiç de bu kadar kolay olmayacağından emin olabilirsiniz.

Pardus teknolojileri hem biz, hem çözüm ortaklarımız ve hem de kullanıcılarımız için hayatı kolaylaştırıyor. Hem, sadece ilk geliştirildikleri halleri ile değil, sundukları inovasyon fırsatları, yüksek TIO ile. Tüm sistemin özgür bir lisansla dağıtılıyor ve aktif bir camia tarafından destekleniyor olması da bağımsız geliştiricilerin elde edilebilirlik ve sürdürülebilirlik konusundaki soru işaretlerini tümüyle ortadan kaldırıyor. İyi ki özgür inovasyon yolunu seçmişiz...

24 Nisan 2008 Perşembe

Pardus Welcomes GSoC Students...

From our beloved Çağlar's blog:

The Pardus Project is pleased to announce that Google has agreed to sponsor five student slots.

Congratulations, and welcome to the Pardus community! We are looking forward to the successful completion of the following interesting projects:

  • A System Restore Project for Pardus
    by Mehmet Ozan Kabak, mentored by Gökmen GÖKSEL
  • Pardus CD/DVD/USB Distribution Wizard
    by Türker Sezer, mentored by S.Çağlar Onur
  • Internet Connection Share Module
    by Cihangir Beşiktaş, mentored by Pınar Yanardağ
  • 802.1x support for network manager
    by İşbaran Akçayır, mentored by Gökçen Eraslan
  • PISI - Package Signing Mechanism
    by Serdar DALGIC, mentored by Faik Yalçın Uygur

Student projects will be worked on roughly full time (~40 hours/week) between May 26th and August 18th.


A hearthly welcome to the "maginificent five" from me as well... Hope you will each become a-heck-of-a-free-software-developer by late August!

Küresel-Ulusal İkilemi

Biliyorsunuz, ilk halk karşısına çıktığı 2005 Şubatı'ndan bu yana Pardus'un göbek adı "Ulusal İşletim Sistemi". Bu göbek adını pek çok platformda, hatta proje ekibinden arkadaşlara bile, defalarca açıklamam ve hatta savunmam gerekti geçen üç yıl boyunca. Sanırım en deerli toplu ve doyurucu açıklamam yine bu günlükte yer alan bir yazı oldu. Başka mecralarda da "ulusal"dan, "milliyetçilik"ten ne anladığımı yazdım-çizdim zamanında; meraklısı ya biliyordur, ya bulur okur. Ama son tahlilde bir "yurtsever" olduğum itiraf etmek durumundayım, mevcut konumum da bunu açıklıyor ya zaten...

Öte yandan da bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanan, ve bu bağlamdan hareketle de insanları ayıran her türlü betimlemeye (cinsiyet, ırk, din, millyet, ...) karşı çıkan biriyim. Evet, "enternasyonalist" ve "globalist"im; her ikisi de çeşitli çekincelerle :-P

Doğal olarak bu iki cami arasında bi-namaz kalıyorum zaman zaman ve hatta sık sık. Küresel-ulusal ekseninde zihnim sünüp duruyor, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor...

Alın son günlerden iki haber:

İstanbul Belediyesi'nin şovunda 165 bin domino taşı bir fiske ile devrilerek Türkiye rekoru kırılmış. Ne güzel! Japonyalar'da, Hollandalar'da izlediğimiz o şovlar artık bize de geliyor; biz de daha büyük, daha çok, daha uzun domino taşı dizileri yapıp devirmeye başlayacağız artık. Dünya rekoru 4 milyonmuş, ne gam; her uzun yol bir adımla başlar, zamanı gelecektir milyonların da. İlk PiSi paketinin oluşturulduğu günü anımsıyor musunuz? Ama o da ne? Meğersem İstanbul'daki dominoları dizenler de Hollanda'dan gelmişler. Tasarım ithal, taşlar ithal, operasyon (en azından operasyonun yönetimi) ithal. Bizim katkımız olsa olsa "amelelik", gösterilen yere gösterilen taşı koymak. Katma değeri düşük, kolaylıkla yeri doldurulabilir, rekabet gücü az... E, o zaman bunun neresi "Türkiye rekoru"? Sırf İstanbul'da oldu diye mi? Eh o zaman parasını bastırsalardı da 5 milyon taş dizdirselerdi, şanımız yürürdü...

Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) Osmanlı Hat Koleksiyonu Sevilla'da Real Alcazar Sarayı'nda sergilenmeye başlanmış. Rahmetli Sakıp Sabancı'nın dillere destan bir hat koleksiyonu vardı. Sağlığında SSM'yi kurup bu koleksiyon da dahil pek çok eser, bu arada oturmakta olduğu evi de müzeye bağışlayınca koleksiyon SSM Osmanlı Hat Koleksiyonu adını aldı. Sakıp Ağa'nın koleksiyonu iken tüm dünyayı gezen hatlar, bu bahar, bu kez yeni adı ile, yeniden yollara düştü ve önce Madrid'de, şimdi de Sevilla'da sergileniyor. Hem de, ironik bir şekilde, Kanuni Süleyman'ın Avrupa'daki baş rakibi Şarlken'in sarayında. Ne güzel! Küratörü bizden, eserleri bizden, sahibi de bizden... Ama bir bakıyoruz, o meşhur Alkazar Sarayı'nın en hususi odalarında koleksiyonun sunumunu tasarlayan mimari ofisi dışarıdan. Yahu, Türkiye'de ne tasarımcılar, ne mimarlar var, bu eserleri o mekana doğru bir şekilde yerleştirecek bir adem evladı bulamadınız mı? Tarihin derinliklerinden kaynayıp gelen bu eserlerin sunumunu da çağdaş bir Türkiye tasarımcısı yapıverse, kremayı da o koyuverseydi...

Bu durumlarda ulusalcı/milliyetçi/yurtsever damarım şaha kalkıyor, delleniyorum. Evet, bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanıyorum. Ama kendini bu memleket ile anmayı seçen, buraların vatandaşı olmuş arkadaşların üstünlüğüne ve sınırsız yaratıcılığına da inanıyorum, Hollandalı domino dizicilere ve memleketini bilmediğim mimarlara inandığım kadar. Bizim domüno dizicilerimiz ile bizim mimarlarımızın dünyanın dört bir köşesinde meslektaşları ile rekabet içerisinde olmaları gerektiğine de fena halde inanıyorum. Ama eğer biz domino dizicilerimize ve mimarlarımıza ilk adımı atma şansı vermezsek bu arkadaşların uzun yolculuklarına bir türlü başlayamayacaklarını da görüyorum. Pardus'un MSB'de masaüstü (ve kısmen sunucu) işletim sistemi olarak seçilmesi sürecini anımsıyorum ve bu arkadaşların duygu ve düşüncelerini anlayabiliyorum. Gerek İBB'nin, gerekse SSM'nin tedarik kararlarında memlekette yaratılacak katma değeri artırıcı, yurttaşların rekabet gücünü artırıcı yolları tercih etmeleri gerektiğini düşünüyorum. İBB'nin laleler konusunda yaptıklarına, SSM'nin de müze müdürü ve koleksiyon küratörü (aynı kişiler) seçimine baktığımda aslında onların da bu kaygılara pek de yabancı olmadıklarını düşünüyorum. Biraz daha fazlasını istiyorum...

11 Nisan 2008 Cuma

Özgürlük İçin e-dergi

Genelde bağlantı yayınlamaktan hoşlanmam, ya alıntı yaparım ya hiç bahsini etmem. Ama şu anda elimde öyle bir malzeme var ki bunun bağlantısını yayınlamamak büyük ayıp, ayıp ne kelime günah olur! Özgürlük İçin tarafından yayınlanan e-derginin Nisan 2008 tarihli ilk sayısı.

e-dergi'yi biraz önce LKD gezegenine düşen RSS haberinden gördüm (kişisel açıdan hoş bir çelişki), indirdim, şöyle bir göz attım ve bayıldım. Evet evet, daha başlıklar hariç tek satırını okumadım, ama yine de bayıldım. Görsel aşıdan harika, içerik açısından son derece doyurucu, bilgi açısından büyük olasılıkla yetkin ve yeterli... Daha ne diyeyim! Tüm emeği geçenlere binlerce teşekkür... Bu arkadaşları aralarından çıkaran camiaya binlerce sevgiler... Özgürlük İçin camiasının oluşturulması herhalde Türkiye özgür yazılım hareketinin en önemli kilometre taşlarından bir olarak anılacak
ileride!

e-dergi'yi henüz okumadıysanız indirin ve okuyun! Okuduysanız arkadaşlarınıza alık verin! Ayda bir yayınlanacakmış, şimdiden gelecek sayıyı beklemeye başlayın! Ne kadar ele ulaşsa azdır...