Bir devrin sonu…

Pardus proje yöneticisi iken Özgür Yazılım, Linux ve Pardus ile ilgili günlük girdilerimi Pravda Pardus adını verdiğim pardus.org.tr alanında yayınlıyordum. 2008 yılında Avrupa Komisyonu’nun benim de katıldığım bir toplantısı / çalışması ile ilgili olarak yazdığım eleştiri neredeyse bir diplomatik krize yol açayazınca kişisel görüş içeren yazılarımı kişisel günlüğüme, ET’s R’n’R Gumbo‘ya taşıdım, Pravda’da yalnızca kuru resmi duyuruları yapmaya başladım. Pravda, Pardus’tan ayrıldığım gün durdu, yeni TÜBİTAK kaldırana kadar donmuş haliyle yayında. Bugün itibarıyla, Pardus için son yazımı yazdığıma göre, R’n’R Gumbo da bu açıdan işlevini tamamladı. Artık burada Özgür Yazılım ve Linux üzerinde yazmayacağım…

Peki bu konularda hiç mi yazmayacağım? Yoo, yazacağım. Hatta geçtiğimiz yıllara göre daha fazla yazmak niyetindeyim. O zaman nerede yazacağım? Yeni blog alanımda yazacağım. Henüz hazır değil, ama blog.linuxera.com/tekman gibi bir adresi olacak muhtemelen. Zaman zaman kontrol edin bakalım adres hayata geçmiş mi?

Peki burada ne yazacağım? Burası yeniden kişisel web günlüğüm olacak. Seyahatlerim (geçtiğimiz haftalarda bir Antakya gezimiz oldu, yazacağım), yediklerim içtiklerim (örneğin National Geographic Türkiye‘nin geçen aylarda dağıttığı 50 Meyhane ekinde yer alan mekanları 2015 sonuna kadar tamamlamak niyetindeyim, oraları yazacağım), pek acemisi olduğum sportif hobilerim (yelken ve uzun zamandır ara verdiğim SCUBA), pahalı (?) meraklarım (kalem, mürekkep, saat ve puro), okuduğum kitaplar (birkaç tane yelken kitabı bitirdim, onları belki toplu halde, birkaç tane ekonomi, birkaç tane cumhuriyet “tarihi” kitabı okuyorum, onları da bitince), izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler ve diğer şeyler hakkında yazacağım burada. Epey zamandır sessiz ve durgundu, twitter başta olmak üzere hızlı sosyal ağlar sağolsun, inşallah yeniden canlandıracağım buraları…

Son olarak bir ifşaatta bulunayım, merak edenleriniz vardır belki: Blogun adı neden ET’s R’n’R Gumbo? Çünkü benim ilk blogumun adı buydu. “Başka blogun mu vardı, bu senin ilk blogun” diyeceksiniz, demeyin… Yanılmıyorsam 1994 yılında, internet daha fena halde körpe, Mosaic ve www memlekete yeni gelmişken, ben Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi’nde bilişim işlerini yürütürken… bir “blog” oluşturdum kendime. Son derece basit ve sade bir web sayfasında, tam da biraz önce yazdığım şeyleri, birer-ikişer sözcük ve ufak birer resim ile anlatan. Bir süre güncellemeye çalıştım, ama benden başka okuyanı olmadığını görünce ve zaman sıkıntısı yaşamaya başlayınca bıraktım. Taa 10 yıl sonrasına kadar. İşte o web sitesinin adı R’n’R Gumbo idi, pek severek dinlediğimiz Professor Longhair‘in meşhur ve efsanevi Rock ‘n Roll Gumbo albümüne ithafen. Gumbo ise özellikle New Orleans yöresinde pişirilen karışık deniz mahsulü ve sebze çorbasına verilen isim. Eh, burası da bendenizin, özellikle rock ‘n roll eğilimli, ortaya karışık web günlüğü ya :)

“yapma demiyorum, yine yap …”

18 Aralık 2011’de o zamanki mesai arkadaşlarıma gönderdiğim ve Pardus’tan ayrılışımı bildiren e-postada

Her işime yaptığım muameleyi buna da yapacağım: “Kapıdan çıkınca kafandan da  çıkar!” Bu nedenle Pardus’un geleceği, şusu, busu konusunda orada  ya da  burada ahkam kesmeyeceğim;

sonra da 2 Ocak 2012’deki tweet’imde

az kaldı, 12 saat sonra içinde “Pardus” geçen cümleler kurmamaya başlayacağım… ya sabır!

demiştim. Ama sözümde dur(a)madım, ayda/iki ayda bir (nasıl saydığımıza bağlı olarak) Pardus ile ilgili bir tweet yapmışım, birkaç kez tweeter sohbetine/tartışmasına dalmışım… Dahası, Danışma Kurulu ve eski ve yeni TÜBİTAK yönetimleri üzerine blog girdileri yazmışım. Allah ıslah etsin, ne diyeyim…

Bu yıl başında, özellikle yeni girişimimiz / işimiz ile tam ve fazla zamanlı ilgilenmeye başlayınca bu kez kendime söz verdim, ve sözümü tutuyorum. Bu istisna hariç: TÜBİTAK’ın “Pardus” adı altında çıkardığı dağıtım  ile ilgili olarak, ve aslen tarihe kayıt düşme görevini yerine getirmek amacıyla, birşeyler yazmak zorundayım. Tartışanlara, yapan ve yapmayanlara (isterlerse) yardımcı olması için; damdan düşmüş olmam hasebiyle…

TÜBİTAK UEKAE bünyesinde Eylül 2003’de başlatılan ve adını, Ulusal Dağıtım’dan, uludağ koyduğumuz projenin daha yön belirleme safhasında, o zamanlar proje yöneticisi olan Alp Öztarhan, ilk teknik elemanlarımız sevgili Barış Metin ve sevgili Serdar “Hoca” Köylü ile, zaman zaman da Görkem Çetin’le seçeneklerimizi tartıyorduk. Başbakanlık, bir “milli işletim sistemi” geliştirilmesini düşünüyordu, arada “açık kaynak” lafı geçiyordu; hepsi bu! Boşlukları doldurmak bize düşmüştü. Biz de dört seçenek belirledik (ilki hariç kod adlarını şimdi koyuyorum, açıklama ve değerlendirmeleri de 9 sene öncesine arada edindiğim tecrübeyi de katarak yapıyorum)…

“Red Hat Türkiye”

Nedir: Özgür Yazılım felsefesi ve pratiği açısından her dağıtım “bizim” ve “milli/ulusal” dağıtımımız sayılabilir, sözcükleri azcık eğip bükersek. Dolayısı ile aslında bir dağıtım/işletim  sistemi geliştirmeye gerek yok. Herhangi bir “özgür” dağıtımı “milli işletim sistemi” olarak belirlemek mümkün. Sonuçta Başbakanlık “üretin” demiyor ki, kullanmak için istiyor. Alalım bir (örneğin Linux) dağıtımı, belki üzerine az-biraz görsel makyaj, tamam! Asıl enerjimizi milli işletim sisteminin kullanılmasına verelim. Marka/fikri mülkiyet konusunda hassassanız ve başka planlarınız varsa CentOS gibi bir “temizlik” yapabilirsiniz, kendi markanızı kullanırsınız; yoksa doğrudan adıyla sanıyla seçtiğiniz dağıtımı…

Avantajı/Dezavantajı: Temel avantaj, tabii ki, maliyet etkinliği. Neredeyse hiçbirşey yapmadan bir “milli işletim sistemi” sahibi oluyorsunuz. Dezavantajları çeşitli: Bilgi birikimi oluşturamıyorsunuz, özellikle bir dağıtımın/işletim sistemi iç işleyişi konusunda (ki bu özellikle Alp’in altını kalın kalın çizdiği bir gerek, neredeyse ön şart idi). Avantajı, altyapı yerine uygulamalara ağırlık verebiliyorsunuz (ki bu noktayı daha en başlarda zamanın LKD yönetimi ısrarla vurgulamış ve bir dağıtım geliştirme işine hiç girişmememizi önermişti). Dezavantajı, bu şekilde Amerika’nın Seattle kentinde işletim sistemi geliştiren bir şirketle işbirliği yapmaktan çok da uzağa gidemiyor oluşunuz (Özgür Yazılım vurgusunu kaldırırsak). Bir başka dezavantaj yol haritasına hakim olamamak, yarın bürgün Başbakanlık “ben milli işletim sisteminde şöyle şöyle özellikler istiyorum” dediğinde, “ama efendim, şu şu firması/dağıtımı onu yapmadan bizim yapabilmemiz pek mümkün değil” demek zorunda kalmak.

Netice: Bu seçenek hızla elendi :) Nedenleri çeşitli: Bilgi birikimi yolunun kapalı olması, TÜBİTAK çatısı altında yürütülecek bir araştırma ve/veya geliştirme projesinden çok bir “iş geliştirme” işi olması, yol haritası bağımlılığı, …

“Törkiş Ubuntu”

Nedir: Kendi dağıtımımızı yapmak, ama iş yükünün hallice kısmını ana kaynağa (upstream) itelemek. Bu sayede bir yandan gerçekten bir “milli işletim sistemi” geliştiriyor olacağız, diğer yandan da binlerce (o sıralarda debian paket sayısı 18 binlerdeydi, yanlış anımsamıyorsam)  paketi yapma ve entegre etme işi ile uğraşmamız gerekmeyecekti. Bir süredir aramızda konuşup analiz ettiğimiz “mevcut Linux dağıtımlarının yanlışları”, “neden bu yıl da masaüstünde Linux’un yılı ol(a)madı”, vb konularda doğrusunu yapma olanağı da bulacağız,  çünkü “Red Hat Türkiye”den farklı olarak kaputu açacağız ve elimizi pisleteceğiz bu sefer. Tam bir Özgür Yazılım metodolojisi uygulaması…

Avantajı/Dezavantajı: Yine önemli bir avantaj maliyet, örneğin yüzlerce geliştiricisi olan debian’ı temel alsanız ne biçim işgücü tasarrufu sağlarsınız, değil mi? Bilgi birikimi konusunda da özellikle “Red Hat Türkiye”ye göre avantajlı, kaynak kodunun içine girip gerekli yerlerde elliyorsunuz bile,  örneğin siz de fedora geliştiricisi oluyorsunuz… Yol haritası konusunda bağımlılık kısmen devam ediyor, ama “Red Hat Türkiye” kadar değil. Gereken bir özelliği girip kendiniz ekleyebiliyorsunuz. Ama örneğin Ubuntu’nun Unity seçimi gibi tmel yol ayrımlarında temel aldığınız dağıtıma bağlısınız. Burada temel sorun çatallanacağınız ana dağıtımı bulmak / karar vermek! Vurgulamak istiyorum: Vakit  2004 başı, Red Hat daha yeni fedora’yı çıkarmış ortaya, SuSE’yi Novell almış, geleceği belirsiz, debian kararlı sürüm çıkaramıyor… Ubuntu daha ortalıkta yok, Mark Shuttleworth ilk uzay turisti olmanın keyfini sürüyor daha :) En yakın aday Mandrake, onun da iş planı karmaşık, yarı açık-yarı kapalı… Gentoo teknik ekibin iştahını kabartıyor gibi görünse de hedeflediğimiz masaüstü kullanıcısı için fazlasıyla hantal ve teknik!

Netice: O aralarda bu seçeneğin destekçisi çoktu. Başta Alp geliyor, aklımda kalan bir başkası Recai Oktaş, sanırım 19 Mayıs Üniv’den, yanılmıyorsam Görkem de bu yola yönlenmemizi istiyordu, açık ve net bir şekilde söylememiş olsa da. Çok yakın vakitte, daha geçen ay, Umman’da ulusal Özgür Yazılım girişimlerini anlattığım konferansın dvetli konuşmacılarından birisi de laf arasında “neden yeni bir dağıtım neden -örneğin- debian değil” diye sordu; yani son derece geçerli bir seçenek! Bu seçenek “Pardus” ile birlikte sona kaldı, ama mevcut Linux dağıtımlarının çatallayarak düzeltilemeyecek denli büyük ve kronik sorunları olduğu saptamasına (siz isterseniz NIH – Not Invented Here sendromu da diyebilirsiniz) dayanarak elendi sonunda.

“VanX”

Nedir: “Tam milli” işletim sistemi! İlk satırından sonuncusuna kadar bizim yazdığımız, içinde ne olduğunu en iyi ve en ok bizim bildiğimiz (biz koyduk çünkü) bildiğimiz… Finlandiya’da üniversite öğrencisi yapmış, biz niye yapmayalım. Ne fikri mülkiyet sorunu var (ister GPL yap, ister BSD, ister kendi lisansını), ne “milli/ulusal” olmasında dert. Neden VanX mi? Onu da sevgili Onur Küçük’e soracaksınız, Pardus içi anı/anekdotlardan biri :)

Avantajı/Dezavantajı: En büyük avantajı bilgi birikiminde: Sıfırdan bir işletim sistemi yazıyorsunuz, bunu getireceği bilgi ve tecrübeyi başka ne getirebilir? Yol haritası tümüyle bağımsız, istediğinizi koyun, yarın beğenmediniz -hoppa- çıkartın! Dezavantajı ise öldürücü: Maliyet! O sıralarda ya da hemen sonrasında Linux Vakfı’nın yaptırdığı araştırma Linux çekirdeğinin “maliyet”ini 800 milyon ABD Doları olarak buluyordu. Nereden baksanız en az 7.000 kişi-yıl karşılığı bir emek…  Memleketteki tüm bilgisayar mühendisi ve programcıları dizseniz (ve 9 kadının 1 ayda bebek doğurabileceğine inansanız) bile 1 yılda tamamlanacak bir proje. Ki bu karmaşıklıkta bir proje milyonlar ve milyonlar harcandıktan sonra tamamlanamayacağı anlaşıldığı için kapatılır ve rafa kaldırılır genelde. Üniversitede dönem ödevi olarak yapacaksanız, ne ala! Ama “milli işletim sistemi” yapmak istiyorsanız, olmayacak dua :( Pardus ortaya çıktığında ve popülerleştiğinde bu işe soyunduğunu ilan eden C ve Sistem Programcıları Derneği de havlu atmış anlaşıldığı kadarı ile, çünkü olmaz. Biz de yıllarca “bu Linux, bunun neresi milli” diyenlere bunu anlatmaya çalıştık, ama hala duymayan / anlamayan kalmıştır mutlaka ;)

Netice:  İlk anda elendi ve bir daha konuşulmadı…

ve … Pardus

Nedir: Linux ve Özgür Yazılım temelini kullanarak, ama “mevcut Linux dağıtımlarının yanlışları”, “neden bu yıl da masaüstünde Linux’un yılı ol(a)madı”, vb konularda doğrusunu yaparak bir dağıtım geliştirmek. Yeni bir paket sistem şart, çünkü mevcutlar şişmiş, kendi işini bırakıp sistem yönetmeye kalkmış, başarısız (biz söylemiyoruz, 2002 yılında dpkg lider  geliştiricisi söylüyor) ve yeniden yazılmalı… Yapılandırma yönetim çerçevesi ve sistemi gerekli, çünkü masaüstü Linuxlar insan evladı için değil (işte Ubuntu’nun mottosu…). E bunlar işin içine girince ilkinden sonuncusuna tüm paketleri de biz (yeniden) yapacağız…

Avantajı/Dezavantajı: Avantajları çok: Bilgi birikimi, yol haritası bağımsızlığı… Öte yandan olurluğu var, “VanX” gibi değil: en erken hesaplarımıza göre  15 kişilik bir ekiple, 1 yılda, 10 kişi-yıl çaba harcayarak (“VanX”in neredeyse binde biri!), 500.000 “milyon TL” harcayarak (Kasım 2003 parası, enflasyonu hesaba katsak herhalde şimdinin 1,5-2 milyon TL’si)  cillop gibi bir dağıtım çıkarmak mümkün. Dezavantajı tek: Dağıtım oluşturmak için gereken her işi kendiniz yapacaksınız… Dağıtım için upstream sizsiniz, sırtınızı yaslayacağınız kimse yok. Bu bir yandan projenin karmaşıklığını artırırken aynı zamanda maliyetini de yükseltiyor…

Netice: Biliyorsunuz… Pardus seçildi ve yüründü. Kim mi seçti? Yukarıda adı geçen ekip elemanları tavsiyesi ve yönlendirmesi ile UEKAE’de projeyi izlemek ve yönlendirmek üzere kurulmuş gayrı resmi bir kurul (ben “YönK” adını vermiştim) ve zamanın UEKAE Müdürü. Ama aslen biz… Pardus ekibi!

2004 başlarında kimi sıkıntılar, farklı yaklaşımlar söz konusu oldu; Eylül 2004’de yeniden yapılanmaya gidildi; Şubat 2005 Çalışan CD (dikkat ediniz, ilk kez Live CD’ye Türkçe bir karşılık getirdik, sevgili Gürer’in kulakları çınlasın, “Çalışan” CD!) ve 26 Aralık 2005 Pardus 1.0… Kasım 2003’de zamanın UEKAE Müdürü’ne 15 kişiye ulaşacak bir ekiple ve 500.000 “milyon TL” harcayarak Pardus 1.0’ı (o zamanki kod adını duymak bile istemezsiniz :) 27 Aralık 2004 tarihinde yayımlama vaadinde bulunmuştum. Eylül 2004’de projenin başına geldikten sonra ben dahil 10 kişiyi zar-zor bulan bir ekiple, projenin başından itibaren (ki sürtünmesi yüksek 4 + beyhude geçen 4 ay da dahil buna) maliyeti 755.000 “milyon TL” olacak şekilde ve de arada bir de Çalışan CD çıkarak, Pardus 1.0’ı 26 Aralık 2005 günü  yayımladık… Bunu başaran adıyla sanıyla Pardus Ekibi‘dir, ben olsa olsa onların önünü açtım. Ekim 2003’ten Aralık 2005’e giden yol her açıdan yaşanmaya değerdi! Proje başında ve  ben yönetimi aldıktan sonra YönK ve UEKAE Müdürü’ne yaptığım sunular, proje plan ve ölçeklemeleri, … bence çok değerli ve dersler içeren belgeler. Belki 10. yıl dolduğunda paylaşırım internetten :)

ve şimdi…

Seçimimizden pişman mıyım? Kesinlikle hayır. O zaman, verilenler ve istenene bakınca, kimi kısıt ve diğer etkenleri katınca, en doğru kararı verdik. “Törkiş Ubuntu” yönünde bir karar versek daha mı iyi olurdu? Pek birşey farketmezdi, olsa olsa Pardus’un uluslararası camiada görünürlüğü ve bilinirliği biraz daha az olurdu. Bakmayın “paket sayısı az olduğu için Pardus yaygınlaşamadı” geyiğine, kurumsal kullanıcıların istediği paketler ve diğer özellikler anında eklendi; MSB projesinde upstream olan LTSP’yi sollayıp, iki yıl da fark atıp Pardus Terminal Sunucu Projesi’ni hayata geçirdik, 5 buçuk yıl tık demeden, son üç yılı sıfır bakımla çalışan sistem bu. “Törkiş Ubuntu”nun da sonu aynı olurdu, ayrıntısını merak eden Pardus’un Makus Tarihi‘ni okusun… Orada paket sayısı, teknik zorluklar, şu-bu geçiyor mu hiç?

Peki bugün aynı işle görevlendirilsem, yine aynı seçimi mi yaparım? Kesinlikle hayır! Geçen 9 yılda Linux dağıtımları, özellikle kullanışlılık açısından, çok yol katettiler; artık ana dağıtım olarak kullanılabilecek birden fazla alternatif var. Şimdi benim seçimim “Törkiş Ubuntu” olurdu. Umman’da konuşmamdan sonra bir Ummanlı sordu, “biz de ulusal bir dağıtım geliştirmek istiyoruz, neye dikkat edelim” diye, ben de “sakın yapmayın, Ubuntu kullanın” dedim, ben öyle yapıyorum :) 2003’ün doğruları 2013’te geçerli değil, hayal görmeyelim…

Peki, yeni TÜBİTAK ne yaptı? Öncelikle Pardus seçimini tartışır gibi yapıp, “paket sayısı az” argümanını merkeze alarak, maddog ve Alex gibi şahitler eşliğinde, bu seçimin yanlış olduğuna karar verdiler. Ama bu tartışmayı düzgün, açık ve şeffaf bir şekilde yapmadılar. Bu bir… Sonra teknik ekibi çeşitli yol ve yöntemlerle tasviye ettiler, projeyi elemansız bıraktılar. Tüm bilgi birikimi, tecrübe, içtimai sermaye gitti. Ki projeyi bırakın, Özgür Yazılım camiasına, onu geçtim Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüktü bu. Bu iki… “Törkiş Ubuntu” seçeneğine yöneldiklerini söylediler, ama gereklerini yerine getirmediler (o zaman endişe ve düşüncelerimi yazmıştım).  Sonunda döndüler “Red Hat Türkiye” yaptılar. Bunu yaparken de son derece ketum, kapalı ve merkezci bir tavır ve yöntem kullandılar.  Bu üç ve dört…Ve  -ki benim açımdan en kötüsü- yeni dağıtımlarına “Pardus” adını verdiler. Bu da beş…

Şunu vurgulayalım: Pardus, TÜBİTAK’ın markası. İstediğini yapar, istediği gibi kullanır. Yine de kamu hizmeti görmesi, kamu kaynağı kullanması, Özgür Yazılım’a bağlılığını önce ve şimdi dile getirmesi, camia(lar)a karşı sorumluluk taşıması, … nedenlerle tam da öyle değil.  Bizler de, Pardus adının bir marka haline gelmesinde emeği geçenler, vefa ilkesi çerçevesinde bazı şeyleri -en azından etik anlamda- sorgulama hakkına sahibiz!

ve sonra…

Bir kere, Pardus yalnızca bizim dağıtımımızın adı değildi. Pardus, Özgür Yazılım yolu ile Türkiye bilişim pazarını dönüştürme projesinin adıydı. PiSi ve ÇoMar’dan başlayıp  bireysel ve kurumsal sürümlere, oradan Pardus Göç ve Eğitim Ortakları’na, taa FATİH projesine ve Türkiye’de Özgür Yazılım üretme ve kullanma politikasına uzanan bir proje… Bu proje aşağı (teknik) katmanlarda başarılı oldu, orta (iş) katmanlarda elinden geleni yaptı, ama üst (politika) katmanlarda sınıfta kaldı. Ayrıca değerlendirilir… Ancak şu anda bu projenin çoğu unsuru ve katmanı ortadan kaldırılmış durumda. Yeni teknoloji üretmiyorsunuz, bilgi birikimi harcanmış, FATİH’deki “Pardus” (daha doğrusu debian) göstermelik, Microsoft ile pazarlık amacıyla orada, politika namevcut… Yalnızca “Pardus” markasının, eski ekibin, eski UEKAE çalışanlarının kazandırdığı kurumsal “müşteri”lerle, ve yetkinliklerini geçtim, kimlikleri belirsiz bir takım “iş ortakları” ile, yeni TÜBİTAK’ın büyük desteği ile oluşan büyük fonlarla bir ekonomi oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bu ekonomi bir tüketim ve tedarik ekonomisi olur, “Pardus”un amaçladığı ve hedeflediği üretim ve büyüme ekonomisi olamaz. Bu ekonomi, Daron Acemoğlu ve James Robinson‘a inanırsak, sürdürülebilir bir ekonomi olmaz, sonunda çöker… Ama pek çok istihraç modeli gibi bir süre başarılı görünebilir, yeni “müşteri”ler bulursunuz, yeni “iş ortakları” edinirsiniz. Ama sonunda kralın çıplaklığı ortaya çıkar ve tıkanır kalırsınız…

Ha, açılır ve şeffaflaşırsanız… “Pardus” adını kullanmaktan vazgeçip “Red Hat Türkiye” modelini benimsediğinizi ilan ederseniz; ya da bence daha iyisi gerçekten “Törkiş Ubuntu”ya dönerseniz… Süreçlerinizi daha katılımcı hale getirirseniz… Tedariğe olduğu kadar üretime (gerçek üretime, şu anki dağıtımınızda olan (daha doğrusu olmayan) üretime değil) değer vermeye başlarsanız… Ulusal politikalar geliştirilmesi yönünde doğru adımlar atar, farkındalığı artırıcı çalışmalar yaparsanız (ki bunların her ikisini yapmak için kaynaklarınız ve daha da büyük kaynaklara erişiminiz var, görebiliyoruz)… hem sürdürülebilirliğinizi sağlarsınız, hem Özgür Yazılıma katkı yaparsınız, hem de Türkiye’ye gerçekten değer katarsınız.

Ama bunları yapsanız dahi o dağıtıma “Pardus” demeyin, o Pardus değil çünkü…

Bir de, her halükarda, Pardus’un tasviyesinin muhasebesi yapılmalı zaman içerisinde, her yönüyle…

Evet, son duamız ile bu yazı tamamlandı. Artık Pardus hakkında yazacak birşeyim kalmadı diye düşünüyorum: En başını anlattık, ortasını anlattık, sonunu biliyorsunuz… Sözümü tutup çenemi kapatıyorum, belki 10. yılda yayımlayacağım bir dizi belge dışında :)

Birkaç feragat cümlesi: Red Hat ve Ubuntu sahiplerinin tescilli markaları, burada mecazi olarak kullanıldılar, “Red Hat Türkiye” ve “Turkish Ubuntu” diye oluşumlar / ürünler yok. VanX’de Van şehri adının kullanılmasının hiçbir açık ya da kapalı amacı yok, Onur Küçük teyit edecektir bunu :) Şu anda çalışmakta olduğum firma Linux ve Özgür Yazılım konusunda faaliyet göstermekte ve kurumlara çözüm ve hizmetler sağlıyor. Yazıyı arzu eden TÜBİTAK ile olası rekabet durumumuz merceğinden okuyabilir. Bununla birlikte firmamın mevcut durumda bir “Pardus” “iş ortağı” olmak gibi bir niyeti yok, hatta eğlenceli bir şekilde adını mecazen kullandığım Red Hat firması ile ileri düzeyde iş ortağı durumundayız. Mevcut durum benim tarif ettiğim şekilde değişirse dahi TÜBİTAK iş ortağı olmak gibi bir niyetimiz de yok, Red Hat ile ortak olmaktan son derece memnunuz.

Pardus’un makus tarihi (2007-2011)

Pardus’un başına gelmekte olanlar ile ilgili bir önceki günlük girdimi bitirirken günün birinde

TÜBİTAK ve UEKAE’nin mevcut ve önceki yönetimleri Pardus’la ilgili neler yaptılar ve neler yapmadılar

konusunda yazarım belki demiştim; o gün geldi. O gün geldi; çünkü Pardus Danışma Kurulu toplantısı (Necdet Yücel, Doruk Fişek ve Sezai Yeniay‘ın yazdıklarından öğreniyoruz olanları), bir önceki yazımdaki kimi öngörülerin, beni de şaşırtacak derecede erken, gerçekleşmesi, bu gelişmelerin yankıları, vb hareketliliği artırdı. Ne yazık ki pek çok camia ve ekosistem üyesi eski TÜBİTAK Pardus ekibinin ne derece yanlış, kendilerinin zamanında ne derece doğru olduklarını ispatlama yarışına girdiler. Eh bu da konuda söyleyeceklerimi bitirip yoluma devam etmek kararlılığımı had safhaya getirdi…

Alın size Pardus’un 2007-2011 arası az bilinen bir tarihçesi. Beğenen, beğenmeyen çıkar; kimi “tozpembe” der, kimi “kapkara”; bilemem, size kalmış birşey. Ama Pardus’un son 5 yılı üzerinde ahkam kesmek isteyenler ellerinde bu veriler olarak yapsınlar lütfen. Tarihe not düşelim, günün birinde izleri takip etmek isteyenler bizim peşimize düşmek zorunda kalmasınlar, ölümlü dünya.

Bir önemli not: Aşağıda yazacaklarım TÜBİTAK çalışanı iken o kurum içerisinde ve çevresinde olan biteni içeriyor, bir gizlilik vb anlaşması/sözleşmesi vb olmamakla birlikte bir yandan hassas bilgilerin korunması, diğer yandan da iş etiği açısından kimi ayrıntılar, kimi rakamlar, kimi isimler, vb atlanmış ya da bulanıklaştırılmıştır. Bu ayrıntılar olayı ya da sonucu değiştirmediği için bu yolu seçtim, dedikodu yapmanın hiç gereği yok :)

Neden 2007-2011 arası, neden 2003-2006 arası yok? Basit, eğer aşağıda anlatacağım hikaye mutlu sonla bitseydi ilk aralıktaki, doğru ya da yanlış, kimi kararlardan (kimin proje yöneticisi olduğu, paket yöneticisinin ne olduğu, masaüstü ortamının KDE mi Gnome mu olduğu, vb) bağımsız olarak tüm hikaye mutlu sona ulaşırdı. Ancak (başlıktan da anlaşılacağı üzere) 2007-2011 arasında işler ters gittiğinden, Pardus “başarısız” oldu, ilk dönemde en mükemmel kararlar da alınsaydı yine “başarısız” olacaktı. Eski bir deyimimle Pardus’un ikinci üç yılı belirleyici oldu…

Başlayalım: 2003 yılı sonbaharında Pardus (o zamanlar adı Uludağ, çünkü işin ne derece büyüyeceğini biz dahi tahmin etmiyoruz, son derece marka sorunlu bir isimle yola çıkıyoruz) projesi başlatıldığında ihtiyaç sahipleri, karar vericiler ve uygulayıcılar arasında hemen hiç kimse 2007’de ya da 2011’de ulaşılacak noktayı tahmin, ve hatta hayal, etmiyordu. TÜBİTAK’ın pek çok  projesi gibi daha akademik, iş alanındaki izi ve etkisi düşük bir çalışma bekliyordu herkes. İstisnalardan birisi zamanın UEKAE Müdürü (sonra BİLGEM Başkanı) idi. Kendisinin başlattığı, teşvik ettiği ve cesaret verdiği projeler arasında çok sağlam ürünler çıkaranlar, çok önemli işler yaratanlar var. Öyle sanıyorum ki o zamanlar, belli bir nedeni ve dayanağı olmadan, Pardus için de benzer şeyler hayal ediyordu. Bunu da 2006 yılına kadar projeye verdiği sınırsız destek ile gösterdi.

Kendime de pay çıkaracağım bu noktada: 2004 yılından başlayarak, özellikle proje yönetimine geçtikten sonra ve  Pardus’un iş üreten bir ürün olması gereğini vurguladım. Yanılmıyorsam 2004 yılı Şenlik’inde (ortada tek satır kod yok, dikkat edin) yaptığım bir sunumda Pardus’un donanım ve yazılım üreticileri, eğitim ve danışmanlık firmaları, sistem entegratörleri için nasıl bir iş platformu oluşturmasını istediğimizi, bu platform ile PiSi, CoMar, vb teknolojilerle oluşturacağımız teknik platformun nasıl birbirlerini destekleyeceklerini düşündüğümüzü anlattığımı gayet net anımsıyorum. Özellikle 2006 sonrasında hemen tüm sunumlarımda içinde “this is a business, not a science project”  yazan bir çizimi (bulduğum çizim Amerikancaydı, ben ne yapayım)  dahil ettiğimi, “Pardus’tan birileri para kazanmalı ki yaygınlaşsın” dediğimi de sizlerden anımsayanlar çıkacaktır. Kısacası Pardus büyük olmak için yola çıktı, iş olarak büyük olacaktı ve başından itibaren bunun için gerekli unsurlar projeye dahil edilmeye çalışıldı.

2005 yılı başında Çalışan CD, ardından yıl sonunda Pardus 1.0 çıktığında ekiple birlikte çevremizdeki pekçok kişi de içine girdiğimiz işin o kadar küçük olmadığını anladı. Pardus büyük olacaktı! Bizimle hemen aynı zamanlarda yola çıkan, bize göre ufak avantajları (vizyon sahibi ve kararlı bir patron, 10 milyon $ nakit para ve işe aldıkları onlarca debian geliştiricisi) olan Ubuntu’yu rakip ve kıyas olarak görüyorduk. 2006 yılında yapılan en akıllı işlerden birisi 2007 yılından başlayarak DPT’den yılda birkaç milyon $ destek sağlayacak bir proje geliştirilmesi oldu. Bu projede bir bireysel ve bir kurumsal sürüm, bu sürümler için farklı iki takım (daha sonra bunun yanlış çözüm olduğunu gördük ve değiştirdik), test ve kaliteye bir miktar ağırlık, ekosistem ve camia oluşturmak için şirketler, üniversiteler ve kişilerle ilişkilerin tanımlanması, … velhasılı 2011’de konuştuğumuz ve şu anda da konuşulmakta olan herşey vardı. Bu işlere paralel olarak teknik tarafta Çalışan CD ve 1.0 deneyimlerinden aldığımız  dersle, ve geçmişimizi kısmen (ya da çoğunlukla) çöpe atmak pahasına, Pardus 2007’yi şekillendiriyorduk. Çıkacak ürüne güveniyorduk,  ekibimize güveniyorduk.

2007 bize kötü haberlerle geldi: Projemiz TÜBİTAK değerlendirmesinden geçip DPT’ye ulaşmamıştı. DPT ile yaptığımız görüşmelerde hep olumlu görüşler alıyor, projenin onlara gelmesi durumunda destekleneceğini duyuyorduk. Ancak, TÜBİTAK’taki bir takım aksaklıklar nedeniyle o aşamaya gelemedik. UEKAE içerisindeki sınırsız desteğimiz de, yine çeşitli nedenlerle, sınırlı bir hale gelmişti. Artık eleman almak istediğimizde bekletiliyor, pazarlığa tabi tutuluyor, kimi zaman da geri çevriliyorduk.  Olmayan bir ürünle ve UEKAE’den bir avuç bize inanmış arkadaşın çabaları, MSB’de bir adet doğru riskleri almaya hazır arkadaşımızın üstün gayretleri ile koca bir proje dahi almıştık. Ama henüz para kazanamıyorduk… UEKAE “hayır” dediğinde yapabileceğimiz birşey yoktu. Aslında olmayan bu “şey”i bile yaptık, Türkiye’den ve dünyadan girişim sermayedarları, yatırımcılar ile görüştük. Pardus’un başarılı bir iş olabileceğine ikna etmeye ve Pardus’a yatırım yapmalarını sağlamaya çalıştık. Hemen hepsi projeyi, ürünü ve işi beğendiler; ama hiçbiri yatırım yapmadı, muhtelif nedenlerle.

Öte yandan 2007 yılı başka bir açıdan da önemliydi bizim için: İlk kez bir halkla ilişkiler ajansı ile el sıkışıyor, basına ve daha önemlisi sektöre açılıyorduk. Pardus 2007’nin lansmanı ardından 3-4 ayda donanım, yazılım, sistem entegrasyonu, eğitim, danışmanlık, akademi, basın, … alanlarında herhalde 150 firma/kuruluş/kişi ile görüştük. Çoğuna önce Linux’u, sonra Pardus’u anlattık; 2004’de kamuya (aslında özgür yazılım camiasına) açtığımız iş modelimizden bahsettik, iş potansiyelini, biraz da cilalayıp yaldızlayarak, anlatmaya çalıştık, birlikte nasıl işler yapabileceğimiz konusunda kafa patlatmaya davet ettik onları. 2007 ortasına geldiğimizde elimizde bir firma vardı bize olumlu yanıt veren, bir de sivil toplum örgütü. Firma başlangıç (start-up) seviyesinde, STÖ de kendi alanına yoğunlaşmış. Tepilen binlerce km yoldan, harcanan yüzlerce saatten, çalınan namütenahi çeneden, … geriye kalan birşey olmadı. 2007 biterken, Pardus 2008 hazırlıkları yaparken parasız, desteksiz, kuvvetsizdik…

Fakat ümidimiz tükenmemişti! 2006’da yazılan DPT projesi biraz değişiklik ile yeniden yazılmış ve 2009’da destek almak ümidiyle TÜBİTAK’a ve, bu kez neyse ki, DPT’ye gönderilmişti. Kimi bürokratik karışıklıklar ardından proje kabul gördü, DPT Yatırım Programı’na girdi. Devletin Pardus geliştirilmesi işini desteklemesi ve bunu da DPT ve TÜBİTAK eliyle yapması güdümlü Ar-Ge için iyi bir örnekti, bu desteğe iş potansiyelini geliştirme işini de bir performans kıstası olarak koymak daha da yerindeydi. Bir yıl gecikme ile istediklerimiz olacaktı. O zamanlar 50 sayısını bulmuştuk ekip büyüklüğü için, ki hala da geçerli bir alt sınırdır kanımca. Dünyada hem büyüklere (RedHat ve SuSe), hem “ufak”lara (Ubuntu, RedFlag, Mandrake) bakıp bu sayıya inandırıyorduk kendimizi. DPT de OK demişti. Ama 2007 başından itibaren yönelmemiz gereken bu sayıdan çok uzaktık o sırada, yalnızca 15 kişiydik ve sayımız artmıyordu. Bu halimiz ile ancak Pardus 2000 serisini ayakta tutabiliyorduk; Kurumsal ürünümüzü oluşturamamıştık hala, Pardus teknolojilerinde çok çok zamandır yapılması gereken iyileştirmeler bekliyordu, hasbelkader gelebilecek proje isteklerini karşılamak için uzmanlaşmış bir ekibimiz yoktu, vs vs… İşin kötüsü bu az sayıda işi yaparken dahi ekip insanüstü çaba sarfetmek zorunda kalıyordu. Bir geliştirici camiası oluşturmaya başlamıştık, kimi ümit veren sonuçlar da ortaya çıkıyordu (örneğin duyurmaktan her zaman büyük keyif aldığım her 1 TÜBİTAK elemanı için 3 geliştiricinin camiaya dahil olması), her ne kadar ilişkiler her zaman sütliman ilerlemese bile… Yine de işin yükü nedeniyle, buna karşın özellikle yetkinleşmiş elemanlara kariyer ve maddi açılardan vaatlerinin kısıtlı olması da eklenince, kan kaybetmeye başladık. Dream team dağılıyordu yavaş yavaş. Neyse ki gelenler abilerinin (gidenlerin hepsi erkekti :) dolduruyordu da üründe büyük sıkıntı yaşamıyorduk. Ama 2009’da gelecek kaynak bizim için can kurtarıcı olacaktı.

Şimdi soracaksınız “hep para diyorsun, ‘para gelmedi, geç kaldı, yetmedi…’ diye sızlanıyorsun, bu işlerin parayla ne ilgili var, 3-400 dağıtım milyon $’la mı çıkıyor” diye. Biz parayı dağıtım çıkarmak için beklemiyorduk, yanlış anlaşılmasın, biz parayı platform oluşturmak için bekliyorduk, hem teknoloji ve hem de iş platformu oluşturmak için. 3-5 yıl destek verdiğiniz ve en alt sevyesine kadar hakim olduğunuz bir ürününüz yoksa kurumsal pazarda kimse yüzünüze bakmaz; olsa bile bakacakları garanti değil. Biz aklı başında bir test ekibi, aklı başında bir kanal yönetimi, aklı başında bir proje ekibi oluşturmadan; ekosistem ve camia işlerini sistemli ve profesyonel bir şekilde yürütmeden ne kamuda, ne özel sektörde, ne KOBİ’de, ne üniversitelerde, … rakiplerimizle boy ölçüşebilirdik; bunlar olduğunda da ölçüşeceğimiz garanti değildi. Parayı bunun için istiyorduk; yoksa al debian’ı bas kaplan kafasını, al sana dağıtım!

2003-2006 arasında elimizi sıcak sudan soğuk suya sokturmayan UEKAE Müdürü artık daha fazla kaynak vermiyordu. Tamam, 15 kişilik bir ekibin 1.5 milyon TL gibi bir maliyeti var yıllık, havadan gelmiyor bu paralar. Ama para kazanmak için daha fazlasına ihtiyacımız vardı! Hem DPT de OK demişti, hem MSB ile destek ve bakım anlaşması imzalamak da an meselesi idi (sözleşme galiba bu ay imzalanmış :)  daha ne bekleniyordu ki? Hayır, daha fazla para vermiyordu; evet, sağolsun paramızı azaltmıyordu, ama artırmıyordu da! Mutlaka 1.000 kişilik bir Enstitü’yü yönetmek 15 kişilik Pardus projesini yönetmekten daha karmaşık, çok daha fazla parametre ve değişken var. Şimdi ben de burada ahkam kesmeyeyim, ama 2007-2009 arasında UEKAE’den gelen kaynak artmış olsaydı şu anda bambaşka bir resme bakıyor olabilirdik, bunu da söylemem gerekiyor…

2009 yılı yine kötü haberlerle geldi: DPT’deki kimi bürokratik karışıklıklardan dolayı o yıl da kaynak aktarılamayacaktı bize… Büyük şok! Nasreddin Hoca’nın eşeğine dönmüştük, ölmek üzereydik… Ölmedik, bir yıl daha yaşadık; siz ona yaşamak derseniz… Tüm dünyada küresel ekonomik kriz sonucu özgür yazılım şirketleri rekor ciro ve kar artışlarına imza atarken, Linux artık bir daha geri dönülmeyecek şekilde dünya kurumsal bilişim sistemine entegre olurken, … biz ayakta kalmaya çalışıyorduk! 2007 yılından sonra 2009 yılında da, hem de bu kez bence çok çok daha büyük, bir fırsat kaçıyordu. Bakakalırım giden geminin ardından… misali :( 2009 boyunca UEKAE ve TÜBİTAK yönetimleri bu paraları DPT’den ve devletten almak için uğraşabilirdi, siyasi gücünü kullanabilirdi; kullanmadı… Bence hatalıydı, ama dediğim gibi benim baktığım açı sınırlı, öte yandan farklı görünüyor olma ihtimali mevcut!

Ve 2010, paralar geldi! Mart ayında “eleman alabilirsiniz” cümlesini duyduğumda mutluluğumu ve heyecanımı tarif edemem. Birkaç ayı da biz kaybettik; yeniden yapılanma, süreçler, yöntemler derken. Yeni arkadaşların, 3. nesil geliştiricilerimizin, aramıza katılması Ağustos’u buldu; hem de 10 tanesi birden! Pardus 2010’u atlamıştık zaten, 2011 için hazırlıklara başladık. Bu arada DPT projesi üzerinde gerekli revizyonları yaparak (her seferinde birşeyler öğrenip görebildiğimiz yanlışlarımızı gideriyor, eksiklerimizi tamamlıyorduk) hedeflerimizi belirledik, yeni Pardus Ana Sözleşmesi için çalışmaları başlattık. Artık sistemli çalışa(bile)cektik, Kara Düzeni Kaldırma (KaDüK) iç projemizi başlattık!

2010’un bir diğer iyi haberi (o zamanlar biz öyle sanıyorduk) de EPDK projesi idi. EPDK, yine bir hesaplı riski alma cesareti göstererek, tüm kurumsal yazılım dizisi ve altyapısını Pardus ve özgür yazılımlar üzerine kurmaya karar vermişti (yine UEKAE’den tek tük arkadaşımızın inanılmaz destek ve çabaları sayesinde). Neredeyse bir yıl önce sözleşme imzaladığımız, ancak pazarlama konusunda beklentilerimizi boşa çıkaran, büyük olasılıkla bizim de onların iş beklentilerini boşa çıkardığımız, Pardus Göç Ortakları (PGO) artık Pardus temelli işler yapmaya başlayacaklardı sonunda. Hayat bayram ol[acaktı]…

2011 yılında dağıtım tarafında işler fena gitmedi, 2000 serisinin son ürünü olacak olan Pardus 2011 çalışmaları yürüyordu; Kurumsal 2 sürümümüzü, tam içimize sinen bi şekilde olmasa da , yayınlamıtık. Buna karşın bireysel (P serisi) ve kurumsal (K serisi) ürünleri aynı çekirdek depodan üretme, P serisini olabildiğince  camia (arada bir yol kazası ile geliştirici camiamızı, neredeyse tümüyle, kaybetmiştik, ama bu sıralarda hedefe odaklanmaktan bu “ayrıntı”yı gözden kaçırmakta bir sakınca görmüyorduk, önemli bir hata) ile birlikte geliştirme, P serisine destek vermeme, vb politikaları belirliyor ve kısmen duyuruyorduk. Camia dağıtımı yapmak iddiası ile yola çıkanlara elimizden gelen desteği, ve kuralları zorlayarak biraz daha fazlasını, veriyorduk. Tabii bu politika değişiklikleri kendi  içimizde ittifak ile kararlaştırılmıyordu, sıkı tartışmalar da oluyordu… 2011 Ekim ayına kadar olan kimi önemli ayrılıkların altında bu, Pardus’un kabuk değiştirme sancıları, yatıyordu (özellikle Aralık 2011 sonrası ayrılmalar ile karıştırılmaması açısından vurguluyorum)…

2011’in ilk kötü haberi EPDK projesinde yaşanan sıkıntılardı! Bir yerde mecbur kalarak, biraz aşırı güven ile, bir yandan da çevreye (yakın değil, kurum içi) güvensizlikten EPDK projesinin yöneticisi de bendeniz olmuştum. Ancak projeyi “yönet(e)miyor”dum… Pek çok kritik karar üstte, ya da altta (üstün katkı ve onayı ile) alınıyor; benim uyarılarım dinlenmiyor, önerilerim kale alınmıyordu. Projenin daha ilk aylarından itibaren yaşadığım rahatsızlığa rağmen, öyle sanıyorum ki Pardus’a ve özgür yazılıma olan sorumluluğumun etkisi ile, ama sonuçta bir nevi basiret bağlanması içerisinde, proje yönetimini bırakmamam cehenneme giden yolda taşları diziyordu, büyük hata! Artık enerjim ve zamanımın çok önemli bir kısmı sorunlu ve sinir zorlayan EPDK projesine gidiyor, Pardus (2004 sonu-2006 ortasında bir kez daha, bu kez Kamu Sertifikasyon Merkezi (KSM) için, olduğu gibi) kısmen kenarda kalıyordu. EPDK için uğraşıp didinmekten gerektiği zaman Pardus için mücadele etmeye enerjim ve sabrım yetmiyordu…

UEKAE’nin (artık BİLGEM’in) Pardus ekibinin büyümesine olumsuz bakması, pek çok şeyin (bu arada sözleşme aşamasına gelmiş çok milyonluk projelerin de) akıbetini EPDK projesinin (ki dediğim gibi benim hatalarım olabilir, ama Pardus ekibinin vazifesi olmayan pek çok şeyi büyük özveri ile yaptığı, yanlış gidişte de en ufak dahli olmadığı) bitişine bağlaması deprem etkisi yaptı. 5 yıldır uğraştığımız, badireler atlatarak hakettiğimiz, sonunda kasamıza girmesini dahi sağladığımız paraları kullanamıyorduk. İki yıl önce 20 sayısı nasıl bir sihirli tavan olarak önümüzdeyse, şimdi de 30 sayısı aynı muameleyi görüyordu. Hemen kriz yönetimine geçip hangi ürünümüz ve projemizde ne yapabileceğimizi, yeni sürüm metodolojimizi nasıl uygulayabileceğimizi belirledik ve uygulamaya koyduk. Ancak 2011 yaz sonunda TÜBİTAK yönetimi değişti, beraberinde pek çok şey de…

Kanımca eski UEKAE/BİLGEM yönetimi

  • Pardus’un 2007’de (sonra da 2009’da) DPT kaynağı kullanabilmesini sağlamalı, bu kaynağın takipçisi olmalı,
  • Pardus’a gerekli politika desteği sağlanmasının TÜBİTAK ve hükumet (ve diğer kamu kurumları) nezdinde takipçisi olmalı,
  • 2011’de Pardus’un büyümesinden endişe duymamalı, genişlemeye izin verirken  iş planını daha yakından izlemeli ve denetlemeli,
  • Pardus’u bir Enstitü haline getirmeli,
  • ve EPDK projesinin olumsuz yönde gitmesine engel olmalı

idi.

Bunlar yapılabilse kanımca TÜBİTAK Pardus ekibi

  • planladığı şekilde kurumsal ve bireysel sürümler yayımlayabilir,
  • sözleşmeli projelerde artan başarı gösterir, kazanç sağlar,
  • bir ekosistem oluşturur, camiası ile yeniden iyi ilişkiler kurabilir (acaba ?!?)

ve yeni yeni telaffuz etmeye başladığı hedef doğrultusunda Türkiye bilişim sektörünü evriltme yoluna girebilirdi.

Pardus projesinin başarısı için gerekenleri Suudi Arabistan’da katıldığım bir toplantıda yaptığım konuşmada özetleme fırsatı bulabildim: Para, Ekip, Ürün, Camia, Kullanıcı ve Politika. 2007-2011 arasında TÜBİTAK Pardus ekibi olarak Para, Ekip ve Ürün konularında iyi bir performans gösterdik, Camia’da çuvalladık, son zamanlarda özellikle Ürün ve Kullanıcı için doğru şeyleri yapmaya başladık ama ömrümüz yetmedi. Eski TÜBİTAK  yönetimi Para ve Ekip konusunda 2006 ortasına kadar çok iyiyken, 2007-2009 arasında durdu ve 2010-2011 arasında kötü oldu; Politika konusunda çok geri kaldı, neredeyse hiç birşey yapmadı. Bunlar öznel değerlendirmelerim… 2009 yılı sonunda, yani Para gelmeden hemen önce tarafsız (tercihan yurtdışından) ve deneyimli bir danışmanlık firması tarafından Pardus’un 2003-2009 arasının bir değerlendirmesinin (audit) yapılmasını istedim; bunun için kaynak da ayırdım, olası firmaları belirledim, şartnamesine varana kadar hazırladım. Kısmet değilmiş; satınalma süreçleri, kamu kuruluşu bürokrasisi, vb derken yapamadık… Yapabilsem Pardus’un geçmişini nesnel bir şekilde değerlendirmek için elimizde bir veri olurdu, başarısız olduğumuz alanlar ve iyileştirme yolları konusunda bir kılavuzumuz olurdu, dünya ile kıyas yapacak bir karnemiz olurdu, benden sonra geleceklere yararlı bir harita olurdu… Olmadı, son derece öznel ve temelsiz bir şekilde tartışıyoruz bu konuları maalesef…

Nerede kalmıştık; 2011 yaz sonunda TÜBİTAK yönetimi değişti! Yeni gelen yönetimi, özellikle Enstitülerden sorumlu teknik ekibi tanıyorduk, onlar da bizi tanıyordu. Her değişiklik bir sıkıntı demek olsa da,  Gelen gideni aratır… olsa da iyimser kalmaya gayret ediyorduk. Yeni yönetime EPDK projesi, sorunları ve çıkış yolu; Pardus projesi, hedefleri ve gereksinimleri, plan ve hayalleri konusunda sözle, yazıyla, her türlü bilgi aktardık. Özellikle FATİH projesinin Pardus ve özgür yazılım açısından önemini vurguladık, Pardus’un mevcut hali ile ilk parti akıllı tahtalara nasıl hazır olduğunu anlattık/gösterdik (hem EĞİTEK’te, hem CeBIT’te; birden fazla üreticinin tahtası ile; tüm özellikleri şıkır şıkır çalışacak halde…), tablet için yapılabilecekleri ilettik… Kimi günler pek olumlu ve iyimser, kimi günler belirsiz geçiyordu. Sonunda Ekim 2011 ortası ile Kasım 2011 ortası arasında, tam da net ve resmi bir bildirim ve/veya açıklama olmadan, önce Pardus, sonra da EPDK projelerindeki görev ve yetkilerim sona erdirildi. Gerisini, benim açımdan, biliyorsunuz…

Yeni TÜBİTAK yönetimi Pardus’u ne yapacağına uzunca bir süre karar ver(e)medi. Yeni proje yöneticisi atamadı, adını “FATİH için Pardus” olarak değiştirdi, BTE’ye bağladı, sonra ULAKBİM’e bağladı, sonra Ankara’ya taşıdı… Bu belirsizlikler ve bu yazıya konu olmayan diğer nedenlerle ekip dağılmaya başladı; 2012 başında 20 kişiye inmişti, 2012 ortasında 6-7 kişi kaldı. Onlar da diğer projelere dağıtıldı ve bildiğimiz hali ile Pardus projesi sona erdi…

Bana sorarsanız yeni TÜBİTAK yönetimi (Çalıştay’a kadar olan zamandan bahsediyorum)

  • memnun değilse sadece proje yöneticisini değiştirmeli, yılların birikimi olan ekibi ve mevcut ürün ve süreçleri olabildiğince korumalı,
  • Pardus’un 2007’den bu yana hakettiği, haketmenin ötesinde gidip bulup (evet DPT kaynağı da UEKAE’den bazı arkadaşların kişisel katkı ve çabaları ile oluşturulmuş ve sağlanmıştır) getirdiği, ama ancak 2010 ortası-2011 ortası arasında kısmen kullanabildiği  kaynağı yanızca Pardus kullanımına vermeli,
  • FATİH akıllı tahtalarında sadece Pardus kullandırmalı (sonunda o tahtalarda yalnızca Windows çalıştırılacağından endişe ediyorum),
  • FATİH tabletleri için amazon’un Fire’da yaptığına benzer bir şekilde Android’i çatallayarak (gerçek anlamda çatallayarak, sırf kozmetik değişiklikler değil) kendi tablet işletim sistemini (Pardus T diye adını bile koymuştuk) geliştirmeli,
  • Pardus’u bir Enstitü haline getirmeli

idi.

Bunlar yapılabilse kanımca TÜBİTAK Pardus ekibi yukarıdakilere ek olarak

  • FATİH projesinden yüz akıyla çıkar, içerik ve yazılım üreticilerini platform bağımsız ürünler oluşturmaya zorlar,
  • Türkiye’de ciddi bir tablet bilgi birikimi oluşmasını sağlar, küresel çapta etkili olabilecek bir aktör haline gelir (belki ?!?)

idi ve bu kez çok daha ciddi bir şekilde Türkiye bilişim sektörünü evriltme yoluna girebilirdi.

TÜBİTAK farklı bir yol seçti… Ahmet Kaplan ve Abdullah Erol’a bir kez daha başarılar diliyorum; “yeni Pardus”un kazanımları  Türkiye’de özgür yazılımın kazanımları olacaktır, hepimizi memnun edecek, hepimize yeni ufuklar açacaktır.

Ben bunları yazarken yoruldum, sizler de okurken yorulmuş ve sıkılmışsınızdır. Ne yapalım, hikaye bu… Bu bir savunma değil, kendime güzelleme de değil; böyle şeylere gereksinimim yok; zaman neyi yapıp neyi yapamadığımı ortaya çıkarır; 25 küsur senelik iş hayatımda çıkardı… Geçen 5 yılda neyi neden yaptığımı anlattım sadece; hem “ne” kısmı, hem de “neden” kısmı ilginizi çekebilir diye. Pardus tartışırken tam körlerin fili tarif etmelerine benziyor durumumuz; kimi geliştirici paket sistemini temel konu olarak görüyor, kimi özgürlük için çizilen çerçeveyi, kimi kullanıcı için paket azlığıdır Pardus’u batıran, kimisi için .exe’lerin çalışmaması, PGO’lar kendileri ile iş yapılsa Pardus’un kurtulacağını sanıyor/söylüyor, ajans camia işleri kendisine teslim edilse… Herkes neresinden tutuyorsa Pardus’u orasını en değerli biliyor, başka kimseye de kulak vermiyor. Ben 8 yıl boyunca Pardus’un her yerini elledim… Bi işe yaramasa da paket de yaptım, çeviri de; strateji de geliştirdim, pazarlama da yaptım; kavga da ettim,  göbek de attım. Bir adem evladı çıkıp da “ben Pardus’un daha fazla veçhesi ile uğraştım” diyemez; herşeyi en iyi bilen ben olmasam da herşeyi bilen bendim! Bildiklerimi, daha doğrusu bence gerekli ve yeterli bir kısmını, sizlerle paylaşıyorum. Bundan sonra Pardus ile ilgili kalem/klavye oynatırken lütfen daha geniş bir açıdan bakmaya çalışın.

Not: Pardus hakkinda yazmam gereken pek az şey kaldı; Pardus-LKD ilişkileri bunlardan biri, ya da geliştirme sistematiği ve metodolojilerindeki eksiklerimiz… Onu da başka bir zamana :) Son gelişmelerden sonra artık kendimi “yeni Pardus” camiasının bir parçası olarak görmüyorum. O nedenle bu konularda blog, twit, forum, vb iletişimi izlemiyorum. Soracaklarınız, yazacaklarınız yanıtsız kalırsa kusura bakmayasınız…

“Du bakali…”

Epeyce bir zaman önce “Benzin bitti paşam…” yazısı ile Pardus proje yöneticiliğinden ayrıldığımı duyurmuştum. Geçen süre içerisinde biraz arkadaşlarım/eski çalışanlarım yolu ile, biraz (azcık uzun süren tatilimin ardından :) yine özgür yazılım çevresinde bir iş yapma planlarım nedeniyle, biraz da meraktan Pardus’ta olup bitenleri takip ettim; her ne kadar “kapıdan dışarı, kafamdan dışarı” ilkesini uygulamayı çok istemiş olsam da.

Genel görüntü “benzin bitmesi”nin yalnızca benim için geçerli olmadığı, ve hatta benden daha fazla proje için geçerli olduğu yönündeydi. Benden önce başlayan (ki “ilk ben ayrılmayacağım, son ayrılan da ben olmayacağım” demiştim geçen sene bir iç toplantımızda mesai arkadaşlarıma)  ve özellikle yılbaşında hızlanan Pardus’tan ayrılma akımı Mayıs ayında hala ayrılmamış çalışanların başka projelere dağıtılması ile taçlandı ve TÜBİTAK 0 (yazıyla sıfır) Pardus geliştiricisi istihdam eder duruma geldi. Pek parlak bir gösterge değil di mi?

“Benzin” yazımda

Yine bana sorulduğunda söyleyeceğim, söylediğim kimi öneriler var; Pardus projesi için içsel ve dışsal kimi yeni unsurların devreye sokulacağı. Netekim söyledim de, yıllardır, aylardır ve son olarak da TÜBİTAK yönetim değişikliği ardından… Ancak yapılan değerlendirmelerde benim açıklamalarım, önerilerim, tekliflerim kabul görmedi; karar vericilerimiz Pardus projesini farklı bir şekilde yapılandırmayı tercih ettiler.

demiştim. Aslında sonuçtan durum tespit yapmıştım, kimse bana “Erkan, senin dediklerine katılmıyoruz, projeyi farklı bir şekilde yapılandırmayı düşünüyoruz” dememişti. Benim UEKAE ve TÜBİTAK yönetimlerine ilettiğim çok sayıda bilgi notu ve belge ardından, gerçek anlamda herhangi bir duyuru yapılmadan, fiili durum ile proje yönetiminden alındığım belli edildi. Pardus projesinin önce TÜBİTAK BTE’ye ve sonra TÜBİTAK ULAKBİM’e aktarılması ve elemanlarına “yol verilmesi” de fiili durumun bir parçası idi. Kalan geliştiricilere “bir ya da iki geliştirici kalacak TÜBİTAK’ta, gerisini dışarıda yaptıracağız” denmesi de farklı bir yol izleneceğini gösteriyordu.

Benim proje yönetiminden alınmamdan 5 ay sonra, bundan 3 ay önce bir çalıştay topladı TÜBİTAK, Pardus’un Yarını Çalıştayı. Bu çalıştayda olan biteni katılımcıların web günlüklerinden, Necdet YücelDoruk FişekSezai Yeniay ve Zeki Bildirici ağzından izleyebildik. Pardus’un en temel üç problemi başarısız proje yönetimidışarıdan katkılara kapalı olmak ve belirli bir politikası olmaması idi. Yukarıdaki çıkarımımda da vurguladığım üzere yeni ve belirgin bir politika oluşturulacak, dışarıdan katkılara açılacak ve proje yönetimi değiştirilecekti. “Proje yönetimi”nden kastın da sırf proje yöneticisi değil de genel bakış ve yöntem olması gerektiğini düşünüyordum.

Özellikle çalıştay sonuç metninde yıllardır şiar edindiğimiz ürün için tam Türkçe desteği/kolay kurulum ve kullanım/görev temelli kullanıcı merkezli geliştirme ve proje için yaygın ürün/sürdürülebilir organizasyon/teknolojik inovasyon hedeflerinin terkedilip  en iyi Türkçe desteği veren işletim sistemi gibi bir yeni hedefin belirlenmesi de bu politika değişikliğinin bir öncüsü olmalıydı. Daha önce camia katkısı ile şekillendirmeye çalıştığımız (ancak fazla katılımcı bir model izlemeye çalıştığımız için sürecin tanımlar aşamasını dahi geçemediğimiz) yönetişim modelinde yer alan Pardus Teknik Komitesi (PaTiK) ve Pardus Etik Komitesi (PEK) yerine ne yapacağı belli olmayan ve adından politika ve yönetim açısından karar verici konumda olmayacağı anlaşılan bir Danışma Kurulu müjdeleniyordu, ancak tek başına nelerin değişeceğini muştulayamıyordu.

Ardından yine uzunca bir sessizlik ve anladığımız kadarı ile yeni proje yönetimince de benimsenen bir “sürüm” ilanı, hem de “camia” tarafından. Bu konuya hiç girmeyeceğim, teknik ya da kavramsal açıdan  bu sürümün bir Pardus sürümü olup olmadığını isteyen tartışsın. Ancak dolaylı haberler değişimi işaret ediyordu, hem de proje Ankara’ya taşınmış ve sıfır geliştirici istihdam ederken.

Daha kısa bir sessizliğin ardından bu hafta başındaki tanışma/duyuru/lansman (yok canım daha neler!) toplantısı geldi. Bu toplantı ile ilgili bilgileri TÜBİTAK sayfasından aldım, çünkü Pardus resmi sayfasında haber yoktu, projenin yeni sahibi ULAKBİM’in sayfasında ise Pardus kelimesi pek geçmiyordu… İlk ve önemli haber Pardus proje yöneticiliğine Abdullah Erol’un atanmış olması. Abdullah beyle görev süremde birlikte çalıştığımız ve çalışmaktan memnun olduğumuz bir altyüklenici firma sahibi olması hasebiyle tanışıyoruz. Kendisini tebrik eder, görevinde başarılar dilerim.

Ancak cümleler ve paragraflar ilerledikçe bir şaşkınlık kapladı içimi. Tarif edilen iş modeli bizim yıllardır peşinde koştuğumuz unsurları içeriyordu; orası azcık fazla, burası azcık az; ama ana düşünce olarak neredeyse çakışık… Hatta kimi arkadaşlar “Pardus’a geri mi döndün, senin dediklerini söylemişler aynen” diye aradılar ve takıldılar. Bireysel sürüm, son kullanıcıya hitap etme, kurumsal sürüm, büyük göç projeleri, FATİH projesi, merkezi yönetim sistemi, eğitim sistematiği, iş ekosistemi oluşturma… İsteyen TÜBİTAK duyurusu ile Pardus Ana Sözleşmesi 2.0 arasında yedi benzerliği arasın ;) ULAKBİM Müdür Vekili Ahmet Kaplan (ona da buradan hayırlı olsun diyeyim) dahi daha önceki konumunu değiştirmiş, “şu ana kadar yapılanları önemse[r]” hale gelmişti.

Bir ilginç nokta da eski hali ile katkılara kapalı olduğu için eleştirilen Pardus’un bu yeni duyurusunun, test edildiği söylenen yeni sürümünün, yeni yol haritasının, akla gelen herşeyinin tümüyle kapalı kapılar ardında kotarılmış olması… Müdür Vekili “şu hazır, bunu test ediyoruz” diyor, ortada ürün yok, ilaç için “benim evimde de dokunmatik ekran var, biraz da ben test edeyim” diyecek kullanıcıya, “kurumsal sürüm için şunu-bunu geliştirdim, ben de commit edeyim” diyecek geliştiriciye ya da herhangi bir şekilde inceleyecek, fikir beyan edecek, eleştirecek herhangi bir vatandaşa. Kimi şeyler kapalı yürütülmelidir, anlarız, biz de öyle yaptık ve çok eleştirildik zamanında… Ama kimi şeyler de açıktır ve açıkta olmalıdır. Ben ve ekibim svn depoları, listeler ve bloglar yolu ile, olmazsa da (maalesef sadece) söz ile olabildiğince fazla bilgi vermeye çalıştık çevreye, bilemediğimiz şeye “bilmiyoruz” dedik, yorum yapmak iş etiği açısından sorunlu olmaya başladığında manalı manalı sustuk… Yeni yönetim yalnızca tek bir kişi ile görüşüyor dışarıdan herhalde, gayrı-resmi sözcü rolüne soyunmuş… ismini anmak dahi istemiyorum, keselim… Ama çalıştayda “işler kapalı yürüyor” diye el kaldıran katılımcılardan hiçbirisi çıkıp da “yahu bunlardan bizim bile haberimiz” yok demiyor ya, o acayibime gidiyor. Ya da haberleri var ve işlerin böyle kapalı yürümesini (artık) içlerine sindirebiliyorlar…

Duyuruda göremediğim ve eksik olan tek şey Pardus idi, hani şu PiSi’si, CoMar’ı, PTSP’si, mutasavver KoYonA’sı ile hem inovasyon yaparak ürettiğimiz, hem de üzerine inovatif çözüm ve ürünler inşa ettiğimiz (ve iş ekosistemimizin de etmesini teşvik ettiğimiz) Pardus. Anladığım şu oldu: Yeni yönetim eski strateji ve hedeflerden (özellikle iş alanında) hemen hemen memnun. Ancak teknoloji konusunda mevcut dağıtımdan memnun değil. Bunu değiştirecekler. Bilemiyorum, birkaç ay sonra bir Ubuntu türevini Pardus markası ile piyasada görürsek şaşırmayalım. Yanlış anlaşılmasın, bunun yanış bir teknolojik çözüm olduğunu söylemiyorum, 2003’te irdelediğimiz modellerden biri de (o zaman Ubuntu, ya da fedora ya da openSUSE yoktu; RedHat, SuSE ve debian vardı) bu idi. Biz o günü koşullarından hareketle Pardus yolunu seçmiştik, o zaman için doğru karardı o yolda gitmek için ekip olarak doğru hareketleri yaptık, ancak bu yazıya sığmayacak nedenlerle sonuçta o yol başarılı olmadı (ya da olamadı mı, ya da oldu mu?). Ancak önemli bir nokta bir Ubuntu türevine “Pardus” adı vermenin (etik manada) doğru olmayacağıdır, nasıl bir Pardus türevine Turkuvaz adını vermek doğru değildiyse…

Yok eğer hala Pardus’un (bizim bildiğimiz Pardus) teknolojik olarak doğru yol olacağını düşünüyorlarsa bu işin 1 ya da 2 geliştirici ile yapılamayacağının da farkına varmışlardır. Ya da geçen ay çıkan “sürüm”ün herhangi bir gelecek ya da güvenilirlik vadetmediğini. Gerçek bir Linux dağıtımı ekibine ihtiyaçları var. E kardeşim daha birkaç ay önce böyle bir ekip, hem de en afililerinden, elinizdeydi; neden dağıttınız o ekibi? Şimdi ekibe haberler gönderip “aman geri dönün, sizi işe alalım, şöyle-böyle yapalım” diye teklifler yapılırsa hiç şaşmam. 5 kişiyle başlarlar, iki yıl sonra 10 olur, 5 yıl sonra 30-50… 2003 Aralık’ında yaptıklarımızı 2012 Ekim’inde tekrar etmeye başlarlar…

Eh o zaman ben de sorarım “kardeşim iş modeli, strateji ve politika aynı; teknoloji çözümü aynı; ekip dizilimi ve hatta kişiler bile aynı… bir tek proje yöneticisi değişmiş! e ağam siz bu işi neden yaptınız?” diye… Diyemediniz mi “Erkan Tekman, biz senin bu projenin başında olmanı istemiyoruz, ya sen git ya biz atacağız” diye? Giderdik kardeşim…

Not: Türkiye özgür yazılım dünyasının içerisinde olduğum sürece Pardus’ta olanları takip edeceğim, gerek görürsem böyle yazacağım. Çünkü Pardus’a ne olduğu ve ne olmadığı beni de doğrudan ya da dolaylı etkiliyor. Artık ben de “camia”nın bir parçasıyım. Günün birinde TÜBİTAK ve UEKAE’nin mevcut ve önceki yönetimleri Pardus’la ilgili neler yaptılar ve neler yapmadılar; projeden (aslında) neden ayrıldım; ve benzeri konuları da yazabilirim, emin değilim… Koray Löker ve Bahadır Kandemir ve A Murat Eren‘in düşündükleri ve önerdikleri “Pardus’un resmi olmayan tarihçesi” ve “bir Linux distro HOW-TO ve HOW-NOT-TO” belgelerini oluşturmak için bir-iki ilk adım attım, ama benden başka meraklısı çıkmadı; artık emeklilik günlerimize herhalde :)

Alesta Kavança!

Doğa-insan-teknoloji sacayağına oturan sporlardan hoşlanıyorum; özellikle arkasında sağlam bir hikayesi olan, ciddi ve çok disiplinli bir takım çalışması gerektiren… Formula 1 örneklerden birisi: Teknoloji harikası bir otomobil ve bir sürücü… yerçekimi, sürtünme, merkezkaç “kuvveti”, türbülans gibi kuvvetlere karşı mücadele ediyorlar; tabii ki diğer otomobil+sürücü takımlarına da… Le Tour bir diğeri: Son derece iyi tasarlanmış ve ayarlanmış bir bisiklet ve üzerinde bir atlet… yüzlerce km’lik yol, tırmanışlar, inişler, sprintler… Bir ay süren bir öldüresiye bir mücadele… Ne yazık ki iki favori sporumun da son birkaç yılda suyu çıktı: Formula 1’de Red Bull-Renault‘un geliştirdiği rakipsiz otomobil ve Vettel‘in (Schumi kadar olmasa da) çizgiüstü sürücülüğü ile sezonun bitişine haftalar kala “yarış bitti”… Le Tour ise rezalet bir illetle boğuşuyor: doping… Hala her iki yarışı da izliyorum, ama eski keyfi vermiyorlar.

Yeni gözdem biraz daha farklı: Açık deniz yat yarışları! Bir grup arkadaşlar kendimizce yelkenli eğitimi ile rüzgarın kokusuna, denizin tadına aşinalık kazandık bir yıldır. Bir yandan mavi yolculuk gibi son derece cazip bir tatil seçeneğinin kapıları “kendin pişir-kendin ye” açıldı önümüze, öte yandan, ki beni daha fazla heyecanlandıran, yat yarışları dünyası ile tanışıklık oluşturdu. Günün birinde -yakın olur, uzak olur, ama günün birinde- bir yat yarışı ya da regatta’ya katılacağım, kafaya koydum. Öte yandan da profesyonelleri izlemeye çalışıyorum zaman buldukça. Efsanevi Sydney-Hobart yarışı mesela… Ya da yine efsanevi Volvo Ocean Race, ya da eski adıyla Whitbread Round the World Race.

Groupama teknesi tam arma seyrinde
Paul Todd / Volvo Ocean Race

Mükemmel tasarım ve teknoloji ürünü 70 ayaklık (21,5 metre ediyor) Volvo Open 70 tekneler işin bir ucu. 40 knot’lık (knot yazılır “nat” okunur, mil/saat karşılığı hız birimi, anımsatalım: 1 deniz mili de 1.852 m) rüzgarlarla başa çıkıp 24 saat ortalama 25 knot’lık hız tutturabilen bu zarif ve güçlü tek gövdeliler, dokuz aylık yarışta, zorlu güney okyanuslarında 40.000 mil üzerinde yol gidecekler. Tekne, hem zayıf hem de kuvvetli rüzgarlarda, rüzgaraltına ve rüzgarüstüne, yüksek hızla seyredebilecek bir arma ve yelken tasarımına sahip. Dar apaz seyirde rüzgar hızının üzerinde seyretmek mümkün! Teknenin oynar salmaları sayesinde şaşkınlık veren açılarda denge ve performansı en üst düzeye çıkararak seyir yapılabiliyor. Bu bilgilere bakınca hemen tüm önemli tek gövdeli hız rekorlarının Volvo Open 70’ın elinde olmasına şaşmamak gerekli.

Groupama ekibinden Charles Caudrelier
Yann Riou/Groupama Sailing Team/Volvo Ocean Race

İkinci unsur ekip. 11 kişiden oluşuyor bir Volvo Ocean Race ekibi: Skipper (dümenci yani), navigator (yani seyirci), 4 havuzluk trimci (arka havuzlukta yelken ayarlarını yapan abiler), 2 başüstü (en önde dalgalarla boğuşan, ön yelkenlerle uğraşan adamlar), takımdan takıma değişen 2 muhtelif işlerci (trimci ya da taktisyen ya da nöbetçi kaptan) ve MCM (yani Media Crew Member, yani Mürettebat Muhabiri). Ekibin her bir etapta 20 gün civarında okyanus seyri yapacağı düşünüldüğünde bu elemanların pek çok işi daha yapması gerekiyor: İki kişinin uygun tıbbi eğitimi var, acil müdahaleler tekneden yapılıyor; bir yelken tamircisi var; bir de ustabaşı mekanikçi, teknenin acil ve ufak tamirlerini de ekip yapıyor. MCM fotoğrafçı, kameraman, editör, yönetmen, muhabir, sosya ağ elemanı olmanın yanında ahçı ve bulaşıkçı da… Gerçi pişirme işi donmuş kuru hazır yemeklere sıcak su eklemek kadar basit, ama bunu 24 saat çalışan ekip için ve her türlü seyir koşulunda yapmak gerekince işler çetrefilleşiyor. Teknedeki koşullar hayli zorlayıcı: Sıcaklıklar -5 ile 40 derece arasında değişiyor, dalgalı seyirde tüm hatch’ler (kabin pencereleri) kapatılıyor ve kimi zaman kabin dayanılmaz bir hal alıyor, 24 saat boyunca birilerinin güvertede olması gerekiyor, rahatsız ranzalar dönüşümlü olarak kullanılıyor, herkesin yalnızca iki takım yelken kıyafeti var, vesaire. Tabii dev dalgalar arasında, tipiye varan fırtınalarda, sürekli ıslak bir şekilde dümen tutmak, yelken toplamak ve trim yapmak da var, hatta yarış zaten bu! Ekibin tüm elemanlarının bedenen ve ruhen sağlam olmaları ve aylar boyunca sağlam kalmaları şart. Ekibin gerçekten bir takım olması, birlikte hareket etmesi yaşamsal önemde…

PUMA Ocean Racing powered by BERG teknesinin navigasyon masasında Noel hediyeleri
Amory Ross/PUMA Ocean Racing/Volvo Ocean Race

Sonra yine teknolojiye ve yine insana dönüyoruz: Rota ve taktik belirleme. Her etap 5-6.000 mil mesafede iki liman arasında 20 gün civarında bir yolculuk. Bu zaman ve alanda hava durumunun değişiklikleri takımlar arasındaki birkaç dakikalık, birkaç millik farkları oluşturmak için temel fırsatlar. Rakiplerinizin bilmediğini bilmek, onlardan önce harekete geçmek ve planladığınızı gerçeğe dönüştürmek zorundasınız. Bunun için öncelikle olabildiğince fazla bilgiye ihtiyacınız var: Önünüzdeki 20 gün boyunca bu geniş alanda hava nasıl olacak, nerede rüzgar esecek, nerede duracak, nerede dalgayı kafadan alacaksınız, nerede fırtınanın göbeğinde kalırsınız… Bu bilgiler sürekli karadan tekneye akıyor, her an ekibin kullanımına hazır durumda. Bu noktada navigator ve co-navigator’lerin önemi ortaya çıkıyor. Bu abiler hava durumu falına bakıp teknenin hangi yoldan gitmesi gerektiğine karar veriyorlar. Skipper ile birlikte alınabilecek ve alınmayacak riskleri belirliyorlar. Bir risk almışlarsa ve çarşıdaki hesap evdekine uymuyorsa ne zaman vazgeçmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Sürekli rakiplerini izleyip avantaj elde etmeye çalışıyorlar.

Evet, mükemmel bir tekne, fişek gibi bir ekip ve durmadan işleyen bir (dizi) beyin. Karşılarında Neptün’ün elinde ne varsa üzerlerine saldığı (ya da salmadığı) doğa güçleri. Harika bir kombinasyon değil mi? Kesinlikle…

Volvo Ocean Race etaplar

Volvo Ocean Race üç yılda bir düzenleniyor. 2011-2012 serisi Kasım ayında İspanya’nın Alicante limanında başladı. Sırasıyla Güney Afrika’da Cape Town, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Abu Dabi, Çin’de Sanya, Yen Zelanda’da Auckland, Brezilya’da Itajai, Amerika Birleşik Devletleri’nde Miami, Portekiz’de Lizbon, Fransa’da Lorient limanlarına uğranacak. Yarış İrlanda’nın Galway limanında sona erecek. Uzun ve zorlu açık deniz etapları yanında her limanda bir de limaniçi yarışı var, özellikle seyir amaçlı. Yarışa altı takım katılıyor: Franck Cammas liderliğinde Groupama (Fransa), iki olimpiyat madalyalı ve son Volvo Ocean Race birincisi Ian Walker önderliğinde Abu Dhabi Ocean Racing (Birleşik Arap Emirlikleri), Ken Read skipper’lığında PUMA Ocean Racing powered by BERG, Chris Nicholson ve ekibi ile CAMPER with Emirates Team New Zealand, iki kez Volvo Ocean Race kazanmış Mike Sanderson yönetiminde Team Sanya (Çin) ve iki olimpiyat madalyalı efsanevi skipper Iker Martinez ile Team Telefonica (İspanya).

İlk iki etap sonunda her iki etabı da önde bitiren Team Telefonica 66 puanla önde götürüyor yarışı. CAMPER 58 ve Groupama 42 puanla izliyorlar onları. Üçüncü etap bugün Adu Dabi limaniçi yarışı ile başlayacak. Yarın da ekipler Sanya için çıkacaklar. (Daha doğrusu Somalili korsanlara bulaşmamak için kısa bir sprint yarışı sonrasında bir gemiye yüklenecekler ve Hint Okyanusu’nda bilinmeyen bir limana taşınacaklar, yarış oradan yeniden başlayacak.)

Volvo Ocean Race haberleri için en doğru yer resmi site, volvooceanrace.com. Haberler videolar, fotoğraflar ve en önemlisi sık sık güncellenen zengin canlı veriler ve canlı yayın. Görebildiğim kadarı ile Digiturk’te Sports TV HD bir miktar yayın yapıyor, mesela bugün limaniçi yarışını verecekler. Özellikle yelkenle ilgilenenler için aylık yelken/yat/tekne dergilerini tavsiye edeceğim, özellikle Yelken Dünyası ile Motorboat and Yachting.

Merak edenlere, ilgi duyanlara tavsiye ederim; insan ve teknolojinin doğa ile kapışmasını izleyin. Daha da işin içine girmek isteyenlere sanal alemde nasıl dünya turu yaparlar, gelecek sefere de onları yazayım…

Not: Yazının başlığı bir yelken cümlesi. Kavança bir çeşit dönüş, rüzgaraltına yapılıyor, dikkat ve hassasiyet gerektiriyor. Alesta ise hazır anlamına geliyor. Neticede “alesta kavança!” skipper tarafından havuzluk elemanlarına “kavança atmaya hazır olun” manasında söylenen (daha doğrusu haykırılan) bir söz. Havuzluktan tüm “alesta!”ları (“hazırım” manasında) alan skipper bu kez “kavança!” der ve dönüş icra edilir…

“Benzin Bitti Paşam…”

Pardus projesinin, milli/ulusal/yerli işletim sistemi “macerası”nın, Türkiye’nin 60’lar ve 70’lerde yaşadığı yerli otomobil hareketlerine benzerliği konularında bu web günlüğü de dahil olmak üzere pek çeşitli yerlerde yazıldı, konuşuldu. Ben Pardus’un hikayesini Devrim arabalarından çok Anadol STC’ye benzetenler arasında yer aldım hep. Hatta Pardus-Devrim benzerliği kuranlara itiraz edip nedenlerini açıklamaya çalıştım. Biraz da bu nedenle, Devrim Arabaları filmi vizyona girip piyasaya çıkınca seyretmemeyi seçtim, bilinçli ve hatta kasıtlı olarak. Genç arkadaşlar “yahu bizim aynımız, herkes var, Serdar Hoca var, Umut bile var…” dediklerinde dahi merakıma ket vurdum, işi bir ilke meselesi düzeyine yükselttim, kendi kendime… Sonunda birkaç hafta önce filmin DVD’sini satın alıp izledim, durum onu gerektiriyordu artık… Gerçekten herkesler vardı, ben bile varmışımdı…

Fakat Pardus ile yerli otomobil girişimlerini karşılaştırma konusunda fikrim değişmedi, Pardus Devrim arabası değildi. Devrim arabalarına getirilen en önemli itirazlardan birisi, hatta çiçeği burnunda DPT’nin dahi söylediği yapılan işin seri üretime uygun olmadığı, çalışmanın genel fizibiliteden yoksun olduğu idi. Oysa 10 sene sonra yola çıkan Ekber Onuk ile Eralp Noyan ve arkadaşları özellikle ve öncelikle tasarlayacakları otomobillerin seri üretiminin yapılabilmesini, maliyetinin rekabetçi olmasını, kısacası projenin fizibilitesini gözönüne alıyorlardı. Sonunda tasarlayıp ürettikleri otomobilin nesli de bu tip sıkıntılardan değil, başka nedenlerle tükendi.

Biz de Pardus’u ilk düşünmeye başladığımız zamanlarda teknik konuları olduğu kadar iş modelini de şekillendirmeye çalıştık. İlk zamanlardan başlayarak “ekosistem” sözcüğünü dilimize doladık, “birileri Pardus’tan para kazanmalı ki milleti Pardus kullanmaya ikna etsinler” diye konuştuk. Daha Pardus 2007 piyasaya çıkmadan sektördeki donanımcı, yazılımcı, entegratör, eğitimci, sivil toplum örgütçü, akademisyen onlarca hatta yüzlerce kişinin kapısını çaldık; çoğunun ilk kez adını duyduğu Pardus’u, adını duyduğu ama ne olduğunu bilmediği Linux’u anlatmaya çalıştık, bu duydukları ve gördüklerinden bir iş fırsatı çıkarıp çıkaramayacaklarını sorduk, birlikte çalışma fırsatlarını araştırdık. 2006 yılı ortasında DPT’ye sunduğumuz, sonra hemen hç değiştirmeden 2008 yılında yeniden sunduğumuz ve 2010 yılından itibaren ciddi bir kaynak aldığımız proje önerisine ekosistem oluşturma işini, hem de başlıkta yer alacak şekilde yerleştirdik. Kısacası Pardus’u Anadol STC gibi tasarladık ve şekillendirdik.

Pardus’un projenin başlamasından yaklaşık 8,5, ilk ürünün yayımlanmasından yaklaşık 7 yıl sonra durumuna baktığımızda, bu tasarım ve şekillendirme ile çok da orantılı olmayan bir halde olduğunu görüyoruz. Teknik açıdan Pardus’u bir başarı hikayesi olarak görüyoruz, yalnız biz değil, Linux dağıtımı geliştirme işinden az buçuk anlayan herkes de (özellikle muasır medeniyettekiler) öyle görüyor. Oysa iş (business manasında) veçhesinde durumlar pek o kadar iç açıcı değil: Kurumsal pazarda yaygınlık, çözüm ortağı sayısı, ekonominin büyüklüğü, yatırımın geri dönüşü vb ölçütlere baktığımızda 7 yılda beklenen aşama katedilmiş durumda değil. Bu halin çeşitli nedenleri var, bana sorarsanız kimi açıklamalar, eksikler yanlışlar sıralarım. Ama sonuç değişmiyor, “in the tabele…”

Neticede ortada (eh, tamam “başarısızlık” demeyelim, ama) bir başarı eksikliği var. Pardus projesini bu rotasında yürütmeye devam ettirmenin hiç bir manası yok. Başka ve yeni bir yol bulmak, açmak, seçmek gerekiyor. Yine bana sorulduğunda söyleyeceğim, söylediğim kimi öneriler var; Pardus projesi için içsel ve dışsal kimi yeni unsurların devreye sokulacağı. Netekim söyledim de, yıllardır, aylardır ve son olarak da TÜBİTAK yönetim değişikliği ardından… Ancak yapılan değerlendirmelerde benim açıklamalarım, önerilerim, tekliflerim kabul görmedi; karar vericilerimiz Pardus projesini farklı bir şekilde yapılandırmayı tercih ettiler. Öyle sanıyorum ki Pardus için teknik ve iş alanında tercih edilen hareket tarzı önümüzdeki gün ve haftalarda Türkiye’de Pardus ve özgür yazılım için düşünen, konuşan/yazan ve çalışan kişi, grup ve kuruluşlar ile paylaşılacak.

Son 2,5 ay boyunca Pardus projesinin yönetilmesi görevim fiilen ortadan kalktı. Diğer projelerle ilgili iş ve sorumluluklarımı da 1 ay kadar önce tamamladım. Kısacası artık TÜBİTAK’ta yapacak bir işim kalmadı ;-) Uzun lafın kısası, 2 Ocak 2012 tarihi itibarı ile TÜBİTAK’taki görevimden ayrılıyorum, bu da bir “veda” yazısı… “Başlık nereden geliyor?” diyecek olursanız, daha önce projeden ayrılmış arkadaşların son günlük yazılarına bakıp “walla ne güzel başlık atmışlar, edebi ve hem de manalı” diye iç geçirişimin bir neticesi. Ve yazının başı bağlantı kuracak olursak Devrim Arabaları filminin beni çok etkileyen repliği: Celal Aga siyah Devrim arabasına biner, alkışlar arasında Meclis yoluna ilerlerler… 100 metre kadar ileride, kaçınılmaz olarak, aracın benzini biter, titreyerek durur. Mühendis çabalar, nafile. Celal Aga döner “ne oldu” diye sorar mühendise. Mühendis tükenmiş vaziyette yanıt verir: “benzin bitti paşam…” Üç sözcükte koca bir hikaye, son derece samimi bir de itiraf… İşte bana soracak olursanız “neden gidiyorsun?” diye vereceğim yanıt da bu üç sözcük, benzin bitti paşam… Yanlış anlaşılmaya; benzini biten Pardus projesi değil, kişi olarak bendeniz. Artık Pardus projesine verebileceklerimin sonuna geldiğimin bir ifadesi.

Pardus projesine hayatımın önemli bir kısmını verdim, belki de en verimli ve enerjili olduğum dönemini. Ürünün ve kimi bileşenlerinin adı dahil pek çok şeyde elim, dilim ve kafam var. Özgür yazılımın ne olduğunu, ne olması gerektiğini burada öğrendim; belki burada da öğrettim. Ben Pardus projesini şekillendirirken o da beni şekillendirdi. Pardus ile aramızdaki ilişki ve bağı anlatmak hayli zor, anlatmaya çalışmayacağım da… Pardus projesinin yoluna devam etmesi, benim yönetimimde yapamadıklarını yapması, iş alanında da bir başarı hikayesi haline gelmesi en büyük temennim. Sevgili kızım birkaç yıl sonra “okuma okulu”na gitmeye başladığında Pardus çalıştıran akıllı tahtalar ve tabletler kullansın istiyorum, Pardus onun için yalnızca babasının ve kendisinin tişörtlerindeki kedi kafası olarak kalmasın. Pardus ekibinde kalan, yeni gelecek olan, camianın parçası olan herkese vasiyetim bu: Pardus’u yaşatın ve benim götüremediğim yerlere götürün!

Önümüzdeki zamanda ne iş yapacağımı bilmiyorum. Bir süre dinleneceğim sanırım, hayli yoğun ve bir miktar sıkıcı geçti son 2 yılım ve özellikle son birkaç ayım… Sonrasında özgür yazılım çevresinde ve tercihan Türkiye’de bir işte çalışmak istiyorum (iş tekliflerine açığım :-P), yine tercihan bölgesel ve küresel etkiler yapabilecek bir pozisyonda. Tabi bir olasılık da 10 yıllık alan değiştirme periyotuma uyarak bilişim ile alakası olmayan bir alana transfer olmak, kim bilir! Sevgili Koray Löker’in önerisine uyup Pardus projesinin tarihçesini, doğru ve yanlışları belirleyerek, bizden sonra bu ormana dalacak gezgin ve maceraperestlere yol gösterecek şekilde, yazma/kaydetme kolektifini başlatmak ya da bir parçası olmak da aklımda… Bu web günlüğü hep canlı kalacak diye düşünüyorum, özgür yazılımla, okuduğum kitaplarla, sahip olduğum ve hiç olamayacağım dolmakalem ve saatlerle, kızımla yetiştirmeye çalıştığımız orkidelerle, yeniden çalmayı öğrenmeye çalışacağım basımla, gerçek okyanuslarda dolaştırdığım sanal yelkenlilerle ilgili şeyler yazmak için bir yere ihtiyacım hep olacak…

Pardus projesine nasıl katıldığımı, kimlerle çalıştığımı, ne kavgalar edip, ne hayallar kurduğumu, bu ekiple çalışmaktan nasıl keyif aldığımı anlatıp yol arkadaşlarımın cümlesine ismiyle teşekkür etsem, kimilerinden hellalik istesem bu yazı bitmez. İyisi mi ben de teamüle uyayım, “so long and thanks for all the fish” (balıklar için teşekkürler ve sağlıcakla!) deyip zaten haddinden uzun sürmüş bu yazıyı bitireyim!

FATİH’te Üç Tarz: TeknoSA, amazon ya da garaj…

Milli Eğitim Bakanlığı’nın FATİH Projesi kapsamında kısa sürede (4 yıl deniyor) çok sayıda (15 milyon rakamı telaffuz ediliyor) tablet alımı yapacağı biliniyor. Bu cihazları tedarik edenin dünyanın 2. büyük tablet üreticisi haline geleceği (eğer zaten 1. konumda değilse), MEB’in 2014 itibarı ile dünya tablet pazarının %10-15’ini oluşturacağı diğer veriler arasında. Bu denli büyük bir alımda, doğal olarak, yerli üretim ve yerli katkı kavramları da sık sık gündeme geliyor. Bu bağlamda kendisinden sıkça söz ettiren bileşenlerden biri de işletim sistemi. Cihaz başına 3-30 $’lık bir bedelden söz etsek ortaya 50-500 milyon $’lık bir meblağ çıkıyor, ki neresinden baksanız tek bir kalemde yapılacak bir alım/ödeme için hatırı sayılır bir miktar.

Sık sık sorulan bir soru şu: “Pardus tablette çalışır mı/çalışıyor mu? FATİH Projesi tabletlerinin işletim sistemlerini Pardus sağlayabilir mi?” Daha geçenlerde bu konuda bir değil iki yazı yazdım. Kısa yanıt “Evet”, uzun yanıtı ayrıntılandırayım burada da…

FATİH Projesi’nin tablet bilgisayarlarda kullanacağı işletim sistemi ve dolayısı ile uygulama ve içerik geliştirme çerçevesi için üç alternatif model var önümüzde:

TeknoSA modeli: Bu modelde FATİH Projesi konuyu yalnızca bir tedarik layı olarak algılıyor. Mevcut ve iş görür seçeneklerden teknik gerekleri sağlayanları eliyor, ve en düşük maliyeti ve/veya en yüksek hizmet kalitesini teklif eden firmadan temin yoluna gidiyor. Apple iPad/iOS ile, Samsung Android ile, Sony (büyük olasılıkla) Android ile, kimi yerli üreticiler yine Android ile, kimi küresel markalar (HP ve Nokia geliyor akla) Windows ile, yine kimi yerli üreticiler yine Windows ile dahil olacaklardır bu yarışa. Donanımların yerli katkı oranları, Türkiye’de montajı, aksesuarlarının Türkiye’de üretimi gibi konular rekabet ve pazarlık unsurları olarak ortaya atılacaktır. Ancak işletim sistemi ve üzerindeki çerçeve iOS ve Windows seçeneklerinde kesinlikle, Android seçeneklerinde de büyük olasılıkla kapalı kara kutular olarak sağlanacaktır. Her halükarda Türkiye’de üretilecek olan (çünkü yıllardır oluşmuş bir pazar, bir sektör var) uygulama ve içerik dışında yazılımda yerli katkımız olmayacaktır.

amazon modeli: Bu modelde işletim sistmei olarak Android seçilecektir. Ancak bir üreticinin çatallanmış sürümü yerine FATİH projesi için özelleştirilmiş bir sürüm kullanılacaktır. Bu özelleştirme esnasında maliyet düşürme (Google’ın belli Android versiyonları için sorunlu kıldığı referans donanım bileşenlerinden feragat etmek gibi), performans iyileştirme (FATİH Projesi kapsamında kurgulanan kullanım senaryosuna uygun olarak işletim sistemi bazında yapılabilecek müdahaleler gibi), merkezi yönetim kolaylığı (cihaz aktivasyonu ve kişiselleştirme konusunda getirilebilecek Google dışı kullanım senaryoları) gibi hedefler gözetilebilecektir. Ayrıca Android’in uygun bir sürümünden çatallama yaparak olabildiğince özgür yazılım alanında kalmak, bu sayede yerel ve küresel Android/özgür yazılım ekosisteminden alınacak desteği en üzt düzeye çıkarmak mümkün olabilecektir. Bu yolla fikri mülkiyet ve marka hakları ile ilgili mali yükümlülükler de alt düzeye indirilebilecektir. Amazon’un yeni duyurduğu Kindle Fire tam da bu şekilde ortaya çıkmış bir cihaz. Amazon, tablet dünyasına girerken Google’ın ya da Apple’ın kuralları ile değil de kendi kurallarıyla oynamak istemiş; mevcut kullanıcı alanı da ona bu esnekliği tanımış. FATİH Projesi’nin 15 milyonluk pazarı da bu özellikte bence ve Amazon yolu FATİH için çok cazip ve makul bir seçenek…

Garaj modeli: Hayır, bir çağrıtırma yok, bildiğimiz araba garajı… Hani Amerika’da icatlar hep garajlarda yapılır, büyük şirketlerin temelleri hep garajlarda atılır ya; işte o garaj… FATİH Projesi’nin 15 milyonluk pazarı iOS, Android ve Windows’tan farklı ve bunlara rakip yeni bir işletim sistemi, uygulama ve içerik geliştirme çerçevesi oluşturmak için doğru bir hacim olabilir. Pardus bu noktada doğal olarak ciddi bir aday. Teknoloji geliştirmesini kendimizin yapacağı, yol haritasını kendimizin belirleyeceği bir mobil işletim sistemi… Dünyada %10-15’lik bir payı garantiledikten sonra bu payı artırmak için diğer pazarlarda rekabete giren bir platform… Özellikle yükselen pazarlarda ve gelişmekte olan ülkelerdeki düşük maliyetli tablet ve mobil cihazlar pazarını doğru şekilde adresleyecek bir ürün… Hayal mi? Bence değil! Son derece mütevazı ve kısıtlı kaynaklarla Pardus’un teknik olarak katettiği mesafe malum. Doğru kaynaklarla bu noktadan sonra gidebileceği noktaları da biliyor ve ilgililere bildiriyoruz. Tablet işletim sistemi ve mobil platformlar pazarında benzer bir girişimi; bu kez istimini sonradan beklemeden, daha başında gerekli ve yeterli kaynak aktarımı ile harekete geçirmenin yaratacağı fırsatları dile getiriyoruz.

FATİH Projesi ve daha geniş bir bağlamda ulusal ekonomi açısından bu üç modelden hangisinin kısa, orta ve uzun vadede daha karlı olacağı, hangi modelin fizibilitesinin ne olduğu, mevcut ve devşirilebilecek insan kaynağının özellikle son iki model için yeterli bilgi birikimi ve işgücü sağlayıp sağlamayacağı, küresel pazarda rekabete girebilmek için gereksinim duyulacak diğer unsurlar ve bunların mevcudiyeti / edinilebilirliği gibi hayli karmaşık soruları bu yazıda ya da yalnızca benim birikimim ile yanıtlamak mümkün değil. Bu konuda ciddi çalışmaların hızla yapılması gerekiyor. Kişisel görüşüm FATİH Projesi için 2. ya da 3. modelin seçilmesi yönünde, gönlüm 3. modelden yana… Gerçekleşen seçimi önümüzdeki gün ve aylarda hep birlikte göreceğiz…

Not: “TeknoSA” tescilli bir marka olup yalnızca bir metafor olarak kullanılmıştır. “amazon” da tescilli bir marka olup somut örnek verecek şekilde kullanılmıştır. Yazıyı kaleme alanın bir garajı mevcut değildir ;-)

Pardus Havlu Attı mı?

Geçenlerde yazdığım Mobil, Pardus, vb. girdisinden hareketle sevgili Hakkı Alkan Pardus Erken Havlu Attı şeklinde bir yazı yazmış. Yanlış anlaşılmayı gidermek için birşeyler çiziktirmek gereği duydum.

Pardus tablet konusunda, ya da daha spesifik konuşursak FATİH Projesi bağlamında öğrencilere sağlanacak tabletler konusunda havlu atmadı! Mecbur kalmadıkça havlu atmak niyetimiz de yok…

Pardus’un tablet işine girmesinin basit bir teknoloji işi olmadığını; tam tersine çok ciddi bir iş modeli geliştirme, organizasyon ve icraat işi olduğunu söylüyoruz. Pardus’un FATİH tabletlerinde kullanılmasının şartnameye konulacak bir iki sözcük ya da cümle ile halledilemeyecek bir iş olduğunu söylüyoruz.

Mobil cihazlar bağlamında düşündüğümüzde bir işletim sisteminin seçiminin ardından işletim sisteminin sürdürülebilirliğini sağlama, içerik ve uygulama geliştirme, üretim ve dağıtım kanalları oluşturma, finansal fizibiliteyi sağlayacak bir pazar payı elde etme gibi teknik kısmı hayli az, iş (business) kısmı hayli çok bir dizi konunun modele dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. FATİH Projesi, Pardus doğru bir şekilde konumlandırılırsa, bu konuların hemen tümüne oldukça ciddi açılımlar vadediyor. Ancak bunun için, FATİH Projesi ve Pardus çerçevesi dışında ve çok üstünde, Milli Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK, ve hatta Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı düzeyinde politikalar belirlenmesi, planlar yapılması ve uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Bunlar yapılırsa bırakın Pardus’un FATİH Projesi’nin gereksinimlerini karşılamak, küresel ölçekte rekabet eden, yüksek katma değer üreten bir çözüm oluşturacağını, Türkiye’nin bilişim ithalatını azaltacak, üstüne yazılım ihracatını artıracak bir yola girmenin mümkün olduğunu iddia ediyoruz.

Bunları yalnızca burada yazmıyoruz; kamudaki muhataplarımıza, özel sektörden potansiyel iş ortaklarımıza, burada da olduğu üzere kamuoyuna, elimizin ulaştığı dilimizin döndüğü herkese açıklıyoruz.

Pardus projesinin, özellikle 2007 sonrasında, önemli bir eksiği Amerikalıların deyişi ile “put your money where your mouth is” alanında geri kalınması idi. DPT, yeni adı ile Kalkınma Bakanlığı arz tarafında üretimi desteklerken talep tarafında, özellikle kamu alımlarında ve kamunun özgür yazılım politikalarında, gerekli ve/veya yeterli adımlar atılmadı. Pardus’un yaygınlaşması, hem de hayli oturmuş, güçlü aktörleri belirlenmiş ve fiili tekelin hüküm sürdüğü bir pazarda, Pardus projesi ve UEKAE’nin pazarlama ve ikna yeteneği ile sınırlı kaldı. Bu durumda da, ne yazık ki, umulan ve beklenen patlama yaşan(a)madı, 2007-2008’de oluşan momentum doğru şekilde kullanılamadı. Yalnızca birkaç cesur erkenci (early adaptor) tercihini Pardus’tan yana kullandı.

Bizim şu anda soğuk baktığımız aynı durumun, bu kez de Pardus isminin tablet şartnamesinde yalnızca bir seçenek olarak sokulması yolu ile, bir kez daha başımıza gelmesi…

Umarım açıklayıcı olmuşumdur…

Mobil, Pardus, vb

Bilişim dergisi mobil konusunda bir dizi soru sormuş bana, yanıtları ile birlikte aşağıda:

- Gelecekte mobil işletim sistemlerinin hayatımıza yansımalarına ilişkin öngörülerinizi alabilir miyiz?

Mobil cihazlar hayatımızı yoğun olarak değiştiriyor uzunca zamandır. Cep telefonunun olmadığı zamanlar farklı bir çağ gibi görünüyor gözümüze, şimdiden. Akıllı telefonlar ve mobil uygulamalar da birkaç yıla aynı yaygınlığa erişecekler. Bu bağlamda özel olarak “işletim sistemleri”nin yerini düşünecek olursak en önemli nokta farklı işletim sistemlerinin uygulama çeşitliliği gibi görünüyor.

Apple’ın iOS’u Apple’ın alışıldık üçüncü parti geliştirici modelini terkedip daha açık inovasyon temelli bir yaklaşıma geçmesi ile patladı. Google’ın Android’i ise cihaz üreticilerine sağladığı platform oluşturma “özgürlüğü” nedeniyle uygulama geliştiriciler için (her türlü sorunlarına rağmen) daha cazip bir ortam oldu. Teknik üstünlüğüne rağmen HP’nin (eski Palm’ın) webOS’u ise kesirli yüzdelere sıkıştı kaldı; çünkü uygulama geliştiricileri çekecek bir pazar payı, pazar payını artıracak bir vurucu uygulaması (killer app) yok. Microsoft’un Windows Phone işletim sistemi ise Windows’un masaüstündeki yaygınlığı ve Nokia’nın cihaz çeşitliliği ve pazar payı ile ilginç (ve şimdilik ne yapacağı belli olmayan) bir aktör.

Gelecek birkaç yıl için bu dağılımda radikal bir değişiklik öngörmüyorum. Android ve iOS güçlü gitmeye devam edecekler. Büyük olasılıkla HP webOS geliştirmesini durduracak ya da satacak. Windows Phone (eğer Nokia cihaz çıkarmada yeterince hızlı davranabilirse) Symbian’ın yerini alacak. Patent savaşları tüm hızıyla devam edecek ve umuyorum ki yazılım patentlerinin inovasyonu nasıl engellediği gittikçe daha çık görülmeye başlanacak.

- PARDUS olarak mobil teknolojiler konusunda bir çalışmanız var mı? Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de PARDUS işletim sistemini kullanan akıllı telefonlar görecek miyiz? Bu ne zaman mümkün olacak?

Pardus temelde masaüstünü ve küçük sunucuyu hedefleyen bir işletim sistemi. Mobil dünyayı görmezden gelmiyoruz, ama büyük planlarımız da yok bu konuda.

intel mimarisi dışında ARM mimarisini de desteklememiz gereğini hissetmemiz yaklaşık 2 yıl önce oldu. bir süredir ARM’da çalışan Pardus var elimizde. Ancak bu sistemi belli bir cihaz için optimize etme yoluna gitmedik. Kuramsal olarak bir yanda gömülü cihazlar, diğer yanda da tablet, cep telefonu vb. mobil cihazlara girebilecek durumdayız.

Ancak pratikte bu tip bir girişim belli bir deneyim ve bilgi birikimi, belli bir çaba yoğunlaşması gerektiriyor. Şu anda başlasak ARM yüklü bir ince istemci ya da dizüstüne Pardus’u yerleştirmemiz birkaç hafta/aylık bir iş. Ama cep telefonu ya da tablet dediğimizde bu işin gerektirdiği çaba ve bilgi artıyor.

Ciddi bir teklif ya da fırsat oluşmadıkça bu alanda proaktif hareket etmemeye karar verdik. FATİH Projesi’nin tabletleri ile ilgileniyoruz doğal olarak. Cep telefonu pazarının bizim için fazlasıyla büyük olduğunu düşünüyoruz, çok ciddi bir niş pazar olanağı olmadığı sürece orada olmayacağız. Özel amaçlı el terminalleri ilgimizi çekiyor, ama spesifik bir ürün üzerinde konuşmak istiyoruz.

Kısacası tekliflere açığız…

- Mobil işletim sistemlerinin halen günlük yaşamımızı kolaylaştıran uygulamaları nelerdir? Bu uygulamalara ek olarak önümüzdeki dönemde ne gibi yenilikler görebileceğiz?

Mobil cihazları bulut bilişimden farklı düşünmek mümkün değil. Şu anda bu konuda az sayıda ve özellik ve kullanışlılığı düşük uygulamalar var. Önümüzdeki yıllarda bu alanda önemli gelişmeler olacağını tahmin ediyoruz.

Bir tehlike sosyal ağların aşırı toplamacı yaklaşımları olabilirmiş gibi geliyor, ama bu kişisel bir gözlem. Google, Facebook vb. devlerin platform oluşturmaları ve arayğz sunmaları, inovasyonu küçük firmalara bırakmaları yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Bu da belli bir miktar açıklık anlamına geliyor.

Özgür yazılım felsefesi ve metodolojisi ile geçtiğimiz 10-15 yıldaki pek çok gelişmeyi fişekledi. Mobil alanda da kapalı ve sahipli modeller yerine açık ve özgürlükçü modellere yönelmenin herkesin yararına olacağını düşünüyorum.

Pardus YN: Ana Sözleşme 2.0

Pardus projesi 2004 yılı sonbaharından bu yana mevcut bir Ana Sözleşme çerçevesinde işliyor. Oldukça uzun bir zamandır bu ana sözleşme metninin Pardus projesinin geleceğini şekilendirmekte yetersiz olduğunun farkındaydık. Ancak bir değişiklik yapabilmek için önce projenin finans kaynağının yeterli ve tutarlı bir hale gelmesini, daha sonra da elimizdeki zamanlı işlerin tamamlanmasını bekledik Nihayet geçtiğimiz aylarda Pardus projesinin temellerini, amaç ve stratejilerini gözden geçirmeye ve tartışmaya başladık. bu çalışmalar sonucunda yeni Ana Sözleşme için bir taslak oluşturabildik. TÜBİTAK ekibi tarafından üzerinde bir miktar çalışılan taslağı burada camiamız ve kamuoyu ile paylaşıyorum. Gerek TÜBİTAK ekibinden ve gerekse dışarıdan gelen öneriler doğrultusunda son halini alacak olan Ana Sözleşme TÜBİTAK BİLGEM UEKAE yönetimi ile paylaşılıp sponsor onayı aldıktan sonra önümüzdeki haftalarda yürürlüğe girecek.


PARDUS PROJE ANA SÖZLEŞMESİ

GİRİŞ

Vizyon

Pardus projesi, özgür yazılım yaklaşım ve yöntemlerini kullanarak, kurumsal kullanıcılar için rekabetçi ve yenilikçi bir Linux dağıtımı geliştirmeyi ve bu dağıtım üzerinde kurumsal pazar için ürün ve çözümleri doğrudan ya da Türkiye özgür yazılım ekosistemi eliyle üretmeyi hedefler.

Destekleyici

TÜBİTAK BİLGEM UEKAE

Yürütücü

Erkan Tekman, Proje Yöneticisi

Varsayımlar

  • Pardus projesi, özgür yazılım felsefesine uygun olarak kamuya açık olarak yürütülecek ve yönetilecektir.
  • Pardus projesi ürünleri, GNU GPL lisansı ile özgürce dağıtılacaktır.
  • TÜBİTAK BİLGEM UEKAE sözleşmeli projeleri kapsamında yapılacak çalışmalar ve geliştirilecek ürünler yukarıdaki maddelere istisna oluşturabilirler.
  • Pardus projesi öncelikli olarak Türkiye pazarını hedefleyecektir.

PROJE TANIMI

Hedefler

  • Pardus Kurumsal: Masaüstü ve sunucu bileşenlerine sahip, kurumsal pazarda aranan işlevleri yerine getiren,uzun dönem desteklemeye uygun içerik ve özellikte bir Pardus Kurumsal sürümü yaklaşık üç yıllık periyotlarla geliştirilecek ve yayımlanacaktır.
  • Pardus 2000 Serisi: Pardus Kurumsal sürümünün geliştirme temelini oluşturmak üzere, bilişim okuryazarı son kullanıcının temel masaüstü ihtiyaçlarını karşılayan, Türkçeleştirme, kullanışlılık ve görsel çekicilik özelliklerine önem veren, kısıtlı destek süresine dahip bir Pardus 2000 serisi sürümü 6-12 ay periyotla geliştirilecek ve yayımlanacaktır.
  • Pardus Teknolojileri: Mevcut Linux dağıtımlarının genel kabul gören çözümler sunamadığı alanlarda, özellikle kurumsal kullanıcı gereklerini yerine getirmek amacıyla, kurumsal çözümlerde temel teşkil edebilecek mimarida, geliştirme maliyeti, rekabet gücü ve sürdürülebilirliği düzgün şekilde analiz edilip planlanarak Linux dağıtımı araç, bileşen ve ürünleri geliştirilecektir.
  • Camia: Pardus 2000 serisi ürünlerin resmi olmayan destek sistemini oluşturmak ve Pardus projesi ve Türkiye özgür yazılım ekosisteminin işgücü gereksinimini karşılamak amacıyla, katılımcı ve şeffaf yöntem ve mekanizmalar kullanarak, mevcut ve yeni özgür yazılım camiaları desteklenecek ve geliştirilecektir.
  • Projeler: Kurumsal kullanıcı adaylarının talepleri üzerine ve ilk olma ve örnek oluşturma durumları, ölçekleri, gizlilik gereksinimleri, ana ürün yol haritası ile uyumları ve yenilikçilik olanakları gözönüne alınarak TÜBİTAK BİLGEM UEKAE sözleşmeli projeleri başlatılacak ve yürütülecektir.
  • Ekosistem: Sözleşmeli projelerin gerçeklenmesinde, kurumsal kullanıcıların gereksinimlerinin karşılanmasında ve tüm pazarlara ürün ve çözümler geliştirme konusunda altyüklenici, yüklenici, çözüm ortağı olarak işlev görecek şekilde bir iş ortaklığı sistematiği ve ağı oluşturulacaktır.

Sınırlar

  • Mevcut Pardus ürünleri ve teknolojileri, kısa vadede, pazar ve kullanıcı algısı da gözönüne alınarak, olabildiğince korunacak.
  • Kullanılabilir işgücü, mevcut ekip büyüklüğü ile TÜBİTAK BİLGEM eleman alım politikaları kısıtları çerçevesinde planlanacak.
  • İşgücü eksikliği oluşması durumunda hedefler ağırlık ve öncelikleri ile uyumlu bir şekilde gözden geçirilebilecek, ürün ve teknolojilerde gerekli değişiklikler yapılacak.

Kaynaklar

  • Mevcut özgür yazılımlar, Linux dağıtımları ve açık standartlar
  • Mevcut Pardus paketleri ve kod temeli

Kısıtlar

  • Proje, 2012 yılı ilk çeyreğinde Pardus Kurumsal 2 Teknoloji Güncellemesi 1 sürümünü çıkarmak zorundadır.
  • Proje, 2012 yılı ilk yarısında Pardus 2012 sürümünü çıkarmayı hedeflemektedir.
  • Mevcut TÜBİTAK BİLGEM UEKAE sözleşmeli projelerindeki yükümlülükler tam olarak ve zamanında yerine getirilmelidir.

RİSKLER ve VARLIKLAR

Riskler

  1. Ürün yönetimi Pardus sürümlerinin özelliklerini yeterince iyi tanımlayamamak, ürünün planlanan şekilde değil de geliştirilen şekilde şekillenmesi.
  2. Organizasyonel sorunlar Karar alma, kararları uygulama, işlerin delegasyonu ve izlenmesi konularında mesafe katedememek.
  3. Düşük üretkenlik İşgücünün elverdiği nitelik ve nicelikte üretim yapamamak.
  4. Ters işgücü dağılımı Ağırlıklı ve öncelikli hedeflere yeterince işgücü ayırmamak, ikincil ürün ve çözümlerle daha fazla ilgilenmek.
  5. Anakaynak sorunları Ürün gerekleri, kullanıcı gereksinimleri ve yol haritasının anakaynak yetenek ve yol hartiası ile uyumlu olmaması.
  6. Biz yapmadık (NIH) sendromu Mevcut Linux ve özgür yazılım teknolojileri yerine marjinal (ya da olmayan) yararları gözönüne alarak gereksiz ve sürdürülemez teknoloji üretimine girişmek.
  7. Pazarda kabul görmemek Kurumsal kullanıcıların istenen/beklenen hızda artmaması.
  8. Finansman desteği eksikliği 2013-2015 dönemi için ya da 2015 sonrasında DPT desteğinin kesilmesi, buna eş zamanlı olarak yeni bir iş modeli oluşturamamak.
  9. Camia ilişkilerinde sorunlar Camiaların beklenen/istenen şekilde büyümemesi, etkinleşmemesi ve üretim ve destek konusunda katkıda bulunmaması.
  10. Ekosistemin büyümemesi İş ve çözüm ortaklarının yeni iş, proje ve gelir oluşturmada yavaşlığı ve/veya başarısızlığı.

Varlıklar

  • Pardus projesi ekibi 33 (31 TZ + 2 YZ) kişidir. DPT projesi kapsamında dağıtım ekibinin 2011 sonunda 48 ve 2012 sonunda 58 kişiye ulaşması öngörülmüştür.
  • Pardus’un 2005 yılı başından bu yana hemen hemen düzenli sürüm çıkaran 2000 serisi ve ilk genel ürününü 2011 yıl başında veren Kurumsal sürümleri mevcuttur.
  • Pardus teknolojileri kapsamında bir dizi mevcut ve geliştirilmekte olan bileşen ve ürün mevcuttur.

İş Durumu

  • Pardus projesi 2010-2012 yılları için DPT Yatırım Programı’ndan destek almıştır. Toplam destek miktarı 14,3 milyon TL civarındadır. DPT projesi dağıtım geliştirme ve ekosistem oluşturma kapsamlıdır.
  • Pardus projesi UEKAE’nin çeşitli birimleri ve projelerine ortak geliştirme ve destek hizmeti vermektedir.
  • Pardus projesinin … sözleşmeli kurumsal müşterisi bulunmaktadır. Toplam proje bedeli yaklaşık … milyon TL civarındadır. Kullanıcı sayısı … civarındadır.
  • Pardus projesi … müşteri ile sözleşme aşamasınadır. Toplam proje bedeli yaklaşık … milyon TL civarındadır. Kullanıcı sayısı … civarındadır.
  • Pardus projesinin … civarında göç ortağı, … civarında da iş ve çözüm ortağı bulunmaktadır. Bu ortaklara dışkaynaklanan iş miktarı … milyon TL civarındadır. Ortaklar aracılığı ile kayda değer bir proje geliri sağlanmamıştır.

Not: Metinde TÜBİTAK BİLGEM UEKAE tarafından kamuoyu ile paylaşılmasında sakınca görülebilecek bir-iki rakamsal veri karartılmıştır. Bunlar dışında TÜBİTAK ekibi tarafından tartışılan ve TÜBİTAK BİLGEM UEKAE onayına sunulacak metin kullanılmıştır.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 443 takipçiye katılın